|
Bir Dergi Bir Alıntı
BİLGİ DEĞERİ AÇISINDAN CEFR VE EBCED
HARFLER VE METALLER METAFİZİĞİ
Ramazan YAZÇİÇEK
Özet: Bu yazıda, cefr ve ebced kavramları
bilgi değerleri açısından incelenmektedir. Cefr ve ebcedin kavram
analizinin ardından bunların tarihsel analizi ‘batınî yorum’
çerçevesinde yapılmaktadır. Konu tartışması, daha çok ‘harfler ve
rakamlar metafiziği’ bağlamında yapılmaktadır. Yazının ilerleyen
bölümlerinde bir yöntem sorunu olarak ‘Ebced Hesabı’/’Hisâb-ı Cümel’
incelenmektedir. Çalışmada, Kur’an yorumunun cefr ve ebced ile
yapılmasının islâmîliği imkanı tartışılırken ‘İslâm’da gayb problemi’
bilinen bağlamda tekrar edilmektedir. Konu bağlamında, Bâtınîyye,
İsmâilîyye, İhvân-ı Safâ’ya daha ağırlıklı değinmek üzere belli
kavramlar ele alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Cefr, Ebced, Remil, Hurûfîlik, Bâtınîlik, İsmâilîyye.
Cefr ve ebced, harflerin rakamsal değerleriyle tarih düşürmede
kullanılan yönteme adını veren kelimelerdir. Cefr ve ebced, bir söz
sanatı olduğu gibi aynı zamanda ilâhî metinleri yorumlamada kendisi-ne
başvurulan bir metot olarak görülür. Bu yöntem, farklı milletler
tarafından değişik dönemlerde apay-rı amaçlar için kullanılmıştır.
Müslüman topluluk-lar tarafından da bu yönteme başvurulmuş ve İs-lâm
kültür zemininde geniş bir uygulama alanı bulmuştur.
Epistemolojisini bâtınî te’vil üzerine kurgulayan mukassıdların
kullandıkları cefr ve ebced, harf ve rakam metafiziği bağlamında
değerlendirilmelidir. Bunu, bir anlamda harf ve sayı gizemciliği olarak
da niteleyebiliriz.
İlâhî mesajın muhatabı olan insan, metinleri anlamaya yönelik olarak her
dönemde farklı yorum yöntemleri geliştirmiştir. Bu çabanın amacı, ilâhî
muradı anlamaya yöneliktir. Yaşamını ilâhî kasıt-lara uyarlamak için
çaba gösteren insanın, aynı zamanda kutsalı, farklı yorum yöntemleriyle,
yaşamına /duruşuna uydurmayı hedeflediği de olmuştur. Bunu, rahat
yaşamak, tatmin olmak ve daha farklı sebeplerle yaptığı görülür. İlâhî
metni kendi duruşuna uyarlama çabası, dinde ifsad edici bir ameliye
olarak kabul edilir. Bu yaklaşımlar farklı fırkalar tarafından
yaşanılır/savunulur olmuşsa da asıl tahribatı Kur’an’ın zâhirini hiçe
sayarak bâtınî yorumu merkeze alanlar, aşırı yorumlarını asıl kabul
edenler oluşturur.
İlâhî metinlerin cefr ve ebcede başvurularak yorumlanmasını savunanlar,
bunu, bâtınî kasıtları anlama çabası olarak meşru hatta gerekli
görmektedirler. Bu yönelimin kutsalın sınırlarını zorlar boyutta; hatta,
bizatihi ilâhî mesaja aykırı olması dahi onları engelleyememiştir. Zira
onlara göre yapılan, paradigmanın doğası gereğidir dolayısıyla meşru
hatta lüzûmludur.
Bu yorum yöntemi, modern dönemin teolojik hermenötik tartışmalarına
sebep olduğu gibi, gelenekçi izleri taşıyan bir kısım modern teoloji
denemelerinin de meşruiyet gerekçesi kabul edilmiştir. Bu çakışmayı,
modern ve gelenek üst kimliği altındaki yaklaşımların ortak noktaları
olarak görebiliriz. Buna verilebilecek özgün bir örnek Dinsel Çoğulculuk
paradigmasıdır. Zira bu teoloji denemesi modern olmakla birlikte
epistemolojisini gelenek zeminden derlemeye çalışmış bir üretmedir.
Bu yazımızda cefr ve ebcedi bilgi değeri açısından incelerken üzerinde
geliştiği sosyal zeminle birlikte tanımaya çalışacağız. Zira bu
kelimeler, ıstılâhî anlamlarına ilgili sosyal zemin atmosferinde
kavuşmuşlardır. Aynı zamanda cefr ve ebcedi bir yöntem sorunu olarak ele
alacak, Kur’an yorumunun bu yöntem ile yapılmasının İslâmîliğini
tartışacağız. Çalışmamızın yorum alanını rasyonalist zeminin dışında
tutarken, ruhçu, maneviyatçı geleneği (tradition) ise değer kriteri
açısından İslâmîlik zemininde anlamlandırmaya çalışacağız..
Terim Olarak Cefr ve Ebced
-Kavramsal Analiz-
Arapça bir kelime olan cefr, sözlükte, sütten kesilmiş dört aylık kuzu,
oğlak, içi taşla örülmemiş yuvarlak geniş kuyu, hizmetçi çocuk, altı
ayını doldurmuş küçük deve, küçük buzağı anlamlarına gelir.
Terim olarak cefr/cifr, değişik metotlarla gelecekten haber verdiği
iddia edilen ilim veya bu ilmi kapsayan eserleri ifade eden bir terim
olarak anılır.(2) Harflere verilen sayı değeri ile geleceğe veya geçen
hâdiselere ibarelerden tarih veya isme dair işaretler çıkarma ilmine de
cefr denilmektedir.(3) Ebced kelimesi ise Arab alfabesindeki harflerin
kolaylıkla ezberlenebilmesi için harflerin birleştirilmesiyle meydana
getirilmiş sekiz manasız kelimenin ilki olan bir terimdir. Ebced, bu
sıralamada ilk kelimenin adı olduğu gibi aynı zamanda diğer kelimelerin
tümüne de ad olmuştur. Bir başka ifadeyle ebced, eski alfabeye verilen
isimdir. Buna, “abcad, ebicad, ebiced, abucad”da denmektedir ancak
tutunmuş şekli ‘ebced’dir. (4)
Ebced, Arapça, Eski Sâmî Alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre
tertiplenmiştir. Bu dizginin İbrânî ve Süryânî Alfabesindeki harfleri
içine aldığı ve dizgide yer alan kelimelerin aynı zamanda birer manaya
da geldiği kabul edilir. (5). Bu formülde yer alan kelimeler şunlardır:
ebced, hevvez, huttî, kelemen, sa’fas, karaşet, sehaz, dazağ (zazığlen).
(6) Bu kelimelerin gerçekte Arapça köklere dayanmayışı ve bu suretle
kelimelerin belli bir anlamının da olmayışı, Araplar’ın bunları başka
kavimlerden almış olduklarının açık bir delilidir. Kaynaklar da bu
görüşü desteklemektedir zira bu çeşit bir sıralamanın Fenike
Alfabesi’nde görüldüğü tespit edilmiştir.(7)
Esas itibariyle cefr ve ebced, mahiyet ve sonuç açısından aynı içeriğe
sahiptirler. Kelime ve tasnif bakımından farklı değerlendirilmelerine
rağmen aslında bu kelimeler için biri birinin nev’îdir de denilebilir.
(8) Harflerin sayısal değerleriyle tarih düşürmede kullanılan bu yöntem,
aslında söz-harf ve sayı bütünlüğünden doğan bir sanattır. Ancak İlâhî
metinlerin yorumu ve gayb haberlerini bildirmek için kullanımı, tarih
düşürme metodu ve söz sanatı oluşunu gölgelemiştir.
Gelenekçi ekolün terminolojisinde cifr, bâtınî yorumun zorunlu
sebebidir. Bununla, astroloji, simya ve hatta ilm-i hurûf ile hakikatın
değişik düzeylerine özgü farklı dillerde aynı gerçekleri dile
getirdiğine inanılmakta ve bu, bir tür gizli şifre çözme olarak
görülmektedir. (9) Gelenekçiler, harfler metafiziğine ve bunun her bir
konuya ışık tutacak bir açılıma imkan verdiğine inanırlar. Bu imkan,
kendilerine, Allah’ın evreni hangi harf ile yarattığından tutun da
kutsal kitaplarda ilk harflere yüklenen anlamlara ve daha başka konulara
varıncaya kadar bir çok konuda geniş bir yorum alanı sağlamaktadır.
Kur’an öğrenmeye geleneksel yöntem ile başlayan çocuklara ebced söz
diziminin alfabe harflerini ezberletmek için pratik bir yöntem oluşu
unutularak, adeta vird nakarâtıyla dua formunda ezberlettirilir. Bu
yöntemle harflerin şekil ve sayı değerlerinden hareketle akla hayale
gelmeyecek farklı çıkarımlar yapılmaktadır. Bu hesaplamalarda ulaşılan
sonuçlar genellikle varılmak istenen anlamlardan ibarettir. (10) Bu
tutum cifiri yorumlama yöntemi olarak alan hemen her kullanıcı için
böyledir. Cefr yöntemini kullananlara cefrî veya ceffâr
denilmektedir.(11)
Batınî Yorumun Tarihine Toplu Bakış
Tarihsel Analiz Açısından Cefr ve Ebced
Ebced’in menşeine dair yapılagelen rivayet ve yorumlar, konuya dair
söylenegelen efsaneleri göstermesi bakımından dikkate şayandır. Ebced
di-ziminde geçen kelimelerin, Şuayb (a.s)’ın kavminden olan altı kişinin
adı, Medyen ülkesinin şahları, ilk altısı altı şeytanın adı, haftanın
günlerinin adları, Hz. Adem’in yaratılış ve cennetten ayrılış
hikayesinin evrelerini gösterdiğine inanıldığı gibi, insanı meydana
getiren “anasır-ı erba’a” (dört unsur)’nın da ebcedin karşılığı olduğu
kabul edilmektedir. Yine ebced’in ilâhî isimlerin altı anahtarı; ilâhî
isimlerin karşılığı olan kelimelerin inisiyallerinin (baş harflerinin)
bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan bir düzen olduğuna da
inanılmaktadır. Bir başka inanışta bunun, Tanrı’nın ilâhî kitaplarında
yer alan emir ve yasaklarını açıklayan kelimeler olduğu kabul edilir.
Yine ebced düzenindeki sekiz anlamsız kelimenin, kimler olduğu
bilinmeyen sekiz filozofun adı ol-duğuna da inanılır. Yunanlılar’ın
sayıları zaptetmek için koydukları kelimeler olduğuna dair rivayete
rastlandığı gibi, bu sekiz kelimenin Pers hüküm-darı Sâbûr’un
çocuklarının adları olduğuna(12) da inanılmaktadır. Bu inanışlar tarihte
kalmış yak-laşımlardan ibaret değildir. Örneğin René Guénon, ebced’in
sayısal değerleriyle alfabedeki harflerin toplamına karşılık gelen sekiz
ismin, sekiz meleğin adı olduğunu (13) söylemekte ve benzeri yaklaşımlar
gelenek eğilimince geniş kabul görmektedir.
Ebced düzenini oluşturan kelimelerin ne oldu-
ğuna dair efsanevî rivayetleri daha da uzatmak mümkündür. Ancak amacımız
sekiz kelimenin ne olduğunu ortaya koymak değil, ne olduğuna dair
anlatılagelen rivayetlerin, bilgi değeri açısından bir kıymet ifade edip
etmeyeceğine yönelik zihinsel bir egzersiz yapmaktır.
“Şia’da beklenen Mehdi inancına uyarlanan cifir girişimi ilk kez Cafer-i
Sadık’a ilâhlık atfeden ve İmam Cafer tarafından tekfir edilip kovulan,
Gu-lât-ı Şia’dan Hattabîler tarafından İslâm dünyasına sokulmuştur.
Cifir hakkındaki rivayetler Ehl-i Sünnet’çe güvenilir sayılmamaktadır.
Çünkü bunların senetleri muteber olmadığı gibi Cafer-i Sadık’ın
yakınlarından olan Malik b. Enes, Süfyan b. Uyeyne gibi alimler
tarafından da benimsenmemiştir. Bu rivayetlerin kaynağı Kuleynî’dir.
