|

BİLİNÇLAR RÖLANTİDE
Gülay GÖKTÜRK – 06.05.2005 – D.B.
TERCÜMAN
Şimdi
anlatmaya çalışacağım şey, aslında çok sık tanık olduğum, ama kelimelere
dökmekte güçlük çektiğim bir durum. İnsanların bazı şeyleri "lafzen"
kabul ettiği hatta ateşli bir şekilde savunduğu halde, ruhen bir türlü
içselleştirememesi halinden söz ediyorum. Daha doğrusu bu halin, hiç
ummadık bir zamanda, ummadık bir biçimde karşımıza çıktığı somut
durumlardan... Ve bu somut durumlarda kimsenin bu çelişkili durumun
farkına varmamasından...
Benzer bir duyguyu, bugün aklı başında bir çizgiye gelmiş bazı eski
68'lilerin Denizlerden, Mahirlerden bahsedişini dinlerken yaşıyorum. O
anda, "öncü savaş" saçmalığıyla ilgili bütün fikirlerini unutup, deyim
yerindeyse "bilinçlerini rölantiye alıp" o eski şanlı günlere övgüler
düzmeye başlamıyorlar mı; hayretler içinde kalıyorum. Hani sen bütün
bunları aşmıştın kardeşim? Hani sen artık küçük bir öncü grubun silahlı
mücadelesiyle devrim olabileceğine nasıl inandığına şaşıyordun? O zaman
olup bitenleri sadece naif değil, ayrıca zararlı buluyordun. Şimdi nasıl
böyle masum bir çocukluk aşkı anlatır gibi anlatıyorsun?
Bu defa konuyu aklıma düşüren şey, bizim gazetede iki gündür sürmekte
olan "Tek Gecelik İhtilal" dizisi oldu...
İrem Barutçu'yu tanımıyorum. İdeolojik ve siyasi duruşunu bilmiyorum;
ama darbeci olduğunu da hiç sanmıyorum doğrusu... Son on-on beş yıldır
darbecilik bu kadar prestij kaybetmiş, karalanmışken, moda tabiriyle
"out" olmuşken, gencecik bir kadın gazeteci neden darbeci olsun ki! O
sadece dizisinin heyecanlı olmasını isteyen, dramatik bir dille yazarsa
ve bütün heyecan unsurlarını yerli yerine koyarsa iyi okunur, ses
getirir diye düşünen bir gazeteci. Fethi Gürcan'ın oğlunun üslubuna da
bir diyeceğim olamaz. O da tabii ki, babasını kahraman gibi anlatacak.
Peki ama bu diziyi okuyanlardan hiç kimse rahatsız olmuyor mu benim
gibi? Saçma sapan bir darbe girişimini bir kahramanlık menkıbesine
dönüştürmek batmıyor mu kimseye?
Şu satırlara bir bakın:
"20 Mayıs gecesi... Saatler 23.00'ü gösteriyor... Önce tank okulu
yönünden, tankların motor gürültüleri duyuldu. Sonra '23.00'te ihtilal
başlayacak, parola: Harbiyeli Aldanmaz' bilgisine sahip 100'e yakın
Harbiyeli okulun iç bahçesinde toplanmaya başladı. Tanklar gürültüyle
şehre doğru yürüyor; genç Harbiyeliler coşku ve heyecan içinde
çırpınıyor. (...) Harbiyeli'nin silah depolarının kapaklarını kırması,
silahlarını eline alması ve Emekli Binbaşı Fethi Gürcan'ın emrinde
toplanması artık sadece birkaç dakika alacaktı. 'Tek Gecelik İhtilal'
başlamıştı."
Bir de şu satırlara:
"Genelkurmay'dan yapılan sürekli atışlar karşısında herkes tankların
arasına kendini atarak korunmaya çalışırken Binbaşı Fethi Gürcan büyük
bir cesaret örneği içerisinde ayakta dolaşarak siper olunacak yerleri
elindeki Thomson'u ile işaret ediyordu.(...) Sabaha karşı saat 4.30 ila
5.30 civarında Genelkurmay'a karşı tek başına ordu misali, bir eliyle
cipini kullanıp diğer eliyle de otomatik silahını kullanarak
Genelkurmay'a karşı saatler süren taarruzu birçok kişinin ancak Amerikan
filmlerinde yaşanabileceğini düşündüğü bir kahramanlıktı."
İşte bu ve benzeri satırlar benim tüylerimi diken diken ediyor. Hele bu
satırların, darbe karşıtlığı bütün hücrelerine sinmiş bir yayın
organında bile yer bulabilmesi daha da hayrete düşürüyor.
Düşünün, bu ülkenin demokratları o dizide göklere çıkarılan
"Harbiyelilik Ruhu"nu, "vatan kurtarıcılığı" misyonunu yok etmek için
taa 1960'tan beri yani tam 40 yıldır çaba harcıyorlar. Şimdi sen kalk, o
genç subay adaylarına bir zamanlar okullarının "ihtilal karargâhı"
olduğunu övgüyle hatırlat. O genç subayların ülkeyi savunmak için
ellerine verdiğimiz silahları demokrasimizin üstüne çevirişlerini
coşkuyla anlat. Askerin siyasete en doğrudan müdahalesini böyle saygıyla
hatırla, ondan sonra da şimdiki askerlere dönüp "Neden siyasete müdahale
ediyorsunuz" diye sitem et.
Oldu mu şimdi? |