|

İslam’ı Ilımlılaştırmanın Seyir Defteri
Mehmed Durmuş
Giriş
Dünya ve onun bir parçası olarak Türkiye kamuoyu çok çeşitli ve çok
hızlı olaylara tanıklık ediyor. Fakat hemen belirtelim ki bu hızlı
gelişen gündemde Müslümanların payı neredeyse, ağustos sıcağında bir
gölgeye oturmuş, elindeki bir yaprakla yüzüne konan sinekleri ancak
savabilen bir 'acûze'nin durumundan öte gitmiyor.
Hızlı gelişen bu gündemde neler var? Aslında gündemde, alavere-dalavere
misali, en nihayet, İslam'ın değiştirilmesi, dönüştürülmesi,
ılımlılaş-tırılması, her türlü putperestlik için 'tehdit' olmaktan
çıkartılması projeleri var. Takdir edersiniz ki, 'İslam'sız bir dünya,
haydutlar tarafından daha kolay yönetilmektedir.
Ben bu yazıda, iki yazı ve bir girişim çerçevesinde, sözünü ettiğim,
İslam'ın değiştirilmesi, dönüştü-rülmesi ve ılımlılaştırılması
projesiyle ilgili seyir defterine dikkatlerinizi çekmeye çalışacağım.
Selman Rüşdi, Cihadcı İslam ve İslam'da Reform ya da, Selman Rüşdi
İslam'ın Nesi Gelir?!
Gündemimizin birinci maddesi, Hint asıllı İngiliz vatandaşı Selman
Rüşdi'nin İslam'da reform yapılmasını talep ve tavzif edici yazısı.
Yukarıda değin-diğim, gündemin çok hızlı geliştiği görüşüme belki bir
katkısı olur: şu anki genç kuşak için Selman Rüşdi adı hemen hemen
hiçbir anlam ifade etmemektedir. Selman Rüşdi, Peygamber efendi-mize
sövgüler ve küfürler yağdıran bir kitap yaz-dıktan sonra, İmam
Humeynî'nin, onu öldüreni ödüllendireceği fetvasını vermesiyle yıllarca,
adeta yaşayan bir ölü haline gelmiş, imi-timi kalma-mıştı. Tabi o
zamanlar henüz 'Üsame' adı gündemde yoktu ve zannediyorum o günlerde de
biz-deki bazı postmodern mollalar, "en iyi Humeynî ölü Humeyni'dir", ya
da "Humeynî'den nefret ediyorum" diyorlardı fakat bunu şimdi Üsame için
söyledikleri kadar aleni söyleyemiyorlardı.
Neyse…
Şimdi gel zaman, git zaman, aradan geçti epey bir zaman, köprülerin
altından epeyce sular aktı ve dendiğine göre Selman Rüşdi, yeni yazdığı
'Soytarı Shalimar' (Shalimar The Clown) adlı romanını Eylül ayında
piyasaya sürecek. (1) Rüş-di'nin, 'aşırılığı', 'İslamcı terörizmi'
işlediği bu kitabıyla eski mesleğine yeniden dönmüş olduğunu görü-yor ve
Müslümanlara, ağzı aldığı kadar sövgüler düzdüğünü tahmin ediyoruz.
Tabi, Rüşdi'nin küfürlerine karşı fetva verecek bir Humeyni yoksa [ki
Mahmud Ahmedi Necat'ın, Selman Rüşdi adını -yaş haddinden değil ama,
stratejik olarak- unutanlardan olduğu endişesini taşıyorum…], bazı
yaratıkların çıkardığı seslere karşılık, kervanın yine de yürüyeceğini
hatırlatan ünlü özdeyişi anımsar, yolumuza devam edebiliriz; bu çok dert
değil. Ama önemli olan, Selman Rüşdi'nin, "İslam'da reform olsun!"
arzusu ve bu arzuya 'içerden' eşlik eden tanıdık seslerin varlığı…
Amerikan The Times dergisine yaptığı açıklamalarda Selman Rüşdi,
"İslam'ın, yaşadığımız modern çağa göre yeniden yorumlanması,
reformasyona gidilmesi" ve "cihat ideolojisiyle mücadele edilmesi
gerektiğini" savunmuş. Diyecek-siniz ki, 'cihad ideolojisinden' çok
çekmiş biri olarak, Rüşdi'nin böyle bir talepte bulunmaya hakkı yok mu?
