|

DEĞERLENDİRME
MUSA CARULLAH BİGİYEF’İN
KADIN VE ÖRTÜNME KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ
Bu
makalede M C. Bigiyefin kısa bir özgeçmişi verildikten sonra başlıkta
bahsi geçen konulardaki görüşleri hakkında kısaca bilgiler verilmeye
çalışılacaktır.
1875'de Kazan'da doğan Müellif, orada başlayan tahsilini, Buhara, Mısır,
Hicaz, Hindistan ve Şam medreselerinde tamamladı. Tahsil hayatından
sonra döndüğü memleketinde ilmî, siyasî ve içtimaî hareketlere öncülük
etti. 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonra da bu çalışmalarını sürdürdü.
Yazdığı bir eserden dolayı tevkif edildi, eziyet ve işkencelere uğradı
ve Rusya'dan kaçmak zorunda kaldı. Sürgün denilebilecek bu hayatı, Çin,
Hindistan, Almanya, Türkiye, Japonya ve Mısır'da geçti. Mısırda Abduh
ile tanışır ve kendisinden dersler alır. 1949'da Kahire'de vefat eden
Musa Carullah'ın çeşitli meselelere dair çok sayıda eseri bulunmaktadır.
Ayrıca T. İzutsu'nun (1914-1993) Arapça hocası olduğu bilinen yazar I.
Türk tarih kongresine de katılmıştır. (A/16) Yazarın son dönemde
Türkiye'de tanınmasını sağlayan ise Mehmet Görmez olmuştur.
Bigiyef, ciddi ve gayretli bir âlimdir. Yaşadığı dönemin koşullarında
tespit ettiği, karşılaştığı sorunlara kendince çözümler üretmeye
çalışmış ve bunları yayınladığı kitaplarıyla toplumun istifadesine
sunmuştur. Carullah, kadın haklarını özgürlük bağlamında ele alan bir
telakkiye sahiptir. Ona göre kadın, erkek egemenli anlayışa sahip
toplumumuzda uzun bir geçmişten bu yana hep mazlum olarak yaşamıştır.
Buna dur demenin zamanı gelmiştir. Ayrıca başörtüsü, inancın bir gereği
olmakla beraber onun adeta bir parçası sayılan peçe herhangi bir asla
istinat etmediği için dayatılamaz. O kendisini şöyle tanımlar: her
şaibeden arınmış olan ihlâslı kalemimle halis düşüncelerimi yazdım.
Yazarken hep ihtiyatlı davrandım. Her zaman gafletten sakınmışımdır.
(A/117; B/85)
Yazarın ulaşabildiğimiz eserleri Halım,(1) Büyük Mevzularda Ufak
Fikirler, İslam Şeriatının Esasları, Kitabu's-Sünne (2) ve Rahmef-i
İlâhîye Burhanlarıdır: Bu son eser M. Sabri'nin Yeni İslam
Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi adlı kitabıyla birlikte (3)
basılmıştır.
Bu yazıda olabildiğince Bigiyefin -özet halinde- kendi ifadelerini
kullanacağız. Yazının akışını ve konu bütünlüğünü sağlamak için bazen
kendimiz aralara gireceğiz. Bu arada gerekli gördüğümüz yerlerde
kelimelerin (Arapça karşılıklarını da vereceğiz.) Parantez içinde
taksimden önceki harf kaynakçadaki ilgili kitaba ve sonraki rakam ise
sayfa numarasına işarettir. Parantez dışı rakamlar ise sure ve ayet
numarasını gösterir.
Kadın konusunda İslam'a yönelik eleştirilerde, gerek insanlık tarihi
boyunca tevarüs eden problemlerin ve gerekse çağımızda kadını tüketim
ekonomisinin bir metaı haline getiren şartların görmezlikten gelinmiş
olması ve İslam toplumlarında bu konuda ortaya çıkan yanlış düşünce ve
uygulamaların bizzat İslam'ın kendisinde aranması, insaf dışı
değerlendirmelerdir.
Kadınla ilgili sorunlar bütün insanlığın sorunudur. Zira kadın ile erkek
arasındaki biyolojik farklılığın toplumsal ve kültürel bir farklılığa
dönüştürülmesi bin yılların ötesinden günümüze intikal eden bir
sorundur.
Oysa ki Kur'an kendi inananlarına, kadın hakkında çizdiği çerçeve ile de
yetinmeyip zaman içerisinde daha ileri adımlar atmalarını emretmiştir.
Ne var ki Müslümanlar tarih içinde Kur'an'ın bizzat çizdiği çerçeveyi
dahi yakalayamamış ve Kur'an öncesi düşünceler İslam toplumlarında
hayatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında, devam ettirmiştir. Kadim
din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve geleneklerin
dine baskın çıkması, dinin ve dini metinlerin yanlış anlaşılması ve
yanlış yorumlanması yanında, Müslümanların ahlaki zaafları da bu tür
düşüncelerin yaşamasına ve kökleşmesine zemin teşkil etmiştir.
Kadının hicabına yönelik bütün hükümlerin, sadece erkekleri fitne ve
fesada düşmekten alıkoymak için vazedildiği söylemi insafsızcadır. Zira
bunu Allah'ın (c) adaleti ile izah etmek kabil-i imkân olmayacaktır.
Kadın erkek ilişkilerinde medeniliğin ölçüsü, mutlaka bunların
insanlıklarını, günlük hayatın her anında cinsiyetlerinin önüne geçirmek
olmalıdır. (A/7-9 M.G.'in önsözü)
Kavramsal çerçeve: Bedevi Arapların lugat defterinde maddi ve manevi
güzellik derecelerine göre hatunların bir tasnife tabi tutulduğunu
görürüz: Cemile, vadie, hussane, vesime, kasime, raia, bahire, muncibe,
haride, nevar, hassane, muhsana, akır, nezur, nesur ve ğaniye. Bütün bu
kelimelere baktığımızda Araplarda hatunların hürmet ve kıymetlerinin
sadece güzellikleriyle ölçülmediğini anlarız. Esasen güzellik sevginin
kuvveti olsa da, hiçbir zaman hürmetin temeli olamaz. Yahut tek başına
güzellik hürmete esas kılınamaz. Muhabbet bir esas ise hürmet daha büyük
bir esastır. Hikmet, muhabbet kuvveti yanında hürmet esaslarını da talep
eder. (A/29-32)
Bu tasnifi gözden geçirerek bedevi Araplardan medeni edep dersi almak
gerekiyor. Bedevi Arapların nazarında güzelliğin en büyük derecesi,
kemalin en büyük gayesi bu sonuncu (ganiye) kelimede yatmaktadır. Yani
hatunların en büyük hürmeti süs ve ziynetten üstün olmak, süse ihtiyaç
duymamaktır. Bedevi ğaniyeler (: güzellik iffet ve hürmetiyle süs ve
ziynete hiç ihtiyaç duymayan hatunlar), medeniyet dünyasının büyük
salonlarında modaların esiri olmuş, büyük küçük harici süslerle ayakta
duran madamlar, madonnalar ve matmazellerle aynı değildir. Zira
medeniyet dünyasının hanımları için, salon kuklası ve meclis süsü olma
şerefi daha fazla muteberdir. Oysa bedevi ğaniyeler, insanlık şerefi,
yeryüzünün en değerli varlıkları ve kalplerin de kraliçeleridir. (A/30)
Öte yandan nesur, rahmi bereketli; yani çok çocuk doğuran kadın
demektir. Bunlara mehir olarak altınlar saçıldığı için bu ad
verilmiştir. Bu hatunların toplumsal değerleri bütün kadınlardan
ziyadedir. Muncibe: necip evlatlar doğuran ve yetiştirdiği çocuklar güç
ve kuvvet bakımından imtiyaz kesp etmiş hatunlara denir. Bütün Araplar
nezdinde muncibe olmak hürmet ve kemalin en büyük gayesi ve zirve
noktasıdır. (A/31)
Kadınlara avrat demek yanlıştır, diyen müellif, bunun yerine Hatun demek
lazımdır, demektedir. (A/24-25) Yazar, hatun kelimesini bedevi Arapların
da kullandığını söylemektedir. Ancak, bu kelimenin Türkçeden mi
Arapça’ya, Arapça’dan mı Türkçe’ye geçtiğini belirtmemektedir.
