Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 323 | Kasım 2005

                   

 

 


İnzivâ

İnzivâ, Arapça ze-vi-ye (zevâ) fiilinden türeme bir mastardır. Zevâ fiili, bir şeyi bulunduğu yerden uzaklaştırmak, men etmek, bir şeyi toplamak devşirmek anlamlarına gelmektedir. Zevâ'dan türeyen 'zâviye' ise kelime olarak köşe, evin köşesi, açı demektir. Aynı fiilden türeyen 'inzivâ' ise toplanıp büzülmek, evin köşesine çekilmek demektir.

Kavram olarak inzivâ, halkdan uzaklaşmak, uzak bir yerde yaşamak, halkın içine karışmamak, dünyadan el etek çekmek olarak bilinmektedir. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde inzivâ, "Toplum hayatından kaçarak tek başına yaşama"; "Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması" olarak tanımlanmakta ve "inzivâya çekilmek: toplumdan kaçıp, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak" şeklinde örneklendirilmektedir.

Kur'an'da ne zevâ kelimesi ne de herhangi bir türevi bir tek ayette bile yer almamaktadır. Buradan da hareketle diyebiliriz ki, inzivâ bir Kur'an kavramı değildir. Bir kavram ve bir yaşam biçimi olarak inzivâyı Kur'anda bulmak mümkün olmadığına göre, Peygamber (a.s)ın ve cemaatinin de böyle bir yaşam biçimine aşina olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İnzivâ, zühd, halvet, uzlet, fakr ve çile gibi terimler belli bir kavramsal bütünlüğü ve bir yaşam biçimini ifade eden yapı taşlarıdır. Zühd, kelime olarak, küçümseyip terk etmek, rağbet etmemek demektir. Dünyadan ve içindeki her şeyden el etek çekmeye zühd denmektedir; tasavvufun en önemli kavramlarından biridir. Nazarî tasavvufta azla yetinmek, az mala sahip olmak, hatta mala hiç sahip olmamak sürekli yüceltilmiştir. Mistik felsefe Peygamber'e (sav), "ilgisini her şeyden keserek yalnız Allah'a yönelen ve onunla meşgul olan kimsenin rızık ve ihtiyacını cenabı hak hiç umulmayan yerlerden karşılar" dedirtmiştir. Halbuki Peygamber (sav), insanların Allah'a iman etmekle birlikte, rızıklarını Allah'ın kendilerine, topal tilkinin rızkını ayağına getirtmesi misali beklemelerini değil, çalışıp çabalayarak elde etmelerini bekleyen bir Din'in elçisi idi. Dünya malını putlaştırmamak, sebeplere yapışmak suretiyle dünya nimetlerinden istifade etmemeyi gerekli kılmamaktadır.

Kur'an dünya malını değersiz bir meta olarak tanımlar, fakat bu asla zühdle karıştırılmamalıdır. Zira malı yüceltmek nasıl bir sapma ise, tamamen açsusuz ve perişan bir vaziyette (fakr) yaşamayı ideal haline getirmek de o kadar sapmadır. Din'in temel ilkeleri arasında böyle bir ideal yer almamaktadır. Bu yaklaşım fıtrata aykırıdır. İnsan ihtiyaçlarını gidermeye yarayan emtia nasıl mutlak surette kötü olabilir? Zenginliğin insanı şımartan ve tekebbüre sevk eden bir yapısı varsa da, bunun çaresi, insanın duygularını Allah'ın buyrukları ile terbiye etmesi ve orta yolu tutmasıdır.