Elhak var… Tabi ki, bu onun görevi… Benim esas dikkat çekmek istediğim
şey, onun bu talepleriyle, bizden gibi görünen, Müslüman olduğunu iddia
edenlerin söylem ve taleplerindeki inanılmaz benzerlik… Müslüman
olduklarını iddia edenlerin Rüşdi'yle bu ahbap-çavuş ilişkilerinin
nereden kaynaklandığı…
Selman Rüşdi, "cihadcı ideolojiyle mücadele" kabilinden, "Kur'an'ın
mutlak doğru bir metin olarak değil, tarihi bir belge olarak
okunabileceğini" dile getiriyormuş.(2) İşin doğrusu bu 'dile getirmeler'
bize hiç de yabancı gelmiyor. Biz bu tınıları yeni duymuyoruz.
Türkiye'de, Selman Rüşdi'yi, yokluğunda birileri aratmadı ve aynen onun
söylediklerini söylediler yıllarca. İşin esasına bakılırsa, İslam'ın
reforme edilmesi projesi yeni, sekiz-on yıllık bir proje değildir. Bu,
Cumhuriyet'le yaşıt bir projedir ve bu proje "ivmez, ihmal gelmez"
düsturunca işletilmeye devam etmektedir. Bu proje, sahiplerinin istediği
gibi gitmeyebilir (ve de kesinlikle gitmeyecektir, Allah'ın izni ile),
bu aksaklıkları da zaman olur, Selman Rüşdi gibi, 'Şeytan Ayetleri'nin
yazarı dile getirir, zaman olur, bir 'İlahiyatçı din uzmanı' dile
getirir, zaman olur, diyalogcu bir cemaat lideri dile getirir. Tabi ki,
bu cemaat lideri, kitlelere hükmeden 'büyük' bir din baronu ise, ona da,
intihar eden koyunlar misali, sessizliği ve kafalarını yere eğmeleriyle
ünlü kuzuları ürkütmemek için, doğrudan doğruya "Dinde reform lazım!"
dedirtilmez de, mesela, cihadcı islam'ın, radikal İslam'ın v.b. İslam'ın
'drahşan yüzünü'(?) kirlettiği gibi spotlar söyletilir. İslam'ın ne
şekilde olursa olsun (hiçbir şekilde) adam öldürmeyi tasvip etmediği
söyletilir.
Muharref İncil'de, -başka bir bağlamda da olsa- "Zaten balta da
ağaçların kökü dibinde duruyor" diye bir söz bulunmaktadır.(3) Ağaçlar
herhalde en çok, sapı kendisinden olan bir aletin kendilerini kesmesine
içerliyorlardır değil mi?!
Selman Rüşdi, The Washington Post'ta yayınlanan, oradan da ZAMAN'ın
iktibas ettiği, "İslam'da Reform Lazım" başlıklı yazısında, bu yukarıda
değindiğimiz, son on yılda gına getirildiğimiz, birçok din baronunun
tellallığını yaptığı fikirleri dile getirmekte ve yazının başlığından da
kolayca anlaşılacağı üzere, İslam'ın reforme edilmesi ge-rektiğini ileri
sürmektedir.(4) Rüşdi'nin dediklerini özetlemeye çalışalım.
Rüşdi, Geleneksel İslam'ın çok geniş bir alanı kapsadığını; "bünyesinde
milyonlarca hoşgörülü, uygar erkek ve kadını barındırdığı gibi, kadın
haklarını kabul etmeyen, eşcinselliğin günah oldu-ğunu savunan, gerçek
ifade özgürlüğüne hayat hakkı tanımayan, sürekli anti-Semitik fikirler
öne süren ve içinde yaşadığı Hıristiyan, Hindu, inançsız veya Yahudi
kültürleriyle birçok bakımdan sürtüşen unsurları da içerdiğini" ileri
sürmektedir. Fakat diyor Rüşdi, geleneğin ötesine geçmeli, "yani
İslam'ın temel bağlamlarını modern çağa uyduracak bir reform hareketi;
sadece cihatçı ideolojilere değil, gelenekçilerin köhne, boğucu
öğretilerine de karşı koyacak, içeriye taze hava dolması için
pencereleri açacak bir Müslüman reformu başlatma"lı!(5) Nasıl? ABD'nin
işgal politikalarına ve İslam'ı dönüştürme projelerine koşulsuz destek
veren 'geleneksel' cemaat önderleri, işleri bittiği anda batılılar
tarafından, kendi, çok güvendikleri din anlayışlarının bir çırpıda
"köhne, boğucu" gibi sıfatlarla çöpe atılacağını görmekte midirler? Tabi
ki şu an görmüyorlar, ama bir gün belki…
Dikkat edilecek husus nedir? Rüşdi'nin reform önerisi, "İslam'ın temel
bağlamlarını modern çağa uyduracak bir reform hareketi"ni oluşturmaktır.
