|

Antika Konular, Antika İlgiler
Atasoy Müftüoğlu
Batı dünyası, İslam toplumları ile
olan ilişkilerinde, tarih boyunca, İslam toplumlarını anlamaya çalışmak
yerine, bu toplumları yargılamayı gelenek haline getirmiştir. İslam ve
Müslümanlar konusunda Batılıların gündemini hep yanlış tasavvurlar
oluşturmuştur. Batı uygarlığı tutucu bir uygarlık olduğu için, İslam’a
karşı faşizan düşünceler içerisindedir. İslam’a ve Müslüman-lara yönelik
faşizan kampanyalar, modernlikle ilgili, Batı uygarlığı ile ilgili
masallarla desteklenmektedir. Batılılar kendi hayat tarzlarını negatif
ayrımcılık temelinde, küresel hayat tarzı olarak dayatmaktadır. Batı
dünyasının İslam toplumları ile olan ilişkilerinde hiçbir zaman empatiye
yer ve-rilmemiştir. Batı dünyası, İslam toplumlarının anlama konusunda
çok ciddi ahlaki/düşünsel zorluklar yaşamaktadır. Bugün, modernlik ve
uygarlık bir dogmaya dönüştürülmüştür, ideolojik bir fanatizme
dönüştürülmüştür. Bu nedenledir ki, modern uygarlık insani dünyalara,
insani hayatlara hiçbir şekilde ihtimam göstermemekte, insani dünya ile
duygusal bir bağ kurma ihtiyacı duymamaktadır. Batı düşüncesindeki
etnosantrik egemenlik bugün, ideolojik bir sapkınlık şeklinde varlığını
hissettiriyor. Batı etiketi her durumda mutlaklaştırılıyor, eşsiz kabul
ediliyor.
Günümüz dünyasında ekonomik gerçeklikler, dünyada olup bitenler üzerinde
belirleyici bir rol oynuyor. Bütün siyasal partilerin, iktidarların
başlıca uğraşları ekonomik programlardır. Siyasal partiler/iktidarlar;
toplumların, toplumsal/kültü- rel/sosyal ruhunu temsil etmiyor. Siyaset
deni-lince, ekonomik siyasetleri anlamamız gerekiyor. Ekonomik
etkinlikler, siyasal etkinliklerin içiriğini belirliyor. Bu durum
bireyleri ve toplumları sosyal/ kültürel sorumluluklardan
uzaklaştırarak, kayıtsız bir bireyciliğe sevkediyor. Bu nedenle, her
toplumda toplumsal hareketler sahneden çekili-yor. Hayatlarımızı
bütünüyle ekonominin işgal etmesi sebebiyle, hayatlarımızda,
tercihlerimizde, ilişkilerimizde artık hiç bir devrim yaşıyamıyoruz.
Özellikle genç kuşaklar bütünüyle hazcılığa yöneliyor, insanlık
sorunları karşısında duyarsızlık artıyor. İnsanlığa ve dünyayı
sermayenin ufku içerisinde değerlendiren bir sistem, insanlığa yalnızca
felaket getiriyor. Bugünün dünyası sermayenin çıkarlarına teslim edilmiş
bir dünya olduğu için, hiçbir gelişmeyi, hiçbir çözümlemeyi sağduyuyla
anlayamıyoruz.
İnsani dünyaların, ilişkilerin ahlaki temeller üze-rinde inşa
edilebilmesi için, hiçbir etnik köken'in, hiçbir etnik nitelik ve
özelliğin bir üstünlük vesi-lesi, ayrıcalık vesilesi olmayacağını
bilmek/öğrenmek gerekiyor. Bu vazgeçilmez gerçeğe karşın gü-nümüzde kimi
düşüncelerin, kimi siyasetlerin, kimi kavram ve kurumların, kimi
ilişkilerin etnik düşünceler üzerinde temellendirilmesi, insanlık-dışı
günler, yıllar yaşamamıza neden oluyor. İnsanları, taşıdıkları insani
erdemlerle değerlen-dirmek gerekiyor, ırksal ya da mezhepsel
kökenleriyle değil. İslam uygarlığının farklı milliyetleri ve kültürleri
kapsamına alan ulusüstü bir niteliği olduğunu, ulusüstü kurumları
olduğunu unutmamak gerekiyor. Etnik düşünceler/saplantılar üze-rinde
yükselen politikalar nedeniyle, pek çok top-lumun hayatları alt üst
edilebiliyor.
Bugünün dünyası, zalim gerçeklerin dünyasıdır. Gücün ve paranın
belirleyici olduğu bir dünya küresel çöküşü/belirsizliği tırmandırıyor.
