|

İSLAM DÜŞMANLIĞI
İslam
düşmanlığı, İslam’ın yaşı kadar eski olmasına rağmen, şu andaki
algılanışı ve kullanılışı ile ‘güncellenmiş’ kavramdır. ‘İslam
düşmanlığı’ günümüzde, bu düşmanlığı bizzat üretenler, yayanlar ve
kıyamete kadar sürmesini arzu edenler tarafından da kullanılmakta ve
fakat kendi üzerlerine toz kondurmamaktadırlar. Bu durumda, açık bir
manipülasyondan bahsetmek mümkündür. Demek istediğimiz odur ki, ‘İslam
düşmanlığı’, İslam’ın dostluğu kisvesi altında yürütülmektedir.
Müslümanlık iddiasındaki bazı kimselerin buna teşne olması ise,
manipülasyonun etkinliğini artırmaktadır. 2005 Yılı Mayıs ayı tarihe,
Avrupa Devletleri nezdinde, ‘İslam düşmanlığı’ aleyhinde bir karar
alındığına dair bir notun düşüldüğü takvim olarak geçecektir. Anılan
tarihte Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Polonya’nın
Varşova kentinde, ‘Avrupa Birliği’ni ve Değerleri’ni tartışmak için
toplandı. Zirvede terör, kara para aklanması ve insan ticareti ile
mücadele gibi konularda hazırlanan birtakım sözleşmeler imzalandı.
Bunları zikretmemiz, ‘İslam düşmanlığı’nın hangi gündem maddeleri
arasında müzâkere edildiğine dikkat çekmek içindir.
Zirvenin sonuç bildirgesine “İslam düşmanlığıyla mücadele ve kültürler
ve dinlerarası diyalog” şeklinde bir maddenin eklenmesinin, Türkiye’nin
girişimiyle olduğu ileri sürülmektedir. Bu yorumu yapanlara göre
zirveden bir gün önce Türkiye Başbakanı, yap-tığı konuşma ile, Batı’da
hızla yayılan ‘İslam düş-manlığı’nın yol açacağı bazı zararlara dikkat
çekmiş ve bu sözler sonuç metnine tesir etmiş! Aslında sonuç
bildirgesinde yer verilen ifade ‘İslam korkusu’ (İslamofobi)dir, fakat
bazı basın yayın organları kendi siyasi konumlarına da uygun bulmuş
olmalılar ki, bunu ‘İslam düşmanlığı’ biçiminde tercüme etmeyi tercih
ettiler. AB Konseyi’nin bu tasarrufu bazı ulusalcı-muhafazakar
çevrelerin, artık İslam düşmanlığıyla mücadelenin, anılan konseyin
öncelikli politikaları arasında olacağı şeklinde yorumlar yapmalarına
sebep oldu.
Sözünü ettiğimiz sonuç bildirgesinde ‘uygun’ biçimde yer verilen ve
‘İslam düşmanlığı’ ile mücadelede çok önemli bir adım atıldığı
iddialarına mesned teşkil eden cümle şu şekilde kurulmuştur: “İslam
korkusu ve Yahudi düşmanlığını kapsayacak şekilde özellikle cinsiyet,
ırk ve din temelli her türlü hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığı şiddetle
tel’in ederiz…”
Yukarıda değindiğimiz gibi cümlede, ‘İslam düş-manlığı’ değil, ‘İslam
korkusu’ geçtiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Yine dikkatten kaçmaması
gereken bir diğer husus da, İslam, ‘korku’ temelinde gündeme taşınırken,
‘Yahudilik’, ‘düşmanlık’ bağlamında konu edilmektedir. Üstelik de ‘İslam
korkusu’ terimi o kadar iğreti durmaktadır ki, son anda ve bir ‘tashih’
gereği oraya girdirildiği, cümlenin ana yapısını bozmamasına özen
gösterildiği intibaını vermektedir. Bu olay Türkiye basınında işlenirken
de, bir dezenformasyon sürecinin işletildiği iyice fark edilmektedir.