İşte 'ılımlı İslam' ya ada 'Amerikancı İslam' denilen proje budur.
Rüşdi, 'Müslüman dünyanın' hükümetlerinden ve cemaat önderlerinden
oldukça memnun:
"Hükümetlerin ve Müslüman dünyadaki cemaat liderlerinin ağırlıklarını bu
fikirden yana koyduklarını görmek hayırlı bir gelişme olacaktır; zira bu
tür bir reform hareketinin yaratılması ve sürdürülmesi, her şeyden önce,
sonuçları bir nesil sonra hissedilebilecek yeni bir eğitimsel devinim
gerektirecek; yanı sıra bugünün Müslüman düşüncesine musallat olan
mutlak söylemleri ve dar dogmaları yerinden eden yeni bir bilimsel
yaklaşımı kaçınılmaz kılacak." Rüşdi'nin bu cümlesindeki 'hükümetler'den
biri, şu anda Türkiye'de iş başındadır ve ılımlı İslam projesine gerek
fikrî planda ve gerekse siyasi alanda kusursuz hizmet vermektedir.
Cemaat önderlerini ise aslında herkes çok iyi bilmektedir. Bir adres
göstermek gerekirse, son yıllarda adı bilhassa diyalog ve hoşgörü
kelimeleri ile özdeşleşen bir cemaat önderi, Selman Rüşdi'nin kastettiği
hedefe en iyi hizmeti sunmaktadır. Bu açıdan, aralarında büyük bir hedef
birliği gözlenmektedir.
Rüşdi'nin tespitleri çok yerinde. Son on yıllardır yürütülen ılımlı
İslam projesi şu anda büyük oranda netice vermiş durumda. Dediği gibi,
bir nesil sonra bu neticenin daha da şeytanî boyutlara ulaşacağını,
sağlam bütün idrakler görmektedir. Müslümanların, Selman Rüşdi ve
içeriden yoldaş-ları tarafından mıncıklanmamış kutsalları kalmadı. Fakat
tabi ki, şeytanın hilelerinin zayıf olduğunu, mü'minlerin mevlasının
Allah olduğunu bilerek ve kendi uğrunda mücadele edenlere Allah'ın
yardımının çok muazzam olacağının farkında olarak ve buna iman ederek
söylüyorum. Bu demektir ki, Selman Rüşdi'lerin projeleri ürün vermeye
başlamışsa da, Allah'ı velî edinmiş mü'minlerden gayret beklenmektedir.
Onların başarı-larının garantörü Allah'dır.
Selman Rüşdi'nin ılımlı İslam projesinde Müslü-manlara yönelik en
Şeytanî işlem, onları, yer-yüzünün yegane sahih Kitabı Kur'an hakkında
kuşkuya düşürmektir. Diyor ki Rüşdi, "Kur’an metninin Tanrı'nın mutlak
sözü olduğu konusundaki ısrar, analitik, akademik söylemi
imkânsız-laştırdı. Tanrı yedinci asır Arabistanı'nın sosyo-ekonomik
koşullarından hiç etkilenmiş olamaz mıydı? Peygamber'in kişisel
koşullarının Mesaj'ın üzerinde hiçbir etkisi olamaz mıydı?" Yani demek
istiyor ki, Kur'an Allah'ın mutlak sözü olarak ka-bul edilmemeli,
Allah'ın, 7. asır Arabistanı'nın koşullarından etkilendiği, dolayısıyla
konjonktürel hükümler indirdiği kabul edilmeli. Böylece, İslam'ın
reforme edilmesi kolaylaşır! Bir örnek vermek gerekirse, kadının
örtünmesi, 7. asır Arabis-tanı'nda bir vesileyle gerekiyormuş demek ki,
Tanrı bu vesileden etkilenmiş ve kadınlara "örtünün!" demiş. Ama artık
21. yüzyılda böyle bir örtüye gerek yok! (tanrı bugün o vesilelerden
etki-lenmiyor, etkileniyorsa da bizim haberimiz yok!).
