|

Muharrem ŞENER/ İZMİR
SORU1: Prof. Hamdi Döndüren’in “İnsanlığa Son Çağrı” isimli mealinde
Maide suresi’nin 89. ayetinin dip notunda “şaz kıraat” diye bir terim
yazılmış. Açıklamasında Hz. Ebu Bekir döneminde Kur’an toplanırken tek
şahidi olduğu için Kur’an’a alınmayan bir takım ayetlerden bahsediyor…
Bu rivayetler akla şunu getiriyor. Acaba Kur’an tam vahyedilmesine
rağmen şehit düşen vahiy katiplerinden ve yeterli tanık bulunamamasından
mushafa alınmamış olabilir mi? Cevabınız olumlu olursa o zaman da Kur’an
eksik kitaplaştırılmış olmaz mı? Kesin olarak bildiğimiz Kur’an da bir
eksik yoktur. Bu konudaki hakikat nedir? Biz Kur’an’ın korunduğuna ve
bize kadar eksiksiz geldiğine inanıyoruz.
CEVAP 1:
“Şazz kıraatın” doğru anlaşılması için Arap yazısının geçirdiği değişim
serüveninin bilinmesine ihtiyaç vardır.
Elbette Hz. Muhammed (a.s) ilk günden ve ilk vahiyden itibaren gelen
ayetleri hangi sureye ve nasıl yazılması gerekiyorsa öylece yazılmıştır.
Fakat Kureyş’in kullandığı yazı biçiminde nokta ve hareke olmadığından
Arapçayı iyi bilmeyen insanlar onu doğru okumakta zorlanıyorlardı. Bu
nedenle sadece yazılmakla zaptedilmiyor; bizzat peygamberin onu nasıl
telaffuz ettiğini dinleyerek ezberliyorlardı. Arapların hafıza gücü ve
ezber kabiliyetinin çok ileri olduğu da bilinmektedir. Gelen ayetler
Müslümanlarca hem yazılarak hem de ezberlenerek naklediliyordu. İlk
Müslümanlar arasında bile bu böyle idi. Hz. Ömer’in Müslüman olmasında
rol oynayan kız kardeşi ve eniştesinin yeni gelen “Taha” suresini okuyor
olmaları bunun tarihi kanıtıdır.
Ancak İslam’ın Medine hayatından sonra fetihlerle yayılması ve Arap
olmayanların Müslüman olmasıyla ortaya çıkan yeni durum farklılıklar
göstermeye başlamıştı. Arap diline vakıf olmayan insanlar nokta ve
hareke olmayan Kur’an metnini okurken bazı hatalar yapıyorlardı. Bu her
dil için geçerli olan bir şeydir. Dilin özelliklerine ve kelime
hazinesine sahip olan kimse, cümle içindeki kelimenin nasıl okuna-cağını
ve kelimedeki harfin –ı- mı ,-i-mi, olduğunu bilir. Dile hakim olmayan
kimse ise, bunu yapamaz. Durum böyle olunca da herkes kendi okuduğunun
yani kıraatinin doğru olduğunu zanneder. Kıraat farklılıkları Hz. Osman
zamanında had safhaya varınca, bunların ortadan kaldırılması için Hz.
Ebu Bekir (r.a) tarafından peygamberimizin vefatından altı ay geçmeden
iki kapak arasına alınıp ismine imam denen Mushaf Hz. Osman tarafından
Hz. Hafza’dan alınarak teksir edilip belli merkezlere gönderilmiştir.
Böylece oralarda zuhur eden farklı okuyuşların ortadan kaldırılması
temin edilmiştir.
Bu işin daha köklü çözümü Ümeyye oğulları döneminde Haccac Yusuf (zalim
Haccac) tarafından yapılmıştır. Kur’an’a nokta ve harekeleri koyarak
herkesin metni rahat ve düzgün okuması temin edilmiştir.