Geçmiş ulemanın, fıkıh kitaplarındaki özel hallerine ait açıklamaları
dışında kadına ve problemlerine dair herhangi bir çalışması bilinmiyor,
diyen Bigiyef, Futuhat-ı Mekkiye'nin '"Hatunun İhramı Yüzündedir'
başlığı altında, hicap meselesi nihai bir şekilde halledildiği hâlde,
hiçbir kitapta Futuhat'ın o güzel açıklamalarına rastlamadım."
demektedir. (A/19)
Kadınlar erkekte kuvvet gibi şecaat gibi akıl ve maharet gibi manevi
güzelliklere daha fazla önem verirler. Fiziki güzelliğe ve şekle o kadar
önem vermezler. Oysa erkeklerin kadınlarda aradığı ilk şart fiziki
güzellik ve harici süslerdir. Erkekler kadınlar kadar manevi güzellikten
haz almazlar. Onlara nispeten bu zevkten mahrumdurlar. Medeniyet
dünyasının bu kadar moda müptelası olması, hanımların süse ve süs
eşyasına sınırsız derecede rağbet etmesi, aslında erkeklerin günahıdır.
Nitekim bütün modaların büyük küçük bütün süs eşyasının mucitleri
erkeklerdir. Eğer erkekler manevi cemalden, edebi kemalden haz alsalardı
böyle olmazdı. Erkekler hatunların güzelliğinden ziyade edeplerine ve
toplumsal değerlerine kıymet verselerdi, onlar edebi kemal ve manevi
cemal hususunda birbirleriyle yarışırdı. O takdirde bugün medeniyet
dünyasının maruz kaldığı fesat tufanları ve iktisadi buhranlar, belki
hiç olmayacak yahut daha az olacaktı. Bundan dolayı olsa gerek ki Kur'an
meleklerin diliyle fesadı erkeklere nispet etmiştir. -Mütercim dipnotta:
muhtemelen 2/30, 16/88, 26/152'deki ifade-lerde müzekker zamirlerin
kullanılmış olmasını dikkate almıştır, demektedir- (A/30-31)
Hicap insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Roma'da ve Yunanlılarda
hatunlar hayatlarını hicap içinde geçirmişlerdir. İsrailoğullarına
gönderilen bütün peygamberlerin şeriatlarında hicap ve nikap/ peçe yer
almıştır. (A/135)
Diğer bir ifade ile kadim bütün medeniyetlerde hicap vardı. Halkın
ahlaki gayretleri ile ortaya çıkan hicap, semavi bütün dinler tarafından
da kabul edilmiştir. Tevrat-Tekvin 24-38. fasıllarında hicabın İbrahim
(a) döneminde de var olduğu belirtilmiştir. Şayet bir ümmetin örf ve
adetlerinde kötülük yoksa bu örf semavi şeriatlar tarafından da kabul
edilmiştir. Hatunların yüzlerini ve vücutlarını örten hicap geleneği
ümmetlerin ihtilafıyla, kültür seviyelerine göre her yerde, her asırda,
her yönden ve her şekilde farklılık arz etmiştir. Bir asırda bir
memlekette ayıp olan örtünme tarzı, diğer bir asırda, başka bir
memlekette ziynet olmuş ve büyük bir güzellik olarak addedilmiştir.
Peygamberler ümmetlerin kültürlerine ve sosyal hayat tarzlarına saygı
duydukları için her yerde bu tür adetleri kabul etmişler, hatta
kendileri de bu tür adetlere riayet etmişlerdir. (A/48)
Bigiyef, bu vesileyle Tevrat'ın hatunlara dair ifadelerine övgüler
dizmekte; müfessirleri, vehimlerini semavi kitapların naslarının önüne
getirmekle itham etmektedir. Ona göre Tevrat'ın yaratılışla ilgili
Tekvin 2/21-25, 3/21 tasviri filozoflarınkinden daha makul ve
inandırıcıdır. (A/33-35) Ayrıca onun, Tevrat'ın beliğ, veciz ve kapsamlı
açıklamaları (A/58) ile Tevrat'ın ayet-i kerimelerinde de güzel ve beliğ
bir şekilde (A/59) gibi övgü cümleleri mevcuttur. Fakat yine onun,
Tevrat, hatunların adet ve çocuk doğurmak gibi vazifelerini ceza olmak
üzere yüzlerine vurmuşsa da (Levililer 12), Kur'an'ın bu izahata ince
bir üslupla itirazı vardır ve Tevrat'ın habbe kadar ufak bir hatası
İncillerin çağında gök kubbelere dönüşmüşse de, Kur'an, insanlara ezeli
ismet şerefini ihsan etmiştir. İşte bu, Kur'an'ın Eski ve Yeni Ahid'in
akideleri hakkındaki çok nezih bir irşadıdır. (A/59-60)
Bu bağlamda o, yukarıda belirtilen yerde (A/33-35) "kadınlar erden
yaratıldı" ifadesine bir yorum yapmamaktadır. Ancak Kavaidi Fıkhiyye ve
Uzun Günlerde Ruze kitaplarına atıfla: Tevrat'a ait bu ifadenin İslam
kültürüne geçmiş şekli olan 'Havva Âdemin sol kaburgasından yaratıldı'
ifadesine dair: Kur'an'ın örfüne bu kadar ters düşen bir tefsirde İslam
bilginlerinin, nasıl bir ağızdan ittifak edebildiklerine hayret ettim.
Fatiha suresinden on bin mesele çıkarırım, iddiasıyla büyük tefsir yazan
Raziler, kıraat, irab ve kelam meseleleri için o kadar çaba sarf eden
Kadiler, dünyada benim tefsirimin bir eşi bulunmaz, sözüne cesaret eden
iddiacılar, Kur'an'ı kendi mezheplerinin dar dairelerine sokan fakihler,
Kur'an'ın ayetlerini tefsir ederken biraz daha fazla itina gösterselerdi
daha güzel olurdu. Rivayetlerde geçen bazı kelimelerin zahirine
aldanarak Kur'an'ın ayetlerini hilaf-ı hakikat tefsir etmeyecek kadar
itina göstermek elbette zorunludur. İslam bilginlerinin ayeti, siyakı ve
manası tamamen farklı olan bir hadisle tefsir etmeleri şanlarına
yakışmaz. Buhari ve Müslim'deki "çünkü kadınlar kaburga kemiğinden
yaratılmıştır." ifadesi kadınların kaburga kemiği gibi hassas bir
tabiata sahip olduğunu bilin, demektir. [Mütercim: yukarıdaki hadisin
bütün tarikleri toplandığında yazarın haklı olduğu, hadiste geçen
ifadenin bir teşbih ve mecaz olduğu anlaşılacaktır.] (A/130-132 ek3)
Kur'an'ın nasları ve şarii hakimin masum lisanıyla beyan olunan hükümler
iki kısımdır: 1. Ahkam-ı İbtidaiye: insanların, insanlık yönüyle zaruri
ihtiyaçlarına, kemallerine, hukuklarına vazifelerine ve edeplerine ait
her bir hüküm Şar'i tarafından başlanıp vazedilmiş ve talim edilmiş olma
yönüyle yahut asli fıtrat hükmü olma sıfatıyla ahkam-ı ibtidaiye diye
isimlendirilmiştir. Bunlar sabit ve değişmez hükümlerdir; herhangi bir
hususa tabi değildir; genellik ve süreklilik arz ederler. Malın ve canın
korunmasıyla ilgili beyanlar, 16/90, 7/199 gibi ayetler, nikâh, talak,
mübadele gibi hükümlerin her biri bundandır. 2. Ah-kâm-ı Vifakiye: halin
hususiyet ve iktizasına göre va'z kılınan hükümlerdir. Bu hükümler
adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartıyla kabul
edilebilirler. Zaman ve mekâna göre, toplumların şartlarına ve
yapılarına göre değişebilirler. Semavi dinlerde köleliğin meşruiyeti,
ahkâm-ı vifakiyedendir. Toplumun durumuna ve iktisadi muamelelerin
gereğine göre, önceki şeriatların her birinde kölelik meselesi vardı.
