|

Selim DEMİR/
KAYSERİ
SORU 1: Kur'an'da (kendi içinde) nesh var
mıdır? Kur'an bağlamında bu konuyu değerlendirir misiniz? Bu konuda
kaynak var mı?
CEVAP 1:
Nesh, lugatta izale etmek, gidermek, yok
etmek, değiştirmek, tebdil, tahvil ve nakletmek anlamlarına gelmektedir.
İstilahi anlamı ise; önce gelen bir nassın hükmünü daha sonra gelen bir
nassın kaldırmasıdır.
Bu konu ilk asırlardan itibaren tartışılmış ve şu üç konu üzerinde
yoğunlaşılmıştır:
1.Prensip olarak neshin keyfiyeti aklen caiz midir?
2.Pratik olarak vaki olmuş mudur?
3.Kur'an’da nesh var mıdır?
Birinci soruyu ittifakla kabul ederek aklen caiz olduğunda birleşilirken
ikinci soruya da kısmen olumlu yaklaşmışlardır. Ancak bunun geçmiş
şeriatlarla ilgili olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.
Bizzat Kur'an'ın kendi içinde nesh olduğu konusunda ihtilafa
düşmüşlerdir. Bir kısım alimler neshi aklen caiz görmekle beraber, bunun
Kur'an'dan önce gelen semavi kitaplar ile Kur'an arasında olduğunu
savunarak; Kur'an'ın kendi içindeki nesh olayını kabul etmemişlerdir.
Bunların başında Mu'tezili alimlerinden Ebu Müslim Muhammed b. Bahr
El-İsfahani (ölümü M.934 tür) gelmektedir. Bu zatin "Camiu't Te'vil li
Muhkemi't Tenzil" adlı eseri bu konuyu anlatmaktadır.
Mısır'ın tanınmış tabiplerinden olan Dr. Muhammed Tevfik Sıdki de "ed
Din fi Nazari'l Akli's Sahih" adlı eserinde Kur'an'ın kendi içinde
neshin olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Türkiye de Ömer Rıza Doğrul da
bu tezi müdafaa edenlerdendir. Kur'an'da neshi reddedenlerin görüşlerini
şöyle özetlemek mümkündür.
1. Nesh aklen mümkün olmakla beraber Kur'an da bil fiil vaki olmamıştır.
2. Nesh akideyle ilgili olmayıp tefsir ilminde bir mezheptir. Akaide
ilişkin olsaydı inkar edilemezdi.
3. Mensuh ayetlerden maksat, Tevrat ve İncil'deki yani eski
şeriatlardaki hükümlerdir.( 2/106)
4. Kur'an'da şu ayet bu ayeti nesh etti diye bir açık ifade yoktur.
5. Neshi kabul edenlerin Kur'an'ın nesh eden ayeti dedikleri ayetlerden
bir kısmı, Mensuh dedikleri ayetlerden önce gelmiştir. 2/240 ve 224.
ayetlerde olduğu gibi.
6. Hz. Muhammed (a.s) dan: "şu ayet bu ayeti neshetti" diye kesin bir
söz sadır olmamıştır.
7. Neshi savunanlar arasında, Nasih ve Mensuh ayetlerin sayıları
hakkında kesin bir ittifak söz konusu değildir.
8. Ahad haberlerle Kur'an'ın ayetleri ispat olunamadığı gibi inkar da
edilemez.
Neshi savunanlar, Kur'an'ın geçmiş şeriatları neshine ilaveten, yeni
kurulmaya başlayan İslam nizamının inkişaf ve tekamülü için nesh olayını
tabii bir şey olarak görmüşlerdir.
Nesh'in hedefi hüküm olduğundan hükümlerin zaman, mekan ve şartlara göre
değişebileceğini savunmuşlardır.
Neshi savunanlardan bir kısmı Kur'an'ı, ancak Kur'an ayetlerinin nesh
edebileceğini, mütevatir sünnetin bile Kur'an ayetinin hükmünü
değiştiremeyeceğini söylerken (İmam Şafii gibi); Necm suresinin 53-55.
ayetlerine dayanarak hadislerin de vahiy sayılabileceğini ve Kur'an'a
girmeyen Kudsi Hadislerin de Kur'an'ı nesh edebileceğini söyleyenler
olagelmiştir.
Biz burada Kur'an'ın bir grup ayetlerini hatırlayarak söze girmek
istiyoruz:
"(Ey Muhammed!) Kur'an'ı önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahit
olarak sana indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet. Gerçek
olan sana geldiğine göre, onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir
ŞERİAT ve bir yöntem verdik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet
yapardı. Fakat bu verdikleri ile sizi denemesi içindir. O halde
iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O ayrılığa düştüğünüz
şeyleri size bildirir.
