|

HUKUKÇU ASKERİN GİZLİ MÜTTEFİKİ
Neşe DÜZEL – 09.05.2005 - RADİKAL
Askerin siyasetten çekilmesi hukuk bürokratlarını olumlu etkiler.
Bugün siyasi alan asker ve hukuk bürokratları tarafından işgal edilmiş
durumda Atatürk, siyasete karışmanın orduyu zayıflattığını açıkça
söylüyor. İttihat Terakki Kongresi'nde 'Politika yapmak isteyen
üniformasını çıkarsın' diyor Askeri kendi görevine gönderirse, Türkiye
hukuk devleti olur. Bunun yolu MGK'yı kaldırmaktır. MGK'da asker siyaset
yapıyor, siyasi parti gibi çalışıyor
NEDEN? Ümit Kardaş
Gelişmiş ülkelerde devlet, bütün kurumlarıyla toplumun sorunlarına çözüm
bulmak için uğraşır. Bizde ise devlet örgütünün içindeki bazı yapılar
sorun üretmek için uğraşıyor. Ülkede gereksiz ve anlamsız gerginlikler
yaşanıyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın, durduk yerde türban konusunu
gündeme getirmesi, toplumu, yaşanmaması çok muhtemel bir gerginlik içine
soktu. Meclis Başkanı'nın bu açıklamaya verdiği gayri ciddi cevap ise
gerginliği daha da büyüttü. Tabii bu karmaşadan da, cevabı merak edilen
birçok soru çıktı. Anayasa Mahkemesi Başkanı niye önüne gelebilecek bir
dosyayla ilgili daha önceden fikir açıklıyordu? Niye toplumun belirli
bir olgunlukla kenarda tutmayı tercih ettiği bir sorunu gündeme
sokuyordu? Ülkemizde bunca hukuk sorunu varken, hukuk bürokratlarımız
neden hukuk konuşmayıp siyaset konuşuyorlardı? Hukuk bürokratlarımızın
bilmediğimiz bir siyasi amaçları mı vardı? Bütün bu soruları, 22 yıl
askeri hâkimlik yapan, hukuk ile askerin siyasi gücü arasındaki
ilişkileri araştıran, askeri yargı ve demokratikleşme üzerine kitaplar
yazan, hem hukuk dünyasını hem TSK'yı yakından tanıyan, ordunun ve
polisin demokratikleşmesi üzerine TESEV'de de çalışmalar yapan Dr. Ümit
Kardaş ile konuştuk.
Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın ortada görünür bir neden yokken, ülkeyi
gereksiz bir gerginliğe sokacağını bile bile türbanı gündeme getirmesini
hukuk açısından nasıl açıklıyorsunuz?
Anayasa Mahkemesi Başkanı yaptığı konuşmayla hukuku siyasallaştırdı.
Oysa hukuku siyasetin aleti haline getirmek, hukukun felsefesine
aykırıdır. Hukukun amacı adaletin, özgürlüğün sağlanmasıdır. Hukukun
siyasallaştığı bir yerde adalet ve özgürlük yitirilir. Ayrıca Anayasa
Mahkemesi bir yargı organıdır. Diğer bütün mahkemelerde olduğu gibi,
Anayasa Mahkemesi'nde de hâkimin tarafsızlığı ilkesi çok önemlidir.
Anayasa Mahkemesi Başkanı, böyle bir konuşma yaparak mahkemenin
tarafsızlığı ve güvenilirliği konusunda kuşku yarattı. Bir de, önüne
gelmesi muhtemel bir konuda kendi görüşünü belirtti ki, bu da hukuka
aykırı bir durumdur ve etik bir sorundur.
Mahkeme başkanının konuşması kaçınılmaz olarak siyasi soruna dönüştü.
Niye bir yüksek yargıç siyasi sorun yaratmayı amaçlar?
Türban burada kullanılıyor. Silahlı Kuvvetler, siyasi erki elinden
bırakmak istemiyor ve türban konusunda yaratılan gerilim askere yarıyor.
Yargının, bu iktidar mücadelesine eklemlenmesi vahim bir şey.