Peygamber bir zâhid değildi. Onun rahlei tedrisinden geçmiş sahabesi de (Allah onlardan razı olsun) zâhid değillerdi. Gelenekte ilk zâhidin Peygamber veya bir sahabe değil de, Hasan-ı Basrî (ö. 110/628) gibi tâbiînden biri olması, zühd hareketinin başlangıç tarihi hakkında bir fikir vermektedir. Demek istiyoruz ki, zühd hareketi Peygamber (a.s)dan yaklaşık yüzyıl kadar sonra zuhur etmiştir.
İnzivâ kavramıyla akraba sözcüklerden biri de 'halvet'tir. Kelime olarak halvet baş başa kalmak, yalnızlık demektir. Bir tasavvuf terimi olarak ise, bir kenara çekilip topluma karışmadan; ne bir meleğin ne de bir insanın bulunduğu bir halde ve yerde Allah ile ruhen sohbet etmek, zikir ve vird ile meşgul olmak, mâsivâdan ilgiyi keserek kendini tamamen Allah'a vermek olarak tanımlanmaktadır. Sûfî yazılarında halvete dayanak olarak Peygam-berlerden bazı kesitler üzerinde durulmaktadır. Bunlardan biri ve en çok gündemde tutulanı, Muhammed (a.s)ın Hira mağarasındaki tefekkür günleridir. Ayrıca Musa Peygamber'in Rabbi'nin çağrısına uyarak Tur dağında kırk gün kalması (7/A'raf, 142-143) da halvet için mesned gösterilmektedir. Bunun üzerinde biraz sonra duracağız.
İnzivâya yakın olan bir diğer kavram 'uzlet'tir. Uzlet, halka karışmamak, halkdan ayrı yaşamak, inzivâya çekilmek gibi bir anlama gelmektedir. "Günaha girmemek ve daha iyi ibadet etmek" maksadıyla toplumdan ayrılıp ıssız ve tenha yerlere çekilip, tek başına yaşamaya uzlet denmiştir. Uzlete inzivâ ve halvet de denmektedir. Uzletin temel felsefesi toplum içinde gereğinden fazla kalmamak, ömrü boşa geçirmemek, bir köşeye çekilerek ibadet ve tefekkürle zamanı değerlendirmek iddiasıdır. Zamanla bazı dervişler uzleti, artık ömür boyunca toplum dışında, çilehânelerde ve mağaralarda yaşamaya vardırmışlardır.

İnzivâ kavramını tamamlayan tasavvufî terimlerden bir diğeri 'çile'dir. Çile sözcüğü Farsça asıllıdır ve 'kırk' anlamındaki 'çihil' kelimesi tagayyür ederek Türkçe'ye girmiştir. Dervişler kırk gün kırk gece tenha bir yere çekilip çok zorlu bir perhiz ve nefis muhasebesinden geçmişler, bu süre zarfında yeme-içme, uyku ve konuşmak gibi ihtiyaçları en aza indirip, kendilerini olabildiğince ibadete vermişlerdir. Sûfîler kırk gün boyunca boş mide ile nefsini kontrol etmek suretiyle Allah'a yönelen kimseye Allah tarafından ledün ilminin verileceğine inanmışlardır. Özel olarak yapılan çilehâne ve halvethânelerin dar ve karanlık yerler olduğu bilinmektedir. Çilehânelerde kırk gün halvete çekilmenin meşruiyet zemini her ne kadar bazı Peygamber hadislerine dayandırılmakta ise de, Musa Peygamber'in Allah'la olan kırk günlük sözleşmesi bu hususta daha önemli bir 'dayanak' olarak takdim edilmektedir. Hz. Peygamber'in bi'setten önce Hira mağarasında zaman zaman uzlete çekilmiş olması da halvetin / çilenin ilk örneği gibi ele alınmaktadır.

