|

SON SİYASİ GELİŞMELER
Son
günlerde Türkiye'nin bir siyasi kriz içine çekilmek istendiğine dair
yorumlarla sık sık karşılaşıyoruz. Etnik milliyetçilik ve belki de
'irticai' eylemleri gerekçe göstererek, Türkiye'nin bir kaos ortamına
doğru sürüklendiğini yönündeki değerlendirmeleri nasıl karşılamak
gerekiyor? Acaba gerçekten böyle bir şey var mı, yani Türkiye yine
1980-öncesine mi döndürülmek isteniyor, yoksa olan-bitenin ardında başka
şeyler de olabilir mi?
Her şeyden önce, burada, böylesine bir propagandanın, halk nezdinde
çabucak kabul görme eğilimine dikkat çekmek gerekiyor. Çünkü medyanın
manipülasyon yapabilme gücü, bu tür olaylarda katalizör görevi görecek
derece etkili olabilmektedir. Darbe öncesi dönemlerde medyanın
yayınlarına dikkat edilirse, bu etki kolayca görülebilir. 1980 darbesini
Carter'in 'çocukları'nın belirli bir dönem bekleyerek (en azından bir
yıl) gerçekleştirebilmesinin ardında, medyanın alttan alta yürüttüğü
"artık şu kan durmalı" kampanyasının payı olduğuna kuşku yoktur.
Türkiye'de her gün 10-15 kişinin sağ-sol kavgasından öldüğü yönündeki
vurgulu ifadeler, "artık asker gelsin de bu işi bitirsin" anlayışının
halkın zihninde yerleşmesinde etkili olmuştur. Çağdaş düzenler, medyanın
bu gücünü bilirler ve ondan yararlanırlar. Elbette ki, yapılmak istenen
şey için ortam hazırlanırken, başka araçlar da kullanılır. Bunlara,
istihbarat örgütlerini, hatta bu örgütlerin ajite ettiği grupları da
katmak mümkündür. Fakat medyanın bu konudaki etkisinin görece artmış
olduğuna da dikkat etmek lazımdır. Örneğin 1997 post-modern darbesinde,
askeri unsurlar, daha önceki darbelere oranla görece geri planda
kalmışlar, fakat medya çok etkin bir şekilde kullanılmıştır. Bu nedenle,
medyanın bu gücünden yeni dönemlerde denenebilecek muhtemel senaryolarda
yararlanmak istenilmesini gayet doğal karşılamak lazımdır. Bu açıdan son
gelişmelere bakıldığında, medyanın, 1980-öncesi hadiseleri hatırlatarak,
halkın zihnindeki olumsuz hatıraları yeniden depreştirecek bir yayın
yaptığı göze çarpıyor. Bu ise, halkı, yapılan gösterilerin 'istihbarat'
bağlantıları olduğu yönünde bir anlayışa sürüklüyor. Bu noktada kimi
haklı gerekçeler gösterilebilirse de, konunun asıl nirengi noktası bu
olmamalıdır. Burada asıl, yapılan manipülasyona dikkat etmek gerekir.
Başbakan Erdoğan'ın açık bir dille 'kürt meselesi' tabirini kullandığı
vasatta yapılan etnik milliyetçilik temelindeki gösteriler ve Hizbut
Tahrir'in İstanbul'da yaptığı gösteriler için de benzeri bir yaklaşımın
çabucak halk nezdinde kabul bulmasını işte bu noktaya bağlamak gerekir.
Yani artık neredeyse hiç kimse, bu eylemlerin başka bir nedeni
olabileceğini düşünmüyor (veya düşünmek istemiyor) ve derhal
eylemcilerin ardındaki istihbarat bağlantısını bulmaya çalışıyor. Bu,
açıkçası, kamuoyunun ne kadar yönlendirmelere müsait bir konumda
bulunduğunu göstermektedir.
Peki, sahiden bu eylemlerin ardında, istihbarat güçleri olamaz mı?
Olabilir elbette. Ancak bu bir ihtimaldir, ve bu noktada kesin söz
söyleyebilmek neredeyse imkansızdır. Yazılı medyada bu konuda kendinden
emin şekilde açıklamalar yapan 'yorumcular' için söylenebilecek söz ise,
ya herkes gibi yorum yaptıkları ya da sahiden 'istihbari bilgileri'
olduğu olmalıdır. Medya içinde istihbarat bağlantıları güçlü olan
gazeteci, yazar vs. olduğu, bilinen bir husus olmakla birlikte,
neredeyse bütün medya çevrelerinin bu şekilde görüş bildirmelerini
farklı yorumlamak gerektiği açıktır.