O halde Allah'ın sana indirdiği kitap ile aralarında hükmet. Allah'ın
sana indirdiği Kur'an'ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın,
hevalarına uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları
yüzünden onları helak etmek istiyor.
İnsanların çoğu gerçekten fasıktırlar. Cahiliye devri hükmünü mü
istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren
kim vardır?" (5/48-50)
Bu ayetleri dikkatlice okuduğumuzda şu noktalara vurgu yapıldığını
görüyoruz: "sana gelen gerçekle aralarında hükmet, onların hevalarına
uyma, her biriniz için bir şeriat verdik, amaç sizi verdikleri-miz ile
denemektir. Sana indirilen ile hükmet, onun bir kısmından seni
vazgeçirmelerinden sakın. Onların hevalarına uyma. İnsanların çoğu
fasıktır. Onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar. Allah'tan daha güzel
hüküm veren kimdir?" gibi bu gün de insanların en çok takıldıkları
noktaları yeniden belirterek işin olmazsa olmazlarını bildiriyor.
Bu nedenle hüküm koyanların en hayırlısı olarak hükmünü koymuş, elçileri
aracılığı ile de bu hükme tabii olmaya tüm insanlığı çağırmıştır.
Zamanın hakimi ve tüm çağlara hükmeden Allah, zamanı ve zamana nasıl
hükmedileceğini elbette en iyi bilendir. Bir ümmetin hayatında koyduğu
yasaların kısa zamanda değişmeye ihtiyaç duyulacak hale geldiğini
düşünmek mümkün değildir.
İslam'ın tebliğ döneminden itibaren peygamberin varlığında geçirdiği
süre yirmi üç yıldır. Bunun hükümranlık dönemi ise on yıl. Bu on yıllık
süre de konulan bir hükmün olaylara intibaksızlığını düşünmek mümkün
değildir. Çünkü Kur'an ile konulan hükümler genel geçer hükümlerdir.
İnsanın fıtratına ve eşyanın değişmeyen özelliklerine göre konulmuştur.
Bu özellikler her zaman ve mekanda aynı özelliğini koruduğundan onları
ilgilendiren hükümlerin de değişmezliği söz konusudur.
Araçların değişmesi hükmün değişmesini gerektirmez. Araçlar bir amaç
içindir. Amaç değişmediği sürece hüküm de değişmez. Mesela 5/47'de bunun
gerekçesini açıklıyor: "Size verdiklerimiz sizi denemek içindir."
Kulluğun gereği olarak verilenlere uymak ve uymamak bizim için kazanmak
veya kaybetmek olacaktır. Bu kulun kendi kapasitesine uygun olarak
imtihanı içindir. İbadetinden fayda isyanından zarar görecek de yine
kendisidir. Amaç deneme olunca bu mal ile olur, can ile olur, evlatla
olur… Takdir Allah'ındır.
İslam'ın hayata geçirilişinde uygulanan tedricilik uygulamada bir
yöntemdir. Herhangi bir coğ-rafyadaki İslam'ı yeni tanıyan bir topluma
uygulanırken aynı yöntemle hareket edilir. Her toplumun "mekkesi" olduğu
gibi her insanın da "mekkesi" vardır. Kimse dün bugünkü gibi değildir.
Bu nedenle Kur'an'ın hiçbir ayetinin hükmü nesh olunmamıştır. Yeri ve
zamanı gelip, aynı şartlar tahakkuk ettiğinde bu ayetlerin ışığına
ihtiyaç olacaktır. İslam kıyamete kadar insanlığın tek kurtuluş yoludur.
Sahiplenenlerini kurtarırken aynı yöntemi yeniden devreye sokacaktır.
Fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah'ın oluncaya kadar bu böyle
devam edecektir.
SORU 2: Finans kurumlarının bankalardan farkı var mı? Sigorta şirketleri
ne kadar islami?
CEVAP 2:
Finans kurumlarının tarihine ve kuruluş amacına kısa bir göz attığınızda
durumun farkını göreceksiniz.
Özellikle duyarlı Müslümanların bankalardan uzak durduğunu gören aklı
evveller, bu sahadaki bakire bir zemini kullanmak için Özal döneminde bu
yola tevessül ettiler. "Faizsiz kazanç" sloganıyla kısa zamanda
bekledikleri sonuca da ulaştılar. Çünkü Müslümanların bir kısmı
gerçekten yapılan hile-i şer'iyyeyi fark edecek durumda değilken; bir
kısmı için de yaptıkları işe görünüşte meşru! bir kılıf bulunmuş olması,
onlar için fazlasıyla memnuniyet verici olmuştu.
