|

Mü’minlerin Özellikleri
Ahya Aras
"Mü'minlerin özellikleri" başlığını eminim ki pek çok okuyucumuz eksik
bularak buna zihninde "Kur'an'da…" gibi bir ilave yaparak, tamamlamaya
çalışmıştır. Ama hayır, bu yazı, "Kur'an'da mü'minlerin özellikleri"
gibi, doktriner bir tanımlama yazısı değildir. Geçmiş yıllarda Kur'an'a
göre mü'minler kimlerdir, özellikleri nedir, neye nasıl inanırlar,
amentüleri nasıl olmalıdır, bunları az çok çalıştık. 'İslamî diriliş'
diyebileceğimiz, geçtiğimiz, yuvarlak olarak 30 yılın ilk yarısı
"Kur'an'da mü'minlerin özellikleri"ni anlamakla geçti. Fakat bu arada
biz Müslümanlar bir şeyi/ şeyleri ihmal ettik, hatıra getiremedik,
önemini kavrayamadık. Ya da ne bileyim, belki de bu eksiğin çok iyi
farkında olanlarımız vardı fakat, mü'minlerin Kur'an'daki özelliklerini
iyice anlatınca, iyi bir mü'min olmanın kendiliğinden olacağını
zannettik. İşte bu satırlarda, bu ihmal ettiklerimizi, hatıra
getiremediklerimizi, velhasıl, önemini kavrayamadıklarımızı anmaya
çalışacağım…
***
21. Yüzyıl insanı, yabancılaşmanın soğuk ve karanlık dehlizlerinde tek
başına 'ilerlemeye' devam etmektedir. Birçok elektronik iletişim aygıtı,
oyuncaklar, hayatı kendisine ha bire kolaylaştırdığını iddia ettiği
teknoloji harikası makinalar, ilahî bir sevgiyle bağlı olduğu computer
ve daha bir sürü öte-beri kendisine eşlik etmektedir. İlk başta, kendine
yabancılaşan insan bilahare, tabiata, dünyaya, çevresindeki varlıklara,
hemcinslerine, hayvanlara yabancılaşmıştır. O oranda ise sözünü
ettiğimiz sun'î eşyaya, teknolojik aygıtlara 'dost' olmuştur! Bu
yabancılaşmadan ne yazık ki, Kur'an'daki özelliklerini bir dönem epeyce
saydığımız mü'minler de paylarını almışlardır.
Evet, Müslümanların yeni nesilleri doğaya yabancıdır. Doğayla barışık
değildir. Seher vaktinde hayatın yeniden taze bir bismillah ile nasıl
başladığını, sabahın nasıl teneffüs ettiğini, gecenin nasıl son
bulduğunu, gece ile gündüzün adım adım nasıl yer değiştirdiğini görmek,
yaşamak arzusu yoktur yeni 'mü'min' jenerasyonunda… Güneşin batışını en
yüksek bir tepeden izlemek, yıldızlara gözlerini dikip hayaller kurmak,
dolunaylı bir gecede yaratılışın tarif edilemez muhteşem güzelliğini,
geceye zevk katan böceklerin ötüşü eşliğinde doya doya yudumlamak bu
yeni nesil çocuklarımızın en çok beğendiği şeyler arasında yer
almamakta, belki de 'beğeni' kapsamına hiç girmemektedir. Bir bilgisayar
oyununun yeni versiyonunu oynamak onlar için bu saydıklarımızın
hepsinden daha değerlidir.
2005 Yılında yaşamakta olan insanlık üreticilikten son derece uzaktır.
Bu çağın insanının özelliği, her şeyi kolayca (beleşden), hiç
yorulmadan, alın teri dökmeden elde etmek ve tüketmektir. "Parayı
bastırır alırım!" kuralının içine girmeyen hiçbir şey yoktur, bu çağın
insanının zihninde. Ama gel gör ki, böyle bir kanaat, 'mü'minler'de de
var. Mü'minler de böyle düşünüyorlar. Halbuki, akletmeye çalışıyorum ve
aklım beni, "mü'minler üretici olmalıdırlar" ilkesine götürüyor. Diyorum
ki, hazır yiyici, her şeyi hazırından yiyici olmamalı mü'minler. Mü'min
dediğin adam (ve kadın) elleriyle toprağı işlemeli, toprağında ürünler
yetiştirmeli. Eğer meyvesine elini uzattığı ağacı kendisi dikmemişse,
bari hiç değilse bundan suçluluk duymalı, "hak ediyor muyum?" gibisinden
bir saniyelik olsun bir istifham kafasında şimşek gibi çakmalıdır. Aşık
Veysel kadar olsun, toprağa dostluk duyabilmeli mü'min dediğin. Elbette,
sizi anlıyorum, tabi ki anneler de çocuklarına, "sakın toprakla oynama!"
dememeliler. Toprağın, insanın sâdık yari olduğu gerçeğine daha ilk
başta anneler ters düşürmemeli çocuklarını.
Eline kürek, kazma, çekiç, keser, bıçkı gibi aletler yakışmalı mü'minin.
