Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 321 | Eylül  2005

                   

 

 


Mü’minlerin Özellikleri

Ahya Aras

"Mü'minlerin özellikleri" başlığını eminim ki pek çok okuyucumuz eksik bularak buna zihninde "Kur'an'da…" gibi bir ilave yaparak, tamamlamaya çalışmıştır. Ama hayır, bu yazı, "Kur'an'da mü'minlerin özellikleri" gibi, doktriner bir tanımlama yazısı değildir. Geçmiş yıllarda Kur'an'a göre mü'minler kimlerdir, özellikleri nedir, neye nasıl inanırlar, amentüleri nasıl olmalıdır, bunları az çok çalıştık. 'İslamî diriliş' diyebileceğimiz, geçtiğimiz, yuvarlak olarak 30 yılın ilk yarısı "Kur'an'da mü'minlerin özellikleri"ni anlamakla geçti. Fakat bu arada biz Müslümanlar bir şeyi/ şeyleri ihmal ettik, hatıra getiremedik, önemini kavrayamadık. Ya da ne bileyim, belki de bu eksiğin çok iyi farkında olanlarımız vardı fakat, mü'minlerin Kur'an'daki özelliklerini iyice anlatınca, iyi bir mü'min olmanın kendiliğinden olacağını zannettik. İşte bu satırlarda, bu ihmal ettiklerimizi, hatıra getiremediklerimizi, velhasıl, önemini kavrayamadıklarımızı anmaya çalışacağım…
***
21. Yüzyıl insanı, yabancılaşmanın soğuk ve karanlık dehlizlerinde tek başına 'ilerlemeye' devam etmektedir. Birçok elektronik iletişim aygıtı, oyuncaklar, hayatı kendisine ha bire kolaylaştırdığını iddia ettiği teknoloji harikası makinalar, ilahî bir sevgiyle bağlı olduğu computer ve daha bir sürü öte-beri kendisine eşlik etmektedir. İlk başta, kendine yabancılaşan insan bilahare, tabiata, dünyaya, çevresindeki varlıklara, hemcinslerine, hayvanlara yabancılaşmıştır. O oranda ise sözünü ettiğimiz sun'î eşyaya, teknolojik aygıtlara 'dost' olmuştur! Bu yabancılaşmadan ne yazık ki, Kur'an'daki özelliklerini bir dönem epeyce saydığımız mü'minler de paylarını almışlardır.
Evet, Müslümanların yeni nesilleri doğaya yabancıdır. Doğayla barışık değildir. Seher vaktinde hayatın yeniden taze bir bismillah ile nasıl başladığını, sabahın nasıl teneffüs ettiğini, gecenin nasıl son bulduğunu, gece ile gündüzün adım adım nasıl yer değiştirdiğini görmek, yaşamak arzusu yoktur yeni 'mü'min' jenerasyonunda… Güneşin batışını en yüksek bir tepeden izlemek, yıldızlara gözlerini dikip hayaller kurmak, dolunaylı bir gecede yaratılışın tarif edilemez muhteşem güzelliğini, geceye zevk katan böceklerin ötüşü eşliğinde doya doya yudumlamak bu yeni nesil çocuklarımızın en çok beğendiği şeyler arasında yer almamakta, belki de 'beğeni' kapsamına hiç girmemektedir. Bir bilgisayar oyununun yeni versiyonunu oynamak onlar için bu saydıklarımızın hepsinden daha değerlidir.

2005 Yılında yaşamakta olan insanlık üreticilikten son derece uzaktır. Bu çağın insanının özelliği, her şeyi kolayca (beleşden), hiç yorulmadan, alın teri dökmeden elde etmek ve tüketmektir. "Parayı bastırır alırım!" kuralının içine girmeyen hiçbir şey yoktur, bu çağın insanının zihninde. Ama gel gör ki, böyle bir kanaat, 'mü'minler'de de var. Mü'minler de böyle düşünüyorlar. Halbuki, akletmeye çalışıyorum ve aklım beni, "mü'minler üretici olmalıdırlar" ilkesine götürüyor. Diyorum ki, hazır yiyici, her şeyi hazırından yiyici olmamalı mü'minler. Mü'min dediğin adam (ve kadın) elleriyle toprağı işlemeli, toprağında ürünler yetiştirmeli. Eğer meyvesine elini uzattığı ağacı kendisi dikmemişse, bari hiç değilse bundan suçluluk duymalı, "hak ediyor muyum?" gibisinden bir saniyelik olsun bir istifham kafasında şimşek gibi çakmalıdır. Aşık Veysel kadar olsun, toprağa dostluk duyabilmeli mü'min dediğin. Elbette, sizi anlıyorum, tabi ki anneler de çocuklarına, "sakın toprakla oynama!" dememeliler. Toprağın, insanın sâdık yari olduğu gerçeğine daha ilk başta anneler ters düşürmemeli çocuklarını.
Eline kürek, kazma, çekiç, keser, bıçkı gibi aletler yakışmalı mü'minin. Toprağı işlemesini bilmeli. Ekin biçmeli, yonca sulamalı, kaysı toplamalı, patates sökmeli, asma budamayı, domates yetiş-tirmeyi bilmeli… Yoksa marketten domates seç-meyi maharet sanır mü'min…

Hazır yiyici olmamalı mü'min dedik. Ne yazık ki, yemeğini dışarıda yemek genç mü'minler için bir ayrıcalık sayılıyor. Evde yemek yapmak genç evlilere -artık 'çiftler' deniyor ya!- yük geliyor. Paketli yiyecekler, fast-foodlar Müslümanların günlük hayatında yer etmiş vaziyette.

