|

FRANSA’DAKİ REFERANDUM VE AB SÜRECİNE ETKİLERİ
Fransa’da
29 Mayıs’ta yapılan referandumdan Anayasa’ya ‘hayır’ çıkması, Avrupa
Birliği’nin oluşma sürecine ve Türkiye’nin üyeliğine etkileri açısından
değerlendirmeyi hak ediyor. Kuşkusuz, AB’nin Almanya ile beraber iki
kurucu önemli ülkesinden biri olan Fransa’nın, Avrupa’yı birleştirmek
amacıyla hazırlanan Anayasaya onay vermemesi, birlik açısından olumsuz
bir imaj oluşturacaktır. Bu gelişmenin, kısa vadede ülke-içi siyasi
dengeleri değiştireceği açıktır ancak, konuyu orta ve uzun-vadeli
etkiler açısından değerlendirdiğimizde, aşırı yorumlarda bulunmak da
doğru değildir.
Bu noktada bir takım yanlış değerlendirmelere kapıl-mamak için, Avrupa
ülkelerinin iç dengelerindeki konjonktürel değişmelerin, Birlik sürecini
etkileyebileceği ancak ‘belirleyemeyeceği’ hususuna dikkat edilmelidir.
Elbetteki son referandumun, ülke içi konjonktürel değişimlerin ötesinde
boyutları da vardır. Fakat bu yeni durumun, kimilerinin dile getirdiği
ölçüde, Birlik sürecini ciddi boyutta sekteye uğratacak bir hadise
olarak görülmesi de doğru değildir.
Bu nedenle, önemli bir kurucu ülke olan Fransa’daki yeni durumun, özü
itibarıyla iç siyasi gelişmelerle ilişkili olduğu ama Birlik sürecini de
bir biçimde etkileyeceği söylenebilir. Bilindiği gibi, Fransızların yeni
Anayasa’ya hayır oyu vermelerinin temel nedenleri arasında işsizliğin
artacağı korkusu, Anayasa’nın ‘aşırı’ liberal görülmesi, NATO’nun
etkinliğinin Birlik üzerinde artacağı, küreselleşmenin anayasa üzerinde
fazla etkin olması vs. yer almaktadır. Ayrıca ‘hayır’ oyu kullananlar
arasında aşırı milliyetçilerin yanında Birlik fikrine karşı olmayan
sosyalistler de yer almaktadır. Bu durum, ‘hayır’ oyu kullanan bazı
kesimlerin, aslında Birlik fikrine değil, Birliğin, referanduma sunulan
anayasa taslağında öngörülen çerçeve içinde gerçekleşmesine karşı
çıktığını göstermektedir. Ha-yır oylarının büyük ölçüde orta kesimlerden
ve şehir-leşme düzeyi düşük bölgelerden çıkması da, Fransızların
Anayasada yer alan ve ‘sosyal dengeleri’ bozacağına inandıkları maddeler
nedeniyle ‘hayır’ oyu kullandıklarını doğrulamaktadır.
Bütün bu hususlar, Birlik sürecini ‘özünden’ bozacak bir hususun
olmadığı yönünde değerlendirilmelidir. Bu durumu Türkiye’nin ‘tezkere’
sürecine benzet-mek de mümkündür. Hatırlanacağı gibi, Meclis, hükümetin
istememesine rağmen, ağırlıklı olarak ‘içsel’ bazı nedenlerle,
Amerika’nın Kuzey Irak’a geçmek üzere Güneydoğu Anadolu’da askeri üs
kurmasına ‘hayır’ demişti. Bu durum, Türkiye-Amerikan ilişkilerini bazı
açılardan olumsuz etkilemişse de, ‘stratejik ortaklığa’ darbe
vurmamıştı. Sonunda hükümet, ABD ile ilişkileri iyileştirme yönünde pek
çok atraksiyonda bulundu ve bu süreç halen de devam etmektedir. Bugün
benzeri bir durumun Fransa için söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.
Fransa’da da, iktidar partisi ve Chirac’ın bu durumdan olumsuz
etkileneceği söylenebilir. Ancak ‘hayır’ oylarını, AB sürecinin bitmesi
veya derinden yara alması olarak yorumlamak doğru değildir. Çünkü
Avrupa’nın birleşmesi hedefinin sürdürülmesi, pek çok açıdan, (özellikle
de uluslararası ‘çıkarlar’ açısından) ülke-içi siyasi hesaplardan daha
önemlidir.