Kuleynî “El-Kâfi” isimli hadis kitabında bugünkü Kur’an’ın tahrif
olduğunu, Cafer’i Sadık’ın Hz. Musa’dan daha bilgili olduğunu iddia
edecek kadar tutarsız görüşler benimseyen bir kişidir.” (14) Günümüz
mutedil Şia alimleri cifiri kullanmamakta, Kur’an’ı şifre kitabı gibi
algılamanın yanlış olduğunu vurgulayarak; el-Kâfi’nin şüpheli senetlere
dayandığını ve muteber olmadığını söylemektedirler.(15)
Cefr ile ilgili sözlerin İmam Cafer-i Sadık’a nisbet edilmesi ve cefrin
sıhhatiyle ilgili olarak Muhammed Ebu Zehra şunları söylemektedir: “Biz
cefr ile ilgili sözlerin İmam-ı Cafer Sadık’a nisbetini kabul etmiyoruz.
Çünkü cefr, gayb ilmi ile alakalı bir şeydir. Gayb ilmini ise Allah
kendi zatına hasretmiştir. İmam Ca’fer’e nisbet edilen cefr ile ilgili
rivayetlerin çoğu el-Kuleyni yoluyla gelmektedir. Bu el-Kuleyni, aynı
zamanda İmam Cafer’in Kur’an’da eksiklik bulunduğunu söylediğini de
rivayet etmiştir. El-Kuleyni’nin Kur’an ile ilgili bu rivayetinin yalan
olduğunu, İmam el-Mardi ve öğrencisi et-Tusi gibi Isna-Aşeriyye’nin
büyük imamları ortaya koymuş ve İmam Cafer’den bu rivayetin tam aksini
nakletmişlerdir. Asılsız bir şeyi böyle bir imama nisbet eden kimsenin
hiçbir rivayeti hakikat araştırıcıları nazarında kabul edilmeye layık
değildir. Bana göre cefr fikrini, Isna-Aşeriyye mezhebine sokanlar
Hattâbîlerdir.” (16)
Cefr hakkında M. Reşit Rıza el-Hüseynî ise şunları anlatıyor: “Bu hesap
Araplara Süryaniler ve İbranilerden geçmiştir. Hafız İbn Hacer diyor ki;
Bu bâtıldır, güvenilecek ve dayanılacak bir söz değildir; çünkü İbn
Abbâs (r) kesin olarak ebced hesabını men etmiş ve bu hesabın bir nev’î
sihir olduğuna işaret etmiştir ki doğrudur. Çünkü dinde bunun aslı ve
esası yoktur. Halbuki biz, ilim adı verilen bu gibi şeyleri eskiden beri
insanların elindekileri haksız yoldan yemeyi kendilerine meslek seçmiş
belli kişilerin inhisarı altında görüyoruz. Keza bunlar büyü ve tılsım
çeşitleri arasındadır. Cenâb-ı Hak hiç bir kimseye gaybı bilmek, ondan
haber vermek gibi bir ilim bahşetmemiştir. Yalnız bazı peygamberlerin
ahirete, meleklere, cinlere dair verdikleri haberler vardır ki bunlar
vahye dayandıkları için sadece bunlara inanır, doğru olduklarını kabul
ederiz. Zayiçe de hesap ve kesir yoluyla harfleri değerlendirmek
suretiyle gaybten haber vermeyi gaye edinmiş bir yoldur. Bunu İbn Haldun
Simya’nın bir kolu saymaktadır. Remil’de zayiçe kabilindendir. Yine İbn
Haldun’a göre remli, müneccimlerden bir gurup icad edip bunu kum
üzerinde yaptıkları için adına “reml yazısı” demişlerdir.” Din bunları
toptan çirkin görüp beğenmemiş, redderek kınamıştır. Ayrıca gayb alemi
ile insanlar arasında perde vardır; keza gaybı ancak Allah bilir.” (17)
Kendisini Ehl-i Sünnet’e nispet ettiği halde bilin-meyenleri yorumlamada
bilgi kaynaklarını önemli bir bölümünde Şia’ya dayandıran ve
kabullerinin önemli bir kısmını Ehl-i Sünnet’e rağmen Şia disiplininden
alan, yorumlarında cifiri bir yöntem olarak kullanan Said Nursi ve
batınî çağdaş bir yorum olarak gördüğümüz risaleleri de bu konuda nev-î
şahsına münhasır bir prototip olarak incelenmeye muhtaçtır.(18)
Bir Yöntem Sorunu Olarak Cefr ve Ebced
“Ebced Hesabı" ya da "Hisâb-ı Cümel”
Harflerin rakam değerleriyle tarih düşürme eski dönemlerden beri
yapılagelmiştir. Bunun bir zevk halini alması insanların ilgisini
çektiği gibi zamanla adeta tutku halini almış ve bu yöntem nerdeyse akla
gelebilecek her alana uygulanmıştır.
Yeryüzündeki hemen hemen her alfabedeki harflerin aynı zamanda birer
rakam olarak kullanıldığı veya her harfin bir sayıya karşılık olduğu
bilinen bir gerçektir. Örneğin Lâtin, Fransız, Yunan, İbrânî ve Süryânî
alfabelerinde de bu böyledir. Şu kadarını söylemek gerekir ki, eğer
“ebced mefhumu, harflerin rakam karşılığı olarak kullanılmasıdır”
şeklinde değerlendirilirse, bu durumda Lâtin, Fransız ve Yunan
ebcedlerinden bahsetmek mümkün (19) hatta zorunlu olacaktır. Ne var ki
farklı alfabelerde harflerin rakam değerleri değiştiği gibi “ebced”in
kendi içinde de hesaplama şekilleri vardır ve bunlarda da rakam
değerleri değişmektedir. Bunlar, Asıl ebced hesabı (cümel-i sağir), en
küçük ebced hesabı (cümel-i asğar), büyük ebced hesabı (cümel-i kebir)
ve en büyük ebced hesabı (cümel-i ekber)dır. (20)
M. 1928 (H. 1347) tarihinden itibaren düşürülen tarihlere bir göz
attığımızda göreceğiz ki bazı tarihler kullanılan takvim gereği olmalı
ki, Milâdî takvimle düşürülmüş tarihlerdir. Bazıları da Rumî (Mâlî)
takvime göre hesaplanarak düşürülmüştür. Her tarih ibaresi her zaman
aynı şekilde hesaplanmadığı gibi, çok değişik ve farklı şekiller altında
düşürülen tarihlerin de aynı yolla hesaplanmadığı görülmektedir.
Düşürülen tarihler kendi içinde bir tür ve formüle sahipse yani kendine
has bir hesaplama ihtiva ediyorsa! teknik terim olarak o “ma’nen” bir
tarihtir. Tarih sözle ifade bulmuş ve bir hesaplama zarureti
getirmiyorsa bu “lafzen” tarihtir. Hem sözle ifade edilmiş ve hem de bir
hesap işlemi teklif edildiğinde ise bu, “lafzen ve ma’nen” tarihdir. Alt
türleri de dahil olmak üzere 30’u aşkın tarih türü vardır.(21)
Ebced ile tarih düşürme sanatında kullanılan dil de farklılıklar
göstermektedir. Bunların Farsça, Arapça ve Türkçe olduğu; tek bir dilde
uygulamanın olmadığı da araştırmacıların önemli tespitlerindendir. (22)
Alfabede bütün sözcüklerin sayı değerlerinin olması, her harfin bir
rakama tekabül etmesi demektir. Bundan istifade edilerek çeşitli
işlemler vücuda getirilmiştir. İşte bu işleme "Ebced Hesabı" ya da
"Hisâb-ı Cümel" denir. (23)
‘Tarih düşürme’ ebcedin en yoğun kullanıldığı alandır. Tarih düşürme,
padişahların tahta çıkmalarından tanınmış kişilerin mühim mevkilere
tayinlerine, doğum tarihlerinden, önemli kabul edilen hemen akla
gelebilecek sayısız olayın tarihlerinin belirlenmesine kadar; fetihler,
hastalıklar, yangınlar gibi geniş bir alana yayılmaktadır. Bunların
yanında ebced, günlük ihtiyaç ve haberleşmeler, isim sembolü olarak,
çocuğa isim verilirken, kitap ve makalelerin sayfa nolarında, ay ve sene
kayıtlarında, yazı bölümlerinde, madde başlıklarında, resmi devlet
kayıtlarında; vak’anüvis kayıtlarında, vakıf kayıtlarında, sayımlar ve
envanter hesaplarında, fizik, mate-matik, mimarlık ve astronomide
kullanılmıştır. Yine ebced, cifr ve vefk ilimlerinde, büyü ve
muskalarda, burçları öğrenmede, define aramada, Tasavvufî yorumlarda,
zikir sayılarının belirlenmesinde, Bâtınî Tefsir’lerde, kadir gecesinin
tespitinde kullanılmıştır. Hatta ebced, musikîde, ‘ebced notası’ olarak
da kullanılmıştır. (24)
Ebced alfabe düzeninin her harfinin bir rakama tekabül etmesi
özelliğinden faydalananlar, bu yöntemi çeşitli sahalarda
kullanmışlardır. İşte Cefr ilmi bu yöntemlerden birisidir. Bu hesap
yöntemi henüz Kur’an indirilmeden önce de kullanılmaktaydı ve eskiden
beri çok yaygın olan bir yazım şeklidir. Arap tarihinde geçen tüm
olaylar, harflere rakam değeri verilerek yazılır, böylece her olayın
tarihi de kayda geçirilmiş olurdu. Bu tarihler, her kullanılan harfin
özel rakam değerlerinin toplanmasıyla elde ediliyordu. Müslümanlar da bu
yöntemden farklı alanlarda faydalanmışlardır. Buna göre sembolik
şekiller ve harflerin ebced sayı karşılıkları üzerinde yapılan yorumlar,
bu sahayla meşgul olanların başvurdukları yollardan biridir. Ebced ile
cefr arasında en önemli fark: ebced gerçekleşmiş olanın, cefr ise
gerçekleşmesi muhtemel olanın ilmi olarak görülmesindedir. (25)
Tasavvufta “fizyognomoni” (26) denilen bilimin bir dalı olarak görülen
“Kef ilmi” de “İlmü’l-firâse”ye karşılık gelir ki bununla ilâhî isimler
ilminin karşılandığına inanılır. Bununla el, avuç, parmaklar, bilek ve
yüz şekillerine farklı anlamlar yüklenilerek sınırsız manalar
çıkartılır. (27) Bunların içerisinde dini tanımlamalardan tutun da
müstehcen çıkartımlara kadar hezeyanlar vardır. Bütün bunlar;
Tasavvufun, ‘Bâtınî Yorum’ yöntemiyle başvurduğu, metafizik atmosferde
yapılan yöntem denemeleridir. Tasavvufî eğilim bunları meşru görür ve
sonuçlarını kendi mantık örgüsü içerisinde “kesin teolojik çıkarımlar”
olarak da “islâmîdir” diye tesciller. Nitekim bu aşırı yorumların delili
kendinden menkul olup sahipleri delil sunmaya dahi gerek görmemişlerdir.
Buna karşılık farklı ilim ehli ve disiplinler ise bu yöntemi çoğu kez
dikkate dahi almamışlardır.
Arap edebiyatında bir söz sanatı olarak kullanılan ebced sistemleri,
ilâhî metinlerde geçen ibarelerin harflerine sayısal değerler vermek ve
çıkan sayılardan geleceğe ait yorumlar yapmak olarak gelişmiştir. Zaten
işin en dikkat çekici yanı da bir edebi sanat ve kolaylık olarak
geliştirilen bu metodun tamamen insan ürünü olması, dolayısıyla birden
fazla, farklı harf sayısal değer sistemlerin mevcudiyeti ortadayken
ilâhî metinlerin yorumunda tescilleyici olarak kullanılmaya
kalkışılmasıdır.
Allah’ın gaybı Resulullah’a ve O’nun vekili olarak seçtiği evliya
sınıfına bildireceğini savunan Şia ve tasavvufî gruplar, cifrin de bunun
dolaylı yolu olduğunu iddia etmişlerdir. Muhyiddin-i Arabî Futuhat-ı
Mekkiye adlı eserinde cefr üzerine müstakil bir bölüm ayırmıştır.
