Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 321 | Eylül  2005

                   

 

 


'KÜRT SORUNU’ MU?

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Diyarbakır gezisi öncesi ve sonrasında yaptığı açıklamalar, önemli tartışmaları beraberinde getirmesi gereken türdeydi. Bu ülkede bir başbakan, bugüne kadar bir bölgesel sorun ya da terör sorunu olarak görülmüş bir vakıaya, içerik olarak çok fazla olmasa da, üslup olarak farklı yaklaşıyordu. Erdoğan, Güneydoğu Anadolu bölgesi ile irtibatlandırılan sorunu gerekirse 'Kürt Sorunu' olarak adlandırabileceğini söylüyordu. Bu, cidden önemli bir söylem değişikliğine işaret etmektedir ve önemli sonuçları olabilecek bir açıklamadır.

Her şeyden önce, meseleyi, 'Kürt Sorunu' olarak nitelendirilmek, ulusalcı mücadele veren ve bunun için şiddeti yol olarak seçmiş kesimlerin, doğal ola-rak çok önemsedikleri bir husustur. Zaten bu ke-simler, kendi meşruiyetlerini de temelde bu noktadan almaktadırlar. İşte bu yüzden, Başbakan'ın bu ifadesinin iki önemli sonucu olacaktır. İlkinde, bugüne değin meseleyi etnik temele dayandırmak isteyenlerin haklı olduğuna dair açık bir beyanda bulunulmuştur ve bu, etnik mücadele verenler tarafından daima bir 'taviz' olarak algılanacaktır. İkincisi ise, bu açıklamaların hedefiyle ilgilidir. Açıktır ki, Erdoğan, bu açıklamayı boşuna yapmamaktadır. Burada amaç, AB sürecinde kendisinden beklenenleri yerine getirmektir. Fakat bu gelişmenin bir diğer sonucu da, şiddete başvuran grup-ların PKK içinde zayıflatılmasıdır. Nitekim, PKK, o günlerde tek taraflı olarak bir aylık ateşkes ilan etmiş, DEHAP, 'misyonu'nu tamamladığı gerekçesiyle Leyla Zana'nın başlattığı platforma katılma kararı almıştır. Eğer Erdoğan'ın bu açıklamalarının devamı gelirse, bu grupların orta ve uzun vadede şanslarının giderek azalacağı söylenebilir.

Zaten Kürt grupların, bölgedeki gelişmelerin seyrine bakıldığında, giderek bulundukları ülke-lerde sisteme entegre olma yolunda ilerledikleri görülmektedir. Bu konuda özellikle Irak'taki gelişmelerin belirleyici etkisi olacağına kuşku yoktur. Eğer Amerika Irak'ta istediği gibi bir yapıyı oturtabilirse, PKK'nin kuzeyde barınması zaten zor olacaktır. O bölgedeki varlığı da ancak Barzani ve Talabani güçlerinin himayesinde devam edebilir ki, yeni dönemde bu örgütlerin üstlendiği role bakılırsa, PKK'nin özellikle silahlı kanadının Kuzey Irak'ta pek şansı olmadığı söylenebilir. Aynı şey, Türkiye için de geçerlidir. AB süreci kesintiye uğramadan devam ederse, Kürt unsurların sisteme entegre olma yönünde daha çok baskı altında kalacağına kuşku yoktur. Son dönemde artan şiddet olaylarını biraz da bu açıdan görmek gerekir. Burada bir 'sıkışma' durumu vardır ve yıllardır silahlı mücadele veren bazı gruplar, yeni sürecin kendileri için ifade ettiği anlamın farkında olarak, bir nevi direniş göstermektedirler. Fakat bu tür grupların, bu noktada çok fazla şansı olmadığını, muhtemel bir köklü strateji değişikliğinin onları da neticede etkileyeceğini söylemek mümkündür.

Bununla birlikte, Erdoğan'ın açıklamaları üzerine söylenecek en önemli söz, sorunun adının etnik temelde konulması yönündeki çıkışın ciddi sorunlara yol açacağıdır. Her şeyden önce şurası bilinmelidir ki, doğudaki veya batıdaki herhangi bir sorun, özü itibarıyla, İslamsızlık sorunudur. Bunun İslamcı olmakla ya da olmamakla, Türk veya Kürt olmakla ya da olmamakla da bir alakası yoktur. Bu, bir vakıadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanların etnik temele dayalı olarak ayrıştırıldığı bölgelerde, kan, gözyaşı, ıstırap eksik olmamıştır. Çünkü bu "iki kere iki dört eder" kadar kesin bir kuraldır. İnsanlar, kendi iradeleriyle tercih etmedikleri özellikleri yüzünden birbirleriyle mücadele e-derlerse, elbette bunun sonucu kan olur, savaş olur, gözyaşı olur. Üstelik 'boşuna' bir mücadele olur. Evet tarih boyunca insanlar, hak ve batıl inanç/ideolojiler için de savaşmışlardır. Ancak yine de bunlar, birer inançtırlar; insanların iradeleriyle tercih ettikleri şeyler için savaşmaları anlaşılabilir bir şeydir, ama iradi olmayan özellikler için üstünlük vs. talep etmek ve bu yolda mücadele vermek, en hafif tabirle, beyhudedir. Dahası, varsayalım ki, meselenin adı 'Kürt Sorunu' olarak konuldu ve hatta bölgeye Kürt valiler atandı, özerklik verildi yahut fe-derasyon, konfederasyon önerileri hayata geçirildi. Hatta ülke bölündü ve ayrı, bağımsız bir Kürt dev-leti kuruldu. Sorun çözülmüş mü olacak? Elbette ki hayır. Üstelik daha da büyüyecek. Çünkü bu sürecin sonu yoktur. Etnik temele dayalı oluşumlar, ancak 'ayrılık' getirir. Dünyanın doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, yakın tarihte bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Tek başına İngilizlerin çekildikleri bölgelere etnik ayrılık tohumu ekip ayrıldıklarını, artık mahalle mektebindeki çocuklar dahi bilmektedir. 'Ulusal kimlik' vs. türü göz boyamalarla da bu gerçeğin üzeri örtülemez. Etnik temele dayalı ayrılık, Müslümanlara yabancıdır. Çünkü nasyonalizm ideolojisi, din kardeşliği nosyonuyla bağdaşamaz. Burada bir doku uyuşmazlığı vardır. Ameliyatla bin kez dikiş atsanız bile, bünye kabul etmez. O yüzden, er veya geç, Müslüman dünya, üzerine giydirilen bu ulus-devlet 'deli gömleğinden' kurtulacaktır. Bu nedenle, Müslüman coğrafyanın her hangi bir yerinde herhangi bir mücadele içinde olan her hangi bir gruba, kimsenin bir faydasını görmediği artık tarihen de sabit olmuş olan bu sevdadan tez elden vazgeçmesi ve sorunların çözümlerini doğru yerde aramaları gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info