Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 321 | Eylül  2005

                   

 

 


Antika Konular, Antika İlgiler

Atasoy Müftüoğlu

Batı dünyası, İslam toplumları ile olan ilişkilerinde, tarih boyunca, İslam toplumlarını anlamaya çalışmak yerine, bu toplumları yargılamayı gelenek haline getirmiştir. İslam ve Müslümanlar konusunda Batılıların gündemini hep yanlış tasavvurlar oluşturmuştur. Batı uygarlığı tutucu bir uygarlık olduğu için, İslam’a karşı faşizan düşünceler içerisindedir. İslam’a ve Müslüman-lara yönelik faşizan kampanyalar, modernlikle ilgili, Batı uygarlığı ile ilgili masallarla desteklenmektedir. Batılılar kendi hayat tarzlarını negatif ayrımcılık temelinde, küresel hayat tarzı olarak dayatmaktadır. Batı dünyasının İslam toplumları ile olan ilişkilerinde hiçbir zaman empatiye yer ve-rilmemiştir. Batı dünyası, İslam toplumlarının anlama konusunda çok ciddi ahlaki/düşünsel zorluklar yaşamaktadır. Bugün, modernlik ve uygarlık bir dogmaya dönüştürülmüştür, ideolojik bir fanatizme dönüştürülmüştür. Bu nedenledir ki, modern uygarlık insani dünyalara, insani hayatlara hiçbir şekilde ihtimam göstermemekte, insani dünya ile duygusal bir bağ kurma ihtiyacı duymamaktadır. Batı düşüncesindeki etnosantrik egemenlik bugün, ideolojik bir sapkınlık şeklinde varlığını hissettiriyor. Batı etiketi her durumda mutlaklaştırılıyor, eşsiz kabul ediliyor.

Günümüz dünyasında ekonomik gerçeklikler, dünyada olup bitenler üzerinde belirleyici bir rol oynuyor. Bütün siyasal partilerin, iktidarların başlıca uğraşları ekonomik programlardır. Siyasal partiler/iktidarlar; toplumların, toplumsal/kültü- rel/sosyal ruhunu temsil etmiyor. Siyaset deni-lince, ekonomik siyasetleri anlamamız gerekiyor. Ekonomik etkinlikler, siyasal etkinliklerin içiriğini belirliyor. Bu durum bireyleri ve toplumları sosyal/ kültürel sorumluluklardan uzaklaştırarak, kayıtsız bir bireyciliğe sevkediyor. Bu nedenle, her toplumda toplumsal hareketler sahneden çekili-yor. Hayatlarımızı bütünüyle ekonominin işgal etmesi sebebiyle, hayatlarımızda, tercihlerimizde, ilişkilerimizde artık hiç bir devrim yaşıyamıyoruz. Özellikle genç kuşaklar bütünüyle hazcılığa yöneliyor, insanlık sorunları karşısında duyarsızlık artıyor. İnsanlığa ve dünyayı sermayenin ufku içerisinde değerlendiren bir sistem, insanlığa yalnızca felaket getiriyor. Bugünün dünyası sermayenin çıkarlarına teslim edilmiş bir dünya olduğu için, hiçbir gelişmeyi, hiçbir çözümlemeyi sağduyuyla anlayamıyoruz.

İnsani dünyaların, ilişkilerin ahlaki temeller üze-rinde inşa edilebilmesi için, hiçbir etnik köken'in, hiçbir etnik nitelik ve özelliğin bir üstünlük vesi-lesi, ayrıcalık vesilesi olmayacağını bilmek/öğrenmek gerekiyor. Bu vazgeçilmez gerçeğe karşın gü-nümüzde kimi düşüncelerin, kimi siyasetlerin, kimi kavram ve kurumların, kimi ilişkilerin etnik düşünceler üzerinde temellendirilmesi, insanlık-dışı günler, yıllar yaşamamıza neden oluyor. İnsanları, taşıdıkları insani erdemlerle değerlen-dirmek gerekiyor, ırksal ya da mezhepsel kökenleriyle değil. İslam uygarlığının farklı milliyetleri ve kültürleri kapsamına alan ulusüstü bir niteliği olduğunu, ulusüstü kurumları olduğunu unutmamak gerekiyor. Etnik düşünceler/saplantılar üze-rinde yükselen politikalar nedeniyle, pek çok top-lumun hayatları alt üst edilebiliyor.