Türkiye'nin hukuk bürokratları hukuksal sorunlarla mı, siyasal
sorunlarla mı daha çok ilgileniyor?
Siyasal sorunlarla ilgileniyorlar.
Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın konuşacağı bir sürü hukuk sorunu var bu
ülkede. Ama bizde maalesef hukuk bürokratları hukuk değil de, siyaset
konuşuyorlar. Ordu, jandarma ve polisten oluşan güvenlik bürokrasisi de
böyle. Onlar da siyasi konuşuyorlar ve böylece ülkede demokratikleşmeyi
ve hukukun üstünlüğünü fren-leyebiliyorlar.
Sivil siyasetçilere karşı çok haşinleşebildiklerini gördüğümüz hukuk
bürokrasisi, askerlere karşı çok boynu bükük duruyor sanki. 12 Eylül
askeri dar-besinden sonra anayasayı ortadan kaldıran Kenan Evren'i
ziyaret eden Anayasa Mahkemesi üyeleri hâlâ hatırlarda. 28 Şubat'ta da
askerlerin en büyük destekçisi gene hukuk bürokratları olmuştu. Bizim
hukuk bürokrasisi ile ordu arasındaki bu ilişki nedir?
Size somut bir olay anlatayım. 12 Eylül döneminde askeri hâkimdim.
Sıkıyönetim komutanlığı yardımcılığı yapmış bir komutan bize kendi
başından geçeni anlattı. 'Bir arazi uyuşmazlığı vardı. 20 yıldır bunu
yargı çözememiş. Hâkimi çağırdım, dosyayı getir dedim. Dosyayı
inceledim, sonra tarafları çağırdım ve davayı çözdüm' dedi. İşte
böyle... Türkiye'de hukuka herkes bir araç olarak bakıyor. Askeri güç de
kendini hukukun üstünde görüyor, hukuku önemsemiyor. Öyle ki, asker bu
ülkede kendine bir yargı alanı bile yaratmış. Kendi etkisi altında ceza
ve idari yargısı, yargıtayı var. Sivilleri birçok suç bakımından askeri
yargı yargılayabiliyor. Hiçbir demokratik ülkede, Ceza Kanunu'ndaki
bütün suçları kapsayan ve hatta sivilleri de bazı siyasi suçları
nedeniyle yargılayan bir askeri yargı olamaz oysa. Demokrasilerde
askerin sadece disiplin yargısı olur. Yeni TCK'da askeri yargıyla ilgili
hiçbir değişiklik yapılmadı. Bizde bu konuların da tartışılması
gerekiyor ama tartışılmıyor.
Niye tartışılmıyor sizce?
Türkiye'deki hukuk bürokrasisi de, siyasetçi de yapılan darbelerle
travma geçirdi. Hukukçularımız da askerden etkileniyor. Bu travmayı
atlatmak kolay değil. Eğer askeri bir güç rejim üzerinde vesayet
kuruyorsa, siyasetçi bunu kabulleniyorsa ve halktan da buna tepki
gelmiyorsa, burada hukukçuların yapabileceği çok fazla şey yok.
Peki, Anayasa'yı ortadan kaldıran bir darbeyi kutlayan Anayasa
Mahkemesi, daha sonra bu konuda bir özeleştiri yaptı mı?
Böyle bir özeleştiriyi hiç hatırlamıyorum. Ona bakarsanız, Yargıtay
üyeleri 28 Şubat sürecinde de Silahlı Kuvvetler'den brifing aldılar ve
ayakta alkışladılar. Ülkemizdeki sistemi, sivil bir Anayasa'yla baştan
aşağıya yeniden kurmamız gerekiyor bizim. Türkiye hâlâ bir sivil Anayasa
yapamadı. Sadece bazı maddelerini değiştirdi. Ama Anayasa'nın bir
felsefesi vardır ve bu iş madde değiştirmekle olmaz. Mesela bugün bir
yurttaş bir suç işlediğinde hangi mahkemede, hangi yargılama
yöntemlerine göre yargılanacağını bilmiyor. Yeni Anayasa'da tek bir ceza
yargılaması yöntemi getirilmesi, askeri mahkemelerin ve MGK'nın
kaldırılması mutlaka gerekiyor. AB'ye uyum için genel sekreterin sivil
olması gibi MGK Genel Sekreterliği Yasası'nda bazı değişiklikler
yapılmış olması yeterli değil. MGK'nın toplumun huzur ve güveniyle
ilgili geniş görev alanı Anayasa'da hâlâ aynen duruyor. Durduğu için de
temel hak ve özgür-lüklerimiz bir şekilde MGK'da belirleniyor.
