Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 318 | Haziran  2005

                   

 

 


FRANSA’DAKİ REFERANDUM VE AB SÜRECİNE ETKİLERİ

Fransa’da 29 Mayıs’ta yapılan referandumdan Anayasa’ya ‘hayır’ çıkması, Avrupa Birliği’nin oluşma sürecine ve Türkiye’nin üyeliğine etkileri açısından değerlendirmeyi hak ediyor. Kuşkusuz, AB’nin Almanya ile beraber iki kurucu önemli ülkesinden biri olan Fransa’nın, Avrupa’yı birleştirmek amacıyla hazırlanan Anayasaya onay vermemesi, birlik açısından olumsuz bir imaj oluşturacaktır. Bu gelişmenin, kısa vadede ülke-içi siyasi dengeleri değiştireceği açıktır ancak, konuyu orta ve uzun-vadeli etkiler açısından değerlendirdiğimizde, aşırı yorumlarda bulunmak da doğru değildir.

Bu noktada bir takım yanlış değerlendirmelere kapıl-mamak için, Avrupa ülkelerinin iç dengelerindeki konjonktürel değişmelerin, Birlik sürecini etkileyebileceği ancak ‘belirleyemeyeceği’ hususuna dikkat edilmelidir. Elbetteki son referandumun, ülke içi konjonktürel değişimlerin ötesinde boyutları da vardır. Fakat bu yeni durumun, kimilerinin dile getirdiği ölçüde, Birlik sürecini ciddi boyutta sekteye uğratacak bir hadise olarak görülmesi de doğru değildir.

Bu nedenle, önemli bir kurucu ülke olan Fransa’daki yeni durumun, özü itibarıyla iç siyasi gelişmelerle ilişkili olduğu ama Birlik sürecini de bir biçimde etkileyeceği söylenebilir. Bilindiği gibi, Fransızların yeni Anayasa’ya hayır oyu vermelerinin temel nedenleri arasında işsizliğin artacağı korkusu, Anayasa’nın ‘aşırı’ liberal görülmesi, NATO’nun etkinliğinin Birlik üzerinde artacağı, küreselleşmenin anayasa üzerinde fazla etkin olması vs. yer almaktadır. Ayrıca ‘hayır’ oyu kullananlar arasında aşırı milliyetçilerin yanında Birlik fikrine karşı olmayan sosyalistler de yer almaktadır. Bu durum, ‘hayır’ oyu kullanan bazı kesimlerin, aslında Birlik fikrine değil, Birliğin, referanduma sunulan anayasa taslağında öngörülen çerçeve içinde gerçekleşmesine karşı çıktığını göstermektedir. Ha-yır oylarının büyük ölçüde orta kesimlerden ve şehir-leşme düzeyi düşük bölgelerden çıkması da, Fransızların Anayasada yer alan ve ‘sosyal dengeleri’ bozacağına inandıkları maddeler nedeniyle ‘hayır’ oyu kullandıklarını doğrulamaktadır.

Bütün bu hususlar, Birlik sürecini ‘özünden’ bozacak bir hususun olmadığı yönünde değerlendirilmelidir. Bu durumu Türkiye’nin ‘tezkere’ sürecine benzet-mek de mümkündür. Hatırlanacağı gibi, Meclis, hükümetin istememesine rağmen, ağırlıklı olarak ‘içsel’ bazı nedenlerle, Amerika’nın Kuzey Irak’a geçmek üzere Güneydoğu Anadolu’da askeri üs kurmasına ‘hayır’ demişti. Bu durum, Türkiye-Amerikan ilişkilerini bazı açılardan olumsuz etkilemişse de, ‘stratejik ortaklığa’ darbe vurmamıştı. Sonunda hükümet, ABD ile ilişkileri iyileştirme yönünde pek çok atraksiyonda bulundu ve bu süreç halen de devam etmektedir. Bugün benzeri bir durumun Fransa için söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Fransa’da da, iktidar partisi ve Chirac’ın bu durumdan olumsuz etkileneceği söylenebilir. Ancak ‘hayır’ oylarını, AB sürecinin bitmesi veya derinden yara alması olarak yorumlamak doğru değildir. Çünkü Avrupa’nın birleşmesi hedefinin sürdürülmesi, pek çok açıdan, (özellikle de uluslararası ‘çıkarlar’ açısından) ülke-içi siyasi hesaplardan daha önemlidir.