Bugünün dünyası, zalim gerçeklerin dünyasıdır. Gücün ve paranın belirleyici olduğu bir dünya küresel çöküşü/belirsizliği tırmandırıyor. Bugün doğrudan ya da dolaylı sömürge haline getirilmiş pek çok ülkede, siyasal etkinlikler Amerika'lı ve Avrupa'lı vakıflar tarafından finanse edilmektedir. Küresel sistemde azınlık için zenginlikler sınırsız bir şekilde artarken, çoğunluk için de sefalet ve sömürü sınırsız bir şekilde artmaktadır. Bu durum adaleti yok etmekte, zulmü kurumsallaştırmaktadır. Günümüzde İslam dünyasına yönelik olarak uygulamaya konulan politikalar, istisnasız bir şe-kilde Siyonizmin çıkarlarını esas alan politikalardır. Çevremizde gelişen olaylar, eksiksiz bir dayanışma içerisinde bulunmamız gerektiğini bize ihtar eden olaylardır. Zenginler, emperyalist sömürgeciler; derin/ağır sonuçlar doğuran, kor-kunç ve yıkıcı etkileri olan işgallerin/istilaların neden olduğu duygusal/vicdani fırtınaları, kasırgaları gereği gibi değerlendiremiyor, direnişçilerin tamamen haklı talepleri karşısında sessiz kalıyor, direniş hakkını "terör" eylemi olarak görüyor. "Terör" konusunda yazanların, konuşanların; haksız, gerekçesiz, zalim/barbar işgallerin neden olduğu dayanılmaz psikolojileri de tahlil ederek işgallere son verilmesi yolunda çaba harcaması gerekiyor. Muktedirler tarafından gerçekleştirilen, örgütlü, sistemli, planlı/programlı, kurumsallaştırılmış devlet terörü konusunda seslerini ve vicdanlarını yükseltmeyenler, muktedirlerin kitlesel katliamlarına verilen cevabi eylemleri yoğun bir şekilde gündemde tutuyor.

Terör etrafında oluşturulan, ideolojik demogojilere ve spekülasyonlara dayalı söylem, bugün; İslam'ı, dünyadan ve tarihten koparılmış bir din haline getirme seferberliğine dönüşmüştür. Müslü-manlar tarafından gerçekleştirildiğine inanılan ey-lemlerle, İslam ısrarlı bir şekilde birbirine karış-tırılmaktadır. Günümüzde, Müslüman toplumların varoluşlarını küresel koşullar belirliyor. Toplumlarımızın yaşadığımız dönemin büyük sorunlarının bilincinde olmadığını görüyoruz. Ortada açıkça büyük sorunlar var, ancak bu sorunları çözmeye yönelik bir girişim/eylem yok. Müslüman kitleler büyük sorunların bilincinde olmadığı gibi, İslami hayatın ve islami sorumlulukların da bilincinde değiller. Bugün, Türkiye'de olduğu gibi, hemen her ülkede, Müslüman cemaatler/gruplar, koşullara, statükoya refakat edi-yor; verili gerçekleri sorgulamak yerine, verili gerçekleri aşmak yerine, bu gerçeklere teslim oluyor. İslami cemaatler/gruplar içerisinde yaşa-dığımız tarihin ağır sorunlarıyla hesaplaşmak ye-rine absürd konular, absürd ilgiler ve hassasiyet-lerle; kehanete dayalı masallar/söylemlerle; antika konular ve antika ilgilerle; hayatla, dünya ile ve tarihle ilgisi bulunmayan ruhani sırlarla; avami düşünceler ve uğraşlarla vakit öldürüyor. Top-lumlarımızda yanlış giden bir şeyler olduğu, geleneksel ilgi ve çözümlemelerin yetersizliği açık bir gerçektir. İslami algı, duyarlık, yaklaşım, parçalanmış, bölünmüş olduğu için, denetlenmesi mümkün olmayan ve dehşet uyandıran süreçler karşısında, muktedirler karşısında, toplumlarımız cemaatlerimiz marazi bir teslimiyetçilik içeri-sindedir.

Ruhlarımızı çürüten süreçlere teslim olmak demek, sefil bir konuma razı olmak demektir.

Geleceğimizi koşulların belirlemesine izin veremeyiz.

Tarihi kendi inanç ve düşüncelerimizle, kendi bi-lincimiz kararımız, irademiz ve eylemlerimizle şekillendirmek durumundayız. Varoluş biçi-mimizi yeniden bir bütünlüğe kavuşturarak yapılandırmak zorundayız. Kamuoyunu dönüştürecek, etkileyecek düşünceler, etkinlikler geliştirmek zorundayız. Temel soruların ve sorunların gündeme alınmasını, gündemde tutulmasını sağlayan etkili bir söyleme ve dikkatli bir akıl'a ihtiyacımız var. Kendi arzu ve ihtiraslarımızı bir yana bıra-karak, olup bitenlerin farkına vararak, mürüvvet değerleriyle varlığımıza teçhiz ederek, ilahi ha-kikate hizmeti şiar edinmeliyiz. Maske kullanmaksızın, kendimiz kalarak yaşamayı öğrenmeli-yiz. Olaylara yüzeysel ve duygusal olarak bakmak yerine, tarihe aktif bir biçimde, bilinçli bir biçimde, siyasal bir özne olarak katılmanın yollarını bularak, geleceğe yönelik ilgiler içerisinde, yakın gelecek için hazırlanmalıyız.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...