Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 318 | Haziran  2005

                   

 

 


ŞİİRİN YERDE YERİ YOKTUR*

Ali Ömer AKBULUT
 

“Devlet ve şairleri, iki kaşık gibi içiçe uyurlarken...”
ece ayhan

Şiirin tanıma ihtiyacının olmadığı, dahası tanımlanamayacağı yollu öngörü hayli yerleşmiş durumda. Burada şiiri yüceltme arzusu öne çıksa da gerçekte şiire olan uzaklığın/şiirden mahrumiyetin gizlenme çabasıdır bu. Nerede bir sorgu engelleniyorsa, orada bir arayış çabası yokedilmeye/”her soru, sorgu bir arayıştır”, bir hakikat gizlenmeye çalışılıyor demektir. Bunun tabii olarak varacağı nokta, şiirin ölümünü ilan edip, ağıtlar yakmaya başlamak olacaktır. Giderek öyle kalınlaşan bir perde/örtü-giz oluşur ki şiirin yeri de kaybolur, yerinizde. Yani şiirin ne’liği sorusu kadar, şiirin yerinin neresi olduğu yollu soru da önemlidir.

Şiirin anlamına ilişkin sorunun gereksiz ilan edilmesi, hatta ihmalinin uygun görülmesi şiirin yerini be-lirsizleştirmiş, şiir (iddiasının) her yerde görülmesini mümkün kılmış, şiirin/şairin “kimlerle düşüp kalktığı” sorusu da sorulamaz olmuştur. O halde şiirin önce yerini bulmakla işe başlamak gerekecektir: Şiirin yeri neresidir? Bütün tedbirler alınmış, örtü kalınlaşmış gibi görünmekle beraber, istenilmeyen soru hep dikilir karşımıza. Görüldüğü gibi ne kadar örtmeye, gizlemeye çalışsak da şiir sor(g)usu peşimizi bırakmıyor.

Şiirin yeri nedir? Bu soruyu bizim bir hamlede cevaplamamız mümkün değildir, doğrusu haddimizi de aşar. Biz sadece imkanlılıklardan hareketle, bir arazi keşfi yapmaya niyetliyiz; topografya, şiir topografyası.Şiirin üzerinde bulunduğu/iskan ettiği araziyi keşfedebilmek yeni kimi sorguların yapılmasıyla mümkündür.

a. Şiirin yeri,
b. Düşüncenin yeri,
c. Dil’in yeri,
d. Biçim/şekil, kalıbın yeri,
e. Şairin yeri,

gibi. Arayışımızı üzerinde/çevresinde sürdürebile-ceğimiz merkez ancak burada aranabilir. Yalnızca bu sorgular ki bize şiirin iskan ettiği arazinin merkezini gösterebilir. Ancak burada bir kamburdan; sorgumuzun düzlemini bozmaya çalışacak, güzergahını değiştirmek gafletine düşecek bir arızi durumdan kurtulmamız gerekiyor. Bu arızi durum hakim söylemlerin/yayılımdaki mutad şiir anlayışının bir dayatması/yol kesmesi olarak bizi güzergahımızdan çevirmeye çalışacaktır. Merkezi açıkça tesbit etmeli, ortaya çıkarmalı ve tüm örtündükleriyle/gizleriyle göstermeliyiz ki sorgumuz şiir için ve şiirde kalarak devam edebilsin.