Ancak bu okuyuşlar arasında manaya zarar vermeyecek okuma biçimleri de
ortaya çıkmış. Bu Kur’an ayetlerini eksiltme ve fazlalaştırma anlamında
olmayıp sadece ifade ediş biçimi değişik fakat mana içerik olarak aynı
idi. Örneğin; Fatiha suresindeki “maliki yevmiddin” ifadesini “meliki
yevmiddin” şeklinde okumak gibi.
Bununla birlikte Kur’an hem yazı hem de hafızların Rasulullahtan
işittiği gibi sözlü ifade biçimiyle aynen nakledilmeye çalışılmıştır.
“Yazı ve Sema” = yazmak ve okumak hep birlikte yapılmıştır. Bunların
dışında sahabilerin kendilerine özel yazdığı Mushaflar da olmuştur. İbni
Mesud ve İbni Abbas gibi. Bunlar kendi Mushaflarına kendilerine özgü
notlar ekleyerek, ayetin kastını daha açık ifade için tefsir mahiyetinde
açıklamalar da yapmışlar. Bunu raviler, zamanla Kur’an’ın asıl metnine
karıştırarak farklılıklar ortaya çıkarmışlardır.
Örneğin; Bakara 198. ayetinin arkasına “hac mevsiminde ” ifadesi
eklenmiştir. Ayetin manasına bakıldığında bu ilaveye gerek kalmadan
bunun hacc mevsiminde olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir ilave İbni
Abbas’ın kendine ait notu iken sonraları metnin aslındanmış gibi yaygara
koparılmıştır. Bu kıratlara yani okuma biçimlerine şaaz kıraat ve
görüşlere de şaaz görüş ve rivayetler denmektedir ki bunların dini
bakımdan hiçbir bağlayıcılığı ve kıymeti harbiyesi yoktur. Asıl bellidir.
Resmen iki kapak arasına alınan Hz. Ebu Bekir ve Osman ( r.a)
Mushaflarında böyle bir şey söz konusu değildir.
Tevatüre dayanmayan gramere dayanan kıraatlere “kıraatü’ş sâzze” denir
ve bu kıratların namazlarda okunması caiz değildir. Dini bakımdan hiçbir
kıymeti harbiyesi ve bağlayıcılığı yoktur.
Bu konuların şuyu ve vukuunda müsteşriklerin gayretiyle politik bir
takım sebeplerin olmadığı da düşünülemez. İslam’a ve onun tek kaynağı
olan Kur’an’a çamur atmak isteyen insanların varlığı ilk dönemden beri
varolagelmiştir. “Çamuru at da tutmasa da izi kalır” mantığıyla hareket
edenler her safhada kendilerine bir avuntu bulmuşlardır. Bunların
çoğunluğu müsteşriklerdir. İslam’a inanmayan ve İslam’ı kendilerine
rakip gören kimselerin bundan başka ne yapması beklenir ki? İnsanların
kafasına şüphe sokmak onların en temel görevleridir. Dinimizi
müsteşriklerden öğrenmek gibi bir cehaletten Allah’a sığınmak gerekir.
Kur’an’ın ilk toplanmasına gelince Yemame sava-şından sonra Hz. Ömer’in
teklifiyle Hz. Ebu Bekir(r.a) döneminde yapılmıştır. Peygamberin
vefatının üzerinden henüz altı ay geçmişti. Görülen lüzum üzerine Hz.
Ömer teklif etmiş, Ebu Bekir de uygun görerek Zeyd bin Sabit’e bu görevi
vermişti. Zeyd’in kendisi peygamberden dinleyerek Kur’an’ın tamamını
ezberleyen bir hafızdı. Kur’an’ı iki kapak arasına alırken halktan,
yanında Kur’an ayetleri diye yazılanlarını getirmelerini istemeleri,
elde yazılı metin olmadığı için değil, toplumsal kabulün ve sükunetin
itirazsız temini içindir. İnsanlar ellerinde bulunanı iki şahitle arz
edecek durumda olmayınca elinde bulunan metnin Kur’an olmadığı
anlaşıldığından söyleyecek sözü kalmıyordu. Yüzlerce Kur’an hafızından,
Kur’an iki kapak arasına alınıp takdim edildikten sonra herhangi bir
itiraz söz konusu olmamıştır. Bu nedenle Kur’an’da her hangi bir
eksiklik söz konusu değildir.