Ancak şu hususa da değinilmelidir ki, Türkiye ile Amerika arasındaki güç
dengeleri ile, Fransa’nın Birlik içindeki dengeler açısından
pozisyonları farklıdır. Bu fark, Fransa’daki olumsuz gelişmenin
hasarlarını giderme noktasında daha çok çaba göstermeyi gerektirebilir.
(Örneğin, Hollanda’daki referandumda da Fransa’daki sonucun hayır
oylarının oranını artırabileceği düşünülebilir). Çünkü, Türkiye, pek çok
açıdan, Amerika ile ‘stratejik ortaklığı’ devam ettirme noktasında ağır
baskılar altındadır. Fakat Birlik içinde Fransa üzerine, böylesi bir
karar aldığı için ciddi anlamda baskı uygulayabilecek ülke pek yoktur.
Belki Almanya bu konuda bir istisna teşkil edebilir ancak Almanya’nın
Fransa’dan taleplerinin de, Ame-rika’nın Türkiye üzerindeki
taleplerinden farklılık arz edeceği açıktır. Bu yüzden, Fransa’nın
mevcut durumu tekrar eski haline düzeltmesi için biraz daha gayret
göstermesi gerekeceğini söyleyebiliriz.
‘Hayır’ oylarında Türkiye faktörü konusuna gelince, anketlere göre, bu
etki % 10 civarında kalmıştır. Her ne kadar, genel yüzde içinde önemli
bir pay olarak görülmese de, kampanya sürecinde Türkiye konusunun
sürekli gündemde tutulmasına dikkat edilmelidir. Avrupa halkları
arasında (hükümetler arasında o denli olmamakla birlikte) Türkiye’nin
üyeliği noktasında, kültürel ve ekonomik faktörler nedeniyle görülen
olumsuz yaklaşımın, hükümetler düzeyinde aynı oranda etkili olduğu
görülmemektedir. Bu da siyasetin genel işleyişi açısından normaldir.
Fakat özellikle Almanya’daki son gelişmelere de dikkat edilmelidir.
Eylül ayında yapılacak muhtemel seçimlerde, Türkiye’ye imtiyazlı
ortaklık statüsü verilmesini isteyen Hıristiyan demokratların iktidara
gelmesi durumunda, Türkiye’nin bir takım sıkıntılarla karşılaşması
ihtimali vardır. Ancak yine de, bu tür sıkıntıların, çoğunlukla iç
politik hesaplarla alakalı olduğu da unutulmamalıdır. Örneğin, böylesi
bir gelişmenin, 3 Ekim’de başlaması karara bağlanmış olan süreci ciddi
biçimde sekteye uğratması ihtimali zayıftır.
Bu noktada şu hususların hatırlanmasında fayda vardır: Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne üyeliği, herhangi bir Avrupa ülkesinin (buna Almanya
ve Fransa da dahil) iç siyasal dengelerine endeksli değildir. Örneğin
uluslararası ilişkilerdeki dengeler, Türkiye’nin üyeliği için müsait
hale geldiğinde, iç politik hesapların bu dengeleri etkileme anlamında
çok da etkin olması mümkün değildir. Bu noktada hükümetlerin tavrı
önemlidir. Sonuçta Avrupa halklarının pozisyonu da, yönetimler düzeyinde
genel karar-alma süreçlerine bakıldığında, çok farklı değildir.
Manipülasyon teknikleri Avrupa halkları üzerinde de etkilidir. Fakat
elbette ki, bu durum, halkların, üzerlerindeki baskıyı ne denli
hissettiğiyle de alakalıdır. Son referandum hadisesi, bu baskının dozajı
arttığında, bu türden tepkilerin görülebileceğini göstermektedir. Fakat
Birlik fikrinin ortaya atıldığı dönemlerden itibaren Avrupa’nın
bütünleşmesi yönündeki kararların öncelikle elitler ve hükümetler
düzeyinde alındığı bilinmektedir. Burada Amerika’nın küresel
politikasının etkili olduğu da ortadadır. Halkların bu düzeyde alınan
kararların aleyhinde uzun-vadede etkili olabilecek ayrı bir politikası
olmadığı da bilinmektedir. Bu yönde küreselleşme-karşıtı veya
sistem-karşıtı hareketlerin (NGO) bir takım çabaları varsa da, bunların
hükümetlerin politikası üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu
söylenemez. |