Komutanların kendi görevlerine dönmesini sağlamak için MGK'nın artık
kaldırılması gerekiyor.
Bunun yargıya etkisi ne olur?
Askerin siyasetten çekilmesi hukuk bürokratlarını da olumlu etkiler.
Siyasi alanı işgal edemezler, çünkü yalnız kalırlar. Şu anda Türkiye bir
hukuk devleti değil. Hukuk devleti olmanın öncelikli koşulu, askerin
kendi görevine gönderilmesidir. Bunun da yolu MGK'yı kaldırmaktır. Bugün
siyasi alan asker ve hukuk bürokratları tarafından işgal edilmiş
durumda.
Darbeyi destekleyen Anayasa Mahkemesi'nin, yeryüzünde başka örneği var
mı peki?
Hiç olur mu? Anayasa Mahkemesi'nin varoluş nedenine aykırıdır bu.
Bağımsız, tarafsız, güvenilir olması gereken bir kurumun, siyaset
yapmaya kalkışan bir silahlı gücü desteklemesi, düşünülemez
demokrasilerde.
Darbeyi destekleyen bir geçmişe sahip olan Anayasa Mahkemesi'nin
güvenilirliği, bu geçmişten yara alır mı peki?
Yara alır. Geçmişten gelen travmaları atlatabilmemiz için sadece
toplumun değil, kurumların da kendi geçmişleriyle yüzleşmesi gerekiyor.
Siyasetçiye burada önemli görev düşüyor. Genelkurmay Başkanı
konuştuğunda, kimse olumsuz tepki göstermedi. Hatta AKP'nin Başkan
Yardımcısı bu konuşmayı 'şahane' diyerek alkışladı. Oysa Genel-kurmay
Başkanı siyasi konuşma yapamaz, siyasete müdahale edemez. Askeri Ceza
Kanunu'nun 148'inci maddesine göre askerin siyasi telkinde bulunması,
siyasi konuşma yapması suçtur. Genelkurmay Başkanı'nın daha önce de
'sözde vatandaş' açıklaması oldu. O konuşma da, bir etnik kümeye karşı
bir etnik kümeyi kışkırtarak kamu güvenliğini tehlikeye düşürüyordu ve
312'nci maddeye giren bir suç oluşturuyordu. Siyasi iktidar bunun da
hesabını soramadı, bu suçtur diyemedi.
Asker MGK'da siyaset konuşuyor, bu da suç mu peki? GK Anayasa'da yer
aldığı için, askerin bu zeminde siyaset yapması yasaldır ama
antidemokratiktir. Asker MGK zemini dışında siyasi konuşamaz.
Siz, bu konuda araştırmalar yapıyorsunuz. AB ülkelerinde, milli
güvenlikle ilgili kurullar yok mu?
Bizdeki gibisi yok. Demokratik ülkelerde başbakana ya da başkana
bağlı sadece dış güvenlikle ilgili kurullar var. Bizdeki ise
özelleştirmeden eğitime her türlü işe karışıyor. Bunun sonucunda da,
askerin siyaset anlayışı, bütün toplumu, siyaseti ve yargıyı kaplıyor.
Bizdeki MGK siyasetin üretildiği, siyasi çözümlerin tartışıldığı bir
yer. Asker orada konuşurken siyaset yapıyor ve bir siyasi parti gibi
çalışıyor.
Türkiye hukuk faciaları yaşıyor. Daha geçenlerde Yargıtay, aynı konudaki
iki davada birbirinin zıddı iki karar aldı. Hukukçuların önce bunu
tartışması gerekmiyor mu?