Niyâz-i Mısrî de cefr metoduyla Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’ın “nübüvvet”
sahibi olduklarını kanıtlamak için eserlerinde iddia-lar ortaya
atmıştır. (28)
Bu kadar ayrı diller, farklı alfabeler, rakam değerleri, ayrı hesaplama
şekilleri, takvim türleri ve bunlar içinde de alt tarih türleri olduğu
dikkate alındığında; bunun, beşerî zihin ürünü bir üretme olduğu
düşünüldüğünde ilâhi metinleri yorumlamada yöntem olarak kullanılmasının
beraberinde getireceği sakıncaları ve böyle bir yöntemle elde edilen
yorumların/sonuçların ne derece sağlıklı olacağı düşünülmelidir.
Yorumlama bir beşerî zihin çabasıdır. Bunun mümkünlüğünden öte
gerekliliğine inanıyoruz. Ancak, kutsalın beşerî bir zihin ürünü olan ve
güvenilirliği son derece tartışmalı olan cefr ve ebced ile yapılması;
bunun da gayb ile ilgili konularda kullanılması yorumlamadan öte
tescillemedir. Kaldı ki cefr ve ebced kendi kavram bağlamı içerisinde
yorumlananın -Kur’an- sınırlarını zorlar içeriktedir. Dolayısıyla burada
‘yöntem’in mümkünlüğünün tartışılmasından öte yorumlama yönteminin
-cefr- yorumlanan –Kur’an- tarafından reddi söz konusudur. Yorumlayanın,
yorumlananın sınırlarına rağmen -gayb gibi- yapılmasıysa yorumdan öte
müdahaledir. Keza bu, dinen sakıttır, merduttur. Dahası tamamen insan
ürünü olan; edebi sanat ve kolaylık için geliştirilen bu metod, kutsalın
yorumunda o denli cüretkar kullanılmış ki bir noktadan sonra kendisi
kudsî kaynak olarak telakki edilir olmuştur. (29)
Vahye; ilme ve akla rağmen, cefre dayalı sonuçlara teveccüh, çoğukez
içinde bulunulan siyasal zeminin beklentileriyle de yakından alakalı
olmuştur. Öncelenen sonuçlar, bir anlamda cefr gibi uçları açık bir
kurguyla beklentileri kolaylıkla karşılamış ve konjonktürü dikkate alan
sonuçlara dönüşmüştür. Bu, bazen bir kitleyi bir arada tutmanın duygu
harcı vazifesi de görmüştür. Malzemenin elastikiyeti konuyu isteyene
istediği tarafa çekme imkanı vermiştir. Bu yöntem, dini olmaktan öte
çoğukez beklentileri siyasî olan bir kurgulama formunda uygulanmıştır.
Neticede bu yönteme kendisine özgün psikolojik atmosferinde baş vurulan
bir tür gizem oyunu da diyebiliriz.
Rakamlar ve Harfler Metafiziği
Rakam ve harflerde gizem aramanın tarihi eski kadîm dönemlere kadar
gider. Hindistan’da Jainizm ve Budizm, Çin’de Taoculuk ve Konfüçyanizm
gibi Uzakdoğu dinlerinin yanı sıra Mısır, Yakındoğu ve Yunan
uygarlıkları ile Yahudi ve Hrıstiyan çevrelerde bu inancın çeşitli
varyantlarına rastlamak mümkündür. Yahudi, Hristiyan ve İslâm kültüründe
sayılara ve sayıların özelliklerine gösterilen ilginin fikrî temelleri
Pisagorcu felsefeye dayanır.
Rakamlar ve harfler ile ilgili ilk felsefî telakkilerin, Pitagoros
(Pisagor)’la başladığı bilinmektedir. (30) Pisagorcular, âlemin esasının
sayı ve sesten iba-
ret olduğunu söyleyerek düalist bir anlayışı sa-vunmuşlardır.
Pisagorcuların asıl düşüncelerinin temeli felsefî olmaktan ziyade
matematik, musikî ve astronomi ile ilgilidir. Bir başka ifade ile onlara
göre sayıların ilmi, felsefî bilginin esas anahtarı olup; ontolojik
düzlemdeki her fenomende içkin olduğuna inanılan bir düzen fikri
hakimdir. Bu fikirden hareketle kutsal metinlerin yorumu, geleceğe
yönelik kehanetler, yöntemin kullanımında cazibe merkezi olmuştur.
Hermeneutik sistemde sayı spekülasyonlarıyla önemli bir yer tutan Philo,
Eski Ahit’ten mülhem fikirlerle Pisagorcu geleneği birleştirmiş;
böylece, ortaçağın ağırlıklı olarak sayı gizemciliğine dayanan İncil
yorumlarının temelini attığı bildirilmiştir.(31)
Harflerin ve rakamların mukaddes sayılması ve onların ilâhî bir mahiyete
haiz oldukları görüşü, felsefî telakkilerden de öte eski kabile
kültürlerinde yer aldığına ilişkin pek çok şey söylenmiştir. Özellikle
Akad, Samî ve Turan kavimlerinde sayılar, âlemin ve varlıkların
yaratılışı ve mukadderatıyla ilgili hususları belirtmekteydi. “Geleceği
keşfetme merakı, İslâm öncesinde yaşayan eski milletlere kadar uzanır.
Keldânîler, Asurlular, Babilliler, Mısırlılar ve daha sonra Yahudilerle
Hristiyanlar arasında yaşayan kâhinler, müneccimler ve bazı mistiklerin
kainatın sonu ve devletlerin âkibeti gibi konularda çeşitli haberler
verdikleri bilinmektedir. Bunun yanında, Tevrat’ın bâtınî yorumlarında
ve Aziz Agustinus gibi Kilise Babalarının yazılarında da çok sayıda cefr
örneklerine rastlanır. Yahudi mistik hareketi Kabala’nın temel eseri
olan ve Tevrat’ın bâtınî yorumunu ihtiva eden Zohar’da da harflerin
sırlarına dayanan bir ilimden söz edilir.” (32)
İslâm düşüncesi, tarihi seyri içinde kendine has bir gelişim izleyerek,
rakamlar ve harfler metafiziğini bilinenlerin fevkinde çok daha değişik
bir üslûpla açıklar. Özellikle harfler, sözlerin ve seslerin sembolik
işaretleri olarak görüldüğü tasavvufî yorumların odak ve ağırlık
noktasını teşkil eder. Nitekim İslâm tasavvuf anlayışında harflere önem
atfedilmesi ve “İlm-i Hurûf”, “Kitabü’l-Hurûf” gibi yüzlerce eserin
meydana gelmesini sağlayan âmil, harflerin ve varlıkların meydana
gelişine izafe edilen sırrî ve tasavvufî yorumların neticesidir. İslâm
Tasavvuf dünyasında “şeyh-i ekber” (en büyük şeyh) unvanıyla tanınan
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütuhât el-Mekkiyye adlı ünlü eserinde
konuyla ilgili bir “bab”da, harfleri mertebelere ayırmıştır. Bununla
harflerin, yaşlık, kuruluk, sıcaklık ve soğukluk gibi dört temel tabiata
işaret ettiğini söyler. Ayrıca harfleri kendi başlarına ayrı bir millet
olarak telakki eden İbnü’l-Arabî, “onların içinde kendi cinslerinden
peygamberleri, âlemleri vs. vardır” diyerek her bir harf hakkında derin
yorum ve te’villere girişir. Ardından bu te’villeri de ancak ehl-i keşf
olanların anlayabileceğini söyleyerek (33) uçları açık bir alan
oluşturur. Aşırı yorumlarının Kur’an’a muhalif olduğunun söylenmesi
durumunda ise “sufiler, delil ikame etmekten münezzehtir”(34) söyleyerek
yorumlarını savunmuştur. Bununla, adeta mahkumu hakim olan aktörler
seramonisi yaşanmaktadır. Bu yaklaşımı İbnü’l-Arabî’nin halefleri de
sürdür-müşlerdir. Batınî yorumun kayıtsızlığı fikri zahiri olan hüküm ve
literal zemini tanımamazlıkla açıkça ortaya konulmuştur. S. Hüseyin
Nasr, “Bâtınî anlayış zâhirî ölçülere göre değerlendirilemez; onun
hiçbir dış yaklaşımın üstesinden gelemeyeceği kendine özgü bir mantığı
vardır. Kur’an için de durum tamamen böyledir.” (35) söyleyerek bununla
uçları açık kayıtsızlığı ortaya koymaktadır. Böylece sofestai te’vil
anlayışının meşruîyet talebi kendinden menkul epistemik temele kavuşmuş
olur. Böylece kuralsızlık kuralı ile Kur’an’ın fal bakılan bir kitap
haline getirilmesinin yolu açılır. İlk dönem ihtilaflarında siyasi
pozisyon almalara, mezhep kaygılarının etkisiyle istenilen haberleri ve
siyasal neticeleri doğrulayan çıkartımlara da çoğu kez bu tür gnostik
yönelimler ile gidilmiştir.
Hurûfîlik
Hurûf, harfler ve rakamlarda tabiat ve hadiseleri etkileme gücünün
bulunduğu veya bunların gaybdan haber vermede yararlı olduğu iddiasına
dayanan sözde bir ilimdir. Literatürde daha çok ilmü’l hurûf olarak
geçmektedir, Gizli anlamlar içerdiği kabul edilen harf ve rakam
gizemciliğine eski Mısır, Yakındoğu ve Hint uygarlıklarında daha sonra
da Yahudi, Hrıstiyan ve İslâm kültürlerinde rastlanmaktadır.(36)
Hurûfîlik; harflerden dinsel anlamlar çıkaran bir Alevi tarikatıdır.
İran’lı Şihâbeddin Fazlullah Esterâbâdî (1339-1394) tarafından
kurulmuştur. Bu inanca göre “yaratıcı olan harftir.” Bu inanç, Yunan
Pitagorasçılığına/Pisagorculuğuna ve Yahudi Kaba-lasına dayanan
fikirlerden etkilenerek gelişmiştir. Hurûfilik konuşan insanı
tanrılaştırır. Burada insan, konuşan tanrı (Kelâmullah-ı Nâtık)dır.
Bâtınî’lerin Hurûfîlik etkisi altındaki görüşleri şöyledir; Kelime-i
Tevhid (Lâ İlâhe İllâllah) sözü Arap harfleriyle üç harfle yazılır.
Bunlar, Lam, Elif ve He harfleridir. Bu üç harf, aklı, nefsi ve feleki
gösterir. Dört kelime oluşu, insanın dört tabiatı olduğunu gösterir.
Yedi hecedir. Bu heceler, insan başının iki gözü, iki kulağı, iki burn
deliği ve bir ağzı olmak üzere yedi delikli organlarına işarettir. On
iki harfle yazılışı da, insanın oniki organını belirtir. Demek ki,
Kelime-i Tevhid, aslında insanı dile getirir ve Allah’ın insanda
belirdiğini kanıtlar. Hurûfîlik anlayışında varlık, harflerle
açıklanılır. Bu tutum, antikçağ Pitagorasçılığının varlığı sayılarla
açıklamasının başka bir biçimidir. Bâtınî’liğin temel düşüncesini
sürdüren Hurûfîlik’te amaç, insandır. İnsanın açıklanması Allah’ı da
açıklar. (37)
Harflerin esrarına dayanan Hurûfilik, gerçek anlamıyla milâttan önce IV
ve III. Yüzyıllardan itibaren Ortadoğudaki Helenistik-Gnostik izler
taşıyan dinlerde ortaya çıkmaya başlamıtır. Helenistik-Gnostik
literatürde Sibyline Oracles (m. Ö. V-III. Yüzyıllar arası) adı verilen
Yahudi-Grek kaynaklı kehanetler koleksiyonunda Grek harflerine sayısal
değerler verilerek geleceğe yönelik kehanetlerde bulunulmaktadır. Yahudi
geleneğinde apokaliptik literatürde (m. ö. III. yüzyıl) ortaya çıkan
hurûfi anlayış İbrânice’de “gematria” şeklinde adlandırılır.(38)
Hurûfîliği kurarken Bâtınîler’in te’vil usullerini başarılı bir şekilde
kullanan Fazlullah rüya yoluyla gerçeği bulduğunu, bazı sırların
kendisine bu yolla bildirildiğini ileri sürmüştür. Kur’an’ı Kerim’de
geçen bütün “fazl” (fadl) kelimeleriyle Fazlullah’ın kastedildiğine
inanan, onu Allah’ın zuhuru şeklinde gören Hurûfîler, Fazlullah’ın baş
eseri ve ana kaynağı olan Câvidânnâme’yi ilâhî kitap olarak tanırlar;
ayet-leri, cennet, cehennem ve âhiret hallerini ve bütün dini hükümleri
yirmi sekiz veya otuziki harfe irca ederek te’vile tâbi tutarlar.
