Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 318 | Haziran 2005

                   

 

 


İSLAM DÜŞMANLIĞI

İslam düşmanlığı, İslam’ın yaşı kadar eski olmasına rağmen, şu andaki algılanışı ve kullanılışı ile ‘güncellenmiş’ kavramdır. ‘İslam düşmanlığı’ günümüzde, bu düşmanlığı bizzat üretenler, yayanlar ve kıyamete kadar sürmesini arzu edenler tarafından da kullanılmakta ve fakat kendi üzerlerine toz kondurmamaktadırlar. Bu durumda, açık bir manipülasyondan bahsetmek mümkündür. Demek istediğimiz odur ki, ‘İslam düşmanlığı’, İslam’ın dostluğu kisvesi altında yürütülmektedir. Müslümanlık iddiasındaki bazı kimselerin buna teşne olması ise, manipülasyonun etkinliğini artırmaktadır. 2005 Yılı Mayıs ayı tarihe, Avrupa Devletleri nezdinde, ‘İslam düşmanlığı’ aleyhinde bir karar alındığına dair bir notun düşüldüğü takvim olarak geçecektir. Anılan tarihte Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Polonya’nın Varşova kentinde, ‘Avrupa Birliği’ni ve Değerleri’ni tartışmak için toplandı. Zirvede terör, kara para aklanması ve insan ticareti ile mücadele gibi konularda hazırlanan birtakım sözleşmeler imzalandı. Bunları zikretmemiz, ‘İslam düşmanlığı’nın hangi gündem maddeleri arasında müzâkere edildiğine dikkat çekmek içindir.
Zirvenin sonuç bildirgesine “İslam düşmanlığıyla mücadele ve kültürler ve dinlerarası diyalog” şeklinde bir maddenin eklenmesinin, Türkiye’nin girişimiyle olduğu ileri sürülmektedir. Bu yorumu yapanlara göre zirveden bir gün önce Türkiye Başbakanı, yap-tığı konuşma ile, Batı’da hızla yayılan ‘İslam düş-manlığı’nın yol açacağı bazı zararlara dikkat çekmiş ve bu sözler sonuç metnine tesir etmiş! Aslında sonuç bildirgesinde yer verilen ifade ‘İslam korkusu’ (İslamofobi)dir, fakat bazı basın yayın organları kendi siyasi konumlarına da uygun bulmuş olmalılar ki, bunu ‘İslam düşmanlığı’ biçiminde tercüme etmeyi tercih ettiler. AB Konseyi’nin bu tasarrufu bazı ulusalcı-muhafazakar çevrelerin, artık İslam düşmanlığıyla mücadelenin, anılan konseyin öncelikli politikaları arasında olacağı şeklinde yorumlar yapmalarına sebep oldu.

Sözünü ettiğimiz sonuç bildirgesinde ‘uygun’ biçimde yer verilen ve ‘İslam düşmanlığı’ ile mücadelede çok önemli bir adım atıldığı iddialarına mesned teşkil eden cümle şu şekilde kurulmuştur: “İslam korkusu ve Yahudi düşmanlığını kapsayacak şekilde özellikle cinsiyet, ırk ve din temelli her türlü hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığı şiddetle tel’in ederiz…”

Yukarıda değindiğimiz gibi cümlede, ‘İslam düş-manlığı’ değil, ‘İslam korkusu’ geçtiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Yine dikkatten kaçmaması gereken bir diğer husus da, İslam, ‘korku’ temelinde gündeme taşınırken, ‘Yahudilik’, ‘düşmanlık’ bağlamında konu edilmektedir. Üstelik de ‘İslam korkusu’ terimi o kadar iğreti durmaktadır ki, son anda ve bir ‘tashih’ gereği oraya girdirildiği, cümlenin ana yapısını bozmamasına özen gösterildiği intibaını vermektedir. Bu olay Türkiye basınında işlenirken de, bir dezenformasyon sürecinin işletildiği iyice fark edilmektedir.