Hukukçuların hukukla ilgili tartışacakları o kadar çok konu ve sorun var
ki... Türkiye'de hukukun işleyişi bir facia. Ben 12 Eylül döneminde
Diyarbakır'da sıkıyönetim savcısı olarak görev yaptım. İş yoğunluğu
nedeniyle sıkıyönetim mahkemelerine sivil hâkim ve savcılar
getirilmişti. Hepsi de 20-25 yıllık hukukçuydu. Ama öyle bir psikolojiye
girdiler ki, kendilerini, askeri hâkimlerden çok daha fazla komuta
kademesine bağımlı hissettiler. Orada öyle travmalar yaşandı ki... 90
günlük gözaltına alınmaların yaşandığı, işkencelerin en yoğun olduğu bir
yerde hukukçular bunları seyrettiler. Karşılarına işkence görmüş olarak
gelenler için hiçbir şey yapmadılar. Bizim hukukçularımız cesur değil.
Bütün işkence dosyaları öylece bir kenara atılıyordu. Ben ölüm nedeniyle
iki dosyayı araştırdım, sorumlularını bulup haklarında dava açtım. Öyle
çok dirençle karşılaştım ki, sıkıyönetim savcılığından alındım.
Peki eğer hukukçular için ölçü hukuk değilse, onların davranışlarının
ve kararlarının ölçüsü nedir?
Ölçü, ülkenin, milletin bölünmezliği, toplumun birliği, güveni ve
Atatürk ilkeleridir. Ölçü, bireyin hak ve özgürlükleri, hukukun
güvenliği değildir.
Askerin siyasete müdahalesi, hukukun siyasileşmesi Atatürk ilkeleri
arasında mı yer alıyor?
Askerin siyasete müdahalesi, İttihat ve Terakki geleneğidir. İttihat
ve Terakki yarı askeri bir örgüt. Komplocu ve antidemokratik, çete
yöntemleri kullanan, hukuk dışı, keyfi bir yönetim İttihat ve Terakki.
Ordu, 1905'ten itibaren bu örgüt üzerinden siyasete müdahale ediyor ve
ülkede bir baskı rejimi oluşturuyor. Bunun önlenmesi için çeşitli
çabalar oluyor. Mustafa Kemal, İttihat Terakki'nin 1909'daki Selanik
Kongresi'nde, siyasete müdahalenin orduyu zaafa uğrattığını açıkça
söylüyor. 'Buradaki kişiler politikada devam etmek istiyorlarsa ordudan
çıksınlar, üniformalarını çıkarıp siyaset yapsınlar' diyor. Mustafa
Kemal, ordunun politikadan uzaklaşması gerektiğini hep vurguluyor. Zaten
o sırada Osmanlı'dan ümidini kesen kitleler, yerel önderler öncülüğünde
yerel hükümetler ve parlamentolar kuruyor. Bunu gören Mustafa Kemal
üniformasını çıkarıp sivil hareketin başına bir sivil olarak geçiyor.
Resmi tarih milli mücadeleyi, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a
çıkmasıyla başlatır. Halbuki öyle değil.
Nasıl?
Milli mücadele, Anadolu'da ve Trakya'da başladı ama önderini
arıyordu. Mustafa Kemal hakikaten önderlik vasfıyla bu oluşumu 1920'de
Büyük Millet Meclisi'ne kadar ulaştırdı. O Meclis'te, her etnik kümeden,
her dilden, her dinden insanlar vardı. Ayrıca silahlı gücün gözetimi ve
denetimi de parlamentoya verildi. Mustafa Kemal'in bu demokratik ilkesi
1960'a kadar sürdü. Bu ilke 1960'taki ilk askeri müdahaleyle bozuldu.
İlk MGK, 1961 Anayasası'yla ortaya çıktı ve asker böylece bakanlar
kurulu ve cumhurbaşkanının yanı sıra yürütme erkinin içine girdi. Ülkeyi
yönetmeye başladı. Gene ilk askeri mahkeme, askeri yargı, 1961
Anayasası'yla hayatımıza girdi. Genelkurmay Başkanı, Savunma
Bakanlığı'ndan alınıp Başbakan'a bağlandı. 1971'de ve ardından 1982
Anayasası'nda, MGK daha da güçlendirildi. Atatürk'ün döneminde ise
askerin siyasete direkt bir müdahalesi yoktu.