Hurûfîliğe dair eserlerden edinilen bilgilere göre bu akımda âhiret ve
dinî mükellefiyetlerin çoğu inkâr edilmektedir. (39)
Bâtınîyye olarak da bilinen İsmâilîlerin bâtınî-hurûfî yorumlarında en
sık kullanılan sayı, öteden beri kutsal bir sayı olduğuna inanılan
yedidir (seb’). Bu sayıya Pisagorcu gelenekte de çok özel bir önem
verilmişitr. Keza, İbranîlerin, bazı inançlarına temel ittihaz ettikleri
yedi sayısına eski Hint, İran, Sümer, Babil ve Mısır medeniyetlerinde de
bir takım bâtınî ve mistik anlamlar yüklenmiştir. Yedi ve yedinin
katlarına Eski Ahit’te de sıkça rastlanılması dikkat çekicidir.
İsmâilîlerin yedi sayısı ekseninde ürettikleri hurufi te’viller,
Fazlullah Hurufi’nin tesis ettiği Hurufilikte daha da
zenginleştirilmiştir. İsmâilîlerin bâtınî-hurufi te’villerinde
kullandıkları bir diğer rakam da on iki sayısıdır.
İsmaililer, yedi ve on iki sayılarının toplamından oluşan on dokuz
sayısı üzerinde de durmuşlardır. Bu sayıya özel bir anlam atfetme
telakkisi bilahare Bahâilik mezhebine intikal etmiştir. İran’da Mirza
Huseyn Ali Nûri (ö. 1309/1892) tarafından kurulan bu mezhep, ondokuz
sayısına kûdsi bir anlam yüklemiştir. Bu kurgu ile de, tıpkı Karmatî
düşüncede olduğu gibi, besmelenin on dokuz harften ibaret olmasına özel
bir önem atfedilmektedir. (40) Batınîlik, Hurufilik nev’inden başvurulan
hurafelerin büyük bir kısmının İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği
açıktır. Batıda yüzyıllardır var olan, “Tevrat kodu” (41) adı verilen
sihrî yaklaşım, bizde ‘Kur’an’da 19 mucizesi’ v.s adıyla yapılmaktadır.
Tek fark onların ‘Yahudi’ bizdekilerin ise isimlerinin ‘Müslüman’
olmasıdır.
Hurefenin mantığı heryerde herçağda aynıdır. Uydurduğunuz hurafeye
uymadı diye hurafenizden vazgeçmek yerine ayetten vazgeçeceksiniz. Buna
“Kur’an’a iman etmek” değil 19’a iman etmek” derler. Allah’ın
Peygamberine dahi bildirmediği kıyametin tarihini bildiğini söyleyecek
kadar aklını ve nefsini putlaştıran bir mantığın ürünü, “Bu hesaba göre
kıyamet 1710 hicri (2280 miladi) yılında kopacaktır. Bunu da Kur’an’da
ki tüm huruf-u mukatta’nın cifr hesabındaki rakamsal karşılığını alt
alta toplayarak bulduklarını söylemektedirler.”(42)
Arap dilinde daha çok kesretten kinaye olarak kullanılan; dolayısıyla,
farklı bir anlam içeren belli rakamlar, hurufilikte, istenen anlamlara
ulaşmanın mutî birer argümanı haline getirilmişlerdir. Bu tutum,
sahiplerini, öylesine sınır tanımaz bir gizem avcılığına sevk etmiş ki,
Tevbe suresinin son iki ayetinin kurguya uymadığı iddiasıyla Kur’an’dan
sayılmaması gerektiği hezeyanına kadar götürmüştür.
İslâm tasavvuf felsefesinde harflerin metafizik yorumları ve
insan-kâinat ilişkilerinin bu perspektifle açıklanışı ile “Hurufilik”
adı verilen Fazlullah Hurûfî tarafından tesis edilmiş tarikatla temelden
ve doğrudan bir alâka kurmanın yanlış olduğunu söyleyenler olmuştur. Ne
var ki bunu söyleyenler dahi bazı mutasavvıf şairlerin bu kültürden
etkilenerek şiirler yazdıklarını yine de Hurufîlik ile tasavvufî ve
felsefî yorumların arasında mahiyet farkı olduğunu söylemişlerdir. (43)
Fakat diğer taraftan bazı araştırmacılar da, Bâtınîliğin müesses
tasavvuftaki Hurûfilik, Bektâşilik gibi bazı tarikatlara belli ölçüde
etki ettiğini söylemişlerdir. (44)
Bâtınîyye - İsmâilîyye
Bâtın ilmi, gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî
kurtuluşa ulaştırdığına inanılan ilimdir. İslâm’da zâhir ve bâtın olmak
üzere iki bilgi türünün bulunduğu görüşü ilk defa Şiîler tarafın-dan
ortaya atılmıştır. Aşırı şiiler tenzilin Hz. Mu-hammed’e te’vilin ise
kendilerine indiğini ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda Ca’fer es-Sâdık’ın
bildiği iddia edilen cefr ilminin de bâtın ilmi olduğu kabul edilir.
(45) Nitekim Müslüman alimler yaklaşık H. IV./M.X yüzyıldan bu yana
–Şiiler ve bazı sufiler dışında- ‘tefsir’ terimini ‘te’vîl’ terimine
tercih edegelmişlerdir. (46)
Bâtınîyye, “gizli olmak, bilmek, bir şeyin iç yüzüne vâkıf olmak”
anlamlarına gelen batn veya butûn kökünden türeyen bâtın kelimesine
nisbet ekinin ilavesiyle oluşmuş bir terimdir. Buna göre “Bâtınî”
kelimesi, “eşyanın gizli yönlerini ve kendine has özelliklerini bilen”
anlamına gelmekte; tabiatıyla kelimenin çoğul formundaki “Bâtınîyye” de
anılan vasfı haiz zümreleri nitelemektedir. Bâtınîyye için İsmâilîyye
fırkasına verilen bir isim olduğu ve bu isim mensuplarının kutsal
metinlerin sözel kalıplarının ardındaki gizli mânâya tekabül eden
‘bâtın’ kavramına yönelik aşırı vurgularına işaret etmekte; daha genel
çerçevede ise bâtınî anlam uğruna nassların literal anlamlarını heder
etmekle suçlanan herkes için kullanılan bir niteleme olduğu
söylenmişitr. ‘Bâtınîyye’ kelimesinin mevcut tespitlere göre en erken
Makdisî’nin (ö. 387/997) el-Bed’ ve ve’t-târîh eserinde kullanıldığı
söylenmektedir.(47)
Bâtınîyye en yalın haliyle dahi nasslara tamamen dil dışı anlamlar
yüklemek suretiyle istediği sonuçlara varmak için son derece zorlama;
ilginç, hatta akla-hayale gelmeyecek tuhaf sonuçlara gitmişitr. Bâtınî
yorum tarzını daha çok tasavvufî ve Şii tefsir ve metinlerde yaygın
olarak görmek mümkündür.
Araştırmacılar tarafından Bâtınîyye hareketi ve kurucusu hakkında her ne
kadar mezhebi kaygılarla tanımlamalarda bulunulduğu kanaâtine dikkat
çekilmişse de haklarındaki genel kanaâtleri ge-
nel karakterinin olumsuzluk taşımakta olduğu yönündedir. Bunların
peygamberlik iddiasında bulunma, bu yönde çeşitli düzenbazlık ve
hilelere başvurma, insan fıtratının arzu ettiği her şeyi mübah sayma
eğiliminde olan; ayrıca şer’î yükümlülükleri ve peygamberleri inkâr eden
Dehrî (materyalist) zındıklardan müteşekkil olduğunu ileri sürülmüş,
yine Bâtınîliği tesis eden kişinin Yahudi menşe’li olduğu, tesis
edenlerin İslâm dışı dinlere ve felsefî ekollere mensup oldukları ve
kuruluş tarihlerinin daha başka şaibelerle dolu olduğu görülmektedir.
Ancak kesin olan şu ki, Bâtınîye hareketinin doğuşu İsmâilîyye’nin
doğuşudur. Veriler, Bâtınîyye’nin İsmâilîyye fırkasıyla özdeş olduğunu,
Bâtınî-İsmâilî hareketin temelde aşırılık (guluv) ikliminde vücut
bulduğunu göstermektedir.(48)
Bâtınîliğin İsmâilî versiyonunun tamamen bâtınî te’vil üzerine inşâ
edilen bir düşünce sistemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu irfânî düşünce
sisteminde temel ayıraçlar, zâhir-bâtın, tenzil-te’vil ve mesel-memsul
(sembol-sembolize edilen) gibi ikili ayrımlardan oluşmakta; bâtınî
te’vilin genel karakterini de Kur’an’ın zahiri anlamlarını inkar
sonucuna götüren bir mantık üzerine oturan, gereksiz, içi boş, anlamsız
yaklaşımı ile perdelenen bir tavır oluşturmaktadır.(49)
İsmâilîlere göre te’vilde en yetkili merci masum Ehl-i Beyt imamlarıdır.
İmamlar’ın te’vile esas teşkil eden bilgi kaynakları ise Tasavvuf ve
Şii’likte asl olan Sünnilikte de kimilerince kullanılan cefr ve Nûr-ı
Muhammedi ve ledünnî ve gaybî bir ilim olarak nitelenen ilhâmdır. (50)
Onlara göre nasların zâhirî ve bâtınî manaları vardır; ancak asıl
geçerli olan bâtınî mânadır.(51) “Sözkonusu fırkaların “Bâtınîyye”
olarak anılma sebepleri temelde bâtın, te’vil, takıye ve avam-havâs
ayrımından oluşan dört nosyon üzerine inşâ edilen bir düşünce sistemi
içerisinde yer almalarıdır. Dolayısıyla dinî metinlerin yorum ve anlam
düzeyleri hususunda zâhir-bâtın ayrımına giden, zâhiri anlamı geri
planda tutarak, -hatta, gereksiz olduğunu ifade ederek- ısrarla
ha-kikatin bilgisinin bâtında saklı olduğunu savunan, özellikle ayet ve
hadisleri hakiki-mecazi delaletle-rinden uzak şekilde yorumlayan ve
nihayet şer’î hüküm ve yükümlülüklerin yalnızca zâhiri kavra-yabilen
sıradan insanları (avam) bağladığını iddia eden mutasavvıflar da Bâtınî
olarak nitelenmiştir.”(52)
Bu bağlamda dinin zahiri hükümlerini inkar etmemekle birlikte sadece
kendi anladığını cefr gibi tamamen sınırsız te’vile dayandıran fırkalar
da kuşkusuz “Bâtınî” birer fırkadırlar. Bunlar tarihte bu isimle anılsın
veya anılmasın fark etmez. Zira biz çalışmamızda, Bâtınîyyeyi, Mezhepler
tarihi terminolojisindeki reel karşılığı olan İsmâilîyye fırkası (53)
tanımının dışında kudsî metinleri bâtınî te’vil yöntemini kullanmış
olanlar için kullanmayı tercih ediyoruz. Kaldı ki te’vil, İsmâilîyye
imamlarına mahsus ilimlerden biridir ve İsmâilîyye, bu te’vil
nazariyesinden dolayı Bâtınîyye lakabıyla anılmışlar ve kendi kabulleri
de bu yöndedir. (54)
Bâtınî te’vil, sadece bir dine veya fırkaya özgü bir hususiyet değildir.