İşte şu sözlerinde Rüşdi bu yorumunu daha açık yapıyor: "Yedinci asırda
yapılan yasalar, nihayetinde 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre
yorumlanabilirdi. İslam reformu işte bu noktadan başlamalı; bütün
fikirlerin, kutsal olanların bile, değişen gerçekliklere uyarlanması
gerektiği kabul edilmeli."
Rüşdi, İslam'ın Hıristiyanlığa dönüştürülmesini arzu etmektedir. Onun
bildiği tanrı, Kur'an'ı inzal eden âlemlerin Rabbi Allah değildir. Fakat
Rüşdi gibi düşünenler, onun kafasındaki tanrı ile, Kur'an'ın Allahı'nı
nasıl telif ediyorlar?
Son söz olarak Rüşdi, "Açık fikirli" ve "hoşgörülü" olmamız gerektiğini,
"bombacıların 'esaslı meydan okumasıyla' ancak böyle başa
çıkılabileceğini" salıklıyor.
Gördüğümüz gibi, bu 'hoşgörü' her türlü nâ-mertliğe deva.
Tony Blair'ın yazısı
İngiltere başbakanı Tony Blair, Londra'da Arapça yayınlanan eş-Şarkul
Evsat gazetesine verdiği ve oradan Zaman gazetesinin iktibas ettiği
yazısında(6) özet olarak şöyle diyor: Londra'daki bombalama eylemlerini
'köktendinci'lerin yaptığı kesindir! (Elbette bu köktendinciler
'Müslüman' kökten-dincilerdir, kafamız karışmasın!). İngil-tere'de, bir
milyon kadar Müslüman yaşamaktadır. Bunların çoğunluğu terbiyeli,
yasalara itaat eden, terörden uzak, demokratik yaşam tarzına uyum
sağlamış, ılımlı insanlardır. Lakin çok az bir kesim vardır ki bunlar
işte 'köktendinci' olarak adlandırdığımız insanlardır. Bunlar,
çoğulculuğu ve hoşgörüyü esas alan Britanya toplumu içinde dinî
iğrentiyi körüklemektedirler. [Selman Rüşdi'nin sözlerine benzerlik
dikkat çekmiyor mu?]
İngiltere'de her hükümet, bir yasa çıkartacağı zaman özgürlükleri ve
hoşgörüyü korumak için, toplumun bütün kesimleriyle istişarede bulunur
idi. Ama artık böyle olmayacak! Oyunun kuralları değişti ve bizim buna
hakkımız var! Bizi buna mecbur ettiler! İngiliz (Tony Blair) hükümetini
kim buna mecbur etti? Elbette 'köktendinci' Müslümanlar! Zira bunlar,
genç beyinleri, kendilerini bomba ile havaya uçuracak ve masum insanları
öldürecek kadar etkilemektedirler! Blair, tedbir olarak adlandırdığı
ama, fiili yansıması, belki de kara listeye alınan insanların bir sabah
kafasına sıkılmış tek kurşunla ölü bulunmasına varıncaya kadar, bir dizi
etkin önlemin sadece köktencilere karşı olacağını belirtmektedir. Bu
köktencilerin "şekli ve iddia ettikleri din ne olursa olsun" fark
etmediğini söylemekte fakat bunun ne kadar politik ve manipülatif bir
dil olduğu çok açıktır. Çünkü ortada, başka bir dinden 'köktendinci'
yoktur! Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinden beri bu böyle
anlatılmaktadır, dünya kamuoyuna.
Blair, tedbirler cümlesinden olarak, dinî iğrentiyi teşvik eden, şiddete
davetiye çıkartan kimseleri ülkeden çıkartacaklarını, din adamlarının da
bu kapsama dahil olduklarını, bu tür din adamlarına hutbe vermeyi
yasaklayacaklarını ve bu tür din adamlarının listesini çıkartacaklarını
sözlerine eklemektedir.