Böyle bir dezenformasyonu icra eden bazı yorumcular bundan böyle, ‘İslam
düşmanlığı’nın da tıpkı Yahudi düşmanlığı gibi takip edileceğini ve
İslam karşıtı hareketlerin Avrupa Konseyi raporlarına gireceğini ileri
sürmekte; Avrupa Konseyi’nin, ırkçılık ve ayrımcılık suçlarını takip
eden biriminin, ‘İslam düş-manlığı’nın yükseldiği ülkeleri rapor
edeceğini, İslam Konferansı Örgütü’nün de bu raporların hazırlanmasında
Avrupa Konseyi’ne yardım edeceğini bayram sevinci içinde okuyucularına
duyurmaktadırlar. Aynı yorumculara göre Avrupa Konseyi doğru zamanda
doğru kararı almıştır, çünkü dünya bir medeniyetler ve kültürler arası
savaşa doğru sürüklenmektedir.
Avrupa Konseyi’nin bu kararı bazı muhafazakar çevreler tarafından, 11
Eylül’le birlikte bir kez daha Batı’nın kara listesine alınan; ABD’nin
en yetkili kişisinin ağzından, yeni bir haçlı seferi başlatıldığı
duyurulan İslam’ın ve Müslümanların kara listeden çıkartılması ve layık
olduğu şerefli/onurlu yere oturtulması gibi algılanmakta ve öyle
yorumlanmaktadır. İşte bütün bu gelişmeler vesileyle, ‘İslam düşmanlığı’
kavramına açıklık getirmek bir zorunluluk haline gelmiştir.
‘İslam düşmanlığı’, Allah’ın yeryüzüne, insana vahiy inzal ettiği ilk
günden beri bir vakıadır. Her dönemin insanı bu düşmanlığa bizzat tanık
olmuştur. İslam hiçbir zaman düşmansız olmamış, hiçbir peygamber,
düşmanlık edilmekten muaf tutulmamıştır. Hem de bu düşmanlık o kadar
ciddidir ki, Kur’an’ın tanıklığına göre bir çok Peygamber, İslam
düşmanları tarafından öldürülmüştür. (2/Bakara, 61; 3/Al-i İmran, 21,
112 v.b.). Peygamberlerin düşmanları mücrim kafirlerdir. (25/Furkan,
31). Kur’an bunları aynı zamanda ‘şeytanlar’ ve (6/En’am, 112) şeytanın
zürriyeti olarak (18/Kehf, 50) da tanımlar. Bütün peygamberler, İslam
düşmanlığına maruz iken, bugün için ne değişmiş olabilir ki, ‘İslam
düşmanlığı’, yerini ‘İslam dostluğu’na bırakıversin!
Rasûllerin imametinde somutlaşan Hak’la, küfrün önderlerinde somutlaşan
bâtılın mücadelesini Mü’min suresinin 5. ayeti anlaşılır bir şekilde
özetlemektedir:
“Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da
engellemeye, her ümmet kendi pey-gamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı
hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları
kıskıvrak yakaladım. İşte cezalandırmam nasıl olduğunu gör!” (40/Mu’min,
5).
Hak-bâtıl mücadelesi bir gerçektir ve hakkın varlığı bâtılın yok olması
demektir. Zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur. (17/İsra, 81). Bâtıl ne
kadar değişik ve etkileyici biçimleriyle tezahür etse de o aslında yok
hükmündedir, bir değer ifade etmez. Allah dilediği zaman hakkı bâtılın
tepesine bindirir ve bâtılı yok eder. (21/Enbiyâ, 18). Hak-bâtıl
mücadelesi Kur’an tarafından çok net biçimde tanımlanmaktadır:
“Biz Rasûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafir
olanlar ise hakkı bâtıla dayanarak ortadan kaldırmak için bâtıl yolla
mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya
alırlar.” (18/Kehf, 56).