Hakim söylem, merkez-çevre/merkez-taşra tartış-malarını (ikilemini) canlı tutarak tüm sanat etkinliklerini kendine katılma/merkeze çekilme zorunluğundaymış gibi gösterebilir. Bu kendine katılma, merkeze bende olma/ona boyun eğme anlamına gelecektir elbette. Merkeze çekildiğin/boyun eğdiğin sürece merkezde gibi gösterilecek, bir nitelik atfedilecek; aksi durumda periferide kalma/taşralılık gibi bir ithamla yüzleşmek zorunda bırakılacaksın. Dolayısıyla merkezi sorgulama hiç mümkün olmayacak, aksine tek uğraş merkezin kabulüne mazhar olabilmek için çabalamak olacaktır. Merkez bunu en çok da şiirin neliğiyle ilgili, şiirin özünü asla tartışmaya, aramaya açmayan öngörüsü/ propagandasıyla yapacaktır. Ama tam da bu (şiirin ne olduğu sor(g)usunu imkansız gibi gösterme) her hangi bir zeminde ve her hangi bir zamanda merkez denilebilecek öngörülmüş şiir anlayışlarını imkansız kılmaktadır. Ki bu anlamda merkez hiç bir zaman aslında mümkün olmayacaktır. O zaman merkez, şiiri tartışılmaz kılmanın yeni yüzüyle görünecektir: Şiir için (yayılımdaki söyleme uygun düşecek/onu üretecek) kimi anlayışları zorunluymuş gibi göstermek. Bunun için “hesaplarını” yapacak, kendisini sağlama alacak şiirsel kurguyu öngörerek, bunu başka türlüsü zaten mümkün değilmiş ve malummuş gibi sunacak-tır. Hatta sor(g)ulamanın araçlarını yoketmek için, mevcut ama tükenmiş gibi gösterdiği şiirde yenilik yapmak/ şiiri kurtarıp yeniden kurmak adına yapa-caktır bunu. Bunun dışına çıkan herkes şiirden/ merkezden uzak, yavan/toy bir taşralı olarak gösterilecektir; sürekli “akıllanmaya” davet edilerek “uslu durmanız” gerekecektir. “Uslu durmayan” deli ilan edilir; tabii şairlikten çıkarılarak, şiir kaçkını ilan edilerek. İşte tam burada “uslu durmayan” üç “deli” örneğiyle bu merkezi daha iyi tanıma imkanı kazanabiliriz belki.
Uslanmazlardan birinci şairimiz, özgürlüğe aşık bir çocuktur. Çocukluk en hakiki zamanıdır onun. Grek coşkusu gibi doldurur yüreğini. Goethe gibi ilk yaş-lardan tedbirli, usturuplu bir dünya eşlik etmez ona. Bu yüzdendir Tubingen’de on yıl boyunca kapatılır duvarların ardına; sözünü sakınmaz, özgürce kırlarda koşturan bu çocuk. Dünyanın türlü barbarlıklarını görmesin diyedir bu kimbilir. Dünya ile arasında aşılmaz bir bölünme olmuştur, çocukluk yıllarından kalmıştır bu “henüz en sevgili yanı”. İşte bu “uslanmaz” çocuğun suçudur; gözü hep yukarıda, şöyle başların üstünde bir dünyaya inanır, hayatın pırıltılı dünyeviliğine hiç düşmez ve şiirle tam ortasından ikiye bölerek geçer bu aşağı(daki) dünyayı.
Hölderlin’dir bu. Bir Schiller ziyaretinde Goethe’yi tanımıştır; yürek arkalarından çağlayan ve toprağın gizil gücünü deprendirecek bir tını var gibi hissetmiştir onda. Oysa hem Schiller, hem Goethe bu “kor saçan öz”ün sahibi adamı hep teskin etmeye çalışmışlardır. Vicdanlarındaki şiir baskısı çoğu zaman galip çıksa da “akıllı adamlar”dır Goethe ve Schiller. Ancak bu “şiir baskısı” yüzünden ne merkezin uslu çocukları olabilmişler, ne de tümüyle kurtulabilmişlerdir merkezden. Goethe’nin;

Aman yavaş! Yavaş!
Yolu olmayan yere sapma,
Düşüp kazaya uğrama
Gelmesin başına...
Dizginle! Dizginle
Annenin babanın hatırı için
Uzun ömürlü
Güçlü içtepileri!
Kır gibi sakin yerde
Süsle niyetini...

uyarısına, uslanmaz bir tutkuyla cevap verir Hölderlin:

Neyi yumşatacaksınız, eğer zincirlerinde
Çelik zamanın, yanıyorsa ruhum,
Neyi koparacaksınız, yalnız kavgaların kurtaracağı benden,
Siz, ey halim selim adamlar!
Benim kor saçan özümü mü?

Sürekli Ren Düşüncesi’ni sayıklayan, “en geniş zamanlı (sivil) şiiri” yazacak olan karaşın bir şairin yazgısı birleşir Hölderlin’le. Parasız yatılı kopillere, İkinci Yeni kuşağının şairlerine inanmıştır. Lakin “Devlet ve şairleri, iki kaşık gibi içiçe uyurlarken...” Ece Ayhan, tabiat dersinde ayağa kalkamadan devlet dersinde ölmüştür. İkinci Yeni nam “akıllı adamlar”ın arasından Turgut Uyar ve Cemal Süreya, Goethe ile Schiller’e benzer biçimde vicdanlarındaki şiir baskısı yüzünden ne uslu durabilmişler, ne de tümüyle kurtulabilmişlerdir merkezden. Şiirin bu uslanmaz, aksi çocuğu Ece Ayhan ise hep akıllı-uslu olmaya çağırılmıştır. Lakin bir uslanmazdır o; bu sarışın kötülük toplumunda, bütün kusurların ortasında insana ait resimler çizmek, çentikler açmak istemektedir. Söz “yoksunluk zamanları”ndan alınıp en yeni zamana taşınır. “Kendilik”le, “insan”la, Varlık’la sağlam bir bağ kurma çabasıdır bu. Şiirin kimyası “insan”a ait bir ecza taşır. Elhasıl akıllı-uslu durmayan, sivil bir şair olarak ölür o.

