|

ŞİİRİN YERDE YERİ YOKTUR*
Ali Ömer AKBULUT
“Devlet ve şairleri, iki
kaşık gibi içiçe uyurlarken...”
ece ayhan
Şiirin tanıma ihtiyacının olmadığı, dahası tanımlanamayacağı yollu
öngörü hayli yerleşmiş durumda. Burada şiiri yüceltme arzusu öne çıksa
da gerçekte şiire olan uzaklığın/şiirden mahrumiyetin gizlenme çabasıdır
bu. Nerede bir sorgu engelleniyorsa, orada bir arayış çabası
yokedilmeye/”her soru, sorgu bir arayıştır”, bir hakikat gizlenmeye
çalışılıyor demektir. Bunun tabii olarak varacağı nokta, şiirin ölümünü
ilan edip, ağıtlar yakmaya başlamak olacaktır. Giderek öyle kalınlaşan
bir perde/örtü-giz oluşur ki şiirin yeri de kaybolur, yerinizde. Yani
şiirin ne’liği sorusu kadar, şiirin yerinin neresi olduğu yollu soru da
önemlidir.
Şiirin anlamına ilişkin sorunun gereksiz ilan edilmesi, hatta ihmalinin
uygun görülmesi şiirin yerini be-lirsizleştirmiş, şiir (iddiasının) her
yerde görülmesini mümkün kılmış, şiirin/şairin “kimlerle düşüp kalktığı”
sorusu da sorulamaz olmuştur. O halde şiirin önce yerini bulmakla işe
başlamak gerekecektir: Şiirin yeri neresidir? Bütün tedbirler alınmış,
örtü kalınlaşmış gibi görünmekle beraber, istenilmeyen soru hep dikilir
karşımıza. Görüldüğü gibi ne kadar örtmeye, gizlemeye çalışsak da şiir
sor(g)usu peşimizi bırakmıyor.
Şiirin yeri nedir? Bu soruyu bizim bir hamlede cevaplamamız mümkün
değildir, doğrusu haddimizi de aşar. Biz sadece imkanlılıklardan
hareketle, bir arazi keşfi yapmaya niyetliyiz; topografya, şiir
topografyası.Şiirin üzerinde bulunduğu/iskan ettiği araziyi
keşfedebilmek yeni kimi sorguların yapılmasıyla mümkündür.
a. Şiirin yeri,
b. Düşüncenin yeri,
c. Dil’in yeri,
d. Biçim/şekil, kalıbın yeri,
e. Şairin yeri,
gibi. Arayışımızı üzerinde/çevresinde sürdürebile-ceğimiz merkez ancak
burada aranabilir. Yalnızca bu sorgular ki bize şiirin iskan ettiği
arazinin merkezini gösterebilir. Ancak burada bir kamburdan; sorgumuzun
düzlemini bozmaya çalışacak, güzergahını değiştirmek gafletine düşecek
bir arızi durumdan kurtulmamız gerekiyor. Bu arızi durum hakim
söylemlerin/yayılımdaki mutad şiir anlayışının bir dayatması/yol kesmesi
olarak bizi güzergahımızdan çevirmeye çalışacaktır. Merkezi açıkça
tesbit etmeli, ortaya çıkarmalı ve tüm örtündükleriyle/gizleriyle
göstermeliyiz ki sorgumuz şiir için ve şiirde kalarak devam edebilsin.
Hakim söylem, merkez-çevre/merkez-taşra tartış-malarını (ikilemini)
canlı tutarak tüm sanat etkinliklerini kendine katılma/merkeze çekilme
zorunluğundaymış gibi gösterebilir. Bu kendine katılma, merkeze bende
olma/ona boyun eğme anlamına gelecektir elbette. Merkeze
çekildiğin/boyun eğdiğin sürece merkezde gibi gösterilecek, bir nitelik
atfedilecek; aksi durumda periferide kalma/taşralılık gibi bir ithamla
yüzleşmek zorunda bırakılacaksın. Dolayısıyla merkezi sorgulama hiç
mümkün olmayacak, aksine tek uğraş merkezin kabulüne mazhar olabilmek
için çabalamak olacaktır. Merkez bunu en çok da şiirin neliğiyle ilgili,
şiirin özünü asla tartışmaya, aramaya açmayan öngörüsü/ propagandasıyla
yapacaktır. Ama tam da bu (şiirin ne olduğu sor(g)usunu imkansız gibi
gösterme) her hangi bir zeminde ve her hangi bir zamanda merkez
denilebilecek öngörülmüş şiir anlayışlarını imkansız kılmaktadır. Ki bu
anlamda merkez hiç bir zaman aslında mümkün olmayacaktır. O zaman
merkez, şiiri tartışılmaz kılmanın yeni yüzüyle görünecektir: Şiir için
(yayılımdaki söyleme uygun düşecek/onu üretecek) kimi anlayışları
zorunluymuş gibi göstermek. Bunun için “hesaplarını” yapacak, kendisini
sağlama alacak şiirsel kurguyu öngörerek, bunu başka türlüsü zaten
mümkün değilmiş ve malummuş gibi sunacak-tır. Hatta sor(g)ulamanın
araçlarını yoketmek için, mevcut ama tükenmiş gibi gösterdiği şiirde
yenilik yapmak/ şiiri kurtarıp yeniden kurmak adına yapa-caktır bunu.