Böyle bir dezenformasyonu icra eden bazı yorumcular bundan böyle, ‘İslam düşmanlığı’nın da tıpkı Yahudi düşmanlığı gibi takip edileceğini ve İslam karşıtı hareketlerin Avrupa Konseyi raporlarına gireceğini ileri sürmekte; Avrupa Konseyi’nin, ırkçılık ve ayrımcılık suçlarını takip eden biriminin, ‘İslam düş-manlığı’nın yükseldiği ülkeleri rapor edeceğini, İslam Konferansı Örgütü’nün de bu raporların hazırlanmasında Avrupa Konseyi’ne yardım edeceğini bayram sevinci içinde okuyucularına duyurmaktadırlar. Aynı yorumculara göre Avrupa Konseyi doğru zamanda doğru kararı almıştır, çünkü dünya bir medeniyetler ve kültürler arası savaşa doğru sürüklenmektedir.

Avrupa Konseyi’nin bu kararı bazı muhafazakar çevreler tarafından, 11 Eylül’le birlikte bir kez daha Batı’nın kara listesine alınan; ABD’nin en yetkili kişisinin ağzından, yeni bir haçlı seferi başlatıldığı duyurulan İslam’ın ve Müslümanların kara listeden çıkartılması ve layık olduğu şerefli/onurlu yere oturtulması gibi algılanmakta ve öyle yorumlanmaktadır. İşte bütün bu gelişmeler vesileyle, ‘İslam düşmanlığı’ kavramına açıklık getirmek bir zorunluluk haline gelmiştir.

‘İslam düşmanlığı’, Allah’ın yeryüzüne, insana vahiy inzal ettiği ilk günden beri bir vakıadır. Her dönemin insanı bu düşmanlığa bizzat tanık olmuştur. İslam hiçbir zaman düşmansız olmamış, hiçbir peygamber, düşmanlık edilmekten muaf tutulmamıştır. Hem de bu düşmanlık o kadar ciddidir ki, Kur’an’ın tanıklığına göre bir çok Peygamber, İslam düşmanları tarafından öldürülmüştür. (2/Bakara, 61; 3/Al-i İmran, 21, 112 v.b.). Peygamberlerin düşmanları mücrim kafirlerdir. (25/Furkan, 31). Kur’an bunları aynı zamanda ‘şeytanlar’ ve (6/En’am, 112) şeytanın zürriyeti olarak (18/Kehf, 50) da tanımlar. Bütün peygamberler, İslam düşmanlığına maruz iken, bugün için ne değişmiş olabilir ki, ‘İslam düşmanlığı’, yerini ‘İslam dostluğu’na bırakıversin!

Rasûllerin imametinde somutlaşan Hak’la, küfrün önderlerinde somutlaşan bâtılın mücadelesini Mü’min suresinin 5. ayeti anlaşılır bir şekilde özetlemektedir:

“Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da engellemeye, her ümmet kendi pey-gamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte cezalandırmam nasıl olduğunu gör!” (40/Mu’min, 5).

Hak-bâtıl mücadelesi bir gerçektir ve hakkın varlığı bâtılın yok olması demektir. Zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur. (17/İsra, 81). Bâtıl ne kadar değişik ve etkileyici biçimleriyle tezahür etse de o aslında yok hükmündedir, bir değer ifade etmez. Allah dilediği zaman hakkı bâtılın tepesine bindirir ve bâtılı yok eder. (21/Enbiyâ, 18). Hak-bâtıl mücadelesi Kur’an tarafından çok net biçimde tanımlanmaktadır:
“Biz Rasûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafir olanlar ise hakkı bâtıla dayanarak ortadan kaldırmak için bâtıl yolla mücadele verirler. Onlar ayetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alırlar.” (18/Kehf, 56).

Görüldüğü gibi, Rasûllerin misyonu bâtılla mücadele etmek, bâtılı ortadan kaldırmak ve hakkın hâkim olmasını sağlamaktır. Mü’minlerin görevi de pey-gamberlerin izine tabi olmaktır. Peygamber (a.s) komutasındaki Bedir mücâhidlerinin misyonu Allah tarafından, hakkı gerçekleştirmek, kafirlerin ardını kesmek, bâtılı ortadan kaldırmak olarak açık-lanmıştır. (8/Enfal, 7-8). Kafirler ise tam tersine hakkı ortadan kaldırmak uğruna çalışırlar. Mücadele yöntemleri, biçimleri ve amaçları tamamen bâtıldır. Bugün de olduğu gibi bâtıl bir şekilde insanları yanıltmak onların en önemli işidir.