Bir başka uslanmaz adam arkadaşların onurunu kurtarmak için “dokunmayın şiire!” diyerek dalmıştır mahalleye. Arkasını döndüğünde geride hiçbiri kalmamıştır arkadaşlarının. Kafası gözü parçalanmış, bocalamış bir vaziyettedir. Gelirken bir savaşçı gibi gelmiştir; yenik değildir dönerken, küçük bir filozof olmuştur. Cahit Zarifoğlu’dur bu. Hiç büyümez bu çocuk, hiç terketmez onu; yaşamak arzusunun önüne geçerek, bütün geleceğini açlıkla ondan önce yaşayıp bitirerek. Söz/anlam “göğüs kafesine” düşmüştür, kalbe sokuluşlar başlar. Göğsün kafesine düşmüştür bir kez, kabaran su olmak ister sonra; o suda ıslanmak ve yanmak...

Su kanı çağırır, kanlı doğumları başlar böylece. Kan, sürekli vardır, kanı okşar ve kabartır, kan doğumdur çünkü; “olmak hevesi”mizi deprendirir, varoluşun kucağına atılır insan. Kan koyu kırmızıdır, şahsiyettir, özgürlüktür. Böylece içe dönük, kendi üzerine kurulan/yıkılan bir şiir söylemez o. Haldir, anın kendisidir, sürekli akan, devrenen ve devinen hayattır; bitmek tükenmez bir varoluşla kucaklanır. Sürekli hayatın içine, en küçük zerresine yayılır şiir. Hayat ve insan bir bütündür, ruh ya da beden, maddi ya da manevi biçiminde tek bir yöne yayılmaz. Bütün bağlam, bağlantı, uzam, zaman, ön ve son, cevher ve araz, ruh ve beden, madde ve mana, hayat ve memat her şeyiyle “insanlık durumu”dur şiire açılan, şiirde ifadesini bulan. Bu yüzden salt metafizik bir şiir değildir onunkisi. Bu anlamda kendi dönemindeki hiçbir söyleyişle, şiirle, şairle de (aralarında benzerlikler bulunsa bile) akrabalığı yoktur Zarifoğlu şiirinin. Ne olup biteceğini bilmeden, elbette bilmeden sağı solu kurcalamaya başlamıştır “onu asla terketmeyen ve hiç büyümeyen çocuk”. Tepeleme bir şair gibi yaşar Zarifoğlu. Hiç uslanmaz.

Bu ‘us’lanmaz üç “deli” şairle merkezin şiiri “kör”leyen, kapatan ve bir o kadar da kendini gizleyen perdesini aralayabilmişsek azıcık, bir başka merkez “tehlikesi”ni ifşa edebiliriz. Kurgulanmış şiir söylemlerini yayılıma sokan/hakim merkezin iştihasını gevşeten “şair ben”idir bu. Bu kamburdan kurtulmayı da vicdanında şiir baskısını hisseden şairlere bırakarak şiirin yeri sor(g)umuza dönebiliriz sanırım.

Merkezin kalın perdesine açılan çentikleri (şimdilik kaydıyla) arayışımız için başlangıç sayarak, sorgumuzu başka bir yazıda “kambursuz” sürdürmek üzere bir ayrıntıya dikkat çekip yazımızı bitireceğiz.

Şiirin yeri sorusu tüm diğer sorulardan sonra kendini açık edeceğinden diğer sor(g)ularla yola devam etmelidir. İlk iki soru mahiyetleri itibariyle ister istemez bizi bulunduğumuz “yer”den uzaklaştıracaktır. Ne düşünce, ne dil arızi/arazi koşullardan, durumlardan azade değillerse de onlara bağımlı da değildirler. Sanat, düşünce, dil arasındaki açmaz hiçbir zaman “yer”de kapanmaz, yerde de değildir. Ne varlıkta, ne yokluktadır. Hiç’tedir, belki “hiçkimse ülkesinde”dir. Burası ne bir mertebe, ne de bir hâldir. Hiçkimse ülkesi’nin yerde yeri yoktur. Varlıkla söyleşinin imkanlarını yitireli, eşyayla aramızdaki perde gittikçe kalınlaşalı beri; Mevlâna’nın “ayrılıklardan şikayet eden ney”inden, Hölderlin’in “Biz o mutlu birliği, kelimenin tek anlamıyla Varlığı kaybetmişiz”inden beri; bir sivil şair öleliden beri; sözlerin prensi, haznedar gittiğinden ve hazine biz gibin sarhoşlara kaldığından beri: ŞİİRİN YERDE YERİ YOKTUR.

*dergibi.com, 24/05/2005

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...