Son yıllarda "yeşil kuşak projesinin" sonucu olarak ortaya çıkan
namazlı-abdestli kesimde hatırı sayılır bir sermaye oluşmuştu. Bunun
yurt içi ve yurt dışı bölümü vardı. İnsanımızın yemeyip içmeyip
biriktirdiği parayı elde etmek için sıkı hesaplar yapılarak elinden
alınmalıydı. Bir kısmını holding-ler kanalıyla elde etmeye muvaffak
olurken; bir kısmına da finans kurumları aracılığı ile ulaşarak
istenilen hedefe varılmış oldu.
Çünkü sermaye vatandaşın elinde olunca ona ulaşmak kolay değilken, belli
kurumlarda toplandığında istenildiği gibi yönlendirmek daha kolay hale
geliyor. Yasal olarak belli bir miktara ulaşan paranın belirli bir
dilimi merkez bankasına aktarılacak; belli bir dilimi devlet tahviline,
belli bir dilimi dövize yatırılacak gibi şartlara tabidir. Ayrıca
şirketler de dahil günlük kasaya giren para akşama banka veya merkez
bankasının kasasına yatırılmak zorundadır. Aslında şu reklam sözü durumu
özetliyor: "Yok aslında birbirimizden farkımız fakat biz Osmanlı
bankasıyız…!"
Bu ekonomik sahada olup biteni anlamak için gözümüzü, dini ve fikri
sahada yapılanlara çevirdiğimizde durumun birbirinden kopuk olmadığını
ve entegre çalışan elektrik devreler gibi birbirini tamamladığını
görürüz.
Demokratik anlayış ve ahlakın sinelere sindirilmesi için devlet
tarafından açılan ilahiyat ve imam hatip liseleri adı altındaki
kurumlarda verilen eğitim rengi yeşil görünmesine rağmen Laik ve
Demokratik idi. Bu uygulama gelecek için demokratik zemini
sağlamlaştırmak açısından olması gereken bir süreçti. Bu süreç o kadar
başarılı oldu ki, zamanın başbakanı Ortadoğu'daki devletlere akıl
vererek: "demokratikleşmek için ülkenizde imam hatip okulları açın"
diyerek sonucun memnuniyet verici olduğunu bildiriyordu. Yıllardır
uygulanan yeşil kuşak ve islamizasyon projeleriyle verilmek istenen
görüntünün ardında, İslam'dan uzaklaşmanın gerçekleştirildiğini geç de
olsa görüyoruz.
Düşünce ve inanç sahasında yapılanın benzerini, ekonomik sahada da
finans kurumlarıyla "kar payı" anlayışıyla yaparak demokratik süreç
tamamlanmış olmaktadır. Bunun alt yapısını cemaatsal anlayışlarda
işleyerek, devlet eliyle yapılan veya daha kapsamlı ifadesiyle vergisi
verilerek yapılan her iş meşrulaştırılmış olacaktır. Aynı zamanda
vatandaş faiz yerken rahatsızlık duymadan işine bakacaktır. Hacı
efendiler ve Hoca efendiler "paramın karını alıyorum" diyerek gönül
huzuruyla çorbasına kaşığını banacaktır!
İnsanın aklı karışıyor; bir yanda, bu insanlar on üç yaşındaki bir
çocuğun kafasına koyduğu başör-tüsüne razı olup imkan tanımazken; diğer
yanda aynı amaçla gösterilen hassasiyetten kaynak-landığını söyledikleri
faizsiz finans kurumları kuruluyor, hesapsız paralar dönüyor da kimse
rahatsız olmuyor.
Bu kurumlara bunca sermayeyi kullanmak için imkan veriyorlarsa ki öyle,
o halde bu işte bir bit yeniği vardır demeli değil miyiz? İhlas(sız)
finansın geldiği konum gözler önünde değil mi? Holding-lerin durumu hala
bu insanlara acı bir tecrübe olmadı mı? Artık akıllı insanlar parlak
görüntülere, yaldızlı sözlere, bol kepçe kazanç vaatlerine
kanmamalıdırlar. Tüm demokratik kurumlar, adı ne olursa olsun aynen
bankalar gibi demokratik yöntemlerle işletilmeye ve demokratik ilkelere
uygun hareket etmeye mahkumdur. Aksi halde yaşama hakkı verilmez.
Kısacası bankalar, sigorta şirketleri ve finans kurumları demokratik bir
ülkede demokratik rejimin para kaynaklarıdır. Ve demok-rasinin
islamiliği kadar islamidir.
SORU 3: Hadis-i kudsi yani Allah'ın Kur'an dışında sözü var mıdır?
CEVAP 3:
Bu soruya en kısa yoldan verilecek cevap olumsuz olacaktır. Kitabın ve
peygamberin dindeki varlığı Allah'ın sözlerini (emir, nehiy ve
tavsiyelerini) insanlara duyurmak olduğuna göre, Kur'an'da onun
sözlerinden oluştuğuna göre, bir takım sözlerin Kur'an'a alınmamasının
anlamı olabilir mi?