Zira bâtınî te’vilin kökeninin antik uygarlıklara kadar uzandığı,
muhtelif kültür havzalarında felsefî metinlerden şiir ve diğer edebiyat
ürünlerine kadar çok geniş bir alanda kullanıldığı bilinmektedir. Bazı
Yahudi âlimlerin Kutsal kitabın sarih lafızları üzerinde bâtınî yorumlar
yaptıkları bilinse de Philo seleflerinden farklı olarak te’vil
anlayışını bir sistem haline getirmeyi amaçlamış-tır. Müslüman
araştırmacılar da, bâtınıyye-İs-mâilîyyeden Bâbîlik-Bahâiliğe, İhvân-ı
Safâ’dan Muhyiddin İbn Arabî’ye kadar muhtelif fırkaların, felsefi
ekollerin ve mutasavvıfların Kur’an ve hadis nasslarına yönelik bâtınî
yorumlarının köken itibariyle Philo’nun alegorizmine dayandığına ilişkin
kesin yargılarda bulunmuşlardır. Philo, Tevrat nasslarını literal
anlamlarına aykırı biçimde yorumlayan, bu yorumlama yöntemini de
kurumsallaştıran bir yahudidir. (55)
Araştırmacılar tarfından, bâtınî te’vilin İslam dünyasına Yahudilik,
Hırıstiyanlık ve Ortadoğu’daki Sâbiîlik, Maniheizm ve Mecûsîlik gibi
çeşitli dinlerle, Hermetisizm ve Yeni-Eflâtunculuk gibi gnostik
karakterli düşünce ekollerinden beslendikleri tespit edilmiştir. Bu
konuda en ufak bir kuşku duyulmadan aşırı Şii fırkaların öncülerinin ve
bunların takipçilerinin başrol oynadıkları ortaya konulmuştur. (56)
Ayrıca batınîlik, Dinsel Çoğulculuk paradigması(57) tarafından da
merkeze alınan bir kavram hatta yaklaşım tarzıdır. René Guénon,
dinlerden başka Yunan felsefesinde de batınî öğretinin olduğunu söyler
ve sükût, yani semboller aracılığıyla insanı hakikate ulaştıran batınî
yöntem, kelimelerle sınırlı zahiri yöntemin dışında bir öğretimden
habersiz olan modern filozoflar tarafından anlaşılmamaktadır der. Keza
S. Hüseyin Nasr’ın söylediği de budur: “Bâtınî anlayış, zâhirî ölçülere
göre değerlendirilemez; onun hiçbir dış yaklaşımın üstesinden
gele-meyeceği kendine özgü bir mantığı vardır. Kur’an için de durum
tamamen böyledir.”(58) Keza gelenekçilerin üzerinde en fazla durduğu da
Hint, Çin, Hıristiyan ve İslâm bâtınîlikleridir. (59)
Tasavvufî İşârî Tefsir Okulu
Süreç içerisinde Kur’an’ın yorumuna dair farklı fırkaların görüşlerini
yansıtan tefsir ekolleri doğdu. Bu oluşum safhasında mutasavvıflar da
kendi görüşlerine uygun düşen tefsirleri topladılar. Yaşadıkları zevk
haline göre âyetlerden manalar çıkardılar. Bu tefsire, ilk anda akla
gelmeyen, fakat tefekkürle, ayetin işaretinden kalbe doğan mana anlamına
gelen işârî tefsir adını verdiler. Böylece diğer tefsir ekolleri yanında
mutasavvıfların görüşlerini yansıtan Tasavvufî işârî tefsir okulu doğmuş
oldu. Mutasavvıflar, Kur’an-ı Kerîm’in Kehf Sûresi’nde anlatıldığı üzere
öğrenme ile elde edilen bilgiden ayrı olarak Allah tarafından insana
lûtfedi-len ledünnî bir ilmin varlığını kabul ederler. Hıdır (as)’a
verilenin de bu ilim olduğu kabul edilir. Onlara göre işin iç yüzünü
gösteren bu ilmi, gizli karakterinden dolayı ilk anda Hz. Musa’da
anlayamamıştı. İşte sufîler, yaptıkları riyazet ve ibadetler sonunda
böyle bir ilme ulaştıkları görüşündedirler. Sûfiler, kazandıkları bu
gizli bilgiyi herkesin hazmedemeyeceğini, insanları yanlış bir anlayışa
sevketmekten kaçınmak için de kalplerine doğan bu bilgiyi kapalı bir
üslûp ile remiz ve işaret yoluyla ifade ettiklerini söylemektedirler.
Bundan dolayı yaptıkları tefsirlere ‘tefsir’ değil, ‘işaret’ adını
vermişlerdir. Bunun için tasavvufî tefsire işârî tefsir de denmiştir.
(60)
“İşârî tefsir terminolojisinin en temel terimi olan ‘işâre’, ‘ibâre’nin
zıddıdır. Esasen işâre-ibâre terimleri arasındaki ilişki, zâhir-bâtın
ilişkisiyle aynıdır. Tassavvufî terminolojide zahire denk düşen ibâre,
toplumsal uzlaşımın ürünü olan beşerî dile delâlet eder. İşaret ise,
bâtını temsil vasfıyla, ilâhî dili sembolize eder.” (61) Kanaâtimizce
İşârî tercihin kabulleri, çıkarımlarını, “kendi anlam dünyalarının
sembolleri”ne endekslemeleri ilgili yargıları oldukça tartışmalı duruma
sokmaktadır.
İhvân-ı Safâ
İhvân-ı Safâ, IV. (X.) yüzyılda Basra’da teşekkül etmiş, dini, felsefî,
siyasî ve ilmî açıdan hedefleri olan ve faliyetlerini gizli olarak
sürdürmüş organize bir topluluğun adıdır. Onlar için düşüncelerine temel
olmada Kur’an ne kadar öneme sahipse Tevrat ve İncil de o kadar
önemlidir. Din bilgisinde de Hz. Peygamber’in veya Hz. Ali’nin sözü ne
kadar önem taşıyorsa diğer disiplinlerdeki bilim adamı ve filo-zofların
sözünün de önemi o derece büyüktür. Zaten bu yaklaşımla bilgi
kaynaklarını, bilge ve filozofların eserleri, Tevrat, İncil ve Kur’an,
astronomi, jeoloji ve botaniğe dair eserler ve Allah’ın ilhâm yoluyla
bildirdiği ilâhî kitaplar olarak gösterirler. Zâhir-Bâtın ayrımını her
işte kullanan İh-
vân-ı Safâ, Pisagorculuğun ve Yeni Eflâtunculuğun açık etkisiyle
Peygamberlerin ümmet içindeki konumuna varıncaya kadar herşeyi ondalık
sayı dizisiyle açıklama yoluna giderler. (62)
Genel tasavvufî yönelimin yanında işârî yöntemi disiplin olarak asl
kabul eden İhvân-ı Safâ’dır. İh-van-ı Safâ’nın görüşleri, Kur’an’ın
zahirini tamamen inkara, dini kökünden kaldırmağa ilişkindir. Onlar,
namaz, hac, oruç gibi ibadetlere peygamberî örnekliğin ve ibadet
boyutunun dışında, amelsiz ve tamamen yaşanan zevk haliyle kalbe doğan
işaretlere göre anlamlar vermektedirler. İhvan-ı Safâ, cehennemi, uhrevî
azabı inkâr etmektedirler. Onlar, Kur’an’da bahsi geçen şahıs ve
olaylara yine Kur’an’a muhalif manalar vermiş, olmadık anlamlar
yükle-yerek Kur’an’ı kasten tahrife kalkışmışlardır. (63)
Teymiyye, bid’atçıların nassları anlama ve yorumlama yöntemlerini izah
bağlamında İhvân-ı Safâ, Fârâbî (ö. 339/950) ve İbn Sînâ (ö. 428/1037)
gibi felsefeciler ile Kur’an ve Sünnet’e bağlı olan selefin çizgisinden
sapmalarından dolayı ‘mülhit sufiler’ nitelemesini yakıştırdığı
Muhyiddîn ibn Arabî ve İbn Seb’in gibi bazı sufileri
Bâtınîyye-İsmâilîyye ile aynı safta göstermiştir. Bu bağlamda aynı yorum
yaklaşımını benimseyen, Suhreverdi, Fahrîduddîn Attâr, Şemseddin Tebrîzî
ve Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (ö. 672/1273)’de Bâtınîyye-İsmâilîyye
fırkasının temsilcileri olarak sayılmışlardır. Kuşkusuz burada adları
geçen sufi ve filozofların bir kısmı İsmâilîyye fırkasıyla organik bir
bağlarından öte bâtınî te’vil yöntemini kullanmış olmalarından ötürü bu
şekilde nitelenmişlerdir. Yine bu bağlamda günümüzde temsilcileri
bulunan Nuseyrîlik ve Dürzîlik fırkalarını da Bâtınîyye kategorisine
dahil edenler olmuştur.(64) Gazali’nin de İhvân-ı Safâ’yı tanıyıp bozuk
felsefesini eleştirdiği İbn Hazm’ın ise İhvân-ı Safâ’yı yıldızların bu
aleme etkisi konusundaki düşüncelerinden ötürü şirkle itham ettiği
nakledilmektedir. (65)
Netice adı ne konulursa konulsun böylesi bâtınî inanış ve müdahale
tahrife kalkışmaktır. Buna ister İhvan-ı Safâ’nın görüşleri denilsin
isterse yapılana, ‘sufîlerin, tefsir değil, ‘işaret’ adını verdikleri’
söylensin ameliye itibariyle aynı kapıya çıkmaktadır. Burada müdahalenin
mantığı Kur’an’ın zahirini ya tamamen inkara veya Kur’an bütünlüğüne
rağmen anlamlar yüklemeye dayanmaktadır. Bu da ifsadî bir tutumdur. Zira
hiçbir müfsid kendini ifsad edici kabul etmediği gibi sıfatını da hiç
ilan etmez. Nitekim isimlendirme eyleme dönüşmez, eylemler/yönelişler
bir isme dönüşürler. Bu durum kadîm dönemlerde böyle olduğu gibi son
dönem Kur’an aşırı yorumları için de böyledir. Mana itibariyle ilgimizi
çeken şu rivayetleri bu bağlamda oldukça anlamlı buluyoruz: Hz.
Peygamberin Hz. Ali’ye izafeten şöyle söylediği bildirilir: “İçinizden
biri, Kur’an’ın tenzili için savaştığı gibi, te’vili için de
savaşacaktır.” (66) Ali’nin Benî Ümeyye’ye mensup bir topluluğun önceki
yıllarda tenzili inkar etmelerinin ardından bugün de te’vîli manipüle
etmeye çalışmaları üzerine söylediği, “Dün Kur’an’ın emri gereği (‘alâ
tenzîlih) onlarla savaşmıştık, bugün de Kur’an’ın te’vîli gereği (‘alâ
te’vilih) onlarla savaşıyoruz” (67) ifadesi de gösteriyor ki te’vil,
Kitap ve Sünnet’e aykırı düşmemeli, ayetin hamledildiği muhtemel mânânın
siyak ve sibakıyla uygunluk arz etmeli ve ayrıca Arap dilinin kural ve
kaidelerini ihlâl etmemelidir. (68)
Kur’an'a Ebced Yöntemiyle Bakmak
İslâm düşünce tarihinde Kur’an te’vili, kimilerince, nassların sadece
zahirî yönü, kimilerince nassların zahirî hiç dikkate alınmaksızın
sadece bâtınî yönü ve kimilerince de hem zahirî hem de bâtınî yönü
dikkate alınarak yapılmıştır. Bu yorumlama yöntemleri içerisinde aslâ
kabul edilmeyecek olanı nassların zahirîni hiç dikkate almaksızın sadece
bâtınî yönüne itibar eden anlayıştır. Bu düşünce tarzı, bâtınî te’vil
geleneğini sürdüren; hatta, mezheplerinin temel prensibi, inanç umdesi
olarak kabul eden İsmâilîyye mezhebine aittir. Bu yaklaşım tarzı,
hidayet, rahmet ve nur kaynağı olarak gönderilen Kur’an’ın ruhuna
kesinlikle aykırıdır. Zira Kur’an açık ve anlaşılır bir dille
gönderildiğini bizzat kendisi beyan etmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın
zahirî ifadesini dışlamak demek, muhataplarının onun hidayet ve rahmet
saçan mesajlarından istifade etme imkânını ortadan kaldırmak
demektir.(69)
Ebced yöntemiyle Kuran'da geçen bazı ayetler incelendiğinde, bu
ayetlerin anlamlarına uygun olarak birtakım tarihlere denk geldikleri
iddiası veya Kur’an’da geçen bir takım kelimelerin ulaşılan bilimsel
sonuçlarla uyumlu olduğunu ortaya koymaya çalışılması aslında Allah’ın
kelamını ulaşılan beşerî sonuçların güvenilirliğine(!) terketmek
anlamına gelen bir garabeti beraberinde getirmektedir. Değerli
araştırmacı Öztürk’ün, Kur’an ve Aşırı Yorum’da te’vil için
söylediklerini, burada ayniyle cefr ve ebced için de söyleyebiliriz diye
düşünüyorum. Bu, kendi anladığını muhatabına onaylatmak maksadıyla
yapılan tüm başvuru girişimlerinde sürekli olarak “te’vil”/cefr
enstrümanını kullanmış olmaktır. Bütün bu başvurulardaki talepler de
yine te’vilin/cefrin sağladığı imkanlar vasıtasıyla karşılanmaya
çalışılmıştır.(70) Buradan hareketle te’vilin beklentilerini cefrin
tamamen karşıladığını söyleyebiliriz.