Bu olayın bir boyutu iken diğer boyutu ise, İlk Müslümanların ve
Peygamber (a.s) en yakın dava arkadaşlarının, Din ve Kitap konusundaki
hassasiyet ve duyarlılıklarıdır. Bu insanlar Allah rızası için dinlerini
değiştirip yurtlarını ve yakınlarını terk etmiş; mallarını ve canlarını
Allah’a adamış idiler. Allah’ın kitabını koruma konusundaki
hassasiyet-leri ise her şeyin üstünde idi. Bunu bu insanlar yapmaz ise
kimden bekleyebiliriz? Bu vasfa onlardan daha layık kim olabilir?
Tarihin kaydettiği bu şerefli görevi layıkıyla yerine getirdiklerine
inanıyoruz. Onlar bu hassasiyeti gösterdikleri için aradan geçen bunca
zamana rağmen Kur’an’ın metni bozulmadan bize kadar ulaşmıştır. Dünyanın
her noktasındaki Kur’an birbirinin aynı olma vasfını korumuştur. Meal ve
tefsirlerdeki farklılıklar Kur’an’daki farklılıklar değil; O’nu yazan
insanlardaki anlayış farklılıklarıdır. Bu da sahibinden başkasını
bağlayıcı değildir. Bu nedenle eksik, fazla, farklı Kur’an yok, Kur’an’ı
farklı anlayanlar vardır. Bu anlayışların sahibi olanlardan ve
sahiplenenlerden Allah hesabını elbette soracaktır.
Bunların ötesinde Allah tüm insanlığı sorumlu tutacağını buyurduğu
(43/43) kitabını aslına uygun insanlığa takdim etmemiş olsa idi,
insanları neye göre sorumlu tutacaktı? Bu nedenle “peygamber
göndermediğimiz kavme azabetmeyiz” “nereden bilelim demeyesiniz diye bu
kitabı (kıyamete) kadar aranızda tutacağız” buyurmuştur. Bize de buna
inanmak düşer diyoruz..
SORU 2: 15 Hicr 9. ayette “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik elbette onu
yine biz koruyacağız”; 24 Nur 55. ayette “…onlar için beğenip seçtiği
dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden
sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti” buyuruluyor.
Bu bölümlerden anladığımız, Allah tarafından Kur’an ın korunacağının
vaad edilmesidir. Bundan önceki indirilen kitaplar da Allah’ın vahyi
idi. O kitaplar korunma yönünden niye taahhüt edilmemiş? Acaba
korunmamasının sebebi insanların kendi heveslerine ve kitabı da
değiştirme dahil olmak üzere Şeytan’a da sürekli olarak uyduklarını
Allah bildiği için bu durumun son kitap olan Kur’an’da ibret olarak
anlatılması için mi korunmamıştır?
CEVAP 2: Hikmetini bilmediğimiz Allah’ın fiillerinden hareketle,
maksadı ilahinin ne olduğu konusunda fikir beyan etmenin doğru
olmayacağını düşünüyoruz. Bilmiyoruz, olay bizim zannettiğimiz gibi
midir? Bu konuda da kesin bilgi sahibi değiliz. Ancak Kur’an’da
zikredilen peygamberlerin Hz. İbrahim’den itibaren birbiri peşine
gönderilmiş olduğunu biliyoruz. Birçoğu da aynı çağda baba ve oğul
peşpeşe iki peygamber olarak gönderilmiştir. Aradan asırlar geçip dinin
özelliklerinin kaybolması söz konusu olmadan ikincisi, üçüncüsü ve ila
ahir elçileri gelmiştir. Bu da bir tür korumadır. Allah ilkelerini
sürekli yinelemek suretiyle insanlara takdim etmiştir. İsrailoğulları
tarihinde elçisiz geçen bildiğimiz en uzun dönem İsa (a.s) ile
peygamberimiz arasındaki altı yüz yıllık bir evredir. Bunların döneminde
de yine hidayet üzere olan bir grubun varlığını Kur’an nakletmektedir.
“Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden geceleri secdeye kapanarak Allah’ın
ayetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah’a ve Ahiret gününe inanırlar.
İyiliği emreder kötülükten men ederler ve iyiliklere koşarlar. İşte
bunlar iyilerdendir.”(3/113-114) Bu ayetin bahsettiği zümre İsa (a.s)
dan altı yüz yıl sonra gelen ve Hz. Muhammed (a.s)’a muhatap olan ehli
kitaptır. Bunlar Allah’ın bu müjdesine layık olacak hidayete sahip
olmuşlardır. Demek oluyor ki hakikatler tümüyle kaybolmamıştır.
İsteyenler ona ulaşabiliyorlardı.
Ayrıca her peygamber kendinden öncekileri tasdik edici olarak
gönderilmiş; bununla da kalmayıp yinelenen vahiylerle de tespit
edilmiştir. İncil sahibi olan Hz. İsa (a.s)ın diliyle de bu gerçek
yinelenmiştir. “Meryem oğlu İsa : “Ey İsrailoğulları! Ben, benden önce
gelmiş olan Tevrat’ı tasdik eden, benden sonra gelecek olup adı Ahmed
olan bir peygamberi size müjdeleyen, Allah’ın size gönderilmiş bir
peygamberiyim…”( 61/6 ). Bu sünnet son peygambere kadar devam etmiştir.
Son elçinin diliyle de kendisine verilen vahiylerle Tevrat ve İncil’in
ilke ve hükümlerini açıklatarak Allah koruma altına almıştır. İlkelerin
Kur’an’da zikredilmesi bunun delilidir. Allah koyduğu hükümlerin
hiçbirisini zayi etmeyeceğini, her ümmete bir şeriat verdiğini ve ondan
sorumlu tutacağını (5/48) açıkça bildirmiştir.
Bunu şöyle de düşünmek mümkündür. İnsanlık olarak bize tevdi edilen
emaneti ister koruyalım ister korumayalım bu bir şeyi değiştirmeyecektir.
Allah koyduğu hükmü kıyamete kadar koruyacaktır. Yani insanlığı
yargılamada koyduğu kuralları değiş-tirmeyecektir. Tüm insanlık güç ve
fikir birliği etseler de yeryüzünde yazılı kağıt bırakmadan imha etseler
yine Allah bu hükümlerinden insanları sorumlu tutacak demektir.
Ellerimizle yazdığımız kitapları bu Kur’an da olsa koruyup kollamak
yırtıp yakmak bizim isteyip yaptığımız işler cümlesindendir. Sonucundan
Allah’a hesap vereceğiz. Hayırsa hesap, şer ise azap olacaktır. Bunu
yapmakla Allah katındaki genel geçer olan hükümleri asla yok edemeyiz.
Sorumluluktan kur-tulamayız.
Çünkü Allah, koyduğu hükümlerde bir değişiklik yapmayacağını ve hep
koruyacağını bildiriyor. Bu manadaki koruma, bütün kitaplardaki hükümler
için de geçerlidir. (2/62) Kur’an’ın metinsel korunarak zamanımıza
ulaşmış olması da bizim için erişilmez bir nimettir. Aslın varlığı, tüm
ihtilafları çözmede en etkili sebeptir. Bu kaynağın korunmasında gerekli
hassasiyeti gösteren nesillerden Allah razı olsun diyoruz. Bizlerde
üzerimize düşen tarihi görevimizi yaptığımız sürece bu böyle devam
edecektir. Biz bu görevden kaçarsak Allah yerimize bunu yapacak bir
kavmi getireceğini bildirmektedir. (5/54) insanlık tarihi boyunca bu iş
hep böyle olagelmiştir. İşte bu da bir koruma biçimidir.