Sûfîlerin inzivâya çekildikleri mekanlar olan zâviyelerin İslam aleminde ilk olarak ne zaman ortaya çıktığı üzerinde tam bir mutabakat olmamakla beraber, ilk zâviye sahibinin Ebu Haşim el-Kufî olduğu bilinmektedir. Fakat Ebu Haşim'in hikayesi, zâviyelerin, dolayısıyla zühd hareketinin iktibas edildiği kaynağı işaret etmesi bakımından dikkat çekici bir muhtevaya sahiptir. Rivayete göre bir Hristiyan emîr, bir gün ava çıkar. Yolda sûfî taifesinden iki kişiye rastlar. Bu iki kişi buluştukları yerde kucaklaşırlar, oraya otururlar, yanlarındaki azıklarını birlikte yerler. Sonra da vedalaşıp ayrılırlar. Bu iki kişinin bu dostlukları, Hristiyan emirin hoşuna gider. O iki kişiden birini çağırır ve sorar: "O ayrıldığın adam kimdi?" Adam, "bilmiyorum" der. "Buluşmanızın sebebi neydi?" diye sorar, "hiçbir şey değil" cevabını alır. "Buluştuğunuz kişi nerelidir?" der, "bilmiyorum" der. Hristiyan emir, "sizin bir araya toplandığınız bir yer var mı?" diye sorar ve "yoktur" cevabını alır. Bunun üzerine emir, "ben sizin toplanmanız için bir yer yapayım" der ve Şam'ın Remle beldesinde bu zâhidler için ilk zâviyeyi yapar.

Bu hikayeye göre, 'Müslüman' sûfîler için ilk zâviyeyi yapan bir Hristiyan emîrdir ve buna dikkat etmelidir!

Zâviyeler ilk başlarda, sırf halktan uzaklaşıp inzivâya çekilmek maksadıyla yapılmışlar, ileriki yüzyıllarda yol boylarındaki zâviyeler, parasız pulsuz gezgin dervişler için bir nevi misafirhane niteliğini kazanmışlardır. Bilahare bu zâviyelerin, merkezî iktidardan uzak yerlerde siyasi ehemmiyet kazandıkları anlaşılmaktadır. Kimi gezginlerin verdiği bilgilere bakılırsa, XII. ve XIII. asırlarda Suriye'deki zâviyeler süslü saraylara benzemektedir. Buralara sultanların büyük vakıflar tahsis ettiği ve içindeki sûfîlerin sultanlar gibi yaşadıkları ileri sürülmektedir.

İran, Horasan, Mâverâünnehir, Semerkand, Buhârâ, Cürcan gibi şehirlerde çok sayıda zâviye (hankâh) yapılmıştı. Bu zâviyelerin çoğunun, Budistlerin tekkelerinden (vihara) dönüştürme olduğu ya da onların yanına yapıldığı kaydedilmektedir. Büyük Selçuklu devleti cami ve medreselerin yanı sıra, zâviyelere de büyük önem vermiştir. Mesela vezir Nizamül Mülk bu uğurda büyük paralar (senede altıyüz bin dinar) tahsis etmiştir.

Önceleri sınır boylarında atların bağlandığı yerlere ribat deniyordu. Sonraları, hudud boylarındaki tekkelere de ribat denmeye başlamıştır. Bu ribatlardaki dervişlerin, dualarıyla, çevredeki insanlar için bir korunma vesilesi olduklarına inanılmıştır.

İnzivâ en temelde kişinin, halk arasına katılmakla, düşeceği bazı günahlardan korunma gayreti olarak izah edilmektedir. Ayrıca iddiaya göre inzivâya çekilen kişi gıybet, laf taşıma, iftira, çekememezlik, ihtiras ve emr-i bil maruf, nehy-i anil münker yapmama gibi kötü huylardan kendini selamette tutacaktır. Sûfîler ilginç olan bu yaklaşımı şöyle açıklıyorlar: Toplum içine karıştığında orada çok sayıda münker görürsün. Eğer marufu emretmez, münkerden de nehyetmezsen bu, günah olur. O halde en iyi çözüm, halkın içine karışmamaktır!

Böyle bir savunmanın, İslamî açıdan kabul görmesi mümkün değildir. Zira bu yaklaşıma göre emri bil maruf, nehy-i anil münker kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Çünkü mistik insan tek başına çilehânededir ve emri bil maruf, nehyi anil münker yapacak muhatabı yoktur. Zaten emri bil maruf, nehy-i anil münker yapacak seviyede olan bir insanın kendisini çilehâneye kapatması mümkün değildir. Marufu emir münkerden nehiy ancak toplum içinde yapılır, toplum varsa marufu emir, münkerden nehiy vardır. Dolayısıyla şunu söylemek mümkündür, mistisizmin önerdiği münzevi hayat, topluma katılan, fiilen toplumun içinde olan aksiyoner bir hayat değildir. Pasif, silik, varlığı ile yokluğu bilinmeyen bir hayattır ve övülecek bir yanı yoktur.