Ayetlerde bahsedilen olayların, ebced hesaplarıyla elde edilen
tarihlerde gerçekleştiğinin sanılması, söz konusu ayetlerde olaya
ilişkin gizli bir işaret bulunduğu sanısına yol açmıştır. Örneğin şöhret
bulmuş bir anlatı olarak söylenegelen İstanbul’un fetih tarihine Sebe’
Sûresi’nin 14. âyetinde geçen iki kelime olan “beldetun tayyibetun”
ifadesinin denk geldiği kanaâti dahi sağlıklı olmayıp bunun tarihlemede
ve hesaplanışında önemli bir kural değişikliğine gidilerek elde edildiği
görülür.(71) Bu işlem, normal ebced kurallarıyla yapılmış olsa
hesaplamada bu tarihin de tutmadığı görülecektir. Kaldı ki bizim için
tarihin tutup tutmamasından öte ilâhî metinlerin bu yöntem ile yorumunun
ve/veya bir takım meydana gelmiş olaylara Kur’an ayetlerini bu yöntem
ile delil getirmenin güvenilirliği noktasıdır.
1969 yılında Ay'a çıkılmasına Kur’an'da işaret edildiğinin söylenmesinde
de, “Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve ay yarıldı”(72) da geçen
"şakka" kelimesinin Arapça'da "ikiye yarılma, ayrılma" manasından başka
"çizilme, kabartma, toprağı sürme, toprağın kazılması" gibi manalarda da
kullanıldığı, yine “Şöyle ki; Yağmurlar yağdırdık. Sonra
toprağı göz göz ayırdık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler,
zeytin ve hurma bağları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve
çayırlar bitirdik.”(73) ayetinde geçen "şakka" kelimesi
"ikiye yarılma, ayrılma" manasında değil, "toprağın yarılıp, çeşitli
ekinlerin bitmesi" manasında kullanılmıştır. "Şakka" kelimesi bu şekilde
değerlendirildiğinde (Kamer Suresi, 1. ayetinde geçen) "Ay'ın yarılması"
anlamı yanında, aynı zamanda 1969 yılında Ay'a çıkma olayında Ay toprağı
üzerinde yapılan faali-yetlerin, Amerikalı astronotların Ay üzerinde
incelemeler yapmaları, Ay'ın toprağının çeşitli aletlerle kazıldığı,
yarıldığının da anlaşıldığı, aynı zamanda Kamer Suresi'nde geçen bu
ayetin bazı kelimelerinin ebcedi bizlere 1969 rakamını
verdiğinin(74) söylenmesi gibi isteyenin isteyeceği konuda istediği tarz
ilgileri kurabileceği zorlaması ortadadır.
Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün iken araştırmamızın amacı açısından
bu yolu tercih etmiyor, esas itibariyle yaklaşımın doğru-yanlışlığını
izah ile yetiniyoruz. Ancak bu bağlamda yapılmış bir çalışmaya kısa
değini ile konuyu tamamlamak istiyorum. İlgili çalışmada, sadece Fatiha
Suresi için verilen sırlı dizilişde(75) bile sayılan sırlardan
daha fazla çelişkiler vardır. Herşeyden önce vahyî olanın
beşerî olan ile delillendirilmeye kalkışılması yanlıştır. Zira
beşerî olanın değişebilirliği mümkün hatta kaçınılmaz iken vahyî olan
değişmezdir. Bir diğer nokta ise yazarın adeta Said Nursi’nin yapmak
isteyip de yapamadığına hayıflandığı, “bütün Kur’an’ı bütün
harfleriyle ve kelam ve kelimatıyla hesap etmeye ve letaif-i
i’caziyeyi onunla tam takviye etmeye vakit bulamadım”(76) hayıflanmasını
bir vasiyet gibi algılıyor. Bu vasiyeti gerçekleştirircesine Kur’an’ın
her bir harf ve kelimesinin ebcedî değeri çıkartılmaya
çalışılıyor. Ancak burada da belli sonuçları tutturmak için çok farklı
hesap sistemlerinin kullanıldığı görülmektedir.(77) Oysa Cümel-i Sağir,
Cümel-i Asgar, Cümel-i Kebîr ve Cümel-i Ekber gibi farklı hesap
sistemlerinin birer zihni faaliyet olduğu birkez daha düşünülecek olursa
ve alfabelerin farklılığı, takvim türleri de buna eklendiğinde ilâhî
olanın hata ile malûl üretmelere terkinin sakıncaları ve bu tür
çıkarımlara güvenmenin imkansızlığı ortaya çıkmaktadır.
Kur’an tanımlamalarının bilimsel sonuçlar ile denk-lenmesi de aynı riski
taşımaktadır. Çünkü “bilimsel sonuç” denilenin, yarın reddedilmeyeceğini
kim garanti edebilir? Değişmezlik iddiası bilime dahi terstir. Bilimsel
olanın değişmesi mümkün iken kendisine endekslenen vahyî olanın
değişmesi ise imkansızdır. Bugün insanların imanını artırmak için ön
plana çıkartılan argümanlar yarın vahyin yalanlanmasının sebebi de
olabilir. Mucizelerin ilim-fen ile izahına, ıspatına gelince; mucizeler,
zaten “mucize” oluşları itibariyle insanı acze düşüren ve iman
ile yetinilmesi gerekli ilâhi uyarı sebepleridir. Kur’an’daki belli
kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel buluş ve o anın
ilmi sonuçlarına endeksleme de yanlış yaklaşımdır. Daha çok Batı kültürü
ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan bu
tavırın(78) cefr ile desteklenmesi ile ‘o an’ için ilmî netice olarak
kabul edilen veriler ile desteklenmesi arasında aslında güvenilirlik
açısından bir fark yoktur. Birisiyle vahyin tamamen uçları açık beşerî
bir üretmeye terki sözkonusuyken bir diğerinde ise ‘o an’ki bilgi ile
mukayyet; her an değişmesi mümkün hatta kaçınılmaz olana terk vardır.
Kaldı ki ikincisinin epistemik temelde de mutlaklık iddiasının reddi
vardır. Dolayısıyla burada vahyi kabule yanaşmayan rasyonalite ile vahyi
kendi penceresinden görmek isteyen ruhçu-maneviyatçı geleneğin
denkliğini görüyoruz. Bu da modern ile gelenk hurafesinin denkliğidir
diye düşünüyoruz.
İnsanları te’vile sevk eden değişik sebepler olduğunu biliyoruz. “Yorum
öznesinin Kur’an’a her istediğini söyletme amacına hizmet eden bir
te’vilin ‘bâtınî’ sıfatını taşımasıyla, alegorik, sembolik, işârî veya
bilimsel nitelikli olması arasında hemen hiçbir fark yoktur. Yorum
öznesinin bâtınî te’vile başvur-masındaki ilk amaç, mensubu bulunduğu
mezhebin görüşlerini kutsal metne (nassa) uyarlamak; ikinci amaç ise,
aklın verileriyle sarih lafızdan anlaşılan mânâyı uzlaştırmaktır. Bu
uyarlama ve uzlaştırma ediminin ile temelinde, kutsal metnin
bağlayıcılığından kurtulma iradesi yatmaktadır. Yorumcuyu bâtınî te’vile
sevk eden üçüncü âmil ise, sarih kutsal metnin içerdiği mânâ ve
mefhumların hakikatine nüfuz etme isteğidir.”(79) Dini ahkamın
gerektirdiği yükümlülüklerden soyutlanmak, bâtınî yönelimlerini mezhep,
cemaât ve farklılıklarını Kur’anî delillerle desteklemek, Kur’an’ın
zahiri anlamlarını nefyetmek suretiyle, kendilerine geniş bir düşünce
özgürlüğü oluşturmak ve böylece her istediklerini(80) Kur’an’a söyletmek
saikiyle de bâtınî te’vile gidilmiş; cefr ve ebced gibi enstrümanlar da
kullanılarak sınırsız öz-gürlük(!) alanı oluşturulmuştur.
Kur’an
Yorumunun Cefr ve Ebced ile Yapılmasının İslâmîliği İmkanı
-İslâm’da Gayb Problemi-
İslâm inancı açısından gayb itikada dair bir konudur. Bunda,
sınırları ihlâl edenler tarafından dahi ihtilaf yoktur. Ancak en çok
ihlal edilen ve üzerinde tartışılan da yine gayb meselesi
olmuştur. Allah, Kur’an’da gaybı ancak kendisinin bildiğini haber
vermekte, başkasının da bilmediğini/bilemeyeceğini tekrarla
vurgulamaktadır. Kur’an’da gaybe dair apaçık âyetler vardır.(81) Gayb
konusunda Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ben size, Allah’ın
hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem... Gaybın
anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez...”(82)
“Ona (Muhammed’e) Rabbinden bir mucize indirilse ya! De ki: Gayp
ancak Allah’ın dır.”(83) “De ki:“Ben, Allah’ın dilediğinden başka
kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer
ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana
hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı
ve müjdeleyiciyim.”(84) “De ki:Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse
gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmez-ler.”(85)
“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak,
(bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden
ve ardından gözcüler salar.”(86)
Peygamber (s)’den gaybe ve istikbale âid şeyleri bilmenin yalnız Allah’a
mahsus olduğuna dair bir çok hadis rivayet edilmiştir.(87) Hz Aişe (r)
rivaye-tinde şöyle demiştir; Kim onun (Hz.Peygamberin) yarın ne
olacağını bildiğini sanıyorsa, şüphesiz Allah’a en büyük iftirayı atmış
olur. Zira Allah Teâlâ: “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan
başka kimse bilmez.” (Neml, 27/65) buyurmaktadır.(88)
“Kur’an’ı Kerim de gayb bilgisinin ulûhiyyet vasıf-larından olduğu ve
insanların bilgi edinme vasıtalarının dışında kaldığı, ancak Allah’ın
bazı peygamberlerini dilediği bilgilere muttali kıldığı açıkça
belirtilmiştir. Kur’an’a göre gaybe ait haberlerin yegâne kaynağı
vahiydir. Şîa mensuplarının, Hz. Peygamber’in kendisine gelen
vahiylerin bir kısmını yalnız Hz. Ali’ye bildirdiğini, bu sebeple
Ali’nin bilgilerinin de vahye dayandığını iddia etmeleri, Rasûlullah’ın
nâzil olan vahiylerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden
Kur’an âyetleriyle çelişir.(89) Ayrıca bu iddialar, Hz. Âişe, Hz. Ali,
ve İbn Abbas gibi sahâbîlerden nakledilen rivayetlere de aykırıdır. Keza
hadis uydurucuların gaybe dair sözleri mevzuat sahipleri tarafından da
Kur’an’a muhalif oldukları gerekçesiyle ifşa edilerek
red-dedilmişlerdir.(90)
Aişe (r) dedi; “Her kim Rasûlullah Allah’ın kitabından bir şey ketmetti
diye zulmederse, Allah’a karşı büyük iftira etmiş olur. İşitmedin mi?