Blair, Müslümanlar arasında ikilik doğurucu, Müslümanları birbirine
düşman edici formülü nasıl da iyi tespit etmiş durumda. Diyor ki,
(ılımlı) Müslümanlar, köktendincileri sevmediklerini, eylemlerinden
(dolayısıyla onlardan) iğrenti duyduklarını, onların söz ve fiilleriyle
Müslüman kuşakların saygınlığının nasıl da zedelendiğini ortaya
koymalıdırlar! Yani İngiliz hükümetinin bu yeni siyasi ve sosyal baskı
politikalarına maruz kalan Müslümanlar, "ya bizdensiniz ya da terörden
yana!" ikilemi ile karşı karşıya kalacaklar ve bir tercih yapmak
zorunluluğu duyacaklar.
Tony Blair bir başbakan olarak, tabi ki ülkesinin güvenliğini düşünecek,
bu uğurda bir dizi değil, dizilerce önlemler de alacaktır. Buna bizim
ha-riçten gazel okumamız söz konusu değildir. Ancak İngiliz başbakanının
yazısında çok açık biçimde işlenen, kağıt üzerindeki demokrasi, hukuk
dev-leti, özgürlükler, objektiflik gibi bütün parlak söylemleri bir anda
yok eden bir bilinç yanıltması var. Başbakanın işlediği bilinç
yanıltması şudur: Bir iyi Müslüman var, bir de kötü. İyi Müslüman, işte
herkesin bildiği, birtakım günlük veya yıllık ibadetlerini yerine
getiren veya getirmeyen ama inanan, adı sanı Müslüman, fakat demokratik,
çağdaş yaşam biçimi denilen yaşam tarzına tamamen ayak uydurmuş,
belirgin bir siyasi bilinci ve talebi olmayan kimselerdir. Kötü Müslüman
ise, adını 'köktendinci' koyduğumuz, harcı âlem kalıplara sığmayan,
İslam'ı, sıradan insanlar gibi anlamayan, siyasi talepleri olan,
çağdaşlığa, batı medeniyetine itiraz eden, İslam'ın tevhid akidesini
önceleyen kimselerdir. (Kuşkusuz batının 'köktendinci' tiplemesi homojen
bir yapı değildir. Çok farklı 'köktendinci' eğilimler vardır, fakat
onlar şimdilik bunun tefriki derdinde değiller). Sadece Tony Blair
değil, bütün batılı siyasiler, batı medeniye-tine alternatif olan yegane
güç, yegane sahih din olan İslam'ın yeniden dirilişini, hayata yeniden
dönüşünü, yeniden bütün dünyaya müdahale etme tehdidi(!)ne soyunmuş
olmasını asla hazme-dememektedirler. Daha doğrusu korkuları bundan,
endişeleri bundandır. Müslümanları 'köktendinci', 'daldan dinci', 'uçtan
dinci' filan gibi ka-tegorilere ayırmaları bu temel kaygıdan
kaynaklanmaktadır.
Şimdi burada, Tony Blair'ın yazısıyla ilgili -bence- en can alıcı soruya
gelmiş bulunuyoruz. Soru şudur: Blair ve onun gibiler, neden her türlü
bombalama eylemini 'köktendinci' Müslümanlara fatura etmektedirler?
'Köktendinci' bütün Müslü-manlar gerçekten terör mü yapmaktadırlar?
Şimdi bu sorunun cevabı kanaatimce şudur: Hayır, bir defa bütün
'köktendinci' Müslümanlar terörist değiller, terör yapmamaktadırlar,
hatta birçok 'köktendinci' Müslüman grubun terörle hiçbir ilgisi
olmadığı gibi, teröre de ilkesel olarak karşıdırlar. Fakat burada işte,
'terör' kavramının içine nasıl bir anlam yüklendiği çok önemlidir.
Türkiye'de, 'terörle mücadele yasası'nı da hatırda tutarak söyleyecek
olursak, son yıllarda ABD ve Avrupalı siyasilerin ve stratejistlerin
söylemlerinden edindiğimiz fikre göre, putperest batı medeniyetini
beğenmeyen, hele de alternatif olarak İslam'ı öne süren herkes
teröristtir! Buna, şu anda karşılarına çıkmaları mümkün olsa, İsa
Peygamber de, Muhammed Peygamber de dahil olacaktır! Onların da başına
gelecek olan, derhal terörle mücadele yasası kapsamında yargılanmaktır!
