Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


Muharrem ŞENER/ İZMİR

SORU1: Prof. Hamdi Döndüren’in “İnsanlığa Son Çağrı” isimli mealinde Maide suresi’nin 89. ayetinin dip notunda “şaz kıraat” diye bir terim yazılmış. Açıklamasında Hz. Ebu Bekir döneminde Kur’an toplanırken tek şahidi olduğu için Kur’an’a alınmayan bir takım ayetlerden bahsediyor…

Bu rivayetler akla şunu getiriyor. Acaba Kur’an tam vahyedilmesine rağmen şehit düşen vahiy katiplerinden ve yeterli tanık bulunamamasından mushafa alınmamış olabilir mi? Cevabınız olumlu olursa o zaman da Kur’an eksik kitaplaştırılmış olmaz mı? Kesin olarak bildiğimiz Kur’an da bir eksik yoktur. Bu konudaki hakikat nedir? Biz Kur’an’ın korunduğuna ve bize kadar eksiksiz geldiğine inanıyoruz.

CEVAP 1:
“Şazz kıraatın” doğru anlaşılması için Arap yazısının geçirdiği değişim serüveninin bilinmesine ihtiyaç vardır.

Elbette Hz. Muhammed (a.s) ilk günden ve ilk vahiyden itibaren gelen ayetleri hangi sureye ve nasıl yazılması gerekiyorsa öylece yazılmıştır. Fakat Kureyş’in kullandığı yazı biçiminde nokta ve hareke olmadığından Arapçayı iyi bilmeyen insanlar onu doğru okumakta zorlanıyorlardı. Bu nedenle sadece yazılmakla zaptedilmiyor; bizzat peygamberin onu nasıl telaffuz ettiğini dinleyerek ezberliyorlardı. Arapların hafıza gücü ve ezber kabiliyetinin çok ileri olduğu da bilinmektedir. Gelen ayetler Müslümanlarca hem yazılarak hem de ezberlenerek naklediliyordu. İlk Müslümanlar arasında bile bu böyle idi. Hz. Ömer’in Müslüman olmasında rol oynayan kız kardeşi ve eniştesinin yeni gelen “Taha” suresini okuyor olmaları bunun tarihi kanıtıdır.
Ancak İslam’ın Medine hayatından sonra fetihlerle yayılması ve Arap olmayanların Müslüman olmasıyla ortaya çıkan yeni durum farklılıklar göstermeye başlamıştı. Arap diline vakıf olmayan insanlar nokta ve hareke olmayan Kur’an metnini okurken bazı hatalar yapıyorlardı. Bu her dil için geçerli olan bir şeydir. Dilin özelliklerine ve kelime hazinesine sahip olan kimse, cümle içindeki kelimenin nasıl okuna-cağını ve kelimedeki harfin –ı- mı ,-i-mi, olduğunu bilir. Dile hakim olmayan kimse ise, bunu yapamaz. Durum böyle olunca da herkes kendi okuduğunun yani kıraatinin doğru olduğunu zanneder. Kıraat farklılıkları Hz. Osman zamanında had safhaya varınca, bunların ortadan kaldırılması için Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından peygamberimizin vefatından altı ay geçmeden iki kapak arasına alınıp ismine imam denen Mushaf Hz. Osman tarafından Hz. Hafza’dan alınarak teksir edilip belli merkezlere gönderilmiştir. Böylece oralarda zuhur eden farklı okuyuşların ortadan kaldırılması temin edilmiştir.

Bu işin daha köklü çözümü Ümeyye oğulları döneminde Haccac Yusuf (zalim Haccac) tarafından yapılmıştır. Kur’an’a nokta ve harekeleri koyarak herkesin metni rahat ve düzgün okuması temin edilmiştir.

Ancak bu okuyuşlar arasında manaya zarar vermeyecek okuma biçimleri de ortaya çıkmış. Bu Kur’an ayetlerini eksiltme ve fazlalaştırma anlamında olmayıp sadece ifade ediş biçimi değişik fakat mana içerik olarak aynı idi. Örneğin; Fatiha suresindeki “maliki yevmiddin” ifadesini “meliki yevmiddin” şeklinde okumak gibi.