Yani toplumun haline ve zamanın ihtiyacına uygun olarak ikrar kılınan
hükümler cümlesindendir. İslam şeriatı ise köleliği tedrici olarak
tamamen iptal etmiştir. (C/8-9, 35-36; A/138 ek7)
Diğer bir ifade ile İslam'da çağın medeniyet derecesine, zamanın
önceliklerine, mekânın hallerine, ümmetin edebi seciyesine, çeşitli
durumların gereklerine ve özelliklerine göre kabul edilen, vazedilen
hükümlere ahkâm-ı vifakiye adı verilir. Bu tür hükümlerin herhangi bir
mefsedete yol açmadıkça kabul edilip vazedilmesinde bir sakınca yoktur.
Bunlar zaman içerisinde de değişebilirler. (A/49)
Semavi şeriatların her birinde hanımların hicabı, ahkâm-ı
vifakiyedendir. Toplumun ahlaki gayretlerine, ahlaki düşüncesine göre
tanınan bir adet olan hicap, semavi şeriatların her birinde ifade
buyrulmuştur. (C/36)
Hicabın çeşitleri vardır: Burka: yüzün bütününü örter, hatunlara
mahsustur. Kına: bu örtü müşterektir. Nikab: bütün yüzü örtmez, iki
gözden biri açık kalır. Lifam: gözlerin ikisi de açık kalıp örtü burun
üzerinde olursa lifamdır. Lisam: burun tamamen açık olup örtü ağız
üzerindedir. Yüzü hiçbir şekilde örtmez ise hımar, nasif, cilbab,
muaccer ve rida. Himar: yüzü örtmeyip boyun ile başı örter. Nasif de
himardan biraz büyük olur. Cilbab: yüzü örtmez. Baş boyun iki omuz ve
göğüsleri örtücü olur. Rida milhafe ve melae başın tamamını, bedenin
çoğunu örter. Ama yüzü örtmez. (C/36)
Yüz perdesi (peçe) de ahkâm-ı vifakiyedendir. Yüz perdesi, yerine
getirilmesi gereken bir maksadın vesilesi olmak üzere, ümmetin edebi
muhafaza gayretine göre sadece Araplarda kabul edilmiş bir şiar idi.
İslam bu güzel âdeti tadil ederek tamamlamış oldu. Ayetlere göre İslam
hatunlarına örtmeleri emredilen, el ve yüz dışındaki organlarıdır.
24/3l'de geçen humur, hatunların başlarını ve boyunlarını örten örtüdür.
Yüz örtüsü değildir. (A/49)
Bedevi Arab'ın namusu, mabudu, mukaddes idi. Araplarda bu hicapların
hepsi bulunuyordu. Yüzü örtmek de biliniyordu. Ancak bütün bunlar avret
perdesi olarak değil, şeref şiarı olarak kullanılıyordu. Bunlar hür
kadınlara ve kibar ailelere özgü bir süs olarak bulunuyordu. Binaenaleyh
hürriyetleri olmayan cariyelerin hicap taşıması yasaklanmıştır. Hatta
ziynet olarak kullanıldığı içindir ki hür kadınlar da matem günlerinde
ve tehlike anlarında burka ve nikab gibi ziynetlerini terk etmişlerdir.
(A/46-47; C/37)
Diğer bir ifade ile Arap kadınlarında yüz hicabı (peçe) hürlere mahsus
bir ziynetti. Kötülük zamanlarında, tehlike anlarında ziynet adet olduğu
üzere terk edilirdi. Araplarda hicap âdeti hatunların şereflerine,
hürmetlerine, ismetlerine göre idi; zaruri olarak istenilen bir maksadın
vesilesiydi. Vaktine göre Arabistan'da toplum hayatının gereklerine göre
güzel ve biricik bir tedbirdi. (C/3 8-39)
Carullah'a göre yüz örtüsü Arab'ın güzel bir âdetidir. İslam böyle bir
âdeti neshedip kaldırmamışsa bile 24/31, 33/59 ayetlerinde yüzün
örtülmesini de vacip kılmamıştır. 24/3l'de ziynetler hakkında 'görünen
kısımlar müstesna' ifadesinden, yüz açmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır.
Hem yüzün hem de ellerin ziynetleri bizzat hikmet sahibi Şari tarafından
istisna kılınmıştır. Yüz ve el gibi günlük hayatta normal olarak açık
olan azaların ziynetlerini örtmek vacip olmazsa kendilerini örtmek hiç
vacip olmaz. Bizce ayetlere göre meşru kılınan hicabın en önemli nevi,
hatunların yüzlerine ve vücutlarına ait değil bilakis hürmetlerine ve
hukuklarına aittir. (A/50) -M. Esed'in, kendiliğinden görüneni hariç,
(24/31) ayetinden hareketle tesettürün kaynak ve hükmünü hakim örfe
(geçerli adet) dayandırmasına yönelik değerlendirmemiz için bkz.
Muhammed Esed'in Kur’an Mesajı Adlı Meal-Tefsiri Üzerine Bir İnceleme,
İslamî Araştırmalar, 16/1, Ank. 2003., 144-147.-
İki müellifin söyledikleri arasındaki fark, Esed, 'başörtüsü'nün örfi
olduğunu söylerken Bigiyef, 'yüz örtüsü'nün (peçe) örf-adet olduğunu
belirtmektedir. Nitekim o, 33/59'daki cilbab da hatunların başlarını
boyunlarını ve göğüslerini örten bir örtüdür, bu da yüz örtmeyi içine
almaz, yüzü örtüp örtmeme meselesi, toplumun adetlerine, adap
anlayışlarına tabi olarak kalmıştır, demektedir. (A/50; C/38-39)
Hicabın ahlaki değeri ve manası: hicabın her çeşidi, hem de en önemli
çeşidi, ayetlere göre meşru ve matlup olmuştur. Bu hicap, hanımların
yüzlerine ve vücutlarına ait değil, belki hürmetlerine ve hukuklarına
aittir. Bu hicap, maddi değil, belki hürmet, şeref ve ismet hicabıdır.
Şüphesiz hatunların bu kıymetli cevherleri fazilet kuvvetiyle ve terbiye
sayesinde muhafaza edilebilir. Fazilet ve terbiye hem erkek, hem de
kadında bulunursa, ikisi arasında hiçbir şüphe, hiçbir kötülük elbette
bulunmaz. Lakin Hz. Adem'in oğulları ve Hz. Havva'nın kızlarında fazilet
hisleri ve terbiye yüceliği o kadar çok değildir. (C/39)
Hımar, cilbab ve hicap ayetlerinin (33/53, 55, 59, 42/51) açık
beyanlarına fıkıh gözüyle bakarsak, görürüz ki Kur'an'da iki çeşit hicap
beyan edilmiştir. 1. Vücudun yüz ve ellerden başka uzuvlarını örtmek
şeklindeki hicap. Bu, hanımların edepleri ve onların vazifeleridir. 2.
Saygınlık örtüsü (hürmet hicabı). Bu hicap, erkeklerin vazifesidir.
Hatta en basit durumlarda da hanımlara hürmet etmek; hiçbir yerde,
hiçbir konuda hanımların hürmetini çiğnememek erkeklerin ahlakı ve
görevleridir. İslam mescitlerde, haremde, Kabe'de, okullarda, ilmî
topluluklarda hanımların ve kızların yüzleri açık olarak bulunmalarını
yasaklamamıştır. Açılıp saçılmaktan korumak ve saygınlıklarını yüceltmek
maksadıyla emrolunan saygınlık örtüsü, kadınların ve kızların
izzetlerini arttırır. Eğitimden, ilimden, irfandan, mescitlerde,
okullarda, ahlak cemiyetlerinde hazır bulunmaktan hiç birini alıkoymaz.
Şu bir gerçektir ki, bu güzel örtünme, yanlış bir şekilde
kullanılmıştır. Hanımların ve kızların, haksızlığa uğramalarına,
hapsolunmalarına, her şeyden mahrum olmalarına en büyük sebep olmuştur.