Görüldüğü gibi, Rasûllerin misyonu bâtılla mücadele etmek, bâtılı
ortadan kaldırmak ve hakkın hâkim olmasını sağlamaktır. Mü’minlerin
görevi de pey-gamberlerin izine tabi olmaktır. Peygamber (a.s)
komutasındaki Bedir mücâhidlerinin misyonu Allah tarafından, hakkı
gerçekleştirmek, kafirlerin ardını kesmek, bâtılı ortadan kaldırmak
olarak açık-lanmıştır. (8/Enfal, 7-8). Kafirler ise tam tersine hakkı
ortadan kaldırmak uğruna çalışırlar. Mücadele yöntemleri, biçimleri ve
amaçları tamamen bâtıldır. Bugün de olduğu gibi bâtıl bir şekilde
insanları yanıltmak onların en önemli işidir.
‘İslam düşmanlığı’nı tarihin en eski dönemlerinde hasbel kader vukû
bulmuş arızî bir durummuş gibi lanse edenler, Kur’an’ın, ehli kitap için
yaptığı “yuharrifûne’l kelime an mevadıih” (kelimeleri konuldukları
yerlerinden tahrif ediyorlar) sözleriyle tanımlanabilecek kimselerdir.
Zira İslam düşmanlığı -arzu etmesek de- kıyamete kadar devam edecektir.
İslam düşmanlığı, din ve ideoloji farklılığından kaynaklanmaktadır. Şirk
dini daima tevhid dininin düşmanı olacaktır. Bunu Muhammed (a.s.) Mekke
kafirlerine karşı, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” sözleriyle
tebliğ etmişti. Şimdilerde bu ayet postmo-dern-rahipler tarafından,
uzlaşmanın, diyaloğun ve laikliğin dayanağı gibi gösterilse de gerçek
anlamda, İslam’la İslam düşmanlığının ayrışma noktasıdır.
Kur’an, kafirleri Allah’ın ve mü’minlerin düşmanı olarak
tanımlamaktadır. Kur’an’a göre kafirler mü’minlerin apaçık düşmanıdır.
(4/Nisa, 101). Bu düşmanları ve daha nicelerini korkutmak için Allah
mü’minlerden besili atlar hazırlamalarını istemektedir. (8/Enfal, 60).
Kafirler Allah’ın düşmanıdır da Allah onların nesidir? Hiç kuşkusuz
Allah da kafir-lerin düşmanıdır: “Kim Allah’a, meleklerine,
Pey-gamberlerine, Cebrail’e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da
kafirlerin düşmanıdır.” (2/Bakara, 98). Kur’an’ın bu açık ve kesin
hükmünün değiştiğine dair herhangi bir delile sahip olmadığımıza göre bu
düşmanlık daimidir.
Kafirlerin ‘İslam düşmanlığı’nda şeytanın rolü unutulmamalıdır. Şeytanın
mü’minlerin düşmanı olduğu da yine Kur’an beyanına göre ‘apaçık’tır.
(2/Bakara, 168, 208 v.b.). Madem şeytan bizim düşmanımızdır, bizim de
şeytanı düşman bilmemiz farzdır. (35/Fâtır, 6). Şeytanla kafirler
birbirlerinin velisidirler. Türkçe’de halk arasında söylenen “içtikleri
su ayrı gitmez” sözü, şeytanla kafirler için uygundur. İman etmeyen
kafirler şeytanların dostları (evliyası)dır; Allah’ı bırakıp şeytanları
dost edinmişlerdir. (7/A’raf, 27, 30).