Allah: “Ey Rasül! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et, etmezsen
onun risaletini eda etmiş olmazsın.” (Maide, 5/67) buyuruyor.”(91)
“Allah hiç kimseye gaybdan haber verme hususunda bir ilim ve yetenek
vermemiştir. Yalnız, bazı pey-gamberlere âhiret, melekler ve cinlerle
ilgili bilgiler bahşetmiştir ki bunlar vahiy ile sabittir, inanmak
gerekir. Araştırmacı ve titiz alimler “Cümmel Hesabı” diye
isimlendirilen cifr hesabına şiddetle karşı çıkmışlardır. İbn Hacer
el-Askâlanî, buna itimat etmenin caiz olmadığını söylemektedir. İbn
Abbâs’ın da bu hesabı sihir cümlesinden saydığı nakledilmektedir.”(92)
Bu konuda İbn Kesir ise tefsirinde ebced hesabı ile Hurûf-u Mukattaâ’aya
çeşitli manalar vermek isteyenler hakkında genişçe izahat verdikten
sonra şunları söyler: “Bu harflerle vakitlerin bilindiği, olayların,
fitne ve savaşların zamanlarının çıkarılacağını öne sürenler Kur’an’da
olmayan şeyler iddiâ etmekte ve uçulması gerekmeyen yerde uçmaya
çalışmaktadırlar.”(93)
“Ebcedle ilgili bazı hadislere de rastlanmakta, ancak İbn Teymiyye
bunların başlıcalarını verip ravilerini tenkit ederek güvenilir
olmadıklarını açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır.”(94)
“Bazan halk ararsında dolaşan ve Kur’an’ı Kerim’in şifa ile ilgili
ayetlerinin ebced hesabına göre rakamların yazılıp bunlarla yapılan
muskalar bulunmaktadır ki, bu rakamların şifa vereceğine inanmak
küfürdür. Bu gibi hususlar Hz. Peygamber’in sünnetinde olmadığı gibi
ashab, tâbiin ve büyük imamların böyle bir şeye başvurmadıkları ilmen ve
tarihen bilinen bir husustur. Ebced hesabına dayanarak ortaya çıkan
Hurûfilik, bu işi Kur’an ile fal bakmaya kadar götürmüştür. Bir devlet
kuruluşu olarak Di-yanet İşleri Başkanlığı’nın, devletin dinî anlayışını
yansıtmak üzere 1960’larda yayımlanan “Allah Bizimle” adlı bir
kitapçıkta ebced hesabı ile Hz. Peygamber (s) ile ilgili olan bir
âyetten hareketle 27 Mayıs 1960 askeri darbesine tarih düşürmeye
çalışılmıştır. Oysa bu hesaplar, bir israiliyat uydurması olup İslâm ile
hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Bunu İslâm tarihinde ilk kez Yahudiler
yapmışlardır.”(95)
“Şu son günlerde matematik oyunlarıyla akılları çelerek “gayb” üzerine
ahkâm kesen ahir zaman kâhini kılıklı münâfıkları Müslümanların
günde-mine taşımaktan utanmayanlar, acaba neden “gayb”ın belkide en
önemli konusuna, yani Alemlerin Rabbi Yüce Allah’ın (c) kulları için
öngördüğü hayat tarzına sıkı sıkıya bağlı kalınmadığı takdirde tecellî
edecek “nihaî yargı”nın korkunç sonuçlarına dikkat çekmeye aynı önemi
vermezler? Bu dünyada karşılaşacakları maddî/somut tehlikelerden
yalnızca biri, belki de en hafifî olan, birileri tarafından “mürtecî”
(!) olarak damgalanma korkusundan mı?”(96)
Apaçık (beyan edilmiş/Kitab-ı Mübin) Kur’an, Allah’ın, insan ile
anlayacağı dilde konuşması iken; şifreli konuşma, sırlar avcılığına
çıkma, mesajı bi-rilerine kapalı kılma onu anlama ve yaşama
mükel-lefiyetinden kaçma arzusundandır. Farklı bir ifadeyle “şifresiz
konuşmak” mesajın herkes tarafından anlaşılması arzusuna dayanır. Zira
vahiy, şifreli değildir ve dolayısıyla şifre çözücüye de ihtiyaç
göstermez. Zaten açık sözün açık Resulü, kaş, göz işaretiyle dahi
konuşmayı hoş görmezdi. Bu yön-tem ile varılan sonuçların mutlak
doğruluğu kanaâti ise büsbütün hatadır. Keza gerçeklik tek değildir.
Doğal ve kültürel olmak üzere farklı gerçekliklerin yanında inanç
gerçekliği de dikkate alındığında; bunlar, matematiksel (cifrî
çıkartımlar) olarak denetlenemezler. Kaldı ki bu anlamda yorumlama dahi
mutlak değildir. Çünkü bilim insanın etkinliklerinden yalnızca biridir.
Bu anlamda olmak üzere genel-geçer bilgi, doğruluğunda birleşilen bilgi
değildir/olamaz. Bu kadar değişken ve kendi içeri-sinde tutarsızlıkları
olan cefr ve ebcedin, bir söz sanatı ve harflerin rakamsal
değerleriyle olmuş olaylara tarih düşürmede kullanılan bir yöntem
olmasının öte-sinde ilâhî metinlerin yorumunda kullanılmaya kalkışılması
bizatihi yorumlananın (Kur’an) kendi kastına muhaliftir. Bu tavrın doğru
okunuşu, Kur’an’a uymayanların Kur’an’ı kendilerine uydurmanın yolunu
rakamlar ve harfler metafiziğinde aramalarıdır. Bu da esas itibariyle
harf ve sayı gizemciliğidir. Cefr ve ebcedi, Kur’an yorumunda
bir yöntem olarak ele almak, apaçık, beyan edilmiş olan Kur’an mesajının
kapalı ve anlaşılmaz olarak kabulüdür aynı zamanda.
Kur’an mesajını anlamaya yönelik olarak gelişitrilen yorum yöntemleri
neticede bir te’vildir ve esas itibariyle te’vil, istismara müsait bir
karaktere sahiptir. Te’vil, ilâhî muradı anlama amacına yönelik olarak
ortaya konulan bir çaba iken uçları açık bir yo-rumlama te’vil dahi
değildir. Tarihte tenzil için savaşanların sonradan te’vil için
savaştıkları da göz önüne alındığında durumun ehemmiyeti ortaya çıkar.
Te’vilin en azından nerede, nasıl ve niçin olamayacağı; sınırlarının
bilinmesi gerekir. Öncelikle bu kural, te’vil edilenin dil dışı
müdahelelere maruz bırakılmamasıdır. Kur’an’ın açık ve anlaşılır bir
Arapçayla vahyolunduğu kendisinin beyanı iken ve onun da korunulduğu
dikkate alındığında, Kur’an’ın zahirine rağmen bir te’vil kanaâtimizce
ümmeti helake sürükleyen aşırı yorumdur dolayısıyla fâsiddir. Te’vil
edilenin anlam bütünlüğüne muhalif yorumlara gitmemek önemli bir
kuraldır. Kastı anlama çabası, kendi anladığını kelamın sahibine ve/veya
muhatabına onaylatmaya dönüşmemeli; kısaca, te’vilin sağladığı imkanlar,
te’vil edilenin söz ve anlam bütünlüğüne rağmen olmamalıdır. Hülâsa
te’vil, dil, akıl ve nassların toplam anlam bütünlüğü ve zahiri yönü göz
ardı edilmeden ictihadî bir etkinliktir. Bu özellikler dikkatten uzak
tutulmamalı; Şii ve Tasavvuf geleneğinde olduğu gibi dil ve aklın çoğu
kez devre dışı bırakılarak irfanî bir faliyete dönüştürülmemelidir.(97)
Kur’an’daki hurûf-ı mukattaâ ile diğer bazı âyetlerin bâtınî manalarına
ulaşma aracı olarak görülen cefr, özellikle İsmâilîyye ve İhvân-ı Safâ
mensuplarınca bâtınî yorumların temel kaynağı haline getirilmiştir.(98)
Bâtınî yorumlar ilâhî metinlerin değerlendirmesinde ikilem meydana
getirmiştir. Bâtınî yorum, esas itibariyle aşırı yorumun bir
yansımasıdır. Bu, farklı aşırı yorumların meşruiyet gerekçesi ve sebebi
de olmuştur. Kur’an’da ebced ve cefre dair hiçbir bilgi; kelime olarak,
yöntem olarak yoktur. Selefin Kur’an tefsirini bu yöntemle yaptığına
dair ebcedle uğraşanların dahi ittifakıyla bir bilgi yoktur. Farklı bir
ifadeyle Kur’an’da ne ebced vardır ne de bu yöntemin meşruiyetini mümkün
kılacak bir tefsir yöntemi imkanı. Ancak süreç içerisinde Kur’an’a ebced
yöntemiyle bakanlar olmuştur. Kısaca İslâm’da cefrin meşruiyetine, ilâhî
metinlerin yorumunda kullanılabileceğine dair hiçbir delil olmadığı
halde, neredeyse cefrin özü olarak anılan gaybdan haber vermenin reddine
dair birçok imanî prensipler vardır. Ancak gabya taş atma sapkınlığına
İslâm kültür tarihinde malesef sıkça rastlamaktadır.
Sonuç
Yerine
Kaynağı itibariyle şeriat-hakikat ikilemi, şeriatın, zahirî ve bâtınî
ikilemine dayanmaktadır. Müslümanlar İslâm’ın ilk döneminde bu ayrımı
yap-mamışlardır. Bu ayrım her şeyin zahirî ve bâtınî olduğu gibi
Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zahirî bir
de bâtınî olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.(99) Şia ve Tasavvuf,
savunularını, çoğu kez cefr ve ebced ortak yöntemi ile ortaya
koymuşlardır. Ancak bu yöntem, diğer İslâmî disiplinler tarafından kabul
görmediği gibi kullanılmamıştır da. Kendilerini Şia ve Tasavvuftan
farklı isimlerle isimlendirmelerine rağmen bu yöntemi alabildiğine
kullanan farklı dinsel paradigmalar ise zaten mistizm zemini üzerine
oluşturulan; bâtınî yorumu esas alan yaklaşımlardır. Dolayısıyla
bunların, bu yöntemin meşruiyetine dair kanaâtlerinden öte
meşruiyetlerini bu yöntem üzerinden sağlamaya çalıştıkları
görülmektedir.
Kur’an, herşeyin bir ölçü ve ahenk ile yaratılmış olduğunu
bildirmektedir. Her şeyde Allah’ın yasası hakimdir. Beşerî sanılar,
Kur’an açısından vahiyle örtüşmesi oranında hakikat kabul edilir. Ancak
ahenge dair insanî fark ediş/hikmet, imanın asıl sebebi değil,
teslimiyetin akabinde belki tatmini artıran hakikat tecellileridir. Bu
sebeple vahyî gerçeklikle örtüşmeyen hiçbir üretme kabul görmez. Kur’an
ile çeliştiği zaman ise hiçbir savunmaya gidilmeksizin reddedilmeli hele
vahyî hakikat beşerî üretmelere asla terk edilmemelidir.
Bir tür gizli şifre çözme yöntemi olarak görülebilecek cefr, sonradan
İslâm’a ihtida ettiği söylenen gelenekçiler tarafından da mutlak doğru
bir yöntem sanılmıştır. Bununla, gelecek olayların önceden haber
alınmasına dair bir sır, tılsım ilmi(!) olarak görülen bu gizemcilik,
ilmî ve naklî bir temele dayanmamaktadır. Cefri, Hz. Ali’ye borçlu
olduğumuzu söyleyenler, bu nispetlikte bildiğimiz ilmi disiplinler
açısından mesnetsiz durdukları halde daha ileri giderek bu yöntemin bunu
anlayıp yorumlamasını bilen insan için kesin, doğru ve matematiksel bir
bilim özelliği gösterdiğine inanmaktadırlar.(100)
Bizce cefr ve ebced, zihinsel hokkabazlıkları sözsel zemine taşımanın;
eski dönemlerden modern zamana kadar süregelen aşırı yorumun, özgün bir
baş-ka teolojik yöntemidir. Binaenaleyh ilâhî metinlerin ve hususan
Kur’an’ın bu yöntem ile yorumunun mümkün olmadığı kanaâtindeyiz. Bu
kanâatimizi, Kur’an’ın, kendi sınırları açısından bu yöntemi mümkün
kılmadığı argümanlarına dayandırdık. Bâtınî yorumcuların bu bağlamda
aldıkları eleştirileri, ‘gaybî/manevî olanın reddi’ şeklinde
nitelemeleri ise ilmî bir gerekçeye dayanmamaktadır. Çünkü rasyonalist
bir yaklaşımın ‘manevî’ olanı reddinin gerekçesi ‘akla uymamış olması’
iken, burada bizim tespitler neticesinde oluşan eleştirimizin gerekçesi
ise ortaya konulan yorumlama yönteminin, yorumlanana/Kur’an’a
uymamasıdır. Kuşkusuz bu noktada ihtiyatı elden bırakmıyoruz: Yorum,
yine sadece bir yorumla reddediliyorsa bunun da meşruiyeti en fazla
reddedilen kadardır. Ancak Kur’an’ın kendi sistematiği içerisinde;
Kur’an’ın, Kur’an ile tefsir sınırları belirlenmiş sı-nırlarının ihlâli
sözkonusu ise kuşkusuz bu yeni bir yorum değil belirlenmiş Kur’anî
sınırların yorumla aşılmasını reddir. Dolayısıyla burada eleştirimiz,
yanlış tezahüre değil bilakis reddimiz özüne ve de yönteminedir. Burada
tezahürün nereye düştüğünden öte kalkılan yerin; yorumuna kalkıştığı
metnin uzağında olduğunu görüyoruz.