Yani toplumun yanlış kabulleri ve hayvani alışkanlıkları şeriatın güzel
tedbirlerinin önüne geçmiştir. (C/41)
İslamiyet'te örtünmenin esası hanımların hakları, saygınlıkları ve
şerefleridir. Mukallit fakihlere göre ise örtünmenin esası fitne
korkusudur. Ahlaklı ve dindar erkekleri fitneden korumak için hanımları
ve kızları hapsettiler; bütün haklarından, şereflerinden tamamen mahrum
bıraktılar. Eğer hanımlar iffetsizliğe meylediyorlarsa hicabın bir
paralık önemi yoktur. Ancak hicabı terbiyeden, ilimden, marifetten ve
hukuktan menedecek bir şekilde kullanmak yanlış olur. Bu mesele hakkında
el-Futuhat'ul-Mekkiyye'nin kadının ihramı yüzündedir, bölümünde oldukça
uzun ve güzel açıklamalar vardır. Herhalde örtünme meselesi de toplumun
ahlak anlayışına, sosyal adetlerine göre meşru kılınmış olup, ahkâm-ı
vifakiyedendir. Faydası umulan bir maksat için gerekli görülebilen
muvakkat bir tedbir. (C/42-44)
Mütercimin dipnotu: İbn-i Arabi'deki bu başlık aslında Ukayli'nin mevkuf
ve Darekutni'nin merfu olarak İbn-i Ömer'den rivayet ettikleri bir
hadistir. Hadisin asıl anlamı: hac ibadeti esnasında kadının ihramı
yüzünün açık olmasıdır, demektedir. [Burada mütercim hadisin sıhhati
için bkz. İbn-i Hacer Lisan'ul-Mizan 1/487 demektedir. Ancak bu kaynakta
hadise dair ne söylendiğine değinmemektedir. Oysa okuyucunun bilgisine
böyle bir atfı sunmak yerine orada ne dendiğini ya da kendi kanaatinin
ne olduğunu belirtmesi daha güzel olurdu.] İbn-i Arabî özetle şöyle
diyor: Kur'an'ın hükümleri iki kısma ayrılır. Bazı hükümler ibtidaen
nazil olmuştur; yani nüzul ortamında meydana gelen herhangi bir sebep
veya sorulan bir soru üzerine değil de kendi başına müstakil bir hüküm
olarak nazil olmuştur. Bazı hükümler ise, ibtidaen değil kevni herhangi
bir sebeple yahut sorulan bir soruya cevap olarak nazil olmuştur.
Şeriatın pek çok hükmü bu ikinci kısma dâhildir. Hicapla ilgili ayetler
de ibtidaen değil, Medine döneminde başta Hz. Ömer olmak üzere bazı
sahabelerin ısrarlı talebi üzerine nazil olmuştur. Ancak yine İbn-i
Arabi'ye göre bazı ayetlerin bu şekilde nazil olmuş olması müminleri söz
konusu hükümleri uygulamaktan alıkoyacak bir mazeret olamaz. Sadece
bunların ibtidaen nazil olan bir hükümle aynı derecede ve aynı mertebede
olmadığı bilinmelidir. Hacda bile hanımların yüzlerini örtmeye çalışan
erkekler, aşırı kıskançlıkları gereği hicap konusunda istenmeyen bir
takım hükümleri dine sokuşturmaya kalkışırlarsa bu Allah'a karşı
işlenmiş en büyük edepsizlik olur. İslam'ın ilk asırlarında dahi bazı
insanlar yakalandıkları kıskançlık hastalığı gereği şeriatın caiz ve
mubah gördüğü birtakım davranışları yasaklama cihetine girmiştir. Mesela
hanımların mescide girmeleri; Resulullah'ın vefatından hemen sonra, bazı
kimseler; 'eğer Peygamber kadınların kendisinden sonra mescitlerde neler
ihdas edeceklerini bilseydi, mescitlere gitmelerini yasaklardı', diyerek
bu izne karşı çıkmışlardır. Oysa Allah bu izni verirken kadın kullarının
mescitlerde ne yapacaklarını veya neler ihdas edeceklerini bilmiyor
muydu? Allah kadınların asla uygun olarak, yüzlerini açmalarına izin
verdiği halde, gerek günlük hayatta gerekse ibadet esnasında kapatılması
gerektiğini söyleyenler kıskançlık hastalığı gereği Allah'ın mubah
gördüğünü haram kılmaya çalışanlar cümlesindendir. Nihayet şu örneği
veriyor: Bazı sahabeler peygamberi yemeğe davet ettiler. O da Aişe'yle
beraber olması şartıyla kabul eder. Sahabi bu şartı önce kabul etmez
sonra kabul etmek zorunda kalır ve Resulullah Aişe'yle yan yana
yürüyerek davete gider. (Müslim, Eşribe 139) Bugün makam mevki sahibi
bir kadı, bir hatip, vezir veya sultan peygamberi örnek alarak böyle bir
davranış sergilerse düşük bir ahlaka nispet edilmez mi? Oysa bu davranış
mekarim-i ahlak'tan olmasaydı Peygamber (a) yapar mıydı? Ki o mekarim-i
ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. Fütuhat, 1/741-744 (C/42-43)
" Adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartı ile ahkâm-ı vifakiye
İslam şeriatında" ikrar olunup, kabul edilebilir. Ama genele
uygulanamaz, sürekli olamaz. Bilakis zamanın ve mekânın durumu, toplumun
yapısı ve şartların gereksinimi gibi amillerin ihtilafıyla elbette
farklı farklı olur. Evvelki şeriatların her birinde ahkâm-ı vifakiye
zaruri olarak bulunduğundan, semavi şeriatlarda adalete aykırı hükümler
bulunabiliyordu, belki de vardı. Bugün bizim gözümüze adalete aykırı
gibi görünen her bir hüküm, zamanına ve halkın durumuna göre belki de en
adil ve makbul hüküm olmuştur. Lakin İslam şeriatı toplumun adetlerine,
yapılarına göre vifaki hükümleri kabul ederse de adalet ve hakkaniyete
aykırı adetleri, hukukları, hükümleri kabul etmez. (C/44)
Hem erkeklerde hem de hatunlarda fazilet ve terbiye bulunursa iki cins
arasında şüphe ve şai-belerin bulunması elbette mümkün olmaz. İffetin
değeri hem erkek hem de kadın tarafından bilinirse yüz perdesine gerek
kalmaz. Eğer hatun iffetin değerini bilmiyorsa yüz perdesinin de hiçbir
kıymet-i harbiyesi olmaz. Hatunlar iffetin değerini biliyor, fakat
erkekler bilmiyorsa işte hicap bu durumlarda faydalı ve zorunlu olur. Bu
durumda da yüz perdesi değil kadın erkek karışımı olan ihtilatı önleyici
bir hicap gerekir. Nitekim ilgili ayetlerin bütün ifadeleri kadınlara
değil erkeklere hitap etmektedir. Hicap erkeklere nispetle hicaptır. Hem
belağat hem de nahiv kaidelerine göre perde/örtü arkasından istemekle
emredilenler erkeklerdir. Buradaki emir ve yasakların tümü erkeklere
yöneliktir. Hiçbir ayette doğrudan hatunlara bir emir yoktur. Bundan
dolayı hicabın sadece hatunlara farz olduğunu söylemek mümkün olur mu?
(A/50-52)
Kaldı ki, İslamiyet Ka'be ve mescidlerde, mektep ve medreselerde, bilgi
elde edilen fakültelerde, büyük cemiyetlerde ve edep meclislerinde
kızların ve hatunların yüzlerini açarak hazır bulunmalarını
yasaklamamıştır. Ancak nerede olursa olsun kızların ve hatunların açılıp
saçılmalarını menetmiştir. Çünkü açılıp saçılma tehlike ve mefsedetten
hali değildir. (A/53)
"Hatunların içtimai saygınlıkları bulunmadıktan sonra, ne yüz perdesinin
kıymeti olur, ne de yüzü açmanın zararı. Yüz perdesi, ismet şiarı olmak
üzere bizzat hatunların kendi istek ve iradeleriyle kabul edilmiş
olsaydı, bugün hicap, devletin istiklal bayrağı kadar mukaddes bir simge
olurdu. Bilindiği gibi güç ve kuvvet olmazsa yahut düşmanın gücü ve
kuvveti fazla olursa, devletin bayrağı düşman ayakları altında paymal
olmaya mahkûm olur. Bir bayrak istiklal simgesi olarak kutsiyetini
kaybedince değerini yitireceği gibi, yüz perdesi de ismet şiarı olarak
kıymetini kaybedince beş paralık değeri kalmaz." (A/20)
M. Carullah konuyla ilgili şöyle bir hadis verir: "Kendi kızlarını
himaye etmek için canını veremeyen bir ümmet, ceza olarak düşman eliyle
harap olma akıbetinden kurtulamaz." Ancak Yayına Hazırlayan, verilen bu
hadis için dipnotta: 'hadis kaynaklarında böyle bir hadisin varlığı
tarafımızdan tespit edilememiştir.’ demektedir. (A/20) Diğer benzer
örnekler için bkz. A/96, 100; B/23, 38; C/87-88.