Bununla birlikte Kur’an hem yazı hem de hafızların Rasulullahtan işittiği gibi sözlü ifade biçimiyle aynen nakledilmeye çalışılmıştır. “Yazı ve Sema” = yazmak ve okumak hep birlikte yapılmıştır. Bunların dışında sahabilerin kendilerine özel yazdığı Mushaflar da olmuştur. İbni Mesud ve İbni Abbas gibi. Bunlar kendi Mushaflarına kendilerine özgü notlar ekleyerek, ayetin kastını daha açık ifade için tefsir mahiyetinde açıklamalar da yapmışlar. Bunu raviler, zamanla Kur’an’ın asıl metnine karıştırarak farklılıklar ortaya çıkarmışlardır.

Örneğin; Bakara 198. ayetinin arkasına “hac mevsiminde ” ifadesi eklenmiştir. Ayetin manasına bakıldığında bu ilaveye gerek kalmadan bunun hacc mevsiminde olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir ilave İbni Abbas’ın kendine ait notu iken sonraları metnin aslındanmış gibi yaygara koparılmıştır. Bu kıratlara yani okuma biçimlerine şaaz kıraat ve görüşlere de şaaz görüş ve rivayetler denmektedir ki bunların dini bakımdan hiçbir bağlayıcılığı ve kıymeti harbiyesi yoktur. Asıl bellidir. Resmen iki kapak arasına alınan Hz. Ebu Bekir ve Osman ( r.a) Mushaflarında böyle bir şey söz konusu değildir.

Tevatüre dayanmayan gramere dayanan kıraatlere “kıraatü’ş sâzze” denir ve bu kıratların namazlarda okunması caiz değildir. Dini bakımdan hiçbir kıymeti harbiyesi ve bağlayıcılığı yoktur.

Bu konuların şuyu ve vukuunda müsteşriklerin gayretiyle politik bir takım sebeplerin olmadığı da düşünülemez. İslam’a ve onun tek kaynağı olan Kur’an’a çamur atmak isteyen insanların varlığı ilk dönemden beri varolagelmiştir. “Çamuru at da tutmasa da izi kalır” mantığıyla hareket edenler her safhada kendilerine bir avuntu bulmuşlardır. Bunların çoğunluğu müsteşriklerdir. İslam’a inanmayan ve İslam’ı kendilerine rakip gören kimselerin bundan başka ne yapması beklenir ki? İnsanların kafasına şüphe sokmak onların en temel görevleridir. Dinimizi müsteşriklerden öğrenmek gibi bir cehaletten Allah’a sığınmak gerekir.

Kur’an’ın ilk toplanmasına gelince Yemame sava-şından sonra Hz. Ömer’in teklifiyle Hz. Ebu Bekir(r.a) döneminde yapılmıştır. Peygamberin vefatının üzerinden henüz altı ay geçmişti. Görülen lüzum üzerine Hz. Ömer teklif etmiş, Ebu Bekir de uygun görerek Zeyd bin Sabit’e bu görevi vermişti. Zeyd’in kendisi peygamberden dinleyerek Kur’an’ın tamamını ezberleyen bir hafızdı. Kur’an’ı iki kapak arasına alırken halktan, yanında Kur’an ayetleri diye yazılanlarını getirmelerini istemeleri, elde yazılı metin olmadığı için değil, toplumsal kabulün ve sükunetin itirazsız temini içindir. İnsanlar ellerinde bulunanı iki şahitle arz edecek durumda olmayınca elinde bulunan metnin Kur’an olmadığı anlaşıldığından söyleyecek sözü kalmıyordu. Yüzlerce Kur’an hafızından, Kur’an iki kapak arasına alınıp takdim edildikten sonra herhangi bir itiraz söz konusu olmamıştır. Bu nedenle Kur’an’da her hangi bir eksiklik söz konusu değildir.