‘İslam düşmanlığı’ kavramının anlaşılmasında ‘Allah düşmanı’ kavramı çok
önemlidir ve İbrahim Peygamber’in nebevî mücadelesinde, bu kavramın
nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgili ‘çok güzel örnek’ (usvetün
hasene) (60/Mümtehine, 4) vardır. İbrahim (a.s)ın bu güzel örnekliğinden
biri de, babası da dahil, kafir kavmine, bir tek Allah’a iman edinceye
kadar onlarla aralarında ebediyete kadar sürecek bir düşmanlık ve öfke
var olduğunu açıkça söylemiş, kendilerinden bu nedenle îtizal ettiğini
(ayrıştığını) duyurmuş olmasıydı. Bu esnada İbrahim (a.s), -Allah’dan
gelecek herhangi bir belayı engellemek gibi bir güce sahip olmadığını
belirtmekle beraber- babasına, kendisi için Allah’dan mağfiret
dileyeceğini söylemişti. (60/ Mümtehine, 4). İbrahim (a.s.), verdiği
sözden dolayı babası için istiğfar dilemişti ve fakat, babasının gerçek
bir Allah düşmanı olduğunu anlar anlamaz babasından teberri etmiş, tam
olarak uzaklaşmıştır. (9/Tevbe, 114).
İslam düşmanlarının esas öfkesi Allah’a yöneliktir. Onların asıl
düşmanlıkları Allah’adır. Yalanladıkları, gerçekte Peygamber değil,
Allah’dır. (6/En’am, 33). Öyle ya, Muhammed, Allah var olduğu için
‘Mu-hammed’dir, Kur’an, Allah inzal ettiği için Kur’an’dır.
Mekke müşrikleri Muhammed (a.s)a, “bu Kur’an’ı değiştir, ya da başka bir
Kur’an getir” diyorlardı. (10/Yunus, 15). Muhammed (a.s)ın okuduğu
Kur’an’ı Allah gönderdiğine göre, esas olarak Allah’ı beğen-memiş
oluyorlar, O’ndan başka bir ilahın, kendi hevalarına uygun uyduruk bir
Kur’an’ını görmek istiyorlardı. Bugünkü İslam düşmanlarının da gerçek
düşmanlığı Allah’adır. İslam düşmanlığı, İslam’ın, ferdin ve toplumun
hayatını düzenleyen bir nizam olmasını asla istememektir. Bunun
sağlanması için, ‘halkın kendi kendini yönetmesi’ gibi veya ‘din
işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırmak gerekir’ gibi doktrinler
geliştirmişler ve İslam’ın topyekün bir hayat nizamı olmasının önüne
geçmeyi başarmışlardır. İslam’ı her ne kılıf, her ne söylem, her ne
kanunî düzenleme altında olursa olsun, insan hayatından ayırmak, İslam’ı
sadece bireylerin vicdanına(!) hapsetmek, Kur’an’ı mabedin tozlu
raflarına mahkum etmek gerçek İslam düşmanlığıdır.
Bir Peygamber’in babası ‘Allah düşmanı (dolayısıyla ‘İslam düşmanı’)
olabilmektedir. Peygamber de, babası bile olsa, Allah düşmanı olduğunu
açıkça anladığı babasını o şekilde anlamakta, tevil yoluna gitmemekte,
maslahat gözetmemekte, ‘gavur kayırıcılığı’na soyunmamaktadır. Allah
düşmanı olan babası bile olsa, ondan teberri etmekte, safını ayırmakta
ve herhangi bir asgarî müşterekleri kalmadığını net bir biçimde ortaya
koymaktadır. İbrahim’in babasıyla ilgili bu ‘üsvetün hasene’si, günümüz
toplumlarına küresel ve yerel İslam düşmanı güçler açısından bir nümûne
teşkil etmez mi?