Kur'an'ın öngördüğü hicap hatunların hürmet ve hukuku idi. Ne var ki
mezhep kitapları hicap meselesini 'fitne korkusu' gibi hayali
gerekçelere bağladılar. Edepli dindar erkekleri fitneden korumak için
kadınları hapsettiler ve bu şekilde bütün haklarından ve şereflerinden
mahrum ettiler. (A/139) Oysa bilginin aydınlığında fitne olmaz. Olsa
olsa fitne, erkeklerin gözlerinde, kalplerinde yahut dillerinde bulunur.
İlle de bir tedbir almak gerekiyorsa erkeklerin gözlerine nikap,
kalplerine adap, dillerine ceza lazım gelir. (A/53-54)
Bigiyef, Ruze adlı kitabında şöyle demiştir: mağlubiyet ruhuyla terbiye
kılına gelmiş kadın ve kızları, 'görürsen üzerlerine saldır!' usulüyle
beslene gelmiş erkeklerden korumak için kadın ve kızları ev duvarları
arasına ebedi surette kapatmak ve yüzlerine peçe, perde örtmek tedbiri
yaratıldı. Kadın ve kızların yani annelerin bütün durumları, ahval-ı
ruhiyeleri ve ahval-ı akliyeleri çocuklara intikal edip İslam ehli, her
yerde her yönden geriledi ve din inancı zayıfladı. (A/136 ek 6)
Tabiatta hürmetli olan her şey örtülüdür. Hatunları yüzlerini örtmekle
sorumlu tutmayan Kur'an, onların hürmet yoluyla örtünmelerini pek çok
ayette methetmiştir. 38/23'de kendisine Zebur verilen Hz. Davud'a
imtihan sadedinde gelen iki hasmın hikâyesinde hatunlar kuzuya (nace)
benzetilmiştir. [Mütercim dipnotta: yazarın sözünü ettiği kıssa ve
ilgili Kur'an ayetleri (38/21-26) tetkik edildiğinde kadının koyuna
benzetilmediği, söz konusu kıssa ve kıssada geçen nace ile kadın
arasında uzaktan yakından bir ilişki olmadığı görülecektir. Yazarı böyle
bir ilişki kurmaya sevk eden husus Hz. Ali'nin 'her kim anlatırsa bir
peygambere iftira suçundan dolayı 160 sopa vurmak gerekir.' dediği
halde, pek çok tefsirimizde yer alan Hz. Davud ile ilgili israilî bir
kıssadır, demektedir.]
Hayvanlar arasında azaları örtülü en hürmetli ve en kıymetli ve
bereketli hayvan nacedir. Arap şairleri hatunlarını ahulara, mâhilere
benzetseler de Kur'an nesilleri az olduğu halde çok bereketli olan ve
bütün organları örtülü olan naceye benzetmiştir. Kur'an'da 75 hayvan adı
bir vesileyle geçtiği halde hatunlardan mesel olarak nace seçilmiştir.
Hikmet peygamberi de edep kitaplarında isnadıyla rivayet edilen bir
hadiste 'Allah naceden daha değerli bir hayvan yaratmamıştır.' buyurur.
[Dipnotta: yazarın hadis dediği bu söz hiçbir hadis kaynağında
bulunamamıştır. Ancak Mevzuat'ta 2/303 ilgili uydurma hadisler vardır,
denilmektedir] (A/55)
Müellif, kadının ihramı yüzündedir başlığı altında İbn-i Arabî
Hazretlerinin gayet mühim açıklamaları bugün Türkiye'de gerçekleşmiş
oldu, söylemekte ve devamla: medeniyetle İslamiyet'i en güzel bir
şekilde telif eden, gönüllerinde kök salan, dinlerini dilleriyle
birleştiren, imanlı büyük Türkiye gazileri hanımlarını yüz örtüsüne
muhtaç olmak gibi bir zayıflıktan kurtarmışlarsa bu Türk hanımlarının
bütün İslam milletlerinin hanımefendilerine büyük örnek olarak kurtuluş
rehberleri olacaklarını gösterir, demektedir. (A/57-58) Mütercim
dipnotta: yazar bu eserini 1916 yılında yazıp 1933'te yayımladığı için
sözünü ettiği inkılâplar Cumhuriyet öncesi değişiklikler olabilir,
demektedir. Ancak bize pekte öyle gelmiyor. Çünkü yazar Berlin'de
bastırdığı bu kitabında hem ülke ismi nitelemesi ile kastını belirtmekte
ve hem de sayılır ki bütün düşünce sisteminin referansı İbn-i Arabî
felsefesi olması hasebiyle belirtilen tarihte (1933 civarı) yapılan
inkılâplara, birazda mekân olarak uzakta olma ve o günün iletişim
koşulları nedeniyle yetersiz bilgilenmeden dolayı sıcak bakmış olabilir.
Bu nedenle yazar bu ifadelerini sonradan eklemiş olabilir diye
düşünüyoruz.
Anaların, bütün varlıklarını eşlerine ve çocuklarına vakfedeceği,
hikmet-i ilahiye diliyle ifade edilmiştir. Bu en mühim ve ağır tabii ve
içtimai vazifeleri hatunların omuzlarına yükleyip şefkatli ve merhametli
ellerine emanet ettikten sonra ilahi adalet iş bölümü kanununa riayet
ederek onları diğer bütün vazifelerden muaf tutmuş; hilafet vazifelerini
erkeklerin hisselerine bırakmıştır. Böylece erkekleri, insanoğluna bakma
vazifelerini ellerine alan hatunlara, tam manada hizmetçi kılmıştır.
Binaenaleyh Kur'an halifelik hususunda sadece erkekleri zikretmiştir.
'Seni halife kıldım demek' bütün yeryüzünü emrine verdim, bütün
ihtiyaçlarını tabiattan temin ederek ailene sarf et demektir. (A/59)
Oysa yazar, başka bir yerde (C/21-22), hilafet vazifesini, tabiatta
hilafet ve teşride hilafet olmak üzere iki kısma ayırmış ve bu iki
vazifeyi de kadın- erkek beşer cinsinin tamamına teşmil etmiştir.
Şüphesiz ki, tabii ve içtimai vazifelerin az çok farklılıklarına göre
gerek hatunların gerekse erkeklerin vücutları, kuvvetleri, akılları ve
kalpleri arasında bir farklılık varsa bu hem matlup hem de zorunlu olmak
cihetiyle hukukta bir eşitsizliğe yahut hukuk önünde hatunların
erkeklerden aşağı olmasına bir sebep kılınamaz. (A/65) Zira Kur'an'a
göre bütün hatunlar tıpkı erkekler gibi her halükarda bütün hak ve
vazifelere ehildir. (A/66) Esasen ilahi kudret meveddet ve muhabbeti
varlığın asıl illeti kılmıştır. Ki varlık da zaten bu illetlerle
devamını idame etmektedir. (A/71)
Nitekim Allah (c), aç iken lezzetli bir yemeğin susuz iken soğuk bir
içeceğin vereceği lezzetin kat kat fazlasını tenasül ameliyesine
bağlamıştır. Böylece insan ister istemez neslin bekasına zorunlu olarak
hizmet etmiş olmaktadır. İnsanların isteklerine maslahat ve lezzetlerine
uygun olan amellerine dahi sevaplar tayin edilmiştir. Bu manada eşlerin
birleşmelerine ve vuslat lezzetlerine sevaplar vaat edilmiştir. Hayatın
lezzetinden ve tabiatın güzelliklerinden istifade etmek buna göre meşru
kılınmış, hatta sevap addedilmiştir. 'İslam'da ruhbanlık yoktur' sözünün
anlamı da bu olsa gerektir. (A/72) Bu manada erkek çalışıp gelecek
yorgunluğunu hatununun kucağında giderecek, istirahat bulacaktır. Bu
sebeple ayette 30/21 sükûnet sadece erkeklere isnad edilmiştir. İşar (:
kendi nefsine tercih etme) fazileti ise hatunlara nispet edilmiştir.