Bu türlü iddialar, peygamber(a.s)'in sözlerini yaklaşık yüz yıl sonra
tasnif ederken ortaya çıkmıştır. Metindeki ifadelerin durumuna bakarak
söz peygambere ait görünmeyince buna da hadis-i kudsi diyelim
denilmiştir. Manası Allah'tan lafzı peygamberden olduğu söylenen bir
metne verilen isimdir. Mana itibariyle Allah'a ait bir söz gibi görünse
de bunun Allah'tan olduğunu kesin ispat edecek bir delilimiz mevcut
değildir. Müslümanlar olarak kesin bir delile dayanmadan Allah'a ve
peygambere bir şeyi isnat etmek onlara en hafifin-den iftira etmek
olacağından, böyle bir isnattan uzak durmanın doğruluğuna inanıyoruz.
Eğer bu metinler Allah'tan olsa idi, Allah'ın her vahyini yazdıran
peygamber(a.s) onları da yaz-dırırdı. Yazdırmaz ise görevini ihmalden,
Allah'ın muahezesine muhatap olurdu. (5/67) Halbuki asla böyle bir şey
olmamış, vahyin tamamını hem peygamber hem de müminlerden birçoğu yazmış
ve ezberlemiştir. Vahiy katiplerinin varlığı, Kur'an'ın ilk günden
itibaren yazılmışlığı ve hafız-ların varlığı bunun delilidir. Bunların
gözünden kaçan bir şey olsaydı bile Allah elçisini ikaz eder düzeltirdi.
Nitekim birçok konuda bu düzeltme yapılmıştır. Bu nedenle bu iddiayı
doğru bulmuyor ve "kudsi hadis" veya "vahyi gayri metluv" namıyla anılan
sözleri Allah'a isnat etmekten Allah'a sığınıyoruz.
SORU 4: "İnsan ölüm anında kelime-i şahadet getirmezse imansız gider"
sözü doğru mudur? Ölene dek islami bir hayat yaşamaya çalışan bir
müminin bu emekleri ve imanı boşa mı gidecektir?
CEVAP 4:
Böyle bir anlayış İslam'ın ve Kur'an'ın ruhuna aykırıdır. Bakara 286.
ayetinde "Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez…" buyuruyor.
Aklımız başımızda gücümüz kuvvetimiz yerinde iken istediğimizi yapmaya
veya terk etmeye muktediriz ve dilediğimizi yaparız. Bu işlerin
sonucundan da Allah'a hesap vereceğimize inanırız. Ancak nerede ve hangi
halde ölmek bizim elimizde olmadığına göre bunun sonucundan yola çıkarak
bir ömrü ve anlayışı yok saymak mümkün değildir. Ölüm bizi uykuda mı
yakalar uyanıkken mi? Ani bir krizle mi olur? Yoksa şuurumuz yerinde
iken mi? Bunlar Allah'ın takdirinde olan şeylerdir. Allah yo-lunda
savaşan bir mümin bile alacağı öldürücü bir darbeyle son nefesinde
şahadet getirmeye bile muktedir olamaz ise bunun durumu ne olacak? Allah
o kimsenin bir saniye önce ne halde olduğunu bilmiyor mu ki son nefesine
baksın. "Allah zerre kadar kimseye haksızlık etmez" (4/40)
O, asla yarattıklarından gafil değildir. (2/255) O, her an onların her
halini bilmekte, görmekte ve gözetmektedir.
"İnsanı biz yarattık nefsinin ona ne fısıldadığını ve gözlerin hain
bakışlarını biliriz" buyuruyor.(40/19)
Biz geniş zamanımızda, güçlü zamanımızda O'na yönelir, O'na sığınır,
O'na kulluk eder ve O'ndan yardım istersek(1/5) O da bize her zaman ve
zeminde yardım edeceğini, dar günümüzde bizi yalnız bırakmayacağını vaat
etmektedir. (2/186) Bu nedenle iman edenler "sadece ona kulluk eder
sadece ondan yardım isterler." "O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır."(8/40)
" O, vaadinden asla dönmez" (3/9) "…ben ona dayanıp güvendim. O yüce
arşın sahibidir. "(9/129)
Arşın sahibi olan Allah mülkün de hükümrandır ve yarattıklarından asla
gafil değildir. Siz ona dayanıp güvenin ve ona kulluk edin O'nun,
Rabliğinin gereğini yapacağından emin olunuz. Zerre kadar bir amelinizi,
iyi veya kötü asla zayi etmeyeceğini vaat ediyor.(99/7-8). Sizi dünyada
da Ahiret'te de şerefli bir makama koymaya muktedirdir. |