Toprağı işlemesini bilmeli. Ekin biçmeli, yonca sulamalı, kaysı
toplamalı, patates sökmeli, asma budamayı, domates yetiş-tirmeyi
bilmeli… Yoksa marketten domates seç-meyi maharet sanır mü'min…
Hazır yiyici olmamalı mü'min dedik. Ne yazık ki, yemeğini dışarıda yemek
genç mü'minler için bir ayrıcalık sayılıyor. Evde yemek yapmak genç
evlilere -artık 'çiftler' deniyor ya!- yük geliyor. Paketli yiyecekler,
fast-foodlar Müslümanların günlük hayatında yer etmiş vaziyette.
Mü'min dediğin, tükettiğiyle değil, ürettiğiyle övünmeli. Daha çok,
üretmenin kaygısını çekmeli. Her şeyin en pahalısını almak gibi bir
hastalığı olmamalı. Lüks düşkünü olmamalı. Dedelerinin, ninelerinin
yaşadığı şartları hiç hatırdan çıkarmamalı diye düşünüyorum. "E canım ne
yapalım, bugünün şartları böyle!" diyerek kendini avutabilir mü'min. Ama
bilmeli ki, insan kendini nasıl avutmak isterse öyle avutur… Önemli olan
zannediyorum, mü'min kişinin hayatının temiz ve sade olması, sağlıklı
olmasıdır. Lüksten ve savurganlıktan kaçınmak, mü'minlerin şiarı
olmalıdır.
Mü'min dediğimiz kişi, hep kendisinden yüksek tepelerde oturan kimselere
imrenmekle mi geçir-melidir hayatını? Kendisinin de, başkalarından
yüksekteki bir tepede oturuyor olduğunu hiç mi düşünmemelidir? Hayatında
kendisine ideal insan olarak benimsediği insanların (her kimse onlar),
acaba imrendiği lüks hayat koşullarında mı yaşadığı, yoksa bulundukları
toplumun orta kesiminden mi çıktıklarını aklında tutmalı değil mi-dir?
İnsan mutluluğunun belki de, elindekilerle yetinmesini bilmekle
sağlanacağını idrak etmiş olmalı değil midir?
Bir de, diyorum ki mü'min dediğin kişi, biraz becerikli bir insan
olmalı. Eli işe yatkın olmalı. Bozulan musluğunu tamir edebilmeli, kopan
düğmesini dikebilmeli, gerekirse evini boyayabilmeli, çatısının kırık
kiremitlerini değiştirebilmeli, kapısının önünü süpürebilmeli, merdiven
dairesindeki bir çöpü, merdivenlere -kendisinin değil!- komşusunun
attığı sigara izmaritini alıp çöpe atabilmeli. Tabi çöp atanları da
uyarmayı ihmal etmemelidir. Diyelim ki bir mü'min, 'piknik' adı verilen
bir mekana mı gitti, orada farklılığını hissettirmeli, varır varmaz ilk
işi, oturacağı yeri temizlemek olmalı, ayrılırken orada çöp bırakmak bir
yana, var olanları da temizlemiş olarak terk etmeli orayı diye
düşünüyorum. Bilmem, "mü'minlerin özellikleri"ni fazla mı
genişletiyorum?
Mü'minlerin ana-baba, akraba, komşu ilişkileri, söylemeye bile gerek
yok, en iyi seviyede olmalı. Ana babanın birer yük değil, bir zamanlar
kendilerine kol kanat geren, yemeyip yediren, içmeyip içiren, giymeyip
giydiren, rahat etmeyip rahat ettiren insanlar olduğunu, yavrusu azıcık
geç gelse gözü yollarda kalan kimseler olduğunu hiç ama hiç hatırdan
çıkarmamalı mü'min dediğin adam ve mü'mine dediğin kadın… Mü'minlerin
akraba i-lişkileri hoyratça değil, nezih, düzenli, sevecen, güler yüzlü,
merhametli ve kaynaştırıcı olmalı. Mü'minlerin evleri, geçimsizliğin
değil, güzel geçimin, uyumun, ahengin, huzurun vücut bulduğu, gıbta
edilen mektepler olmalı.
Hasılı dostlarım, mü'min dediğimiz insanlar, yani bizler, şimdilerde
iyice şikayet ettiğimiz, dışı güzel, içi kötü, sakıncalı ve zararlı
bitki ve meyve- ler gibi olmamalıyız diye düşünüyorum. Şimdilerde,
görüntüsü çok güzel sebzeler ve meyveler yetiştiriliyor, fakat tadından
ve lezzetinden hepimiz şikayetçiyiz. Mü'minler herhalde hayattan kopuk,
ayakları yere basmayan, yorulmayı, alın teri dökmeyi, insanlara hizmet
etmeyi hiç sevmeyen, hiç hizmet etmeyen ama hep hizmet bekleyen insanlar
olmayı arzu etmemelidirler. Son sözümü söyleyeyim mi? Seksen beş yaşına
geldiği halde, abdest suyunu döktürmeyen babaanneleri ben çok özlüyorum…
Ben onlara hizmet etmeyi ne kadar çok seviyorsam, onların, olabildiğince
kendi işlerini kendi başlarına yapma çabalarına da o kadar saygı
duyuyorum.
Meramım budur işte. |