‘İslam düşmanlığı’nı tarihin en eski dönemlerinde hasbel kader vukû bulmuş arızî bir durummuş gibi lanse edenler, Kur’an’ın, ehli kitap için yaptığı “yuharrifûne’l kelime an mevadıih” (kelimeleri konuldukları yerlerinden tahrif ediyorlar) sözleriyle tanımlanabilecek kimselerdir. Zira İslam düşmanlığı -arzu etmesek de- kıyamete kadar devam edecektir. İslam düşmanlığı, din ve ideoloji farklılığından kaynaklanmaktadır. Şirk dini daima tevhid dininin düşmanı olacaktır. Bunu Muhammed (a.s.) Mekke kafirlerine karşı, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” sözleriyle tebliğ etmişti. Şimdilerde bu ayet postmo-dern-rahipler tarafından, uzlaşmanın, diyaloğun ve laikliğin dayanağı gibi gösterilse de gerçek anlamda, İslam’la İslam düşmanlığının ayrışma noktasıdır.

Kur’an, kafirleri Allah’ın ve mü’minlerin düşmanı olarak tanımlamaktadır. Kur’an’a göre kafirler mü’minlerin apaçık düşmanıdır. (4/Nisa, 101). Bu düşmanları ve daha nicelerini korkutmak için Allah mü’minlerden besili atlar hazırlamalarını istemektedir. (8/Enfal, 60). Kafirler Allah’ın düşmanıdır da Allah onların nesidir? Hiç kuşkusuz Allah da kafir-lerin düşmanıdır: “Kim Allah’a, meleklerine, Pey-gamberlerine, Cebrail’e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da kafirlerin düşmanıdır.” (2/Bakara, 98). Kur’an’ın bu açık ve kesin hükmünün değiştiğine dair herhangi bir delile sahip olmadığımıza göre bu düşmanlık daimidir.

Kafirlerin ‘İslam düşmanlığı’nda şeytanın rolü unutulmamalıdır. Şeytanın mü’minlerin düşmanı olduğu da yine Kur’an beyanına göre ‘apaçık’tır. (2/Bakara, 168, 208 v.b.). Madem şeytan bizim düşmanımızdır, bizim de şeytanı düşman bilmemiz farzdır. (35/Fâtır, 6). Şeytanla kafirler birbirlerinin velisidirler. Türkçe’de halk arasında söylenen “içtikleri su ayrı gitmez” sözü, şeytanla kafirler için uygundur. İman etmeyen kafirler şeytanların dostları (evliyası)dır; Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdir. (7/A’raf, 27, 30).

‘İslam düşmanlığı’ kavramının anlaşılmasında ‘Allah düşmanı’ kavramı çok önemlidir ve İbrahim Peygamber’in nebevî mücadelesinde, bu kavramın nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgili ‘çok güzel örnek’ (usvetün hasene) (60/Mümtehine, 4) vardır. İbrahim (a.s)ın bu güzel örnekliğinden biri de, babası da dahil, kafir kavmine, bir tek Allah’a iman edinceye kadar onlarla aralarında ebediyete kadar sürecek bir düşmanlık ve öfke var olduğunu açıkça söylemiş, kendilerinden bu nedenle îtizal ettiğini (ayrıştığını) duyurmuş olmasıydı. Bu esnada İbrahim (a.s), -Allah’dan gelecek herhangi bir belayı engellemek gibi bir güce sahip olmadığını belirtmekle beraber- babasına, kendisi için Allah’dan mağfiret dileyeceğini söylemişti. (60/ Mümtehine, 4). İbrahim (a.s.), verdiği sözden dolayı babası için istiğfar dilemişti ve fakat, babasının gerçek bir Allah düşmanı olduğunu anlar anlamaz babasından teberri etmiş, tam olarak uzaklaşmıştır. (9/Tevbe, 114).
İslam düşmanlarının esas öfkesi Allah’a yöneliktir. Onların asıl düşmanlıkları Allah’adır. Yalanladıkları, gerçekte Peygamber değil, Allah’dır. (6/En’am, 33). Öyle ya, Muhammed, Allah var olduğu için ‘Mu-hammed’dir, Kur’an, Allah inzal ettiği için Kur’an’dır.