Kısacası Blair'ın, "savaşım, kökten[din]cilere karşı"[dır] beyanını,
"savaşım, İslam'ı İslam olarak anlayan herkesedir" şeklinde anlamak
sağlıklı bir anlayıştır. Fakat bunu böyle anlamayan, Blair'dan çok
Blair'cılar, Blair'ın kendilerini 'iyi Müslüman' kapsamında gördüğünü
düşünmekte ve batılılar tarafından aklanmış olmanın verdiği kıvançla,
'köktendinci' Müslümanlara Blair'ca düşmanlık etmektedirler. Olsun,
önemli değil. Bir Müslü-man eğer 'köktendinci' ise, düşman hanesine
Blair'ın yanısıra birkaç da, adı Ahmed Mehmed olan birileri eklenmiş ne
fark eder?…
Sonuç itibariyle Blair, 'terör' sorununun Müslü-man zihinlerdeki temel
düşünce yapısıyla ilgili olduğunu düşünmekte ve köktendincileri bir
şe-kilde susturmayı hedeflemektedir. Köktendinci Müslümanların
susturulması, illa da onların bomba koydukları iddiasıyla bağlantılı
değildir. Değil mi ki bu Müslümanlar Kur'an'ı, yeniden ferdin ve
toplumun hayatına müdahale edecek bir biçimde okuyorlar? Değil mi ki bu
Müslümanlar, İslam'ın bir dünya nizamı olduğunu çevrelerine yayıyorlar?
İşte, mücadele edilmesi gereken esas 'terör' budur. Bu esnada Blair,
geleneksel İslam'ı da olabildiğince destekleyecekleri sinyalini
vermektedir. Hatırlanacağı üzere, Amerikan Rand şirketinin raporu da bu
doğrultudaydı. Ilımlı İslam in, Kur'an İslam'ı out.
ABD: Diyanet Bize İmam Yetiştirsin!
Üçüncü örneğimiz, ABD'nin, kendilerine imam yetiştirme konusunda
Diyanet'ten yardım istemiş olmasıdır.
Zaman gazetesi(7) ve Yeni Şafak'ta(8) rastladığım ha-bere göre, ABD
Dışişleri bakanlığı müsteşar yar-dımcısı, Matt Bryza nâm bir bürokrat
Ankara'da, Diyanet'ten, başkan yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez'le
görüşmüş. Gazetelerin haberine göre görüşmenin özü şu: ABD,
'Genişletilmiş Ortadoğu Projesi' (GOP) dahi-linde, Amerika ve Avrupa'da
ılımlı İslam hedefine hizmet edecek 'Müslüman din adamları' ye-tiştirmek
istiyor ve bu konuda Diyanet'i göreve davet ediyor. Bu işin ehlinin
hakkını teslim ediyor ve mealen, "biz bu işi bilmeyiz", "sizin kadar
tecrübeli değiliz, dolayısıyla sizin kadar başarılı olamayız" diyor.
Aynen şöyle demiş, müsteşar yardımcısı:
"Biz ABD'liler nasıl imam yetiştirileceğini bilmi-yoruz; ama Diyanet
İşleri Başkanlığı biliyor. Diyanet, bize ve Avrupa'ya yardımcı
olabilir." ABD'li yetkili son derece mütevazi değil mi?! Nasıl da
haddini bilen, kibar insanlar bunlar! Onu dinleyen bir Diyanet
yetkilisinin, sırtının sıvazlandığını, Genişletilmiş Ortadoğu
Projesi'ne, tere yağından kıl çekmek misali angaje edildiğini fark
etmesi kolay mı sanıyorsunuz?...
ABD'li yetkili, "harika bir kurum" olarak nitelediği Diyanet'ten Mehmet
Görmez'le görüşmesinde, 'dinlerarası diyalog', 'dini çoğulculuk' ve
'aşırılığa karşı mücadele' gibi konular üzerinde durmuş ve Türkiye'nin,
Müslüman ülkeler arasında laik-demokratik ülkelerin en başarılısı
olduğuna dikkat çekmiş.(9) Müsteşar yardımcısı Matt Bryza, İn-giltere
başbakanı'nın sözlerine atfen, sorunun, sadece 'terörist eylemler'
olmadığını, "insanların kafa yapısı, aşırılık ve hoşgörüsüzlük olduğunu"
dile getirmiş. Yukarıda 'terör' kavramını değerlendirirken demiştim,
işte bakın, ABD'li yetkili, İngiliz başbakanı da referans göstererek tam
da benim anlatmaya çalıştığım şeyi söylüyor. Yani diyor, bu tartışmaları
biz her ne kadar Londra bombalamaları bağlamında gündeme getiriyorsak
da, esas sorun bu değil. Esas sorun "insanların [yani Müslümanların]
kafa yapısında"dır. Bu kafayı değiştirmek gerekiyor; gerek nûs ile,
gerek tekdir ile ve gerekse kötekle!