Bizler Müslüman olarak şuna inanıyoruz: O, deveyi iğne deliğinden
geçirmeyi isterse geçirir. O’nun için zorluk yoktur. Dilerse deveyi
küçültür; dilerse iğnenin deliğini büyütür. O, her şeye kadirdir. Ancak
yolunda inananların mallarıyla ve canlarıyla cihad ederek Allah adının
yüceltilme gayreti, kulları şereflendirmek için verilmiş bir fırsattır.
Bu kervana katılanlar için korku yoktur. Hüsrana da uğramayacaklar.
Bununla birlikte inanıyoruz ki, Kabe’yi Ebrehe’den koruyan Allah
Kitabını da tüm insanlığın mekrinden korumayan kadirdir. İnananların bu
konudaki gayreti, “çorbada tuzumuz bulunsun” diyerek hizmet kervanına
katılıp tarafımızı belirtmekten ibarettir.
SORU 3: Maide 51. ayetinde “…ey iman edenler! Yahudileri ve
Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar.
İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır…” Aynı surenin 5. ayetinde
ise “… Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap
verilenlerden iffetli kadınlarıyla da mehirlerini vermeniz şartı ile
zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir…” Buna istinaden
ehli kitaptan birileri (biz bunları Kur’an’dan evvelki Yahudi ve
Hıristiyanlar olarak biliyoruz) ile evlenildiğinde ayete göre eşiniz
size dost olmuyor düşman mı oluyor? Veya onlarla evlenip dost olan
onlardan mı oluyor? Bunları açıklarsanız memnun olurum. Allah’a emanet
olunuz. Selamlarımla…
CEVAP 3: Maide 51. ayetinin siyak ve sibakına bakınca göreceksiniz
ki olay tamamen siyasal amaçlıdır. O gün Müslümanların içinde bulunduğu
durum şöyledir:
Medine’de kurulan İslam devleti ayakları üzerinde durmaya çalışıyor.
Allah’ın koyduğu İslam hukuku topluma yeni uygulanıyor. İnsanlar bu
halde iken içlerinden bir kısmı bu uygulamalardan rahatsız ve Allah’ın
indirdiği ile hükmedilmeye razı değil.
Oraya buraya yalpa yapıyorlar. Bu nedenle 5/48 den 59. ayete kadar
okuyun. İçlerinden cahiliye hükmünü isteyenler çevredeki ehli kitaptan
olan Yahudi ve Nasara’yı dost edinmek isteyenler vardır. Özellikle
münafıklar Müslümanların birliğine zarar vermeye çalışıyorlar.
Dinlerinden dönmeyi bile aklından geçirenler olmalı ki 54. ayette
bunların akıbetine değiniliyor. 55. ayette ise; “sizin dostunuz ancak
Allah’tır. Onun peygamberidir. Bir de Allah’ın emrine boyun eğerek
namazı dosdoğru kılan ve zekatı veren müminlerdir.” “Kim Allah’ı,
peygamberi ve müminleri dost edinirse, kesinlikle galip gelecek
Allah’tan yana olanlardır. Bunu böyle bilsinler.”(5/55-56)
Bu nedenle “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
dostudurlar. Kim onları dost edinirse o da onlardandır. Allah zalim
kavmi doğru yola iletmez” buyurarak müminlerin rotasını be-
lirliyor.
Bir devlette devletin kendi içinde tavır, düşünce ve davranış
birlikteliği olması gerekir. Özellikle düşmanlarına karşı bu duruşu
göstermesi devlet olmanın ve o devlete mensup olmanın gereğidir. El
altından düşmanla ilişkilerde bulunmak bugünün literatüründe de en
azından vatan hainliği olarak nitelendirilir. Bu ayetlerde vurgulanan
ana tema budur. Burada kınanan dine ve devlete ihanet anlamında düşmanla
işbirliği yapma anlamındadır.