Bu olayın bir boyutu iken diğer boyutu ise, İlk Müslümanların ve Peygamber (a.s) en yakın dava arkadaşlarının, Din ve Kitap konusundaki hassasiyet ve duyarlılıklarıdır. Bu insanlar Allah rızası için dinlerini değiştirip yurtlarını ve yakınlarını terk etmiş; mallarını ve canlarını Allah’a adamış idiler. Allah’ın kitabını koruma konusundaki hassasiyet-leri ise her şeyin üstünde idi. Bunu bu insanlar yapmaz ise kimden bekleyebiliriz? Bu vasfa onlardan daha layık kim olabilir? Tarihin kaydettiği bu şerefli görevi layıkıyla yerine getirdiklerine inanıyoruz. Onlar bu hassasiyeti gösterdikleri için aradan geçen bunca zamana rağmen Kur’an’ın metni bozulmadan bize kadar ulaşmıştır. Dünyanın her noktasındaki Kur’an birbirinin aynı olma vasfını korumuştur. Meal ve tefsirlerdeki farklılıklar Kur’an’daki farklılıklar değil; O’nu yazan insanlardaki anlayış farklılıklarıdır. Bu da sahibinden başkasını bağlayıcı değildir. Bu nedenle eksik, fazla, farklı Kur’an yok, Kur’an’ı farklı anlayanlar vardır. Bu anlayışların sahibi olanlardan ve sahiplenenlerden Allah hesabını elbette soracaktır.

Bunların ötesinde Allah tüm insanlığı sorumlu tutacağını buyurduğu (43/43) kitabını aslına uygun insanlığa takdim etmemiş olsa idi, insanları neye göre sorumlu tutacaktı? Bu nedenle “peygamber göndermediğimiz kavme azabetmeyiz” “nereden bilelim demeyesiniz diye bu kitabı (kıyamete) kadar aranızda tutacağız” buyurmuştur. Bize de buna inanmak düşer diyoruz..

SORU 2: 15 Hicr 9. ayette “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik elbette onu yine biz koruyacağız”; 24 Nur 55. ayette “…onlar için beğenip seçtiği dini onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti” buyuruluyor. Bu bölümlerden anladığımız, Allah tarafından Kur’an ın korunacağının vaad edilmesidir. Bundan önceki indirilen kitaplar da Allah’ın vahyi idi. O kitaplar korunma yönünden niye taahhüt edilmemiş? Acaba korunmamasının sebebi insanların kendi heveslerine ve kitabı da değiştirme dahil olmak üzere Şeytan’a da sürekli olarak uyduklarını Allah bildiği için bu durumun son kitap olan Kur’an’da ibret olarak anlatılması için mi korunmamıştır?

CEVAP 2:
Hikmetini bilmediğimiz Allah’ın fiillerinden hareketle, maksadı ilahinin ne olduğu konusunda fikir beyan etmenin doğru olmayacağını düşünüyoruz. Bilmiyoruz, olay bizim zannettiğimiz gibi midir? Bu konuda da kesin bilgi sahibi değiliz. Ancak Kur’an’da zikredilen peygamberlerin Hz. İbrahim’den itibaren birbiri peşine gönderilmiş olduğunu biliyoruz. Birçoğu da aynı çağda baba ve oğul peşpeşe iki peygamber olarak gönderilmiştir. Aradan asırlar geçip dinin özelliklerinin kaybolması söz konusu olmadan ikincisi, üçüncüsü ve ila ahir elçileri gelmiştir. Bu da bir tür korumadır. Allah ilkelerini sürekli yinelemek suretiyle insanlara takdim etmiştir. İsrailoğulları tarihinde elçisiz geçen bildiğimiz en uzun dönem İsa (a.s) ile peygamberimiz arasındaki altı yüz yıllık bir evredir. Bunların döneminde de yine hidayet üzere olan bir grubun varlığını Kur’an nakletmektedir.

“Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah’a ve Ahiret gününe inanırlar. İyiliği emreder kötülükten men ederler ve iyiliklere koşarlar. İşte bunlar iyilerdendir.”(3/113-114) Bu ayetin bahsettiği zümre İsa (a.s) dan altı yüz yıl sonra gelen ve Hz. Muhammed (a.s)’a muhatap olan ehli kitaptır. Bunlar Allah’ın bu müjdesine layık olacak hidayete sahip olmuşlardır. Demek oluyor ki hakikatler tümüyle kaybolmamıştır. İsteyenler ona ulaşabiliyorlardı.