Özellikle etnik kökene dayalı olarak gerçekleştirilen eylemlerin, AB
sürecini baltalamak için yapıldığı şeklindeki yorumlar da aşırı kabul
edilmelidir. Bu yönde emeller besleyenler elbette vardır, ancak bu
gösterilerin asıl amacının kesin olarak bu olduğu söylenemez. Bilhassa
PKK'ya karşı sürdürülen mücadele göz önüne alındığında, sıkışan bazı PKK
unsurlarının bu eylemlerin ardında bulunabileceği ihtimali göz ardı
edilmemelidir. Üstelik bu konu doğrudan Irak'taki yeni düzenin tesisi
süreciyle de alakalıdır. Amerika'nın başlattığı süreç, şu an Irak'ta (ve
Kuzey Irak'ta) devam ettiği için, sıkışan unsurların Türkiye'ye sızacağı
ve bunların içinde PKK'nın ılımlı bir çizgide siyasallaşmasına karşı
çıkan grupların bir takım eylemler yapacakları kuşkusuzdur.
Hizbut Tahrir konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Her ne kadar
şimdiye değin bu tarz bir eylemi gerçekleştirmemiş olsa da, yapılan
eylemin şekline bakıldığında, özde farklı bir durumla
karşılaşılmamaktadır. Yani Hizbut Tahrir, PKK gibi terör yöntemlerine
başvurmamıştır. İstanbul'daki gösteride de yapılan sadece, basın
açıklamasında bulunmaktır. Bunu daha önce beyannamelerle ve yayın
yoluyla yapan örgütün, şimdi bir basın açıklaması yapması, illa da bir
istihbari yönlendirmeye maruz kaldığı şeklinde yorumlanamaz. Nitekim
Hizbut Tahrir, 1990'lı yılların başlarına kadar bu tür faaliyetlerde
bulunmamıştır, ancak bu yıllarda 'yeni' bir takım araçları denemek
istediğine dair emareler de göstermiştir. İngiltere'de yapılan büyük
gösteri buna örnek olarak verilebilir. Bu gösterinin İngiltere'de
yapılmış olmasını, bu örgütün 'İngiliz ajanı' olduğuna delil olarak
göstermek elbette ki mümkün değildir. Aynı şekilde, Hizbut Tahrir'in
İstanbul'da bir gösteri yapmış olmasını, etnik milliyetçilik temelinde
yapılan gösterilerle bağlantılandırarak, illa istihbari bir gerekçeye
bağlamak da doğru değildir. Bu sadece bir ihtimal olabilir, bu ihtimalin
yüzdesi de ayrıca tartışılmalıdır.
Ayrıca bu noktada, 'yönlendirme' ile 'istihbarat bağlantısı' arasında da
bir ayrım yapılmalıdır. Zira bu ayrım yapılmadığında, neredeyse bütün
örgütlerin var olma nedenlerini istihbari gerekçelere bağlamak gerekir
ki, böyle bir şey olamaz. Bu konuyu Hamas örneğiyle de açıklamak
müm-kündür. Bir dönem özellikle uluslararası medyada, Hamas'ın İsrail
tarafından desteklendiği (hatta kurulduğu) yönünde de çok yayın
yapılmıştır. Gerekçe ise, İsrail'in FKÖ'yü zayıflatmak istemesidir. Bu
gerekçe haklı olabilir, ancak buradan hareketle Hamas'ın İsrail ajanı
bir örgüt olduğu söylenemez. İsrail, gücü oranında, bu iki örgütü
birbirlerine karşı kullanmayı deneyebilir ve bunu başarabilir de. Fakat
bu başarı, Hamas'ın bizzat İsrail tarafından kurulduğu ve
yönlendirildiği anlamına gelmez. Aynı şey başka örgütler için de
geçerlidir. Burada belki daha önemli olan, manipülasyondur. Yani
ulus-devletlerin aslında bu tür örgütleri kurmak istemeleri için de bir
neden yoktur. Bu örgütleri yönlendirebildikleri sürece, temelde bir
sorun kalmamaktadır. Fakat bilinen bir şeydir ki, istihbarat örgütleri,
bu konuda ne kadar etkili olurlarsa olsunlar, her örgütü de onlar kurup,
yönlendirmemektedirler. Bu ayrım iyi yapılmadığı zaman, yanlış
değerlendirmeler yapılması kaçınılmazdır. Ayrıca medyanın bu konuda
'bilinçli' bir yönlendirme yaptığı da unutulmamalıdır. Zira bu bir
propaganda aracı olarak da kullanılmaktadır. Burada verilmek istenen
mesaj, hakim uluslararası sistemin 'her şeyi kontrol ettiği'dir. Türk
halkı üzerinde bir zamandır çizilen 'Yahudi imajı'nda da benzeri bir
amacın yattığı hatırlanacak olursa, medyanın bu tür yönlendirmelerine
karşı dikkatli olunması gerektiği unutulmamalıdır. |