Aynı surenin (5/5) beşinci ayette anlatılan ise İslam devletinin tebaası
arasında her düşünceden insan olacaktır. Bunlardan “kitap ehli olanların
yemekleri ve kadınları da size helal kılındı” ifadesinde onların
yemeklerini, temiz kadınlarını da mümin kadınların derecesine
yükselterek iffetli ve namuslu olanlarını eş edinebilme imkanı
vermektedir.
Ayetin başında “bugün sizin için temiz nimetler helal kılınmıştır.
Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de
onlara helaldir.
Mümin kadınlardan hür ve namuslu olanlar ile; sizden önce kitap
verilenlerden hür ve iffetli olanlar kendilerine mehirlerini verdiğiniz
takdirde size helaldir. Onları gizli dost yani metres tutmak veya
onlarla zina etmek meşru değildir (ancak mehirlerini verip evlenmek
helaldir). Kim imanı inkar ederse ameli kesinlikle boşa gider. O
Ahirette de hüsrana uğrayanlardandır..”(5/5)
Bu ayette geçen dost, metres anlamında evlilik ilişkisi olmadan yaşanan
hayat tarzı veya kadın erkek ilişkisi kastedilmektedir. Bu ifade hem
mümin kadınları hem de ehli kitabın kadınlarını kapsamaktadır. Bu ilişki
biçimi her ikisi içinde haramdır. 51. ayete geçen “dost edinme” ise
politik anlamda devletine rağmen onunla iş birliği ve benzeri ilişkiye
girmedir. Bu açıdan iki anlam da tamamen farklı zeminlerde farklı
anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an Allah’tan başkasından olsaydı içinde
çelişkiler bulurdunuz. Halbuki o Allah’tan dır ve çelişkiden ve şüpheden
uzaktır. “LA RAYBE FİYH” dir. (2/2)
Türkan UÇAR/ NEVŞEHİR
SORU 1: Peygamber efendimiz bir çok savaşa katılmış fakat hiçbir kimseyi
öldürmemiştir. Kaynaklarda Rasulullah’ın kimseyi öldürdüğüne dair
rivayet yok. Varsa hangi savaşta kimi öldürmüş, neden tarih kitaplarında
bu konuya hiç değinilmemiştir?
CEVAP 1: Sorunuzda açıkça ifade etmeseniz de peygamber adam öldürmez.
Peygamber çok merhametlidir. Savaşta bile adam öldürmemiştir gibi bir
anlayış görünmektedir. Bu anlayış doğru bir anlayış değildir. Allah
yolunda cihad ve kıtal/savaş Allah’ın hem peygambere hem de müminlere
verilmiş bir emridir. 2/216, 2/190-194, 3/146-148, 3/200, 4/71, 4/76,
4/84. Kur’an’da yer alan bu ve benzeri yüzlerce ayette Allah müminlere
ve peygamberine kafirlerle savaşmayı emrettiği bir vakıadır. Bunların
içinde özellikle sizin merakınızı giderecek şu ayet üzerinde durmak
istiyorum.
“(Resulüm) Allah yolunda savaş; sen sadece kendinden sorumlusun.
Müminleri de (savaşmaya) teşvik et; umulur ki Allah kafirlerin gücünü
kırar. Allah daha güçlüdür, ibret alınacak cezası da daha şiddetlidir.”(4/48)
Bu ayette savaşmayı bizzat peygamberin şahsını kastederek “Allah yolunda
savaş, sen sadece kendinden sorumlusun” buyruğu peygamberden savaşmayı
istemektedir. Bununla da kalmayıp müminlerin de savaşmaya teşvik
edilmesi istenmektedir. Olaya bu açıdan bakarsanız bizzat sizin
savaşmanızla sizin teşvik ettiğiniz insanların savaşması arasında fark
yoktur. Yapılan suç ise suçu işleyen bir ceza alırken teşvik eden suç
işleyenlerin sayısı kadar ceza alır. Yapılan övgüye layıksa yapanlar bir
övgü alırsa onları teşvik eden, organize edip, sevk ve idare eden
onların sayısınca övgü alır.