Bunun dışına çıkan herkes şiirden/ merkezden uzak, yavan/toy bir taşralı
olarak gösterilecektir; sürekli “akıllanmaya” davet edilerek “uslu
durmanız” gerekecektir. “Uslu durmayan” deli ilan edilir; tabii
şairlikten çıkarılarak, şiir kaçkını ilan edilerek. İşte tam burada
“uslu durmayan” üç “deli” örneğiyle bu merkezi daha iyi tanıma imkanı
kazanabiliriz belki.
Uslanmazlardan birinci şairimiz, özgürlüğe aşık bir çocuktur. Çocukluk
en hakiki zamanıdır onun. Grek coşkusu gibi doldurur yüreğini. Goethe
gibi ilk yaş-lardan tedbirli, usturuplu bir dünya eşlik etmez ona. Bu
yüzdendir Tubingen’de on yıl boyunca kapatılır duvarların ardına; sözünü
sakınmaz, özgürce kırlarda koşturan bu çocuk. Dünyanın türlü
barbarlıklarını görmesin diyedir bu kimbilir. Dünya ile arasında aşılmaz
bir bölünme olmuştur, çocukluk yıllarından kalmıştır bu “henüz en
sevgili yanı”. İşte bu “uslanmaz” çocuğun suçudur; gözü hep yukarıda,
şöyle başların üstünde bir dünyaya inanır, hayatın pırıltılı
dünyeviliğine hiç düşmez ve şiirle tam ortasından ikiye bölerek geçer bu
aşağı(daki) dünyayı.
Hölderlin’dir bu. Bir Schiller ziyaretinde Goethe’yi tanımıştır; yürek
arkalarından çağlayan ve toprağın gizil gücünü deprendirecek bir tını
var gibi hissetmiştir onda. Oysa hem Schiller, hem Goethe bu “kor saçan
öz”ün sahibi adamı hep teskin etmeye çalışmışlardır. Vicdanlarındaki
şiir baskısı çoğu zaman galip çıksa da “akıllı adamlar”dır Goethe ve
Schiller. Ancak bu “şiir baskısı” yüzünden ne merkezin uslu çocukları
olabilmişler, ne de tümüyle kurtulabilmişlerdir merkezden. Goethe’nin;
Aman yavaş! Yavaş!
Yolu olmayan yere sapma,
Düşüp kazaya uğrama
Gelmesin başına...
Dizginle! Dizginle
Annenin babanın hatırı için
Uzun ömürlü
Güçlü içtepileri!
Kır gibi sakin yerde
Süsle niyetini...
uyarısına, uslanmaz bir tutkuyla cevap verir Hölderlin:
Neyi yumşatacaksınız, eğer zincirlerinde
Çelik zamanın, yanıyorsa ruhum,
Neyi koparacaksınız, yalnız kavgaların kurtaracağı benden,
Siz, ey halim selim adamlar!
Benim kor saçan özümü mü?
Sürekli Ren Düşüncesi’ni sayıklayan, “en geniş zamanlı (sivil) şiiri”
yazacak olan karaşın bir şairin yazgısı birleşir Hölderlin’le. Parasız
yatılı kopillere, İkinci Yeni kuşağının şairlerine inanmıştır. Lakin
“Devlet ve şairleri, iki kaşık gibi içiçe uyurlarken...” Ece Ayhan,
tabiat dersinde ayağa kalkamadan devlet dersinde ölmüştür. İkinci Yeni
nam “akıllı adamlar”ın arasından Turgut Uyar ve Cemal Süreya, Goethe ile
Schiller’e benzer biçimde vicdanlarındaki şiir baskısı yüzünden ne uslu
durabilmişler, ne de tümüyle kurtulabilmişlerdir merkezden. Şiirin bu
uslanmaz, aksi çocuğu Ece Ayhan ise hep akıllı-uslu olmaya
çağırılmıştır. Lakin bir uslanmazdır o; bu sarışın kötülük toplumunda,
bütün kusurların ortasında insana ait resimler çizmek, çentikler açmak
istemektedir. Söz “yoksunluk zamanları”ndan alınıp en yeni zamana
taşınır. “Kendilik”le, “insan”la, Varlık’la sağlam bir bağ kurma
çabasıdır bu. Şiirin kimyası “insan”a ait bir ecza taşır. Elhasıl
akıllı-uslu durmayan, sivil bir şair olarak ölür o.