İtikadî tefrikayı ve akidevî fırkaları Kur’an’dan daha iyi hiç kimse
tahlil ve tasvir edemez. Kur’an, İslam düşmanlarının, ağızlarından
dökülen kin ve düş-manlıklarından bahseder. Düşmanlık ve kinin asıl
büyüğünü ise kalplerinde gizlediklerine dikkat çeker. (3/Al-i İmran,
118). Bu ayeti günümüz toplumuna tercüme edecek olursak şöyle anlaşılır:
İslam düşmanlarının bütün söylemlerinde bu düşmanlığın izleri görülür.
Hitap tarzları, kullandıkları dil, üslup, kelimeler ve cümleler, hitabın
ruhu ve beden dili tamamen Müslümanların en kötü ‘öteki’ olarak
kurgulandığını yansıtmaktadır. Müslümanlardan ve İslam’dan
bahsedecekleri zaman, ağızlarından sanki dünyanın en kötü bir
fenomeninden bahsediyormuş izlenimini edinirsiniz. Bunların beden diline
yansıyan düşmanlıklarını Müddessir suresinin 18-25. ayetleri çok
mükemmel bir şekilde tasvir etmektedir. İslam düşmanlarının, en
nihayetinde geldikleri nokta, Kur’an’ı süregelen bir sihir ve bir beşer
sözü olarak yaftalamaktır. (74/Müddessir, 18-25). Kur’an’ı bu şekilde
‘süregelen bir büyü’ yaftasıyla sıradan-laştırmak, hala gelenekselci ve
modernist (sekü-
ler) müşrikler tarafından sürdürülen bir İslam düşmanlığıdır.
Kalem suresinin 51. ayetinde, Muhammed (a.s)dan Kur’an’ı duyan
kafirlerin neredeyse Peygamber’i gözleriyle devirecekmiş gibi baktıkları
anlatılır. (68/Kalem, 51). Bu ayeti ‘nazar’la ilişkilendirenler, ‘İslam
düşmanları’nın ekmeğine yağ sürmüş olmaktadırlar.
İslam düşmanlarının ağızlarından dökülen ve beden diline yansıyan
düşmanlıkları yine de ‘ehven’dir. Zira kin ve nefretin asıl büyüğünü
kalplerinde gizlemektedirler. Binaenaleyh, İslam düşmanları iki yüzlü
davranmaktadırlar. Birtakım maslahatlar gereği, kin ve düşmanlıklarının
tamamını açığa vurmamaktadırlar. Kur’an ise açığa vurdukları ve
vurmadıkla-
rıyla birlikte onlara, “kininizle geberin!” demekte (3/Al-i İmran, 119)
ve onları toplu halde cehenneme sürülecekleri güne (41/Fussilet, 19)
havale etmektedir.
Kur’an Müslüman (ve İslam) düşmanlarını belli bir sıralamaya tabi
tutmaktadır. Buna göre, Müslümanların en şedîd düşmanı, Yahudiler ve
müşrikler-
dir. (5/Maide, 82). Kur’an’ın indiği dönemdeki Hristiyanlar’ı Kur’an,
mü’minlere dostluk besleyenlerden olarak tanımlamaktadır fakat bugünkü
Hristiyanlar düşmanlıkta Yahudiler ve diğer müşriklerle ortaktırlar.
Kur’an yine şunu da açıkça Peygamber (a.s)a bildirmiştir: Ne Yahudiler
ve ne de Hristiyanlar, sen onların dinlerine tabi olmadıkça asla senden
razı olmazlar! İşte, Müslim-gayri Müslim ilişkilerindeki kilit nokta
burasıdır. Ayette bu ifade “sen onların milletlerine tabi olmadıkça”
şeklinde geçmektedir. Buradaki ‘millet’ yerine şimdisi için ‘yeni dünya
düzeni’, ‘çağdaş küresel değerler’, ‘demokrasi’, ‘laiklik’, ‘medeniyet’,
‘uygarlık’ gibi bir sürü başka kelime ve kavramları koyabilirsiniz.