Tasavvufun Müslüman çevrede kendine yer edinmek ve kendine 'İslam tasavvufu' dedirtmek için Peygamber'in sözlerini ve Kur'an ayetlerini kullandığı bir gerçektir. Bu 'gerçek'ten inzivâ ve uzlet kavramları da, üzerine düşen payı almıştır. Tasavvuf kitaplarında inzivâ / uzlet / çile ve halvet gibi konular işlenirken referans olarak Peygamber (a.s)ın vahiy almazdan önce Hira mağarasına gitmesi ve orada günlerce kalması örneği gösterilmektedir. Oysa Peygamber'in Hira mağarasına çekilmesi bilinçli bir şekilde çarpıtılmaktadır. Bu örnek üzerinde biraz durulması gerekmektedir.

Muhammed (s.a.v)in Hira'ya gittiği, orada tek başına günlerini geçirdiği doğrudur. Buna kelime anlamıyla 'uzlet' demek mümkündür. Fakat uzlet kelimesi aslında köken itibariyle, tasavvufi manadaki inzivâya çok da yakın değildir. Uzlet, çekilme, ayrılma, ayrışma manasına gelmektedir. Aynı kökten türeyen 'îtizal' kelimesi bu manayı daha iyi deşifre edici niteliktedir. [Daha önce yazdığımız Îtizal kavramına bakınız.] Îtizal, kasıtlı ve bir maksada binaen toplumdan ayrışma, fikrî, siyasî, dinî bakımdan kendini başkalarından farklı görme ve bu farkı mutlaka tezahür ettirmedir. Fakat îtizal için ille de fiziken o toplumu terk etmek, onlarla bir aradalığa son vermek gerekmemektedir.

Peygamber'in uzleti ile inzivâyı birbirinden ayıran en önemli husus, Peygamber'in uzletinin 'bir süreliğine' oluşu, geçici oluşu ve daha 'güçlü' bir şekilde Mekke'ye yeniden dönmek için zihinsel bir arınma ve bir tefekkür ameliyesi olmasıdır. Peygamberimiz Muhammed (sav)in Hira'ya gidişi, fırtına öncesi sessizlik misali, içinde uyanmaya başlayan Allah şuuru gereği, içinde yaşadığı toplumdan kısa süreliğine uzaklaşıp daha iyi tefekkür ve tezekkür edecek bir ortamı yakalamak isteğinden doğmuştur. O, toplumdan kaçmıyordu, belki topluma bir de yu-karılardan bakıyordu. Toplumu terk edip, en iyi ibadetin ya da, iddia edildiği gibi, 'en iyi nefis tezkiyesi'nin toplumdan uzak, bir dağın başında tek başına günlerce aç, susuz ve uykusuz kalarak yapılacağı şeklinde bir iddianın sahibi değildi. Giderken azığını yanına alıyordu. Mensubu bulunduğu toplumun dalalet içinde olmasına, bu dalaletten bir kurtuluş yolu olması gerektiğine dair kafa yoruyordu. Yani Peygamber'in uzleti, toplumdan kaçmak için değil, bilakis toplumun içinde ve topluma müdâhil olmak, topluma zihnen ve fikren daha güçlü bir şekilde yeniden dönmek içindi. Dolayısıyla Peygamber'in Hira günleriyle inzivâ arasında bir alaka kurulamaz.