Ayrıca her peygamber kendinden öncekileri tasdik edici olarak gönderilmiş; bununla da kalmayıp yinelenen vahiylerle de tespit edilmiştir. İncil sahibi olan Hz. İsa (a.s)ın diliyle de bu gerçek yinelenmiştir. “Meryem oğlu İsa : “Ey İsrailoğulları! Ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik eden, benden sonra gelecek olup adı Ahmed olan bir peygamberi size müjdeleyen, Allah’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim…”( 61/6 ). Bu sünnet son peygambere kadar devam etmiştir. Son elçinin diliyle de kendisine verilen vahiylerle Tevrat ve İncil’in ilke ve hükümlerini açıklatarak Allah koruma altına almıştır. İlkelerin Kur’an’da zikredilmesi bunun delilidir. Allah koyduğu hükümlerin hiçbirisini zayi etmeyeceğini, her ümmete bir şeriat verdiğini ve ondan sorumlu tutacağını (5/48) açıkça bildirmiştir.

Bunu şöyle de düşünmek mümkündür. İnsanlık olarak bize tevdi edilen emaneti ister koruyalım ister korumayalım bu bir şeyi değiştirmeyecektir. Allah koyduğu hükmü kıyamete kadar koruyacaktır. Yani insanlığı yargılamada koyduğu kuralları değiş-tirmeyecektir. Tüm insanlık güç ve fikir birliği etseler de yeryüzünde yazılı kağıt bırakmadan imha etseler yine Allah bu hükümlerinden insanları sorumlu tutacak demektir.

Ellerimizle yazdığımız kitapları bu Kur’an da olsa koruyup kollamak yırtıp yakmak bizim isteyip yaptığımız işler cümlesindendir. Sonucundan Allah’a hesap vereceğiz. Hayırsa hesap, şer ise azap olacaktır. Bunu yapmakla Allah katındaki genel geçer olan hükümleri asla yok edemeyiz. Sorumluluktan kur-tulamayız.

Çünkü Allah, koyduğu hükümlerde bir değişiklik yapmayacağını ve hep koruyacağını bildiriyor. Bu manadaki koruma, bütün kitaplardaki hükümler için de geçerlidir. (2/62) Kur’an’ın metinsel korunarak zamanımıza ulaşmış olması da bizim için erişilmez bir nimettir. Aslın varlığı, tüm ihtilafları çözmede en etkili sebeptir. Bu kaynağın korunmasında gerekli hassasiyeti gösteren nesillerden Allah razı olsun diyoruz. Bizlerde üzerimize düşen tarihi görevimizi yaptığımız sürece bu böyle devam edecektir. Biz bu görevden kaçarsak Allah yerimize bunu yapacak bir kavmi getireceğini bildirmektedir. (5/54) insanlık tarihi boyunca bu iş hep böyle olagelmiştir. İşte bu da bir koruma biçimidir.
Bizler Müslüman olarak şuna inanıyoruz: O, deveyi iğne deliğinden geçirmeyi isterse geçirir. O’nun için zorluk yoktur. Dilerse deveyi küçültür; dilerse iğnenin deliğini büyütür. O, her şeye kadirdir. Ancak yolunda inananların mallarıyla ve canlarıyla cihad ederek Allah adının yüceltilme gayreti, kulları şereflendirmek için verilmiş bir fırsattır. Bu kervana katılanlar için korku yoktur. Hüsrana da uğramayacaklar. Bununla birlikte inanıyoruz ki, Kabe’yi Ebrehe’den koruyan Allah Kitabını da tüm insanlığın mekrinden korumayan kadirdir. İnananların bu konudaki gayreti, “çorbada tuzumuz bulunsun” diyerek hizmet kervanına katılıp tarafımızı belirtmekten ibarettir.

SORU 3: Maide 51. ayetinde “…ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır…” Aynı surenin 5. ayetinde ise “… Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlarıyla da mehirlerini vermeniz şartı ile zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir…” Buna istinaden ehli kitaptan birileri (biz bunları Kur’an’dan evvelki Yahudi ve Hıristiyanlar olarak biliyoruz) ile evlenildiğinde ayete göre eşiniz size dost olmuyor düşman mı oluyor? Veya onlarla evlenip dost olan onlardan mı oluyor? Bunları açıklarsanız memnun olurum. Allah’a emanet olunuz. Selamlarımla…

CEVAP 3:
Maide 51. ayetinin siyak ve sibakına bakınca göreceksiniz ki olay tamamen siyasal amaçlıdır. O gün Müslümanların içinde bulunduğu durum şöyledir:

Medine’de kurulan İslam devleti ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Allah’ın koyduğu İslam hukuku topluma yeni uygulanıyor. İnsanlar bu halde iken içlerinden bir kısmı bu uygulamalardan rahatsız ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmeye razı değil.
Oraya buraya yalpa yapıyorlar. Bu nedenle 5/48 den 59. ayete kadar okuyun. İçlerinden cahiliye hükmünü isteyenler çevredeki ehli kitaptan olan Yahudi ve Nasara’yı dost edinmek isteyenler vardır. Özellikle münafıklar Müslümanların birliğine zarar vermeye çalışıyorlar. Dinlerinden dönmeyi bile aklından geçirenler olmalı ki 54. ayette bunların akıbetine değiniliyor. 55. ayette ise; “sizin dostunuz ancak Allah’tır. Onun peygamberidir. Bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan ve zekatı veren müminlerdir.” “Kim Allah’ı, peygamberi ve müminleri dost edinirse, kesinlikle galip gelecek Allah’tan yana olanlardır. Bunu böyle bilsinler.”(5/55-56)

Bu nedenle “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Kim onları dost edinirse o da onlardandır. Allah zalim kavmi doğru yola iletmez” buyurarak müminlerin rotasını be-
lirliyor.

Bir devlette devletin kendi içinde tavır, düşünce ve davranış birlikteliği olması gerekir. Özellikle düşmanlarına karşı bu duruşu göstermesi devlet olmanın ve o devlete mensup olmanın gereğidir. El altından düşmanla ilişkilerde bulunmak bugünün literatüründe de en azından vatan hainliği olarak nitelendirilir. Bu ayetlerde vurgulanan ana tema budur. Burada kınanan dine ve devlete ihanet anlamında düşmanla işbirliği yapma anlamındadır.
Aynı surenin (5/5) beşinci ayette anlatılan ise İslam devletinin tebaası arasında her düşünceden insan olacaktır. Bunlardan “kitap ehli olanların yemekleri ve kadınları da size helal kılındı” ifadesinde onların yemeklerini, temiz kadınlarını da mümin kadınların derecesine yükselterek iffetli ve namuslu olanlarını eş edinebilme imkanı vermektedir.

Ayetin başında “bugün sizin için temiz nimetler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir.

Mümin kadınlardan hür ve namuslu olanlar ile; sizden önce kitap verilenlerden hür ve iffetli olanlar kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde size helaldir. Onları gizli dost yani metres tutmak veya onlarla zina etmek meşru değildir (ancak mehirlerini verip evlenmek helaldir). Kim imanı inkar ederse ameli kesinlikle boşa gider. O Ahirette de hüsrana uğrayanlardandır..”(5/5)

Bu ayette geçen dost, metres anlamında evlilik ilişkisi olmadan yaşanan hayat tarzı veya kadın erkek ilişkisi kastedilmektedir. Bu ifade hem mümin kadınları hem de ehli kitabın kadınlarını kapsamaktadır. Bu ilişki biçimi her ikisi içinde haramdır. 51. ayete geçen “dost edinme” ise politik anlamda devletine rağmen onunla iş birliği ve benzeri ilişkiye girmedir. Bu açıdan iki anlam da tamamen farklı zeminlerde farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an Allah’tan başkasından olsaydı içinde çelişkiler bulurdunuz. Halbuki o Allah’tan dır ve çelişkiden ve şüpheden uzaktır. “LA RAYBE FİYH” dir. (2/2)

Türkan UÇAR/ NEVŞEHİR

SORU 1: Peygamber efendimiz bir çok savaşa katılmış fakat hiçbir kimseyi öldürmemiştir. Kaynaklarda Rasulullah’ın kimseyi öldürdüğüne dair rivayet yok. Varsa hangi savaşta kimi öldürmüş, neden tarih kitaplarında bu konuya hiç değinilmemiştir?