Müslümanlar, müşriklerin uygarlıklarına, ideolojilerine, dünya
görüşlerine, hayat felsefelerine, yaşam tarzlarına tamamen teslim
olmadıkları sürece asla kendilerini beğendiremezler. Hoşgörü ve diyalog
mezhebini çıkar yol sananlar da İslam düşmanları tarafından
kullanıldıkları sürece taltif edilirler, misyonları sona erince bir
paçavra gibi ilk fırsatta elden çıkartılırlar. Müslümanların dini ile
kafirlerin dini, grisi olmayan, ‘siyah ya da beyaz’ netliğinde bir
ayrışma içerir.
İşte bu gerçeği bir türlü idrak edemeyen insanlar, İslam düşmanlarının
maslahat gereği, takiyye cinsinden, İslamî duyarlılıkları olan
topluluklara yönelik bazı nifak projelerini ‘İslam dostluğu’
zannetmektedirler. Burada bunu vuzuha kavuşturacak bariz bir örnek
vermek yerinde olur. Üye sayısı kabarık bir cemaatin yayın organında
yetkili bir yazar, ABD başkanı G. Bush’un eşinin Kudüs’teki Mescid-i
Aksa’yı ziyareti esnasında başına bir örtü takmış olmasını ‘kutsala
saygı’ olarak değerlendirmekte, bu hareketiyle bayan Bush’un hem
ma’bede, hem de oraya ibadete gelen insanlara saygı gösterdiğini,
sonuçta sempati oluşturacak bir iş yapmış olduğunu ifade etmektedir.
Aynı gün, Türkiye’den Mescid-i Aksa’ya giden ana muhalefet partisi
liderinin ekibinde bulunan bir bayan gazeteci, başına bir ‘örtü’
almadığı için tartışmalara neden olmuştu. Bunu da aynı gazeteci, “ah
keşke öyle yapmamış olsaydı, kutsala saygı göstermiş olsaydı” mealinde,
sırnaşık bir üslupla zikretmektedir.
Bu zihnî algılayışta, ABD Başkanı’nın İslam’a ne gibi düşmanlıklar
beslediğinin, ABD’nin değil sadece mescid-i aksa, yeryüzünün bütün
mescidleri için ne gibi düşmanca planlarının olduğunun, şu gün için
İslam’la mücadelede baş aktörün ABD olduğunun hiç mi hiç önemi yoktur.
Aynı insanların her sene Ramazan ayında Beyaz Saray’da iftar yemeği
veril-mesini de ABD yönetimlerinin İslam’a olan dostluğuna yorarak
anlata anlata bitiremeyişleri aynı zihnî körelmenin sonucudur. Bir
kişiyi kaçırıp rehin tutan ve ona akla gelen her türlü kötülüğü yapan
bir haydut, rehineye bir tabak yemek vermekle ne kadar onun dostu
olursa, ABD de iftar yemeği vermekle ya da first lady, mescid ziyareti
esnasında başına bir örtü almakla ancak o kadar ‘kutsala saygı’
göstermiş olur.
Nasıl ki İslam düşmanı kafirlerin, Allah’ın mescidlerini imar etme
hakları ve yetkileri yoksa (9/Tevbe, 17-18), kafirlerin Müslümanlara
veya İslam’a dostluk beslemeleri de mümkün değildir. Müslümanlık
iddiasında bulunan, münafıklaştırdıkları insanlara gösterdikleri ‘yakın
alaka’ ise İslam dostluğu değil, hizmetçilerine ödedikleri ücretlerden
ibarettir.
Yeryüzünün, stratejik önemi en yüksek bölgelerinde hala tesettür
düşmanlığı en sert biçimiyle uygulanmakta ve bu politika İslam’ın dostu
ve düşmanının kim olduğunu en açık biçimde göstermektedir. Bu zulmün
arka planında yatan gerçek İslam düşmanlığını görmeyip, aktörlerin ve
piyonların başörtüsü takarak kutsala saygı gösterdiklerini iddia etmek,
tam bir cehaleti mi gösterir, yoksa işbirlikçiliği mi?