Çünkü onlar, bütün hayatlarını eş ve çocuklarına vakfetmişlerdir 53/32.
(A/73) Bu arada müellif, Kur'an'ın emrine göre evlenmek farz diye bir
cümle kullanmış ve fakat bunu neye dayandırdığını belirtmemiştir. (A/74)
Müellif durum tespiti olarak diyor ki halk arasında nikâh akdinde
mübadele şekli ve aldım- verdim tabirleri yaygın ve meşhur ise de
İslam'da nikâh akdi mübadele değil bilakis muahede ve misak-ı galizdir.
Yani karşılıklı bir güven sözleşmesi ve sorumluluğu ağır bir
antlaşmadır. (A/75) Öte yandan fıkıh kitaplarına şöyle bir eleştirisi
vardır onun: demişler ki, 'nikâh, erkeği kadının ırzına sahip kılan
akittir.' Carullah bunu çok büyük bir basitlik olarak niteliyor. (A/76)
Nikâhta asıl olan eşlerin tekliğidir. Her insanın sadece bir
refiki/hayat arkadaşı olur. Her hatunun bir kocası her erkeğin yalnızca
bir hatunu olur. Kadın için bir kocanın varlığı tabiat kanunudur. Bunun
tersi vahşettir. Erkek için ise bir hatunun varlığı adalet kanunudur.
Bunun da aksi ya zulümdür, menedilir yahut da zarurettir, rıza
bulunmadıkça, ruhsat olmadıkça caiz olmaz. (A/80)
Nitekim Peygamber (a) 17-18 yaşlarında bakire bir hanımla yani Aişe (a)
ile evlendi. Hayatının geri kalan 9-10 yılını hayat dolu büyük edep
timsali bu hanımla tamamladı. Bu ikisinin dışındaki bütün evlilikleri
zaman zemin ve özel durumlara bağlı olarak siyasi ve içtimai maslahatlar
sebebiyle olmuştur. Ayrıca her defasında da her birinin kâmil rızası ve
isteğiyle gerçekleşmiştir. [Mütercimin dipnotu: yazara göre Hz. Aişe'nin
9 yaşında evlendiğine dair rivayetler yanlış anlaşılmıştır. Hadislerde
geçen bu ifade Aişe'nin doğuştan itibaren yaşı değil evlilik yaşıdır.
Yani 6 veya 9 yıl sonra evlendi demek, buluğa erdikten 6 veya 9 yıl
sonra evlendi demektir. Nitekim bazı rivayetler, Aişe'nin, Cübeyr b.
Mutim ile nişanlı olduğunu ve bu nişanın babası Ebubekir'in İslam'a
girmesiyle bozulduğunu belirtmektedirler.] (A/81)
Çok eşlilik Tevrat'ta vardı. İncillerde de yasaklanmamıştı.
Hıristiyanlıkta tek eşlilik son asırlarda Yunan ve Roma tesiriyle ortaya
çıktı ise de çok eşlilik her vakit, her yerde yaygın olmuştur. İslam'da
ise tek eşlilik esas kanun olmuş ancak çok eşlilik zaruret hallerine
mahsus bir ruhsat olarak kalmıştır. (A/82) Müellife göre zaruret, hiçbir
vakit umumi olmaz. Yani her zaman ve her yönden sınırlı olur. (A/97)
4/3, 127 ayetleri hakkında bu satırları yazarken fıkıh ve tefsir
kitaplarımızın bütün beyanları, hadis kitaplarımızın bütün rivayetleri
hatırımdaydı. Eğer bu yazdıklarım onlara muhalif görülüyorsa bilinsin ki
Kur'an'ın ifadelerine uygunluğu tercih ettiğimdendir. Netice itibariyle
Kur'an'da çok eşliliğin cevazı hususunda herhangi bir ibare yoktur.
Sadece kimsesiz dul kadınların özel durumları münasebetiyle bir işaret
vardır. Kaldı ki bu işaret de mutlak değil takdiridir. Yani çaresiz dul
hatunların ihtiyaçlarını teminat altına almak için nihai bir tedbir
takdiriyle işaret edilmiştir. (A/85) Binaenaleyh çok eşliliğin cevazı en
açık mazeretlere ve gayet nadir istisnai durumlara mahsus bir
zarurettir. (A/86)
Yazar birinci kaynak olarak hadisi esas aldığını belirtmesine rağmen
burada ayeti daha bir ön planda tuttuğunu belirtmektedir. (D/7-9, 28,
113; krş. C/89).
Ailede 'kavvam/hizmet eden idareci' babadır, itaat edilen yönetici ise
anadır. "Erkekler kadınlar üzerinde kavvam/idarecidir" 4/34 ayetinin
anlamı budur. Ayette geçen kavvam kelimesinde hâkimlik manası yoktur,
hizmet manası galiptir. Eşleri de oğulları da hatunlarına ve analarına
hizmet ederler. Validelerine nispetle itaat mutlaktır. Sorumluluk
bakımından erkeklerin kadınlara bir derece üstünlüğü vardır. 2/228
ayeti, 4/34 ayeti ile açıklanmıştır. Buna göre ailenin reisi erkektir.
Bu tür reisliklerde hâkimlik unsuru gayet azdır. Hadimlik/ hizmet unsuru
galiptir. Aile reisi olmak büyük bir vazifedir, hukuku sadece
vazifelerine ehliyeti oranındadır. (A/89-90)
Öte yandan hatunlarda sabır ve tahammül gücü daha fazladır. Bu sebeple
4/19'da sadece erkeklere hitap edilmiştir. Zira hatun ağır meşakkatlerin
her birine sabır gücüyle katlanır, erkeklerin her haline sabredip onları
her türlü hastalık ve hasretten kurtarabilir. Hatunların eşlerini
ellerinde tutmak gibi hünerleri vardır. (A/91)
Ayrıca hatunlar için ne kadar sadakat lazımsa erkekler için o derece
sadakat gerekir. Nikâhın kutsiyetine sadık kalmak iki taraf için de eşit
derecede zorunludur. Belki de iffet öncelikle erkeklere gerekir. Zira
erkekler iffetli olurlarsa hatunlar her zaman iffetli olur. Cevherin
kıymetini hatunlar daha ziyade bilirler. Erkekler nefislerini muhafaza
hususunda daha zayıf olmasalardı, kadınların, yüzlerini bile peçe ile
örtmeleri gerekmezdi yahut peçe erkeklerin yüzünde olurdu. (A/91)
Nitekim bu olumsuz durumun bir tezahürü olarak 1304 yılında ulema
kızlara özel okulların açılmasına cevaz vermemiştir. İşte Carullah bu
durumu eleştirmektedir. (A/45-46)
Şerefli bir imtiyaz olmak üzere sadakat bakımından hatunlarla erkekler
arasında oldukça büyük bir fark vardır. Erkeklerin hatunlarına olan
sadakatleri, sevgi duygularına bağlıdır. Ancak hatunların eşlerine olan
sadakatleri ekseriyetle iffet duygularına bağlıdır. (A/92) Nitekim en
büyük belalara büyük bir sabırla karşı koyabilen hatun kendisini sadakat
mihraplarına kurban edebilir. Erkeklerin hiçbirinde bulunmayacak kadar
büyük olan bu eşini kendine tercih hasleti hatunların sabırlarına
nispetle basit bir durumdur. (A/93) Bu nedenle ahlaki meselelerde
erkeklerin inanç ve düşüncelerinde esaslı ve külliyetli bir inkılâp
gerekir. Zira sosyal hayatın ıslahı için yapılması gereken ilk iş
erkeklerin terbiyesidir. (A/94) Hatun bütün varlığını ailenin
maslahatlarına vakfeder, nesi varsa ailenin mihrabına takdim eder. Nikâh
sayesinde hatun hayatın pek çok zahmetinden kurtulur. Hayatın
meşakkatleri ekseriyetle sadece erkeklerin omuzlarına yüklenir. (A/95)
Bigiyef’e göre her adamın boşaması, muteber olmaz. Eşlerini boşayacak
olan kimselerin boşama adabına, boşanmayı gerektirecek zaruret hallerine
ve meşru mazeretlere vakıf olmaları ve bu bilgilerle teçhiz olmaları
gerekir. (A/97) Meşhur anlamıyla bütün İslam memleketlerinde nefret
edilecek tarzda yaygın olan hülle [kadının kocasına dönebilmesi için
geçici olarak başkasıyla evlenmesi] İslam'a göre asla caiz değildir.