Eğer Peygamber'in Hira'daki tefekkür ve tezekkür günleri inzivâ olsaydı, Hira'dan gelmemesi beklenirdi. Sebebine gelince, Hira 'inzivâ günleri'nin onu, 'fenâ fillah'(!)la sonuçlanan bir seyr-i sülûka girdirmesi gerekirdi. Halbuki onun uzleti tam tersine, atası İbrahim'in yolu gibi tevhid dininin ve yeni bir risalet görevinin kendisine tevdi edilmesiyle sonuçlanmıştır. Rabbinin bildirdiği gibi, henüz ne yapacağını bilmez bir durumda iken Hira'ya gitmiş fakat önünde yol ve yordam ilahî irşad vasıtasıyla belli olduktan sonra, artık böyle bir uzlete ihtiyacı da vakti de olmamıştır. Hira'da tek başına uzletle başlayan risalet süreci, 23 sene sonra etrafında yüz bini aşkın insan selinin oluşmasıyla neticelenmiştir.

Ne pahasına olursa olsun inzivâ ve çileciliğe Peygamber'in hayatından bir delil yakıştırmak isteyenler, "delil olsun, odun gibi olsun tek" der gibi, Peygamber (a.s)ın hayatından bazı örnekler bulmakta hiç zorlanmamaktadırlar(!) Mesela onun aç karnına taş bağlamasını uzletin, fakr doktrininin bir kanıtı gibi yorumlamaktadırlar. Halbuki Peygamber (a.s) o günlerde, gerçekten yiyecek bir şey bulamadığı için karnına taş bağlamıştı. Yiyecek şeyler olduğu halde 'fakr' ve çile olsun diye yemiyor değildi. Zaten kazma ve kürekle hendek kazan insanlar o günkü kadar, başka ne zaman yemeğe ihtiyaç duyarlardı ki?! Kısacası Peygamber'inki gerçek bir durumdu, sonraki çileci yorumlar ise işin edebiyatını yapmaktan ibarettir.

Peygamber mescidinin bitişiğinde inşa edilen suffede yatıp kalkan Müslümanların (ashab-ı suffe) durumu da istismar edilmektedir. Ashab-ı suffe çoğunlukla, bir geliri olmayan muhtaç kimselerdi. Onlar da, varlık içinde yüzdükleri halde, öylesine fakirce bir hayat yaşamayı doktrin edinmiş değillerdi. Zaten iman ettikleri Peygamber ve onun dini buna müsaade etmezdi. Peygamber'in risaletinde İslam terbiyesi ile yetişmiş o mü'minler, malı ola ola sefil bir hayat yaşamanın takva ile bir ilgisinin olmadığı bilincine yeterince sahiptiler.

Peygamber'e nisbet edilen birçok hadis inzivâ fikrini güçlü bir şekilde desteklemektedir. Halbuki hem Kur'an'ı hem de Rasûlullah (sav)ın mücadelesini ve tebliğini göz önünde tuttuğumuzda "İnsanların en efdali, bir dağa çekilip kimseye kötülüğü dokunmadan Allah'a ibadet edendir", "Allah muttakî, zengin ve insanlardan gizli kalan kimseyi sever" gibi hadislerin hiçbir şekilde ona ait olmayacağını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Hadis kitaplarında 'fiten' olarak anılan, gelecekte vukû bulacağı ileri sürülen anarşi ve kargaşa ortamını, fitne hadiselerini konu edinen hadislerde, öz olarak şöyle denmektedir: Zaman gelecek, öyle fitne hadiseleri olacak ki, o günde her kim başını alır gider, toplumdan uzak kalır, koyunlarını alıp dağ başına çekilir ve toplumdaki bu olaylara karışmazsa çok iyi bir şey yapmış olur! Peygamber'e yakıştırılan bu rivayetlerde insanlara, "evinde otur, dilini tut, işine geleni al, gelmeyeni at, şahsi işlerinle uğraş, umumun işlerine karışma" şeklinde neme lazımcı bir kişilik tavsiye edilmektedir. İslam ve 'neme lazım'cılık?! Kur'an ve 'neme lazım'cılık?! Muhammed (sav) ve 'neme lazım'cılık?!