CEVAP 1:
Sorunuzda açıkça ifade etmeseniz de peygamber adam öldürmez. Peygamber çok merhametlidir. Savaşta bile adam öldürmemiştir gibi bir anlayış görünmektedir. Bu anlayış doğru bir anlayış değildir. Allah yolunda cihad ve kıtal/savaş Allah’ın hem peygambere hem de müminlere verilmiş bir emridir. 2/216, 2/190-194, 3/146-148, 3/200, 4/71, 4/76, 4/84. Kur’an’da yer alan bu ve benzeri yüzlerce ayette Allah müminlere ve peygamberine kafirlerle savaşmayı emrettiği bir vakıadır. Bunların içinde özellikle sizin merakınızı giderecek şu ayet üzerinde durmak istiyorum.

“(Resulüm) Allah yolunda savaş; sen sadece kendinden sorumlusun. Müminleri de (savaşmaya) teşvik et; umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar. Allah daha güçlüdür, ibret alınacak cezası da daha şiddetlidir.”(4/48)

Bu ayette savaşmayı bizzat peygamberin şahsını kastederek “Allah yolunda savaş, sen sadece kendinden sorumlusun” buyruğu peygamberden savaşmayı istemektedir. Bununla da kalmayıp müminlerin de savaşmaya teşvik edilmesi istenmektedir. Olaya bu açıdan bakarsanız bizzat sizin savaşmanızla sizin teşvik ettiğiniz insanların savaşması arasında fark yoktur. Yapılan suç ise suçu işleyen bir ceza alırken teşvik eden suç işleyenlerin sayısı kadar ceza alır. Yapılan övgüye layıksa yapanlar bir övgü alırsa onları teşvik eden, organize edip, sevk ve idare eden onların sayısınca övgü alır.

Bu açıdan peygamberin hiçbir savaşta bizzat adam öldürmemiş olması kimseye kıymadı anlamına gelmez. Her savaşta öldürülenlerin onun emir ve teşvikiyle olduğu Allah ve kullarınca malumdur.

Ancak bu konulara bu açıdan bakılmaz. İyi ve kötüyü belirleyen Allah’tır. Günah ve sevabı da o belirliyor. Allah yolunda savaşmanın kutsallığını bildiren, savaştan kaçmanın en ağır suç olduğunu belirten de Allah’tır. Bu nedenle onun emrine uymak imanın gereğidir. Bu açıdan savaşmak, savaşta adam öldürmekte en azından namaz gibi, hacc gibi, oruç gibi bir ibadettir. Bunları yaparken nasıl başımız dik yüzümüz Allah’a karşı ak ise, Allah yolunda savaşıp yüzlerce kafir öldüren mücahidin de başı dik yüzü aktır. Bu peygamber içinde herhangi bir Müslüman içinde aynıdır. Ancak müminler işlerinde aşırı gitmeyen vasat ümmet olma vasıflarını ham savaşta, hem barışta hem de ibadetlerinde koruyan insanlardır. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmediğini bildiriyor.

Peygamberin kaç adam öldürdüğünü tarih kitaplarının kaydetmemiş olması peygambere özgü bir durum değildir. Bulunduğu mevki itibariyle yapılan icraatın tümünden hareketin lideri sorumludur. Emri verenler bir kişiyi bile şahsen öldürmeseler de ölenlerin hepsi onun emriyle öldürülmüş olduğundan birinci derecede sorumludur. Fakat peygamber için Allah’ın emrine uygunluk ön planda olduğundan inanmayanların ne düşündüğü önemli değildir. Burada peygamber Allah’ın elçisidir. Esas sebep Allah’tır. Allah inkar edenlerden intikamını inananların eliyle almaktadır. Allah’a itaat için savaşan Elçi ve Müminleri övgüyle yad ederek şehit ve gazilik ile şereflendirmektedir. “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin bilakis onlar diridir fakat siz anlayamazsınız.”

SORU 2: Rad 41 ve Enbiya 44 ayetlerin tsunami olayları ile ilgisi var mıdır? Bu ayetleri nasıl anlamalıyız/yorumlamalıyız?