Araştırmamızda, cefr ve ebcedi, olmuş olaylara tarih düşürmede
edebi bir sanat olarak görülebileceği tespitinde bulunduk. Aynı zamanda
cefr ve ebcedi, bir nevi kelime-rakam oyunu; perde arkasından bir el
hareketiyle seyredenlerine istedikleri kastı çağrıştıracak formda sunma
gözboyacılığı olduğu kanaâtine vardık. Netice cefr ve ebced ile geleceğe
yönelik tarih düşürmenin; tevhidin özüne aykırı olduğu; dolayısıyla,
cefr ve ebcedin ilâhî metinlerin yorum yöntemi olarak kullanımının,
yorumlananın (Kur’an) özüne ters olduğu ve nitekim ortaya
konulanların da bir zandan öteye anlam ifade etmediği için de bilgi
değeri taşımadığı sonucuna vardık.
Dipnotlar
(69)- Öztürk, “Takriz”, Kur’ân ve Aşırı Yorum.
(70)- Bkz.: Öztürk, s. 14.
(71) Yakıt, s. 142, 62.
(72)- Kamer, 54/ 1.
(73)- Abese, 80/25-31.
(74)-http://www.kuranmucizeleri.com/kurandaebcedhesabi.htm
(75)- Bkz.: Maraşlı, s. 93-103.
(76)- Nursi, Said, Risale-i Nur Külliyat –Zülfikar Mecmuası,
Fihriste-i Rumûzat-ı Semâniye 29. mek., 8. kısım, 8. remz-, Yeni
Asya Yayınları, İstanbul 1996, c: 2, s. 2321; Badıllı, s.
773-783.
(77)- Maraşlı, s. 93-480.
(78)- Bkz.: HalilRahman Açar, “Bilimin Dinleşmesi Dinin ------
Bilimselleştirilmesi”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Ankara
1998, c: 11, s: 1-2.
(79)- Öztürk, s. 138, 139.
(80)- Bkz.: Öztürk, s. 140.
(81)- En’am, 6/50, 59, 73; Maide, 5/109; Tevbe, 9/78,94,105;
Rad, 13/9; Mü’minun, 23/92; Secde, 32/6; Sebe, 34/3,48;
Zümer, 39/46; Haşr, 59/22; Cum’a, 62/8; Tegâbun, 64/18;
Nahl, 16/77; Kehf, 18/26; Fatr, 35/38; Necm, 53/35;
------ Meryem, 19/78; Tûr, 52/41; Kalem, 68/47; Neml, 27/65; Al-i
İmran, 3/179; A’raf, 7/188; Cin, 72/26-27; Yûnus, 10/20;
Bakara, 2/255; Lokman, 31/34;...
(82)- En’am, 6/50,59.
(83)- Yunus, 10/20.
(84)- A’raf, 7/188.
(85)- Neml, 27/65.
(86)- Cin, 72/26-27.
(87)- Buhari, 2/990,8/3748,9/4352,4353,10/4657,16/7254,..
(88)- İbn Kesir, Tefsir, 11/6171; Buhari, 16/7254; Muslim, 2/
646.
(89) “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu
yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Maîde,
5/67);
----- “Belki de sen (müşriklerin:) “Ona (gökten) bir hazine
indirilseydi veya onunla beraber bir melek
gelseydi!” demelerinden
ötürü sana vahy olunan ayetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk
edeceksin ve bu yüzden ruhun ------ daralacaktır. (iyi
bil ki)sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir
(Hud, 11/12); “Rabbinin Kitab’ından sana
vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.
O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.” (Kehf, 18/27); Ayrıca
bkz.: Çelebi, s. 188.
(90)- Şemsüddin İbnî Kayyim el Cevziyye,
Elmenâr’ül- Münif Fis-Sahih
Ved-Daif, Terc.: Muzaffer Can, Cantaş, İstanbul
1992, s. 79-83.
(91)- Muslim, iman, s. 646.
(92)- M. Sait Şimşek, “Cifr Hesabı” mad., Şâmil İslâm
------ Ansiklopedisi, Şâmil Yayınevi.
İstanbul 1990, 307; el- Hüseyni, s.
51.
(93)- İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân’ı Kerim Tefsiri, Çev.: Dr.
Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, Çağrı Yayınları,
İstanbul, 1988, s. 2/146.
(94)- Uzun, “Ebced” mad.; Kkz.: İbn Kesir, s. 2/146; el-Hüseyni,
s. 39-80; Özellilke bu tür hadislere el-Kuleyni’nin
Usul- u Kâfî’sinde rastlamak mümkündür
(95)- Şâmil İslâm Ansik., “Ebced” mad.
(96)- Noyan Münib Engin, “Kur’ân Günlüğü”, Umran, İstanbul
2002, s:100, s. 77.
(97)- Bkz. Öztürk, “Takriz”, 14, 118, 121,122.
(98)- Yurdagür, “Cefr” mad
(99)- İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, Ekin Yayınları,
İstanbul 1997, s. 135.
(100) Bkz.: Guénon, s. 36.
KAYNAKÇA
Aliyyû’l- Karî, Mevzuat, İlim Yay., Mütercim: Ahmet Serdaroğlu,
İstanbul 1986.
Aksu, Hüsamettin, “Hurûfîlik” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi,
İstanbul 1998.
Ateş, Süleyman, İşârî Tefsîr Okulu, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul
1998.
Badıllı, Abdulkadir, Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları, Envâr
Neşriyat, İstanbul 1994.
Bozhüyük, Mehmet Emin, “Hurûf” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi,
İstanbul 1998.
Çağmar, M. Edip, “İhvân-ı Safâ’nın Dil ile İlgili Görüşleri”, İslâmî
Araştırmalar Dergisi, Ankara 2004, c: 17, s: 2., s. 117-127.
Çelebi, İlyas, İslâm İnancında Gayp Problemi, İFAV, İstanbul
1996.
De Lacy O’leary, İslâm Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, Çev.: Hüseyin
Yurdaydın ve Yaşar Kutluay, Ankara Üniv. İlâhiyat Fak. Yay., Ankara
1971.
Ebu Zehra, Muhammed, İslâm’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Çev.:
Abdulkadir Şener, Hisar Yayınları, İstanbul.
Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Tarihte ve Günümüzde “Kur’an Te’vîli” Sorunsalı”,
İslâmî Araştırmalar, Çev.: Ömer Özsoy, Ankara 1996, c: 9, s: 1-4,
s. 24-44.
el-Kuleynî, Ebu Cafer Muhammed b. Yakub b. İshak, Usul-u Kâfî,
Mütercim: Vahdettin İnce, Dar’ul Hikem. İstanbul 2002.
el-Hüseyni, M. Reşit Rızâ, İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri,
Çev.: Ahmet Hamdi Akseki, Sadeleştiren: Hayrettin Karaman, D.İ.B.
Yayınları, Ankara (tarihsiz).
es-Suyuti, Celaleddin, El-İtkan fî Ulûmi’l Kur’an, Çev.: Sakıp
Yıldız, Hüseyin Avni Çelik, Madve, İstanbul (tarihsiz).
Edip, Eşref, Risale-i Nur Müellifi Said Nursi,Tan Matbaası,
İstanbul 1958.
Erdeğer Bülent Şahin, “Apaçık Kur’an’ın Şifresi Olur mu?”, Haksöz,
İstanbul 2002, s: 140, s. 48-55.
Guénon, René, İslâm Maneviyatı ve Taoculuğa Toplubakış, İnsan
Yayınları, İstanbul 1989.
Maraşlı, Ahmet, Kur’an’da Sırlı Diziliş, Okul Yayınları, İstanbul
2003.
Mevlâna, Fîhi Mâfih, Çev.: Meliha Ülker Anbarcıoğlu, M.E.B.,
İstanbul 1990.
Mevlâna, Mesnevî, Çev.: Veled İzbudak, Gözden geçiren: Abdulbaki
Gölpınarlı, M.E.B., İstanbul 1990.
Noyan Münib Engin, “Kur’an Günlüğü”, Umran, İstanbul 2002, s:
100.
Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Doğuş ltd. Şti.
Ankara 1959.
Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşr., İstanbul
1987.
Nursi, Bediüzzaman Said, Asâyı Mûsa, Medresetüz-Zehra, Tenvir
Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcaz, Mütercim: Abdulmecid
Nursi, Medresetüz Zehra, Tenvir Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, Medresetüz-Zehra, Tenvir
Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Tenvir Neş., İstanbul.
Nursi, Said, Risale-i Nur Külliyat –Zülfikar Mecmuası, Fihriste-i
Rumûzat-ı Semâniye-, Yeni Asya Yayınları,. İstanbul 1996, c: 2.
Heyet, “Ebced” mad., Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Yayınevi,
İstanbul 1990.
İbn’ûl Arabi, Muhyiddin, Fusûs-ül- Hikem, Çev.: Nuri Gençosman,
M.E.B., İstanbul 1990.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’an’ı Kerim Tefsiri, Çev.: Dr. Bekir Karlığa,
Dr. Bedrettin Çetiner, Çağrı Yayınları, İstanbul 1988.
İbn Haldun, Mukaddime, Çev.: Zakir Kadiri Ugan, M.E.B. Yayınları,
İstanbul 1991.
İbn’ûl Arabî, Muhyiddin, El-Futûhât El-Mekkiyye, Nihat Keklik,
Kültür Bakanlığı, No:1184, Ankara 1990.
İslamoğlu, Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları,
İstanbul. 1995.
Öztürk, Mustafa, Kur’an ve Aşırı Yorum, Kitâbiyât, Ankara 2003.
Sarmış İbrahim, Tasavvuf ve İslâm, Ekin Yayınları, İstanbul 1997.
Sahih-i
Buharî , Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Yayınları, İstanbul
1987.
Sahih-i Müslim,
Terc. ve Şerh: Ahmed Davudoğlu, Sönmez Yayınları, İstanbul 1977.
Şemsüddin İbnî Kayyim el Cevziyye, Elmenâr’ül-Münif Fis-Sahih
Ved-Daif, Terc.: Muzaffer Can, Cantaş, İstanbul 1992.
Sözengil, Tarık Mümtaz, Tarih Boyunca Alevilik, Çözüm Yayınları,
İstanbul 1991.
Şimşek, M. Sait, “Cifr Hesabı” mad., Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
Şâmil Yayınevi, İstanbul 1990.
Uludağ, Süleyman, “Bâtın İlmi”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,.
İstanbul 1992, c: 5.
Uysal, Enver, “İhvân-ı Safâ” mad., T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,
İstanbul 2000, c: 22
Uzun, Mustafa, “Ebced” mad., T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,.
İstanbul 1994, c: 10.
Kandemir, M. Yaşar, Mevzû Hadîsler, D.İ.B. Yay., Ankara.
Koçyiğit, Talat, Hadis Istılahları, Ank. Üniv. İlâh. Fak. Yay.,
Ankara 1985, 2. Baskı.
Lord, Nortbourne, Modern Dünyada Din, Türkçesi: Şahabeddin
Yalçın, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.
Yakıt, İsmail, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme,
Ötüken. İstanbul 2003.
Yazçiçek, Ramazan, “Dinsel Çoğulculuk ya da A’mak-ı Hayal”, Tezkire,
Ankara 2004, s: 35, s. 115-147.
Yazçiçek, Ramazan, “Kur’an Ayında Kur’an’da Hayat Bulmak”, İktibas
Ankara 2004, s: 311, s. 19-23.
Yeğin, Abdullah, Yeni Lügat, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1975.
Yurdagür, Metin, “Cefr” mad., T.D.V. İslâm Ansiklopedisi,
İstanbul 1993, c: 7.
Yılmaz, Hüseyin, Ezeli Hikmet ve Dinler, İnsan Yayınları,
İstanbul 2003.
|