Mekke müşrikleri Muhammed (a.s)a, “bu Kur’an’ı değiştir, ya da başka bir Kur’an getir” diyorlardı. (10/Yunus, 15). Muhammed (a.s)ın okuduğu Kur’an’ı Allah gönderdiğine göre, esas olarak Allah’ı beğen-memiş oluyorlar, O’ndan başka bir ilahın, kendi hevalarına uygun uyduruk bir Kur’an’ını görmek istiyorlardı. Bugünkü İslam düşmanlarının da gerçek düşmanlığı Allah’adır. İslam düşmanlığı, İslam’ın, ferdin ve toplumun hayatını düzenleyen bir nizam olmasını asla istememektir. Bunun sağlanması için, ‘halkın kendi kendini yönetmesi’ gibi veya ‘din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırmak gerekir’ gibi doktrinler geliştirmişler ve İslam’ın topyekün bir hayat nizamı olmasının önüne geçmeyi başarmışlardır. İslam’ı her ne kılıf, her ne söylem, her ne kanunî düzenleme altında olursa olsun, insan hayatından ayırmak, İslam’ı sadece bireylerin vicdanına(!) hapsetmek, Kur’an’ı mabedin tozlu raflarına mahkum etmek gerçek İslam düşmanlığıdır.
Bir Peygamber’in babası ‘Allah düşmanı (dolayısıyla ‘İslam düşmanı’) olabilmektedir. Peygamber de, babası bile olsa, Allah düşmanı olduğunu açıkça anladığı babasını o şekilde anlamakta, tevil yoluna gitmemekte, maslahat gözetmemekte, ‘gavur kayırıcılığı’na soyunmamaktadır. Allah düşmanı olan babası bile olsa, ondan teberri etmekte, safını ayırmakta ve herhangi bir asgarî müşterekleri kalmadığını net bir biçimde ortaya koymaktadır. İbrahim’in babasıyla ilgili bu ‘üsvetün hasene’si, günümüz toplumlarına küresel ve yerel İslam düşmanı güçler açısından bir nümûne teşkil etmez mi?

İtikadî tefrikayı ve akidevî fırkaları Kur’an’dan daha iyi hiç kimse tahlil ve tasvir edemez. Kur’an, İslam düşmanlarının, ağızlarından dökülen kin ve düş-manlıklarından bahseder. Düşmanlık ve kinin asıl büyüğünü ise kalplerinde gizlediklerine dikkat çeker. (3/Al-i İmran, 118). Bu ayeti günümüz toplumuna tercüme edecek olursak şöyle anlaşılır: İslam düşmanlarının bütün söylemlerinde bu düşmanlığın izleri görülür. Hitap tarzları, kullandıkları dil, üslup, kelimeler ve cümleler, hitabın ruhu ve beden dili tamamen Müslümanların en kötü ‘öteki’ olarak kurgulandığını yansıtmaktadır. Müslümanlardan ve İslam’dan bahsedecekleri zaman, ağızlarından sanki dünyanın en kötü bir fenomeninden bahsediyormuş izlenimini edinirsiniz. Bunların beden diline yansıyan düşmanlıklarını Müddessir suresinin 18-25. ayetleri çok mükemmel bir şekilde tasvir etmektedir. İslam düşmanlarının, en nihayetinde geldikleri nokta, Kur’an’ı süregelen bir sihir ve bir beşer sözü olarak yaftalamaktır. (74/Müddessir, 18-25). Kur’an’ı bu şekilde ‘süregelen bir büyü’ yaftasıyla sıradan-laştırmak, hala gelenekselci ve modernist (sekü-
ler) müşrikler tarafından sürdürülen bir İslam düşmanlığıdır.

Kalem suresinin 51. ayetinde, Muhammed (a.s)dan Kur’an’ı duyan kafirlerin neredeyse Peygamber’i gözleriyle devirecekmiş gibi baktıkları anlatılır. (68/Kalem, 51). Bu ayeti ‘nazar’la ilişkilendirenler, ‘İslam düşmanları’nın ekmeğine yağ sürmüş olmaktadırlar.

İslam düşmanlarının ağızlarından dökülen ve beden diline yansıyan düşmanlıkları yine de ‘ehven’dir. Zira kin ve nefretin asıl büyüğünü kalplerinde gizlemektedirler. Binaenaleyh, İslam düşmanları iki yüzlü davranmaktadırlar. Birtakım maslahatlar gereği, kin ve düşmanlıklarının tamamını açığa vurmamaktadırlar. Kur’an ise açığa vurdukları ve vurmadıkla-
rıyla birlikte onlara, “kininizle geberin!” demekte (3/Al-i İmran, 119) ve onları toplu halde cehenneme sürülecekleri güne (41/Fussilet, 19) havale etmektedir.