Aslında fiten hadislerinin benzeri İncil'de bulunmaktadır. Fiten hadisleri genel itibariyle Rasûlullah (sav)e ait olmayıp, İslam tarihinde 'fitneler' olarak bilinen Hz. Ali-Hz. Aişe, Hz. Ali-Muaviye çekişmeleri, Hz. Hüseyin'in şehadeti gibi dönemlerde uydurulmuş, o günkü siyasi manzarayı tanımlayan sözlerdir. Zaten Rasûlullah (sav)in yirmi üç yıllık nübüvvet süresi, bu hadisleri tamamen yalanlayan, uzleti ve inzivâyı akla bile getirtmeyen bir mücadele dönemidir. O, en büyük fitne/ler/in içinde yaşamış, ama Allah'ın emri gereği asla bir gün bile bu ortamdan uzak durmamış, durmayı düşünmemiş ve fitne tamamen ortadan kalkıncaya, Din tamamen Allah'a has kılınıncaya kadar mücadele etmiştir.

Dinin özü marufu emretmek ve münkerden nehyetmektir. Yeryüzünde Allah'ın adının îlâsı için mücadele etmek, fitne kalmayıncaya kadar ve din tamamen Allah'a has kılınıncaya kadar mücadele etmektir. Peygamber bu misyonla görevli idi, onun getirdiği dine iman eden mü'minler de aynı vazife ile muvazzaftırlar. Böyle bir dinin sâliklerine nasıl olur da, "en iyi dindarlık, koyunlarını alıp dağ başına çekilerek kimseye karışmadan tek başına yaşamandır" denebilir? Sûfî kitaplarında yazdığına göre, bir rahibe "niçin yalnız kalıyorsun?" dendiğinde, "ben yalnız değilim, Allah'ın benimle konuşmasını arzu ettiğimde Kur'an okurum" demiş. Oysa Kur'an zindan gibi bir çilehânede, insanın tek başına okuması gereken bir kitap değildir. Böyle bir Kur'an okuma, Kur'an okuma değildir. Olsa olsa bir manastır hayatıdır. Kur'an ya "ey insanlar!", ya da "ey iman edenler!" diye seslenmektedir. Bu hitap bile insanı bir cemaat/topluluk içinde bir yere yerleştirmektedir.

Yine bir hadiste güya Rasûlullah (sav) ileride vuku bulacak fitneleri anlatmış, bunların ne zaman olacağı sorulduğunda, "insanın, düşüp kalktığı arkadaşına emniyet etmediği zamanda olacaktır" buyurmuş. O zamana yetişirse ne yapması gerektiğini soran sahâbîye Rasûlullah (sav) "elini eteğini çek ve evine gir" buyurmuş! Sahâbî, evime de girerse? deyince, odana çekil demiş, odama da girerse? diye sorunca, "mescidine gir ve eteğini başına bürü ve ölünceye kadar Rabbim Allah'tır de" demiş. Kendi hayatı bunun tamamen zıddını gösteren bir Peygamber bu sözü nasıl söyler?