İslam’ın ne kadar sağlam temellere oturduğunu, tahrifattan korunduğu
için dünyanın mevcut yegane sahih Dini olduğunu ve İslam düşmanlığı için
yegane tehdit olduğunu bilen İslam düşmanları, İslam’la mücadelenin
kolay olmadığını da iyi bilmektedirler. Dolayısıyla İslam’a düşmanlık
palyatif politikalarla olamaz. Artık Kur’an’ın ahırdaki inek gübresinin
içine saklanmak durumunda kalındığı günler geride kalmıştır. İslam
düşmanları da çok iyi bilmektedirler ki, bundan böyle Kur’an’a ‘saygı’
göstererek(!) ona en büyük düşmanlık yapılabilir! Amerikan askerlerinin
Guantanamo üssünde Kur’an’a yaptıkları kafirce muamele kesinlikle
doğrudan olmasa bile özür dileyerek bağışlatılma yoluna gidilecektir.
ABD yetkilileri yayınladıkları genelgelerle bundan böyle Müslümanların
Kutsal Kitabı’na Müslüman olmayanların ellememesi doğrultusunda emirler
vermektedirler. Ama artık Kur’an’la olan savaşın daha komplike, daha
detaylı, daha yanıltıcı, daha hedef saptırıcı, kısacası daha şeytânî
olması için en ciddi girişimlerde bulunulacaktır.
ABD’nin yıllardır gündeminde bulunan ‘ılımlı İslam’ projesi bu şeytanî
planların bir boyutudur. Bu cümleden olarak, Rand Corporation’ın
hazırlayıp dünya kamuoyuna da sızdırdıkları İslam’la mücadele planları
bunun en tipik örneğidir. Bu plana göre özet olarak modernist, laik ve
gelenekselci Müslümanlar desteklenecek, sufizm güçlendirilecek, radikal
veya fundamentalistlere savaş açılacak, Sünni-Şii ayrılığı
körüklenecektir.
Batı’nın İslam düşmanlığı projesinin en ciddi halkası, Müslümanları
kendi imanları, dinleri, kutsal değerleri hakkında şüpheye düşürmek,
İslam’ın çağlar ötesi, âlemşümûl ve evrensel, tahrif edilememiş bir Din
olduğu gerçeğini sulandırmak teşebbüsüdür. İslam Müslüman halkların
zihninde, devlet yönetmeye talip siyasal bir din olmaktan kesinlikle
soyutlanmalı, muharref Hristiyanlıkvari, sadece içi boşaltılmış bir beş
vakit namaz ve zühd dinine dönüşmüş bir ‘religio’ olmalıdır!
İşte Avrupa Konseyi’nin (veya ABD’nin) ‘İslam düşmanlığıyla mücadele’
maskesi altında yürüteceği İslam düşmanlığı bundan ibarettir!
İslam düşmanlığı, adı üstünde, İslam’a olan düş-manlıktır, İslam’a
duyulan kin ve nefrettir. Yeryüzünde İslam’ın egemen olmasına,
insanların nefsine, toplumların siyasetine, ticaretine ve ahlakına
girmiş olmasına duyulan öfkedir. İslam İslam olarak kaldığı sürece bu
kin, nefret ve düşmanlık kıyamete kadar bitmeyecektir. Bunu İbrahim
Peygamber binlerce sene önce söylemişti. (60/ Mümtehine, 4). ‘İbrahimî
dinler’ edebiyatı yapanlar için işte İbrahim Pey-gamber’den önemli bir
mirastır bu. İbrahim Peygam-ber ateşe atıldığında gagasıyla ona su
götürdüğünü söyleyen ve “maksat, İbrahim’e dost olduğum belli olsun”
diyen serçe bile bu insanlara ders verecek hikmete sahip olmuştur…
|