Yok muydu?
Yoktu, çünkü Mustafa Kemal ve arkadaşları, askerin siyasetle
ilgilenmesinin hem ordu için hem de ülke için iyi olmadığını
görmüşlerdi. Askerin siyasete girmesi imparatorluğun çöküşünü
hızlandırmıştı ve Mustafa Kemal bunu yaşamıştı. Ve, biliyordu: 'Ordunun
siyasete girmesi orduyu zayıflatıyor.'
Hukukçularımıza dönersek... Hukukçularımız, siya-setteki askeri gücün
gizli müttefikleri mi?
Şimdi, bugün öyle gözüküyor. Eğer müttefik olmasaydı, Anayasa Mahkemesi
Başkanı böyle bir konuşma yapma ihtiyacını hissetmezdi.
Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın kimsenin anlam veremediği türban
çıkışına, Meclis Başkanı da tuhaf bir cevap verdi. Meclis'in, Anayasa
Mahkemesi'ni kaldırabileceğini söyledi. Bu açıklamayı hukuk açısından
nasıl açıklıyorsunuz?
Doğru bulmuyorum. Anayasa mahkemeleri, AB ülkelerinde de insan hak
ve özgürlükleri, demokrasi için bir güvence-dir. Çünkü yarın bir gün
parlamentoda temel hak ve özgürlüklere bir kısıtlama getirildiğinde,
Anayasa Mahkemesi yargısal denetimiyle bir güvence oluşturur. Yalnız şu
var. Demokratik ülkelerde anayasa mahkemeleri yargısal denetim yapar ama
başkanları kalkıp siyasi konuşma yapmaz. Bizim tartışmamız gereken şey,
Anayasa Mahkemesi'nin varlığı değildir. Tartışmamız gereken, Anayasa
Mahkemesi'nin başkanının hukuku siya-sallaştırmasıdır, mahkemenin
tarafsızlığına ve güvenilirliğine gölge düşürmesidir.
Bir de bizim 1 Haziran'da yürürlüğe girecek olan yeni Ceza Yasası'mız
var. Bu yasanın hukuk ve demokrasi karşıtı maddelerini siz de çok
eleştirdiniz. Yeni TCK'nın getirdiği 'temel milli yarar' kavramı nasıl
bir sonuç yaratacak?
AB'ye uyum için demokratikleşme konusunda çalışan ve bu çabalarını
Avrupa vakıflarından fon desteği alarak sürdüren sivil toplum örgütleri
ve onların yöneticileri var. Eğer bu sivil toplum örgütlerinin ve
yöneticilerinin görüşleri sizin ideolojinize ters düşüyorsa, yeni
TCK'nın 305'inci maddesine dayanarak bu görüşleri rahatlıkla 'temel
milli yarar'lara aykırı hareket etme suçuna sokabilirsiniz. Bu suçun
cezası üç yıldan on yıla kadar hapis. Eğer bu görüş basında
yayımlanırsa, ceza daha da artıyor. Bu maddeyle, AB süreci ve sivil
toplum örgütleri boğulmak isteniyor. Resmi görüşün dışında farklı bir
görüşün ortaya çıkması istenmiyor.
Temel milli yararın ne olduğuna kim karar verecek peki?
Temel milli yarar, iktidarda bulunan gücün kimliğine göre
belirlenecek. Bu çok tehlikeli bir madde. Sivil toplum örgütlerinde
çalışanları potansiyel birer casus, vatan haini haline sokacak bu madde.
Sizi, vatanını seven bir insan durumundan çıkaracaklar ve başkasından
aldığın parayla ülkenin yararına aykırı bir eyleme katılıyorsun
suçlamasını yapacaklar. AKP, 'Türkiye'yi AB'ye sokacağım, ülkeyi
demokratikleştireceğim' derken, ileride kendisi için de tehlike
oluşturabilecek bir kavramı niye TCK'ya sokuyor, anlamak mümkün değil.
Yeni Ceza Yasası'yla artık ötanazi de, bu ülke de tartışılamayacak. Ölüm
oruçları nedeniyle konmuş bir madde bu. Ölüm oruçları hakkında artık
kimse yazı yazamayacak. |