Peygamber (a.s) Mekke'de 610-622 yılları arasında o kadar bunalmıştı ki, buna rağmen bir gün bile inzivâyı, koyunlarını alıp dağ başına gitmeyi düşünmemişti. Hanımı Hz. Hatice'nin ve amcası Ebu Talib'in öldüğü seneye 'hüzün senesi' denmişti. Buna rağmen yine alıp başını gitmemişti. Her şeye rağmen oradaydı, Mekke'de kalmak durumundaydı, bırakıp kaçmak nebevî geleneğe ters idi.
Mistik inzivâ fikrine delil olsun telaşı ile istismar edilen bir diğer örnek de Hz. İbrahim'dir. Onun kavminden ve Allah'ın dışında taptıkları putlarından yani onların putperest, kafirce yaşam tarzlarından îtizal etmesi / ayrışması (19/Meryem, 48-49) ne yazık ki 'uzlet' inancına alet edilmiştir! Aslında böyle bir yorum (bu yorum İmam Gazali'ye aittir), bugünün diliyle ifade etmek gerekirse tam bir skandaldır! Zira Kur'an ayetleri tamamen üstün körü meallendirilmiştir. Kur'an'a yanlış bir anlam yüklenmiştir. İbrahim Peygamber'in "sizden ve Allah'dan başka taptıklarınızdan îtizal ediyorum…" sözü, uzlete çekilme olarak yorumlanmıştır. Oysa şu basit gerçeği düşünmek bile, kastettiğimiz bu yanlış yorumu yapmaya engeldir: Uzlete çekildiğini ileri sürdükleri İbrahim Peygamber, bilakis toplumun içindeydi, ne bir mağaraya çekilmiş, ne evine kapanmış, ne de koyunlarını alıp dağ başına gitmişti! Aksine, kavminin onu tutup ateşte yakmaya kalkışacağı kadar burunlarının dibindeydi! Hatta babasının "seni taşlarım!" tehdidi de İbrahim'in bırakıp gitmesi için iyi bir gerekçe olabilirdi!

Musa Peygamber'in Rabbi ile Tur dağında kırk günlük sözleşmesi de tıpkı İbrahim (a.s)da olduğu gibi, inzivâya çekilmenin örneği gibi yorumlanmıştır. Bunun da inzivâ ile alakası olmadığını açıklamak için fazla söze hacet yoktur.

Yine İmam Gazalî tarafından, Ashab-ı Kehf'in kavminden îtizal edip mağaraya sığınması (18/Kehf, 16) ve Müslümanların Habeşistan'a hicret etmeleri uzlet ve inzivâ kapsamında ele alınmıştır. Ashab-ı Kehf olayı, Rasûlullah (sav)'ın hicreti misali, kıyam ettikleri kafir bir toplumdan bir ayrışmadır ve kafir düzenlere karşı kıyam etmenin en güzel bir örneğidir. Habeşistan hicreti ise, geçici bir süreliğine, can emniyetleri olmayan mü'minlerin, sığınacakları bir yer bulma girişimidir. Oraya hicreti de bizzat Rasûlullah (sav) tavsiye etmiştir. Eğer her hicret inzivâ olsaydı, Rasûlullah (sav)in Yesrib hicreti de inzivâ olması gerekirdi. Halbuki, bu, sekiz sene sonra, şimdikinin neredeyse iki yüz katı bir sayısal üstünlükle geri dönmek üzere bir gidişti. Yesrib hicreti, Allah'ın dinini tebliğ edecek, yer-yüzünde başka mekanlar arama çabasıydı.
Nazariyede tasavvufun şu dört şey üzerine bina edildiği belirtilmektedir: Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halktan uzaklaşmak. Kuşkusuz yeme-içmede, uyumada, konuşmada ölçülü olmanın İslam açısından da önemi büyüktür ve İslam buna edep demektedir. Fakat, bu iddianın sahiplerinin fiiliyatta bu ilkelere ne kadar uydukları bir yana, bir doktrin halinde aç kalmayı, miskin bir şekilde yaşamayı, çile hanelerde çile çekmeyi İslam kabul etmez. Allah'ın kulları için yarattığı tayyibâtı ve dünya zînetlerini hiç kimsenin haram kılma yetkisi yoktur. Tahrim suresi, eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kendisine yasaklayan Peygamber (a.s)ı tenkid etmektedir. Kur'an, mü'minlere az yemeyi değil, yiyip içmeyi ama israf etmemeyi, yediklerimizden muhtaçlara da infak etmemizi emreder. Konuşmanın 'iyi' olanının ölçüsü azlık çokluk değil, doğruluk, hakkı ortaya çıkarmak, Allah'ın adının îlâsı gibi ulvî değerlerdir. Uyumaya gelince, az uyumak mutlak surette iyilik sayılamaz. Uykunun dışında kalan saatlerde ne yapıldığı çok önemlidir. Halkdan uzak durmak ise, belki Budist rahiplerine yakıştırılabilirse de, İslam açısından bir anlamı yoktur.