İşte ABD'lilerin Diyanet yetkililerinden istediği şey, işin 'nûs'
kısmıyla alakalıdır. Yani siz bize öyle imamlar yetiştirin, beraber
yetiştirelim ki, bu imamlar halka, İslam'ın bir devlet talebinde
bulunmadığı nasihatini versin. Bu imamlar şeytandan olduğu gibi
siyasetten de Allah'a sığınsınlar! Bu imamlar sadece namaz kıldırsınlar,
kandil gecelerini kutlasınlar, mehdiyi halkla birlikte beklesinler,
abdestin ve teyemmümün faziletini anlatsınlar, seferîlikte namazın nasıl
kılınacağını öğret-sinler, ama asla dini siyasete alet etmesinler!
Matt Bryza, "Türk hükümetinin ve toplumunun birçok başka özelliği gibi,
aynı zamanda laik, demokrat ve Müslüman nüfusu var"(10) sözleriyle şunu
demek istemiyor mu: Gerçekten siz bir hari-kasınız! Neden mi? halkınız
'Müslüman!' Devle-tiniz laik ve demokrat. Ve siz Diyanet olarak,
laik-demokratik sistemle 'müslüman' halkın inanç-larını, değerlerini
öyle bir uzlaştırıyorsunuz ki, buna şaşmamak elde değil! İşte amacımız,
sizin bu tecrübenizden istifade etmek.
ABD Dışişleri yetkilisi ile görüşmeleri basında yer aldıktan sonra,
yeniden bir açıklama yapma gereği duymuş olan Diyanet İşleri Başkan
yardımcısı Mehmet Görmez, adı geçen yetkili ile bir saat görüştüklerini
teyid ediyor, ancak bu görüşmenin ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi
çerçevesinde ele aldığı Ortadoğu politikaları ile ilgisi olmadığını
belirtiyor. Diyanet'in başka devletlerin uluslar arası politikaları ile
bir ilgisi olmadığını kaydeden Görmez, Diyanet olarak hem Türkiye'de,
hem de yurt dışında nitelikli din hizmetleri götürdüklerini
söylüyor.(11) Görüldüğü gibi, başkan yardımcısı, haberin basına yansıyış
şeklinden rahatsız olmuşa benzemektedir. Halbuki, ortada bir yanlış
anlama yoktur. Tabi ki ABD'li yetkili, Diyanet temsilcisinin karşısına
oturduğunda, "sizinle şu anda BOP çerçevesinde bir mesele konuşuyoruz;
BOP'ta var mısınız, yok musunuz?" diyecek değildir. George Bush
Ankara'ya, acemi bir diplomatı mı gönderdi sanıyorsunuz? M. Görmez,
ABD'li yetkilinin, "Türkiye'nin yurt dışına gönderdiği din
görevlilerinin çok iyi çalıştığını ifade edip, imamlarımızı nasıl
yetiştirdiğimiz hakkında bilgi istediler. Biz de imamların eğitimleri
konusunda nasıl bir yol izlendiğini izah ettik" demektedir. Zaten herkes
de bunu böyle anlamaktadır…
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) (yeni adıyla Genişletilmiş Ortadoğu
projesi), 'İslam ülkeleri' olarak adlandırılan bölgede, köklü sosyal,
siyasal, ekonomik ve kültürel değişim ve dönüşümü amaçlayan, ABD başkanı
Bush'un 2004 yılında ilan ettiği bir projedir.(12) Bu projenin işlerlik
kazanmasında demektir ki imamlara da çok iş düşmektedir. İbrahim
Karagül'ün şu cümlesi, Diyanet'in BOP'daki misyonu ile ilgili hem bir
gerçeği ifade ediyor, hem de yakın geçmişi hatırlamamızı sağlıyor: "26
Şubat 2004 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun ABD'de
yaptığı görüşmeler, sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Diyanet
İşleri'nin de aslında projenin hiç de dışında olmadığını ortaya
koyuyor."(13)
Yukarıda yer verildiği gibi, terör işin bahanesidir ve zaten gerek 11
Eylül olaylarının ve gerekse 7 Temmuz Londra patlamalarının sırf
İslam'ı, mücadele edilmesi gereken yegane terör kaynağı olarak göstermek
amacıyla yaptırılmış özel ope-rasyonlar olduğu, vicdanının sesini
dinleyen herkesçe kabul edilebilir bir tespittir. Esas mesele İslam'ın
dönüştürülmesidir. Amaç, oryantalist bakış açısıyla didiklenmiş,
kendinden, kendi İslam anlayışından nefret eden, batılıların İslam
yorumunu beğenen laik-demokratik bir İslam anlayışı oluşturmaktır.