Mü'min dediğin, tükettiğiyle değil, ürettiğiyle övünmeli. Daha çok, üretmenin kaygısını çekmeli. Her şeyin en pahalısını almak gibi bir hastalığı olmamalı. Lüks düşkünü olmamalı. Dedelerinin, ninelerinin yaşadığı şartları hiç hatırdan çıkarmamalı diye düşünüyorum. "E canım ne yapalım, bugünün şartları böyle!" diyerek kendini avutabilir mü'min. Ama bilmeli ki, insan kendini nasıl avutmak isterse öyle avutur… Önemli olan zannediyorum, mü'min kişinin hayatının temiz ve sade olması, sağlıklı olmasıdır. Lüksten ve savurganlıktan kaçınmak, mü'minlerin şiarı olmalıdır.

Mü'min dediğimiz kişi, hep kendisinden yüksek tepelerde oturan kimselere imrenmekle mi geçir-melidir hayatını? Kendisinin de, başkalarından yüksekteki bir tepede oturuyor olduğunu hiç mi düşünmemelidir? Hayatında kendisine ideal insan olarak benimsediği insanların (her kimse onlar), acaba imrendiği lüks hayat koşullarında mı yaşadığı, yoksa bulundukları toplumun orta kesiminden mi çıktıklarını aklında tutmalı değil mi-dir? İnsan mutluluğunun belki de, elindekilerle yetinmesini bilmekle sağlanacağını idrak etmiş olmalı değil midir?

Bir de, diyorum ki mü'min dediğin kişi, biraz becerikli bir insan olmalı. Eli işe yatkın olmalı. Bozulan musluğunu tamir edebilmeli, kopan düğmesini dikebilmeli, gerekirse evini boyayabilmeli, çatısının kırık kiremitlerini değiştirebilmeli, kapısının önünü süpürebilmeli, merdiven dairesindeki bir çöpü, merdivenlere -kendisinin değil!- komşusunun attığı sigara izmaritini alıp çöpe atabilmeli. Tabi çöp atanları da uyarmayı ihmal etmemelidir. Diyelim ki bir mü'min, 'piknik' adı verilen bir mekana mı gitti, orada farklılığını hissettirmeli, varır varmaz ilk işi, oturacağı yeri temizlemek olmalı, ayrılırken orada çöp bırakmak bir yana, var olanları da temizlemiş olarak terk etmeli orayı diye düşünüyorum. Bilmem, "mü'minlerin özellikleri"ni fazla mı genişletiyorum?

Mü'minlerin ana-baba, akraba, komşu ilişkileri, söylemeye bile gerek yok, en iyi seviyede olmalı. Ana babanın birer yük değil, bir zamanlar kendilerine kol kanat geren, yemeyip yediren, içmeyip içiren, giymeyip giydiren, rahat etmeyip rahat ettiren insanlar olduğunu, yavrusu azıcık geç gelse gözü yollarda kalan kimseler olduğunu hiç ama hiç hatırdan çıkarmamalı mü'min dediğin adam ve mü'mine dediğin kadın… Mü'minlerin akraba i-lişkileri hoyratça değil, nezih, düzenli, sevecen, güler yüzlü, merhametli ve kaynaştırıcı olmalı. Mü'minlerin evleri, geçimsizliğin değil, güzel geçimin, uyumun, ahengin, huzurun vücut bulduğu, gıbta edilen mektepler olmalı.

Hasılı dostlarım, mü'min dediğimiz insanlar, yani bizler, şimdilerde iyice şikayet ettiğimiz, dışı güzel, içi kötü, sakıncalı ve zararlı bitki ve meyve- ler gibi olmamalıyız diye düşünüyorum. Şimdilerde, görüntüsü çok güzel sebzeler ve meyveler yetiştiriliyor, fakat tadından ve lezzetinden hepimiz şikayetçiyiz. Mü'minler herhalde hayattan kopuk, ayakları yere basmayan, yorulmayı, alın teri dökmeyi, insanlara hizmet etmeyi hiç sevmeyen, hiç hizmet etmeyen ama hep hizmet bekleyen insanlar olmayı arzu etmemelidirler. Son sözümü söyleyeyim mi? Seksen beş yaşına geldiği halde, abdest suyunu döktürmeyen babaanneleri ben çok özlüyorum… Ben onlara hizmet etmeyi ne kadar çok seviyorsam, onların, olabildiğince kendi işlerini kendi başlarına yapma çabalarına da o kadar saygı duyuyorum.

Meramım budur işte.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...