Kendisi 13 hanımla evlilik yapmış, dünyanın bütün güzel nimetlerinden istifade etmiş, çocuk ve torun sahibi olmuş, yerine göre bolluk, yerine göre darlık çekmiş, çocukluğunda çobanlık yapmış, büyüklüğünde devlet reisliği, ordu başkomutanlığı yapmış, ata binmiş, kılıç kuşanmış, herkes gibi çarşıda pazarda alış veriş yapmış, üzülmüş, sevinmiş, kısacası fıtrata uygun bir hayat yaşamış bir Peygamber (sav), inzivâ hayatına örnek olabilir mi?! Onun dünyadan el etek çekmesi, insanlardan uzaklaşıp kuytu bir köşede salt 'zikir' yapması ve namaz kılması söz konusu değildir. Onun zikri insanlar içindeydi, ailesi, çocukları ve eşleri içindeydi, din kardeşi mü'minler arasındaydı. Evi ile mescid sadece bir duvarla birbirinden ayrılıyordu. Kafirler onun zikrini açıktan görüyor ve işitiyorlardı. Peygamber (a.s) ruhbanlık getirmemişti ve kendisi ruhban değildi. Bilakis bu doğrultuda bazı sahabeden bir eğilim gördüğünde bunu şiddetle tenkid etmiş, kendisi Allah'ın Peygamber'i olduğu halde, oruç tutmak, namaz kılmak gibi nafile ibadetleri dengeli yaptığını, kendisinin de evlendiğini hatırlatmıştır. Aslında dikkat edilirse Mekke müşriklerinin "bu nasıl Peygamber ki yemek yiyor ve sokaklarda geziyor!" yollu taaccüpleri ile, ruhbanlığı yüceltenlerin Peygamber'e evlenmeyi ve (Ramazan'ın dışında) oruçsuz günler geçirmesini yakıştıramamaları arasında önemli bir benzerlik bulunmaktadır.

Sonuç olarak İslam perhiz dini değildir; inzivâyı kabul etmez ve insanları münzevi olmaya yöneltmez. Ancak Müslümanlar da zaman zaman günlük hayatın hay huyundan sıyrılıp tenha yerlerde kafa dinlemelidirler. Aslında doğa, hele de dağlar insanın tefekkür etmesi, ibret alması, yaratılışı bizatihi müşahede etmesi, kendini dinlemesi bakımından çok önemlidir ve bunu yapmalıdır. Hele de günümüz beton medeniyetinde insanların şehirlerden uzak yerlere daha bir özlem duydukları bir gerçektir. Fakat yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan anlaşılacağı üzere inzivâ, uzlet, halvet ve çile gibi kavramlarla ifade edilen yaşam biçimi bundan tamamen farklıdır. İslam çileci bir din değildir. İnsanların uzlete çekilmelerini, inzivâya girmelerini istemez. Büyükçe bir toplumu bırakıp giden Yunus Peygamber'in inzivâya çekilmesine izin verilmemiş, ilahi irade tarafından yeniden toplumuna döndürülmüştür.

Toplumdan ayrılarak bir köşede ibadet etmek belki bir çok açıdan kolaydır. İnsanın günah işlememesi için de elverişli bir yöntem gibi görünmektedir. Halbuki bu görüntü aldatıcıdır ve doğru değildir. Allah'ın ilk Peygamber'den son Peygamber'e kadar inzal buyurduğu vahyin hiçbir halkasında böyle bir ibadet anlayışı bulunmaz. İslam insanları bireysel anlamda 'nirvatnaya' ulaştırmak(!) için gelmemiştir. İslam'ın ibadetleri toplum içindedir ve cemaat halinde yapılmayı gerektirir. Herhangi bir çilehânede bir tür yer altı hayatı yaşayan bir dervişin hiç kimseye bir yararı olamaz.

Başka dünya görüşlerinin kavramlarıyla İslam'ı tanımlamak, İslam'ı başkalaştırmak olur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...