ABD'li yetkili [tıpkı Tony Blair gibi, Selman Rüşdi gibi], ortada
"yüzleşilmesi gereken ideolojik bir sorun bulunduğunu" söylüyor ve
imamların eğitilmesini bu sorunun bir parçası olarak ortaya koyuyor.
Peki bu "yüzleşilmesi gereken ideolojik" sorun nedir sizce? Bunu
bilmemek için dünyadan tamamen bîhaber olmak gerekir. Bu sorun, İslam'ın
dünya hayatına nizam veren, ahlaki, sosyal, siyasi hayatı düzenleyen bir
din olduğu 'sorunu'dur. Evet bu, batılılar için ciddi bir sorundur.
Sadece New York'un, Londra'nın, Bağdat'ın ya da Kabil'in değil,
gerekirse uğruna bütün dünyanın yakılabileceği bir sorun…
Sonuç
Selman Rüşdi ve Tony Blair'ın yazısı ve ABD'nin Diyanet'ten yaptığı
talep, belki ilk bakışta birbiriyle alaka kurulamaz üç ayrı 'şey' olarak
dursa da, esasında birbiriyle hem de çok önemli bağlara sahiptir.
Aslında şu anda dünya siyasetinde ve Türkiye'de (mesela PKK olayı da
dahil), birbi- rinden tamamen bağımsız ve alakasız hemen he-men hiçbir
gündem konusu yoktur.
İslam'a alternatif, mistik temaları yüksek, hurafelerin yeniden
ambalajlanarak öne çıkartıldığı ve en önemlisi siyasi hiçbir talebi
olmayan yeni bir din oluşturulması projesi elbette sürecektir. Bu
yazının kapsam alanına giren konuda bir 'son dakika' haberini daha
vererek bu yazıyı bitirelim: İslam Konferansı Örgütü 9-11 Eylül
tarihlerinde Mek-ke'de 100 kadar aydın ve bilim adamını bir araya
getirerek bir toplantı düzenleyecekmiş. (Belki de siz bu satırları
okurken toplantı yapılıyor olacaktır). Toplantının gündem maddelerinden
birinin de, "Ilımlı İslam öğretisinin bütün İslam toplumlarına
yayılması" olduğunu sadece hatırlatmakla yetinelim…
Allah "Hak geldi, bâtıl zail oldu" buyurmaktadır. Fakat unutmamak
gerekir ki, o 'hak' ancak bizim gelmemizle gelecektir. Hak'kın
şahitleri, münte-sipleri, mensupları, bağlıları, bendeleri, hâdimleri
biz olacağız. Yoksa 'hak' potansiyel olarak ve durduğu yerde zaten
hak'tır ve güçlüdür, azizdir. Önemli olan, İslam reforme edilirken bizim
'hak'kın neresinde durduğumuzdur.
Dipnotlar
(1) Rüşdi Kavgaya Devam Ediyor, Radikal, 12.08.2005.
(2) Radikal, aynı yer.
(3) Matta İncili, 3.
(4) Selman Rüşdi, İslam'da Reform Lazım, Zaman, 09.08.2005.
(5) Rüşdi, Zaman, aynı yer.
(6) Tony Blaır, Savaşım Köktencilere Karşı, Zaman, 25.08.2005.
(7) ABD Diyanet'ten İmam Yetiştirmeyi Öğreniyor, Zaman, 26.08.2005.
(8) ABD Diyanet'in İmamlarına Talip, Yeni Şafak, 26.08.2005.
(9) Zaman, aynı yer.
(10) Yeni Şafak, aynı yer.
(11) Diyanet: BOP'ta Yokuz, Yeni Şafak, 29.08.2005.
(12) Yeni Şafak, 29.08.2005.
(13) İbrahim Karagül, Diyanet'in ABD Güvenlik Konseyi İle Ne İşi
Olabilir?, Yeni Şafak,
30.08.2005 |