Bugün doğrudan ya da dolaylı sömürge haline getirilmiş pek çok ülkede,
siyasal etkinlikler Amerika'lı ve Avrupa'lı vakıflar tarafından finanse
edilmektedir. Küresel sistemde azınlık için zenginlikler sınırsız bir
şekilde artarken, çoğunluk için de sefalet ve sömürü sınırsız bir
şekilde artmaktadır. Bu durum adaleti yok etmekte, zulmü
kurumsallaştırmaktadır. Günümüzde İslam dünyasına yönelik olarak
uygulamaya konulan politikalar, istisnasız bir şe-kilde Siyonizmin
çıkarlarını esas alan politikalardır. Çevremizde gelişen olaylar,
eksiksiz bir dayanışma içerisinde bulunmamız gerektiğini bize ihtar eden
olaylardır. Zenginler, emperyalist sömürgeciler; derin/ağır sonuçlar
doğuran, kor-kunç ve yıkıcı etkileri olan işgallerin/istilaların neden
olduğu duygusal/vicdani fırtınaları, kasırgaları gereği gibi
değerlendiremiyor, direnişçilerin tamamen haklı talepleri karşısında
sessiz kalıyor, direniş hakkını "terör" eylemi olarak görüyor. "Terör"
konusunda yazanların, konuşanların; haksız, gerekçesiz, zalim/barbar
işgallerin neden olduğu dayanılmaz psikolojileri de tahlil ederek
işgallere son verilmesi yolunda çaba harcaması gerekiyor. Muktedirler
tarafından gerçekleştirilen, örgütlü, sistemli, planlı/programlı,
kurumsallaştırılmış devlet terörü konusunda seslerini ve vicdanlarını
yükseltmeyenler, muktedirlerin kitlesel katliamlarına verilen cevabi
eylemleri yoğun bir şekilde gündemde tutuyor.
Terör etrafında oluşturulan, ideolojik demogojilere ve spekülasyonlara
dayalı söylem, bugün; İslam'ı, dünyadan ve tarihten koparılmış bir din
haline getirme seferberliğine dönüşmüştür. Müslü-manlar tarafından
gerçekleştirildiğine inanılan ey-lemlerle, İslam ısrarlı bir şekilde
birbirine karış-tırılmaktadır. Günümüzde, Müslüman toplumların
varoluşlarını küresel koşullar belirliyor. Toplumlarımızın yaşadığımız
dönemin büyük sorunlarının bilincinde olmadığını görüyoruz. Ortada
açıkça büyük sorunlar var, ancak bu sorunları çözmeye yönelik bir
girişim/eylem yok. Müslüman kitleler büyük sorunların bilincinde
olmadığı gibi, İslami hayatın ve islami sorumlulukların da bilincinde
değiller. Bugün, Türkiye'de olduğu gibi, hemen her ülkede, Müslüman
cemaatler/gruplar, koşullara, statükoya refakat edi-yor; verili
gerçekleri sorgulamak yerine, verili gerçekleri aşmak yerine, bu
gerçeklere teslim oluyor. İslami cemaatler/gruplar içerisinde
yaşa-dığımız tarihin ağır sorunlarıyla hesaplaşmak ye-rine absürd
konular, absürd ilgiler ve hassasiyet-lerle; kehanete dayalı
masallar/söylemlerle; antika konular ve antika ilgilerle; hayatla, dünya
ile ve tarihle ilgisi bulunmayan ruhani sırlarla; avami düşünceler ve
uğraşlarla vakit öldürüyor. Top-lumlarımızda yanlış giden bir şeyler
olduğu, geleneksel ilgi ve çözümlemelerin yetersizliği açık bir
gerçektir. İslami algı, duyarlık, yaklaşım, parçalanmış, bölünmüş olduğu
için, denetlenmesi mümkün olmayan ve dehşet uyandıran süreçler
karşısında, muktedirler karşısında, toplumlarımız cemaatlerimiz marazi
bir teslimiyetçilik içeri-sindedir.
Ruhlarımızı çürüten süreçlere teslim olmak demek, sefil bir konuma razı
olmak demektir.
Geleceğimizi koşulların belirlemesine izin veremeyiz.
Tarihi kendi inanç ve düşüncelerimizle, kendi bi-lincimiz kararımız,
irademiz ve eylemlerimizle şekillendirmek durumundayız. Varoluş
biçi-mimizi yeniden bir bütünlüğe kavuşturarak yapılandırmak zorundayız.
Kamuoyunu dönüştürecek, etkileyecek düşünceler, etkinlikler geliştirmek
zorundayız. Temel soruların ve sorunların gündeme alınmasını, gündemde
tutulmasını sağlayan etkili bir söyleme ve dikkatli bir akıl'a
ihtiyacımız var. Kendi arzu ve ihtiraslarımızı bir yana bıra-karak, olup
bitenlerin farkına vararak, mürüvvet değerleriyle varlığımıza teçhiz
ederek, ilahi ha-kikate hizmeti şiar edinmeliyiz. Maske kullanmaksızın,
kendimiz kalarak yaşamayı öğrenmeli-yiz. Olaylara yüzeysel ve duygusal
olarak bakmak yerine, tarihe aktif bir biçimde, bilinçli bir biçimde,
siyasal bir özne olarak katılmanın yollarını bularak, geleceğe yönelik
ilgiler içerisinde, yakın gelecek için hazırlanmalıyız. |