|

'KÜRT SORUNU’ MU?
Başbakan
Tayyip Erdoğan'ın, Diyarbakır gezisi öncesi ve sonrasında yaptığı
açıklamalar, önemli tartışmaları beraberinde getirmesi gereken türdeydi.
Bu ülkede bir başbakan, bugüne kadar bir bölgesel sorun ya da terör
sorunu olarak görülmüş bir vakıaya, içerik olarak çok fazla olmasa da,
üslup olarak farklı yaklaşıyordu. Erdoğan, Güneydoğu Anadolu bölgesi ile
irtibatlandırılan sorunu gerekirse 'Kürt Sorunu' olarak
adlandırabileceğini söylüyordu. Bu, cidden önemli bir söylem
değişikliğine işaret etmektedir ve önemli sonuçları olabilecek bir
açıklamadır.
Her şeyden önce, meseleyi, 'Kürt Sorunu' olarak nitelendirilmek,
ulusalcı mücadele veren ve bunun için şiddeti yol olarak seçmiş
kesimlerin, doğal ola-rak çok önemsedikleri bir husustur. Zaten bu
ke-simler, kendi meşruiyetlerini de temelde bu noktadan almaktadırlar.
İşte bu yüzden, Başbakan'ın bu ifadesinin iki önemli sonucu olacaktır.
İlkinde, bugüne değin meseleyi etnik temele dayandırmak isteyenlerin
haklı olduğuna dair açık bir beyanda bulunulmuştur ve bu, etnik mücadele
verenler tarafından daima bir 'taviz' olarak algılanacaktır. İkincisi
ise, bu açıklamaların hedefiyle ilgilidir. Açıktır ki, Erdoğan, bu
açıklamayı boşuna yapmamaktadır. Burada amaç, AB sürecinde kendisinden
beklenenleri yerine getirmektir. Fakat bu gelişmenin bir diğer sonucu
da, şiddete başvuran grup-ların PKK içinde zayıflatılmasıdır. Nitekim,
PKK, o günlerde tek taraflı olarak bir aylık ateşkes ilan etmiş, DEHAP,
'misyonu'nu tamamladığı gerekçesiyle Leyla Zana'nın başlattığı platforma
katılma kararı almıştır. Eğer Erdoğan'ın bu açıklamalarının devamı
gelirse, bu grupların orta ve uzun vadede şanslarının giderek azalacağı
söylenebilir.
Zaten Kürt grupların, bölgedeki gelişmelerin seyrine bakıldığında,
giderek bulundukları ülke-lerde sisteme entegre olma yolunda
ilerledikleri görülmektedir. Bu konuda özellikle Irak'taki gelişmelerin
belirleyici etkisi olacağına kuşku yoktur. Eğer Amerika Irak'ta istediği
gibi bir yapıyı oturtabilirse, PKK'nin kuzeyde barınması zaten zor
olacaktır. O bölgedeki varlığı da ancak Barzani ve Talabani güçlerinin
himayesinde devam edebilir ki, yeni dönemde bu örgütlerin üstlendiği
role bakılırsa, PKK'nin özellikle silahlı kanadının Kuzey Irak'ta pek
şansı olmadığı söylenebilir. Aynı şey, Türkiye için de geçerlidir. AB
süreci kesintiye uğramadan devam ederse, Kürt unsurların sisteme entegre
olma yönünde daha çok baskı altında kalacağına kuşku yoktur. Son dönemde
artan şiddet olaylarını biraz da bu açıdan görmek gerekir. Burada bir
'sıkışma' durumu vardır ve yıllardır silahlı mücadele veren bazı
gruplar, yeni sürecin kendileri için ifade ettiği anlamın farkında
olarak, bir nevi direniş göstermektedirler. Fakat bu tür grupların, bu
noktada çok fazla şansı olmadığını, muhtemel bir köklü strateji
değişikliğinin onları da neticede etkileyeceğini söylemek mümkündür.
Bununla birlikte, Erdoğan'ın açıklamaları üzerine söylenecek en önemli
söz, sorunun adının etnik temelde konulması yönündeki çıkışın ciddi
sorunlara yol açacağıdır. Her şeyden önce şurası bilinmelidir ki,
doğudaki veya batıdaki herhangi bir sorun, özü itibarıyla, İslamsızlık
sorunudur. Bunun İslamcı olmakla ya da olmamakla, Türk veya Kürt olmakla
ya da olmamakla da bir alakası yoktur. Bu, bir vakıadır. Dünyanın
neresinde olursa olsun, insanların etnik temele dayalı olarak
ayrıştırıldığı bölgelerde, kan, gözyaşı, ıstırap eksik olmamıştır. Çünkü
bu "iki kere iki dört eder" kadar kesin bir kuraldır. İnsanlar, kendi
iradeleriyle tercih etmedikleri özellikleri yüzünden birbirleriyle
mücadele e-derlerse, elbette bunun sonucu kan olur, savaş olur, gözyaşı
olur. Üstelik 'boşuna' bir mücadele olur. Evet tarih boyunca insanlar,
hak ve batıl inanç/ideolojiler için de savaşmışlardır. Ancak yine de
bunlar, birer inançtırlar; insanların iradeleriyle tercih ettikleri
şeyler için savaşmaları anlaşılabilir bir şeydir, ama iradi olmayan
özellikler için üstünlük vs. talep etmek ve bu yolda mücadele vermek, en
hafif tabirle, beyhudedir. Dahası, varsayalım ki, meselenin adı 'Kürt
Sorunu' olarak konuldu ve hatta bölgeye Kürt valiler atandı, özerklik
verildi yahut fe-derasyon, konfederasyon önerileri hayata geçirildi.
Hatta ülke bölündü ve ayrı, bağımsız bir Kürt dev-leti kuruldu. Sorun
çözülmüş mü olacak? Elbette ki hayır. Üstelik daha da büyüyecek. Çünkü
bu sürecin sonu yoktur. Etnik temele dayalı oluşumlar, ancak 'ayrılık'
getirir. Dünyanın doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, yakın
tarihte bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Tek başına
İngilizlerin çekildikleri bölgelere etnik ayrılık tohumu ekip
ayrıldıklarını, artık mahalle mektebindeki çocuklar dahi bilmektedir.
'Ulusal kimlik' vs. türü göz boyamalarla da bu gerçeğin üzeri örtülemez.
Etnik temele dayalı ayrılık, Müslümanlara yabancıdır. Çünkü nasyonalizm
ideolojisi, din kardeşliği nosyonuyla bağdaşamaz. Burada bir doku
uyuşmazlığı vardır. Ameliyatla bin kez dikiş atsanız bile, bünye kabul
etmez. O yüzden, er veya geç, Müslüman dünya, üzerine giydirilen bu
ulus-devlet 'deli gömleğinden' kurtulacaktır. Bu nedenle, Müslüman
coğrafyanın her hangi bir yerinde herhangi bir mücadele içinde olan her
hangi bir gruba, kimsenin bir faydasını görmediği artık tarihen de sabit
olmuş olan bu sevdadan tez elden vazgeçmesi ve sorunların çözümlerini
doğru yerde aramaları gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. |