(A/99) Bazı mezheplerde bulunan mut'a ve çeşitli boşanma siğalarını ve
fıkhi mezheplerde meşhur olan bu hülle şekillerini ben eskiden beri
reddetmişimdir. (A/100)
4/19-21 bu ayetlere göre zaruret olmadıkça boşamak yasaktır. Nitekim
zaruret bulunmadıkça çok eşlilik de yasaktır. Hatun yerine hatun almak
meşru ise de hatun üstüne hatun almak caiz değildir. (A/104) Her mümin,
imanı ve ilmiyle Kur'-an'ın bu ilkelerine riayet etmek durumundadır.
İlim her müminin birinci vazifesidir. Cehalet, mazeret olamaz. Hem
nikâhın hem de talakın şartlarına ve ilkelerine riayet edilmezse,
bunlara riayet ettirmek hâkimlerin ve mahkemelerin umumi vazifesidir.
(A/106)
Şüphesiz hatunların elinde de boşama yetkisi vardır. Nasıl ki nikâh iki
tarafın rızası olduktan sonra mutlak surette akdediliyorsa aynı şekilde
iki tarafın da ayrılma yetkisi vardır. Ancak erkek kendi ihtiyarıyla
şahitler huzurunda ayrılır, hatun ise mahkeme kararıyla ayrılır. Eğer
hatun nikâh esnasında boşanma yetkisini şart koşmuşsa, kendi rızasına
muhalif her durumda bu yetkisini kullanabilir. (A/106)
Kadınların hukuk yönünden erkeklerle eşit olduklarını söylemiştim. Miras
hisselerinin farklı olduğu elbette doğrudur. Ancak bu farklılık hukuk
bakımından bir farklılık değil paylaşım farklılığıdır. Hukuk insanların
ehliyetine göre olur. Ama paylaşım ihtiyaçlarına göre olur. Farklı
vazifelere göre ihtiyaçlar da farklılık arz ederse mirastan alınacak
payların da farklı olması zorunlu olur. Miras hisselerindeki farklılık,
gerçekliğe uygun bir zorunluluktur. Erkeklerin de hiçbiri paylaşım
bakımından bir diğerine eşit değildir. Ancak herkes hukuk bakımından
eşittir. (A/109) Şu da var ki erkek çocuk akil baliğ olduktan sonra aile
sahibi olur. Kız ise başka bir ailenin mülküne sahip olur. Kızların
bütün ihtiyaçları eşleri tarafından temin edildiği için erkek ve kız
çocuklarına eşit miras vermek sosyal adalet açısından da uygun olmaz.
Aslında sosyal hayatın nizamı ve esasları değişirse, erkeklerin ve
kadınların bütün vazifeleri ve bu vazifelerine uygun ihtiyaçları
değişikliğe uğrarsa, bu takdirde kadınlara mirastan erkekler kadar yahut
erkeklerden daha fazla pay verilebilir. Ancak 4/34 ayetinde ifade edilen
aile sistemi esas alınacaksa, yani ailelerin bütün geçimleri ve
sıkıntıları erkeklerin omuzlarına yüklenecekse, erkeklerin mirastan
alacağı payları, ya ikide bir ya da dörtte bir, kadınların da payları ya
dörtte bir ya da sekizde bir olacaktır. Terekeden alacakları hisseler
böyledir. Ancak ailenin sahip olduğu müşterek mülkiyetten eşit pay
alabilirler. (A/l 10)
Benim feraiz konusundaki birkaç mühim meselede müçtehit imamların
görüşlerine muhalefetim vardır, (A/111) diyen müellif, hatunların
şahitlikleri konusunda şöyle diyor: hatun sevgi veya nefret gibi
duyguların tesirinde iken bir vakıayı anlatmaya kalkışırsa, vakıayı
anlatmaktan ziyade kendi vehim ve muhayyilesinin tasavvurlarını tasvir
eder; hatunların duygulardan arınmış sözleri olmaz. (A/113)
Hatunların şahitliği erkeklerin şahitliğine denk değilse bunun tek
sebebi, halkın hukukunu mümkün olduğu kadar muhafaza etmek ve insan
haklarına riayet etmek gayesidir. Bu sadece mahkemelerin ve adaletin bir
ihtimamıdır. Hatunların zayıflıkları cihetiyle yahut akıllarının ve
ilimlerinin eksikliği sebebiyle değildir, olamaz da. Nitekim hatunların
rivayetleri erkeklerin rivayetleri gibi makbul sayılmıştır. (A/l 14)
Bazı sahih hadis mecmualarının şerhleri ve tefsir kitaplarımızın
beyanlarına göre, erkekler altı yönden hatunlardan üstün sayılmıştır.
Erkek asıldır. Erkek tamdır. Kadının dini eksiktir. Aklı eksiktir.
Mirastaki payı eksiktir. Kadının kuvveti eksiktir. Elinizdeki kitabın
sayfaları bu altı hususun da yanlış olduğunu bütün hakikatiyle ortaya
koymuş, bu maddelere mesnet olarak gösterilen ayet ve hadislerin de ne
anlama geldiklerini izah etmiştir. (A/114)
18/46'daki 'baki kalan işler' ifadesini 'baki kalan saliha kızlardır
şeklinde anlayan (A/123) yazar, deryalar kadar sütlerini ve kanlarını
bütün insanlığın hayatı yolunda sarf eden anaların, cihad
faziletlerinden mahrum olduğunu hayal etmek, cihadın en büyük
derecelerini anlamamaktır, demektedir. (A/115)
Kadının şahitliği konusunda ümmetin imamlarının içtihatları her ne kadar
isabetli ise de benim bu konuda birkaç mülahazam vardır. Şahitlikten her
yönden daha mühim olan rivayet hususunda hatunların sözlerine itibar
edildikten sonra şahitlik hususunda ehil olmamaları yahut ehliyetlerinin
eksik sayılması herhalde biraz garip ve uzak bir yorum olsa gerek. Bana
göre hatun şahitlik hususunda erkekler kadar ehildir. Ancak mahkemelere
çağırılma külfetinden uzaktır. Ehliyeti tamdır, ancak külfet mecburiyeti
yoktur. Şahitlik hasım davaları, kavga, münakaşa gibi netameli durumları
içerdiğinden Kur'an onları şahitlikten azad etmiş olabilir. (A/115) Keza
Kur'an onları, kalpleri daimi merhametle dolu olması hasebiyle azad
kılmıştır. Sonra 2/282 ayeti şehadet değil istişhadla ilgilidir.
[Kadının şahitlik yapıp yapmayacağıyla değil şahit olarak mahkemeye
çağırılıp çağırılmayacağıyla ilgilidir] (A/l 16)
Ayrıca ayet eda dakikası ile ilgili değil, tahammül saatiyle ilgilidir.
Yani bir hadiseye şahit olan kadının şahitliğinin geçerli olup
olmamasıyla değil, herhangi bir muamele hakkında kadınlara şahitlik gibi
bir görevin yüklenip yüklenemeyeceğiyle ilgilidir. Aksi durumda ayetteki
'çağırıldıkları vakit gelmemezlik etmesinler' ifadesine gerek kalmazdı.
Böyle bir cümle bizatihi şahit olunan bir konu ile değil şahitlik yapmak
üzere çağırılmakla ilgilidir. Hadiselerin vukuunda hazır bulunanlar
ister kadın olsun ister erkek, şahit olmak bakımından farkları yoktur.