Kur’an Müslüman (ve İslam) düşmanlarını belli bir sıralamaya tabi tutmaktadır. Buna göre, Müslümanların en şedîd düşmanı, Yahudiler ve müşrikler-
dir. (5/Maide, 82). Kur’an’ın indiği dönemdeki Hristiyanlar’ı Kur’an, mü’minlere dostluk besleyenlerden olarak tanımlamaktadır fakat bugünkü Hristiyanlar düşmanlıkta Yahudiler ve diğer müşriklerle ortaktırlar. Kur’an yine şunu da açıkça Peygamber (a.s)a bildirmiştir: Ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar, sen onların dinlerine tabi olmadıkça asla senden razı olmazlar! İşte, Müslim-gayri Müslim ilişkilerindeki kilit nokta burasıdır. Ayette bu ifade “sen onların milletlerine tabi olmadıkça” şeklinde geçmektedir. Buradaki ‘millet’ yerine şimdisi için ‘yeni dünya düzeni’, ‘çağdaş küresel değerler’, ‘demokrasi’, ‘laiklik’, ‘medeniyet’, ‘uygarlık’ gibi bir sürü başka kelime ve kavramları koyabilirsiniz. Müslümanlar, müşriklerin uygarlıklarına, ideolojilerine, dünya görüşlerine, hayat felsefelerine, yaşam tarzlarına tamamen teslim olmadıkları sürece asla kendilerini beğendiremezler. Hoşgörü ve diyalog mezhebini çıkar yol sananlar da İslam düşmanları tarafından kullanıldıkları sürece taltif edilirler, misyonları sona erince bir paçavra gibi ilk fırsatta elden çıkartılırlar. Müslümanların dini ile kafirlerin dini, grisi olmayan, ‘siyah ya da beyaz’ netliğinde bir ayrışma içerir.

İşte bu gerçeği bir türlü idrak edemeyen insanlar, İslam düşmanlarının maslahat gereği, takiyye cinsinden, İslamî duyarlılıkları olan topluluklara yönelik bazı nifak projelerini ‘İslam dostluğu’ zannetmektedirler. Burada bunu vuzuha kavuşturacak bariz bir örnek vermek yerinde olur. Üye sayısı kabarık bir cemaatin yayın organında yetkili bir yazar, ABD başkanı G. Bush’un eşinin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı ziyareti esnasında başına bir örtü takmış olmasını ‘kutsala saygı’ olarak değerlendirmekte, bu hareketiyle bayan Bush’un hem ma’bede, hem de oraya ibadete gelen insanlara saygı gösterdiğini, sonuçta sempati oluşturacak bir iş yapmış olduğunu ifade etmektedir. Aynı gün, Türkiye’den Mescid-i Aksa’ya giden ana muhalefet partisi liderinin ekibinde bulunan bir bayan gazeteci, başına bir ‘örtü’ almadığı için tartışmalara neden olmuştu. Bunu da aynı gazeteci, “ah keşke öyle yapmamış olsaydı, kutsala saygı göstermiş olsaydı” mealinde, sırnaşık bir üslupla zikretmektedir.

Bu zihnî algılayışta, ABD Başkanı’nın İslam’a ne gibi düşmanlıklar beslediğinin, ABD’nin değil sadece mescid-i aksa, yeryüzünün bütün mescidleri için ne gibi düşmanca planlarının olduğunun, şu gün için İslam’la mücadelede baş aktörün ABD olduğunun hiç mi hiç önemi yoktur. Aynı insanların her sene Ramazan ayında Beyaz Saray’da iftar yemeği veril-mesini de ABD yönetimlerinin İslam’a olan dostluğuna yorarak anlata anlata bitiremeyişleri aynı zihnî körelmenin sonucudur. Bir kişiyi kaçırıp rehin tutan ve ona akla gelen her türlü kötülüğü yapan bir haydut, rehineye bir tabak yemek vermekle ne kadar onun dostu olursa, ABD de iftar yemeği vermekle ya da first lady, mescid ziyareti esnasında başına bir örtü almakla ancak o kadar ‘kutsala saygı’ göstermiş olur.

Nasıl ki İslam düşmanı kafirlerin, Allah’ın mescidlerini imar etme hakları ve yetkileri yoksa (9/Tevbe, 17-18), kafirlerin Müslümanlara veya İslam’a dostluk beslemeleri de mümkün değildir. Müslümanlık iddiasında bulunan, münafıklaştırdıkları insanlara gösterdikleri ‘yakın alaka’ ise İslam dostluğu değil, hizmetçilerine ödedikleri ücretlerden ibarettir.