Ancak şu hususa da değinilmelidir ki, Türkiye ile Amerika arasındaki güç dengeleri ile, Fransa’nın Birlik içindeki dengeler açısından pozisyonları farklıdır. Bu fark, Fransa’daki olumsuz gelişmenin hasarlarını giderme noktasında daha çok çaba göstermeyi gerektirebilir. (Örneğin, Hollanda’daki referandumda da Fransa’daki sonucun hayır oylarının oranını artırabileceği düşünülebilir). Çünkü, Türkiye, pek çok açıdan, Amerika ile ‘stratejik ortaklığı’ devam ettirme noktasında ağır baskılar altındadır. Fakat Birlik içinde Fransa üzerine, böylesi bir karar aldığı için ciddi anlamda baskı uygulayabilecek ülke pek yoktur. Belki Almanya bu konuda bir istisna teşkil edebilir ancak Almanya’nın Fransa’dan taleplerinin de, Ame-rika’nın Türkiye üzerindeki taleplerinden farklılık arz edeceği açıktır. Bu yüzden, Fransa’nın mevcut durumu tekrar eski haline düzeltmesi için biraz daha gayret göstermesi gerekeceğini söyleyebiliriz.

‘Hayır’ oylarında Türkiye faktörü konusuna gelince, anketlere göre, bu etki % 10 civarında kalmıştır. Her ne kadar, genel yüzde içinde önemli bir pay olarak görülmese de, kampanya sürecinde Türkiye konusunun sürekli gündemde tutulmasına dikkat edilmelidir. Avrupa halkları arasında (hükümetler arasında o denli olmamakla birlikte) Türkiye’nin üyeliği noktasında, kültürel ve ekonomik faktörler nedeniyle görülen olumsuz yaklaşımın, hükümetler düzeyinde aynı oranda etkili olduğu görülmemektedir. Bu da siyasetin genel işleyişi açısından normaldir. Fakat özellikle Almanya’daki son gelişmelere de dikkat edilmelidir. Eylül ayında yapılacak muhtemel seçimlerde, Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık statüsü verilmesini isteyen Hıristiyan demokratların iktidara gelmesi durumunda, Türkiye’nin bir takım sıkıntılarla karşılaşması ihtimali vardır. Ancak yine de, bu tür sıkıntıların, çoğunlukla iç politik hesaplarla alakalı olduğu da unutulmamalıdır. Örneğin, böylesi bir gelişmenin, 3 Ekim’de başlaması karara bağlanmış olan süreci ciddi biçimde sekteye uğratması ihtimali zayıftır.

Bu noktada şu hususların hatırlanmasında fayda vardır: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği, herhangi bir Avrupa ülkesinin (buna Almanya ve Fransa da dahil) iç siyasal dengelerine endeksli değildir. Örneğin uluslararası ilişkilerdeki dengeler, Türkiye’nin üyeliği için müsait hale geldiğinde, iç politik hesapların bu dengeleri etkileme anlamında çok da etkin olması mümkün değildir. Bu noktada hükümetlerin tavrı önemlidir. Sonuçta Avrupa halklarının pozisyonu da, yönetimler düzeyinde genel karar-alma süreçlerine bakıldığında, çok farklı değildir. Manipülasyon teknikleri Avrupa halkları üzerinde de etkilidir. Fakat elbette ki, bu durum, halkların, üzerlerindeki baskıyı ne denli hissettiğiyle de alakalıdır. Son referandum hadisesi, bu baskının dozajı arttığında, bu türden tepkilerin görülebileceğini göstermektedir. Fakat Birlik fikrinin ortaya atıldığı dönemlerden itibaren Avrupa’nın bütünleşmesi yönündeki kararların öncelikle elitler ve hükümetler düzeyinde alındığı bilinmektedir. Burada Amerika’nın küresel politikasının etkili olduğu da ortadadır. Halkların bu düzeyde alınan kararların aleyhinde uzun-vadede etkili olabilecek ayrı bir politikası olmadığı da bilinmektedir. Bu yönde küreselleşme-karşıtı veya sistem-karşıtı hareketlerin (NGO) bir takım çabaları varsa da, bunların hükümetlerin politikası üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu söylenemez.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info