(A/l 16)
Sonra kelimelerinin gramer bakımından durumları açık değildir. Nitekim
hâkim huzurunda şa hitlik yaparken biri diğerini düzeltmez. Zira telkin
şeklindeki şahitliğin hiçbir kıymeti kalmaz. (A/l 17)
Kur'an'da Meryem ve annesi, Musa'nın annesi, kız kardeşleri, İbrahim'in
eşi, Firavun'un eşi, Azizin eşi, Şuayb'in kızları, Saba Melikesi, Havva,
Resulullah'ın (s) iki eşi, Hadid süresindeki mücadelesi anlatılan
kadının hikâyeleri anlatılmıştır. Bu on dört tane büyük hanımefendinin
isimleri Kur'an sayfalarında ve bütün ümmetin kalplerinde övgü lisanı
ile ebedileşmiştir. (C/59)
27/22'de Saba Melikesi'nin acayip hikâyesi, hanımların akılları,
hissiyatları, edepleri, hukukları hakkında bereketli bir kaynak,
kuvvetli bir şahit olabilir. Hanımın devlet başkanlığı, riyaseti, güzel
siyaseti ikrar edilerek zikrolunup, halkından önce hidayete erişmesi de
övgü ifadeleriyle beyan edilmiştir. Şari-i Hakim'in, Kur'an'daki
ifadelerinde bir hanım hakkında bu kadar büyük bir edep gözetmesi,
elbette fakihlere de ibret olabilir, örnek teşkil edebilir. (C/60-61)
İslam şeriatı, medeni, içtimai, siyasi, dini, ahlaki hukukların her
birini, her bir hanıma tamamıyla ve kemaliyle ihsan etmiştir. Benim
itikadım da, hakikat da budur. Hanımlar, önemli hakların bazılarından
İslam fakihlerine göre mahrum iseler ve bugün medeniyet merkezlerinde en
önemli hukuk sistemleri dahi hanımların yeterliliklerini kabul etmemişse
de, İslam şeriatı, hatunların ehliyetini ve hukuklarını tamamıyla ve
kemaliyle ihsan etmiştir. Bu büyük ve de temel hakikati, İslamiyet'in
hürmeti, Kur'an'ın yardımı ve Allah'ın (c) da lütfuyla, günlerden bir
gün inşallah ispat edebilirim. (C/61)
Ruze isimli kitabında, öğrencilere tavsiyem şudur: Allah İslamiyet'i
neshetmemiş ise bir vakitler gelmiş olan Ebu Hanifelerin, Maliklerin,
Buhari ve Müslimlerin belki daha büyükleri gelebilir (A/138 ek6), diyen
müellifin bu beklentisine inşaallah şeklindeki temennimizi ilave ederek
yazıya şöyle bir not ekleyerek son vermek istiyorum:
Musa Carullah'ın 'hatun/kadın'a dair söylediği hususların geneline
katılıyoruz. Ne var ki o sadece bu konuda yazmamıştır. Elbette onun söz
söylediği daha başka konular da vardır: sünnetin Kur'an'dan önce gelen
birinci kaynak olduğu, referansını Muhiddin Arabi gibi kimselerden alan
ilahi adalet çerçevesinde kurtuluşun nihai olarak, Kur'an'ın müşrikler
olarak nitelediği kimseler de dâhil herkese şamil olacağına dair
kanaati, cehennemin süreli olduğu (E/256-269, 277, 285-309, 314-319,
348-358) vb. büyük mevzulardaki ufak görüşlerine katılmak olası değildir
(bkz. M. Akman, Kur'an'da Cehalet- Cahil- Cahiliye, Buruc Yay., İst.
2005., 231). Esasen bu konular da bir miktar açılarak değerlendirme
yapmak mümkün idi. Bunun gibi Carullah'ın kendisi gibi Mısır'da Abduh
ile tanışıp özel öğrencileri arasına katılan ve Bolşeviklerce 1942'de
Samarra'da idam edilmiş olan (B/7) hemşerisi Ziyaeddin Kemali'ye reddiye
olarak yazmış olduğu görüşlerine de değinilebilirdi. Ancak bunun bu
makalenin çerçevesini aşacağı kesin idi. Bu nedenle belirtilen konulan
başka çalışmalara terk ettik.
Burada bir hususu daha belirtmekte fayda görüyorum: ihlâslı Türkiye
Gazetesi yazarlarından Ayhan Katırcıkara 'Fantezi ve Kulis' köşesinde
Bigiyef hakkında yazdığı (8.11.99) övgü dolu yazısında onu "tanımamak
bir nakise" diyerek gayet yerinde bir tespitte bulunmuştur. Ancak ondan
bir ay (08.10.99) önce aynı gazetenin 'Gönül Bahçesi' adlı köşesinde
Mehmet Oruç adlı 'bir bilen’ Bigiyef hakkında mensubu bulunduğu çevrenin
geleneğine uyarak, Bigiyef’in beri olduğu her tür itham ve iftirayı
yapmıştı. Katırcıkara, artık ne olduysa bir hafta sonra yazdığı
yazısında Carullah'a dair önceden yazdığı bütün olumlu
değerlendirmelerden vazgeçmiş ve onu, olmadık iftiralarla ihlâslı bir
şekilde karalamaya başlamıştı. Mehmet Görmez'in 'kulağı bükülen kalem'
olarak nitelediği bu durumun (Musa Carullah, Türkiye Gazetesi ve Kulağı
Bükülen Kalemin Onuru, İslamiyat, 3/1, Ank. 2000., 205-212), bu
vesileyle, bir ibreti alem olarak ifşa edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
(A) Musa Carullah Bigiyef, -Kur'an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Nurları
Huzurunda-Hatun, Yayına Haz.: Mehmet Görmez, 3. baskı, Kitabiyat Yay.,
Ank. 2002.
(B) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, Yayına Haz.: Musa Bilgiz, Kitabiyat
Yay., Ank. 2001.
(C) İslam şeriatının Esasları -Değişkenler ve Sabiteler-, Yayına Haz.:
Hatice Görmez, Kitabiyat Yay., Ank. 2002.
(D) Kur'an-Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım- Kitabu's-Sünne,
Çeviri: Dr. Mehmet Görmez, Ankara Okulu Yay., Ank. 2000.
(E) Rahmet-i İlâhîye Burhanları, sadeleştiren: ÖmerH. Özalp, Pınar Yay.,
İst. 1996.
Dipnotlar:
(1) Kitâbiyat Yayınları’nın burada değerlendirmeye aldığımız
kitaplarında uyguladığı format genelde şöyle olmaktadır: İlk sayfada
müellifin hayatı ve kitabın kimlik bilgileri verilmekte; içindekilerden
sonra yayına hazırlayanın önsözü verilmektedir. Ancak bu önsözlerin bir
miktar uzun tutulduğu görülmektedir. Sözgelimi burada Carullah'ın
kitabında geçen görüşlerinin özetlenmiş olması çok gerekli değildir.
Zira kitaplar nihayet yüzer sayfalık kitaplardır. Burada sadece kitaba
dair teknik bilgi/ kitap ve basım serüveni verilmiş olsa yeterli olurdu.
Çünkü okuyucu kitabı okuduğımda bu söylenilenleri (muhtemelen)
anlayacaktır. Öte yandan kitaplar genelde yerinde ve gerekli bir indexle
tamamlanmıştır. Bu arada Kitabiyat'ın nedenini bilmemek ve merak etmekle
beraber, Arapça karakter kullanmayıp bunun yerine transkrip yaparak
Arapça kelimeleri vermesi şık görülmemektedir. Ayrıca dipnotlar hem
gerekli hem de sayfa altlarında olması itibariyle güzel olmuştur.
(2) A. Okulu Yayınları arasında çıkan kitabın iyi sayılamayacak bir
baskısı vardır. Ayrıca çok sayıda dizgi hatası mevcuttur. Ancak
mütercimin eklediği dipnotlar yerinde olmuştur.
(3) Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Önce yanlış bir tercihle M.Sabri'nin
M.Carullah'a reddiyesi (15-252) verilmiş daha sonra da Carullah'ın,
M.Sabri'nin reddiyesine konu olan Rahmet-i İlâhîye Burhanları (253-341)
ve İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar (343-362) adlı kitapları
verilmiştir. Mevzubahis konularda genelde Şeyhülislam haklı olmakla
beraber, okuyucu, güçlü bir polemikçi olan M.Sabri'nin
değerlendirmelerini okuduktan sonra, büründüğü saldırı ruhuyla Bigiyef i
okumaya başlamaktadır. Öte yandan pek iyi sayılamayacak bir baskı ve
kâğıt kalitesi olan kitapta yer yer dizgi hatalarına rastlanmaktadır. |