Bir başka uslanmaz adam arkadaşların onurunu kurtarmak için “dokunmayın
şiire!” diyerek dalmıştır mahalleye. Arkasını döndüğünde geride hiçbiri
kalmamıştır arkadaşlarının. Kafası gözü parçalanmış, bocalamış bir
vaziyettedir. Gelirken bir savaşçı gibi gelmiştir; yenik değildir
dönerken, küçük bir filozof olmuştur. Cahit Zarifoğlu’dur bu. Hiç
büyümez bu çocuk, hiç terketmez onu; yaşamak arzusunun önüne geçerek,
bütün geleceğini açlıkla ondan önce yaşayıp bitirerek. Söz/anlam “göğüs
kafesine” düşmüştür, kalbe sokuluşlar başlar. Göğsün kafesine düşmüştür
bir kez, kabaran su olmak ister sonra; o suda ıslanmak ve yanmak...
Su kanı çağırır, kanlı doğumları başlar böylece. Kan, sürekli vardır,
kanı okşar ve kabartır, kan doğumdur çünkü; “olmak hevesi”mizi
deprendirir, varoluşun kucağına atılır insan. Kan koyu kırmızıdır,
şahsiyettir, özgürlüktür. Böylece içe dönük, kendi üzerine
kurulan/yıkılan bir şiir söylemez o. Haldir, anın kendisidir, sürekli
akan, devrenen ve devinen hayattır; bitmek tükenmez bir varoluşla
kucaklanır. Sürekli hayatın içine, en küçük zerresine yayılır şiir.
Hayat ve insan bir bütündür, ruh ya da beden, maddi ya da manevi
biçiminde tek bir yöne yayılmaz. Bütün bağlam, bağlantı, uzam, zaman, ön
ve son, cevher ve araz, ruh ve beden, madde ve mana, hayat ve memat her
şeyiyle “insanlık durumu”dur şiire açılan, şiirde ifadesini bulan. Bu
yüzden salt metafizik bir şiir değildir onunkisi. Bu anlamda kendi
dönemindeki hiçbir söyleyişle, şiirle, şairle de (aralarında
benzerlikler bulunsa bile) akrabalığı yoktur Zarifoğlu şiirinin. Ne olup
biteceğini bilmeden, elbette bilmeden sağı solu kurcalamaya başlamıştır
“onu asla terketmeyen ve hiç büyümeyen çocuk”. Tepeleme bir şair gibi
yaşar Zarifoğlu. Hiç uslanmaz.
Bu ‘us’lanmaz üç “deli” şairle merkezin şiiri “kör”leyen, kapatan ve bir
o kadar da kendini gizleyen perdesini aralayabilmişsek azıcık, bir başka
merkez “tehlikesi”ni ifşa edebiliriz. Kurgulanmış şiir söylemlerini
yayılıma sokan/hakim merkezin iştihasını gevşeten “şair ben”idir bu. Bu
kamburdan kurtulmayı da vicdanında şiir baskısını hisseden şairlere
bırakarak şiirin yeri sor(g)umuza dönebiliriz sanırım.
Merkezin kalın perdesine açılan çentikleri (şimdilik kaydıyla)
arayışımız için başlangıç sayarak, sorgumuzu başka bir yazıda
“kambursuz” sürdürmek üzere bir ayrıntıya dikkat çekip yazımızı
bitireceğiz.
Şiirin yeri sorusu tüm diğer sorulardan sonra kendini açık edeceğinden
diğer sor(g)ularla yola devam etmelidir. İlk iki soru mahiyetleri
itibariyle ister istemez bizi bulunduğumuz “yer”den uzaklaştıracaktır.
Ne düşünce, ne dil arızi/arazi koşullardan, durumlardan azade değillerse
de onlara bağımlı da değildirler. Sanat, düşünce, dil arasındaki açmaz
hiçbir zaman “yer”de kapanmaz, yerde de değildir. Ne varlıkta, ne
yokluktadır. Hiç’tedir, belki “hiçkimse ülkesinde”dir. Burası ne bir
mertebe, ne de bir hâldir. Hiçkimse ülkesi’nin yerde yeri yoktur.
Varlıkla söyleşinin imkanlarını yitireli, eşyayla aramızdaki perde
gittikçe kalınlaşalı beri; Mevlâna’nın “ayrılıklardan şikayet eden
ney”inden, Hölderlin’in “Biz o mutlu birliği, kelimenin tek anlamıyla
Varlığı kaybetmişiz”inden beri; bir sivil şair öleliden beri; sözlerin
prensi, haznedar gittiğinden ve hazine biz gibin sarhoşlara kaldığından
beri: ŞİİRİN YERDE YERİ YOKTUR.
*dergibi.com, 24/05/2005
|