Bu açıdan peygamberin hiçbir savaşta bizzat adam öldürmemiş olması
kimseye kıymadı anlamına gelmez. Her savaşta öldürülenlerin onun emir ve
teşvikiyle olduğu Allah ve kullarınca malumdur.
Ancak bu konulara bu açıdan bakılmaz. İyi ve kötüyü belirleyen Allah’tır.
Günah ve sevabı da o belirliyor. Allah yolunda savaşmanın kutsallığını
bildiren, savaştan kaçmanın en ağır suç olduğunu belirten de Allah’tır.
Bu nedenle onun emrine uymak imanın gereğidir. Bu açıdan savaşmak,
savaşta adam öldürmekte en azından namaz gibi, hacc gibi, oruç gibi bir
ibadettir. Bunları yaparken nasıl başımız dik yüzümüz Allah’a karşı ak
ise, Allah yolunda savaşıp yüzlerce kafir öldüren mücahidin de başı dik
yüzü aktır. Bu peygamber içinde herhangi bir Müslüman içinde aynıdır.
Ancak müminler işlerinde aşırı gitmeyen vasat ümmet olma vasıflarını ham
savaşta, hem barışta hem de ibadetlerinde koruyan insanlardır. Çünkü
Allah aşırı gidenleri sevmediğini bildiriyor.
Peygamberin kaç adam öldürdüğünü tarih kitaplarının kaydetmemiş olması
peygambere özgü bir durum değildir. Bulunduğu mevki itibariyle yapılan
icraatın tümünden hareketin lideri sorumludur. Emri verenler bir kişiyi
bile şahsen öldürmeseler de ölenlerin hepsi onun emriyle öldürülmüş
olduğundan birinci derecede sorumludur. Fakat peygamber için Allah’ın
emrine uygunluk ön planda olduğundan inanmayanların ne düşündüğü önemli
değildir. Burada peygamber Allah’ın elçisidir. Esas sebep Allah’tır.
Allah inkar edenlerden intikamını inananların eliyle almaktadır. Allah’a
itaat için savaşan Elçi ve Müminleri övgüyle yad ederek şehit ve gazilik
ile şereflendirmektedir. “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin
bilakis onlar diridir fakat siz anlayamazsınız.”
SORU 2: Rad 41 ve Enbiya 44 ayetlerin tsunami olayları ile ilgisi var
mıdır? Bu ayetleri nasıl anlamalıyız/yorumlamalıyız?
CEVAP 2: Her iki ayet de bulundukları bağlam itibariyle aynıdır.
İnanmayan bir kavmin ne yaparsa yapsın Allah’a ve elçisine galip
gelemeyeceğini sonunda gazabı ilahiden kendilerini kurtaramayacakları
vurgulanmaktadır. Devamında ise şu uyarı var:
“Onlara de ki: ben ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. Ama sağırlar
uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmezler.” (21/43)
“Bu böyledir. Çünkü Rabbin bir ülkeyi halkı habersiz iken haksız yere
helak edici değildir.” (6/131)
Bu ayetlerin ışığında baktığımız zaman dünyanın neresinde olursa olsun
Allah’tan habersiz ve izinsiz hiçbir şeyin olmayacağı düşüncesine
varıyoruz. Allah haksız yere kimseye bir felaket vermeyeceğini açıkça
ifade ediyor. Biz işin görünen kısmını biliyoruz. Allah ise gizliyi ve
gizlinin gizlisini de bilmektedir. Takdir onundur. O yaptığından kimseye
hesap vermez. Haksız yere de bir şey yapmaz. Bu ayetleri direk Tsunami
olayı ile ilgilendirmek doğru olmayabilir. Ama 6/131’deki ifade tüm
helakleri içine alan ana sebebi açıklayıcıdır. Bir felaket kapımızı
çalmışsa bu tesadüfi ve Allah’tan habersiz değildir. Bizim azabımız
geldiği zaman zalimlerden başkasına mı dokunur? ifadesi konuyu
açıklayıcıdır.