CEVAP 2: Her iki ayet de bulundukları bağlam itibariyle aynıdır. İnanmayan bir kavmin ne yaparsa yapsın Allah’a ve elçisine galip gelemeyeceğini sonunda gazabı ilahiden kendilerini kurtaramayacakları vurgulanmaktadır. Devamında ise şu uyarı var:

“Onlara de ki: ben ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. Ama sağırlar uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmezler.” (21/43)

“Bu böyledir. Çünkü Rabbin bir ülkeyi halkı habersiz iken haksız yere helak edici değildir.” (6/131)

Bu ayetlerin ışığında baktığımız zaman dünyanın neresinde olursa olsun Allah’tan habersiz ve izinsiz hiçbir şeyin olmayacağı düşüncesine varıyoruz. Allah haksız yere kimseye bir felaket vermeyeceğini açıkça ifade ediyor. Biz işin görünen kısmını biliyoruz. Allah ise gizliyi ve gizlinin gizlisini de bilmektedir. Takdir onundur. O yaptığından kimseye hesap vermez. Haksız yere de bir şey yapmaz. Bu ayetleri direk Tsunami olayı ile ilgilendirmek doğru olmayabilir. Ama 6/131’deki ifade tüm helakleri içine alan ana sebebi açıklayıcıdır. Bir felaket kapımızı çalmışsa bu tesadüfi ve Allah’tan habersiz değildir. Bizim azabımız geldiği zaman zalimlerden başkasına mı dokunur? ifadesi konuyu açıklayıcıdır.

Aklınıza dünyanın müstekbir kafirlerinin kan emici zulümleri gelecektir ve bunlar bu insanlardan daha mı zalimdir? diyeceksiniz. Onların zulmü de helak sınırına gelince onların akıbeti de farklı olmayacaktır. Çünkü Allah zalimleri asla kurtarıcı değildir. İnandıklarını zannettiğimiz bunca insanın Allah’ı bırakıp kafir ve müşrikleri dost edinmiş olmaları; conilere hizmet etmek için sıraya girmeleri, Allah’a şirk koşarak iman etmeleri, kafirlerle dünya nimeti için iş birliği yapmaları o zalimlerden hiç de geri kalmamaktadırlar. Bir de bunlar sureti haktan görünüyorlar.

“Allah gözlerin hain bakışlarını ve kalplerin gizlediklerini bilir.” ( 40/19)

Her şeyi bilen Allah işlerini de bildiği gibi yapmaktadır. Günahsız biri varsa ki, bunu hak etmiyor Allah onu korumaya ve layığını vermeye muktedirdir. Onun ecrini asla zayi etmez.(99/7-8) Tarihte helak ettiği kavimler içerisinde bunu hak etmeyen bir kişi de olsa onu kurtarıp gerisini yok etmiştir. Bu dünyada Allah’tan izinsiz bir yaprak bile yerini terk etmez .Allah her şeyi bilen ve hikmetle hükmedendir.

SORU 3: Cariyelere mehir verilir mi? Mehir özgür kadınlara mı özgüdür? Çünkü Nisa 25’te gücü yetmeyenler cariyelerle evlensinler diyor Rabbimiz. Bu konuya açıklık getirir misiniz?

CEVAP 3:
Bu konuda cevabınızı Nisa 25. ayeti bütün ayrıntılarıyla vermektedir.

“sizden kimin hür, mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse, ellerinizdeki mümin cariyelerden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. O halde zinadan kaçınmaları, iffetli olmaları ve gizli dost tutmamaları şartıyla velilerinin izniyle onlarla evlenin ve örfe uygun olarak mehirlerini verin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, cariyelere, hür kadınlara verilen cezanın yarısını verin. Bu evlenme izni, içinizden günaha girme korkusu olanlar içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.”( 4/25) Görüldüğü gibi bu ayette hür de olsa cariye de olsa mehirlerini verip nikahlamadan kadınlarla evlilik ilişkisi söz konusu değildir.

Kur’an’ı çok okuyunuz, gereği gibi anlamak için. Çünkü gereği gibi okumayanların sonu hüsrandır.(2/121) İnanıyoruz ki sorularınızın cevabını onda bulacaksınız. Allah, Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdığını ve inananlara öğüt olmak üzere indirdiğini Kamer suresi 17-22-32 ve 40. ayetlerinde buyurmaktadır. Muhammed (a.s)’dan da insanlara Kur’an ile öğüt vermesini istemektedir. Bu nedenle Kur’an’ı anladığımız dilden okumak ve onun hikmetinden istifade etmek bizim için hayat kadar önemlidir. Hayatınızdan asla uzak kalmayınız diyor. Sizleri Allah’a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...