Yeryüzünün, stratejik önemi en yüksek bölgelerinde hala tesettür düşmanlığı en sert biçimiyle uygulanmakta ve bu politika İslam’ın dostu ve düşmanının kim olduğunu en açık biçimde göstermektedir. Bu zulmün arka planında yatan gerçek İslam düşmanlığını görmeyip, aktörlerin ve piyonların başörtüsü takarak kutsala saygı gösterdiklerini iddia etmek, tam bir cehaleti mi gösterir, yoksa işbirlikçiliği mi?

İslam’ın ne kadar sağlam temellere oturduğunu, tahrifattan korunduğu için dünyanın mevcut yegane sahih Dini olduğunu ve İslam düşmanlığı için yegane tehdit olduğunu bilen İslam düşmanları, İslam’la mücadelenin kolay olmadığını da iyi bilmektedirler. Dolayısıyla İslam’a düşmanlık palyatif politikalarla olamaz. Artık Kur’an’ın ahırdaki inek gübresinin içine saklanmak durumunda kalındığı günler geride kalmıştır. İslam düşmanları da çok iyi bilmektedirler ki, bundan böyle Kur’an’a ‘saygı’ göstererek(!) ona en büyük düşmanlık yapılabilir! Amerikan askerlerinin Guantanamo üssünde Kur’an’a yaptıkları kafirce muamele kesinlikle doğrudan olmasa bile özür dileyerek bağışlatılma yoluna gidilecektir. ABD yetkilileri yayınladıkları genelgelerle bundan böyle Müslümanların Kutsal Kitabı’na Müslüman olmayanların ellememesi doğrultusunda emirler vermektedirler. Ama artık Kur’an’la olan savaşın daha komplike, daha detaylı, daha yanıltıcı, daha hedef saptırıcı, kısacası daha şeytânî olması için en ciddi girişimlerde bulunulacaktır.

ABD’nin yıllardır gündeminde bulunan ‘ılımlı İslam’ projesi bu şeytanî planların bir boyutudur. Bu cümleden olarak, Rand Corporation’ın hazırlayıp dünya kamuoyuna da sızdırdıkları İslam’la mücadele planları bunun en tipik örneğidir. Bu plana göre özet olarak modernist, laik ve gelenekselci Müslümanlar desteklenecek, sufizm güçlendirilecek, radikal veya fundamentalistlere savaş açılacak, Sünni-Şii ayrılığı körüklenecektir.

Batı’nın İslam düşmanlığı projesinin en ciddi halkası, Müslümanları kendi imanları, dinleri, kutsal değerleri hakkında şüpheye düşürmek, İslam’ın çağlar ötesi, âlemşümûl ve evrensel, tahrif edilememiş bir Din olduğu gerçeğini sulandırmak teşebbüsüdür. İslam Müslüman halkların zihninde, devlet yönetmeye talip siyasal bir din olmaktan kesinlikle soyutlanmalı, muharref Hristiyanlıkvari, sadece içi boşaltılmış bir beş vakit namaz ve zühd dinine dönüşmüş bir ‘religio’ olmalıdır!

İşte Avrupa Konseyi’nin (veya ABD’nin) ‘İslam düşmanlığıyla mücadele’ maskesi altında yürüteceği İslam düşmanlığı bundan ibarettir!

İslam düşmanlığı, adı üstünde, İslam’a olan düş-manlıktır, İslam’a duyulan kin ve nefrettir. Yeryüzünde İslam’ın egemen olmasına, insanların nefsine, toplumların siyasetine, ticaretine ve ahlakına girmiş olmasına duyulan öfkedir. İslam İslam olarak kaldığı sürece bu kin, nefret ve düşmanlık kıyamete kadar bitmeyecektir. Bunu İbrahim Peygamber binlerce sene önce söylemişti. (60/ Mümtehine, 4). ‘İbrahimî dinler’ edebiyatı yapanlar için işte İbrahim Pey-gamber’den önemli bir mirastır bu. İbrahim Peygam-ber ateşe atıldığında gagasıyla ona su götürdüğünü söyleyen ve “maksat, İbrahim’e dost olduğum belli olsun” diyen serçe bile bu insanlara ders verecek hikmete sahip olmuştur…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...