Aklınıza dünyanın müstekbir kafirlerinin kan emici zulümleri gelecektir
ve bunlar bu insanlardan daha mı zalimdir? diyeceksiniz. Onların zulmü
de helak sınırına gelince onların akıbeti de farklı olmayacaktır. Çünkü
Allah zalimleri asla kurtarıcı değildir. İnandıklarını zannettiğimiz
bunca insanın Allah’ı bırakıp kafir ve müşrikleri dost edinmiş olmaları;
conilere hizmet etmek için sıraya girmeleri, Allah’a şirk koşarak iman
etmeleri, kafirlerle dünya nimeti için iş birliği yapmaları o
zalimlerden hiç de geri kalmamaktadırlar. Bir de bunlar sureti haktan
görünüyorlar.
“Allah gözlerin hain bakışlarını ve kalplerin gizlediklerini bilir.” (
40/19)
Her şeyi bilen Allah işlerini de bildiği gibi yapmaktadır. Günahsız biri
varsa ki, bunu hak etmiyor Allah onu korumaya ve layığını vermeye
muktedirdir. Onun ecrini asla zayi etmez.(99/7-8) Tarihte helak ettiği
kavimler içerisinde bunu hak etmeyen bir kişi de olsa onu kurtarıp
gerisini yok etmiştir. Bu dünyada Allah’tan izinsiz bir yaprak bile
yerini terk etmez .Allah her şeyi bilen ve hikmetle hükmedendir.
SORU 3: Cariyelere mehir verilir mi? Mehir özgür kadınlara mı özgüdür?
Çünkü Nisa 25’te gücü yetmeyenler cariyelerle evlensinler diyor Rabbimiz.
Bu konuya açıklık getirir misiniz?
CEVAP 3: Bu konuda cevabınızı Nisa 25. ayeti bütün ayrıntılarıyla
vermektedir.
“sizden kimin hür, mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse,
ellerinizdeki mümin cariyelerden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi
bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. O halde zinadan kaçınmaları, iffetli
olmaları ve gizli dost tutmamaları şartıyla velilerinin izniyle onlarla
evlenin ve örfe uygun olarak mehirlerini verin. Evlendiklerinde zina
edecek olurlarsa, cariyelere, hür kadınlara verilen cezanın yarısını
verin. Bu evlenme izni, içinizden günaha girme korkusu olanlar içindir.
Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan çok
merhamet edendir.”( 4/25) Görüldüğü gibi bu ayette hür de olsa cariye de
olsa mehirlerini verip nikahlamadan kadınlarla evlilik ilişkisi söz
konusu değildir.
Kur’an’ı çok okuyunuz, gereği gibi anlamak
için. Çünkü gereği gibi okumayanların sonu hüsrandır.(2/121) İnanıyoruz
ki sorularınızın cevabını onda bulacaksınız. Allah, Kur’an’ı öğüt olsun
diye kolaylaştırdığını ve inananlara öğüt olmak üzere indirdiğini Kamer
suresi 17-22-32 ve 40. ayetlerinde buyurmaktadır. Muhammed (a.s)’dan da
insanlara Kur’an ile öğüt vermesini istemektedir. Bu nedenle Kur’an’ı
anladığımız dilden okumak ve onun hikmetinden istifade etmek bizim için
hayat kadar önemlidir. Hayatınızdan asla uzak kalmayınız diyor. Sizleri
Allah’a emanet ediyoruz. |