|

İnzivâ
İnzivâ,
Arapça ze-vi-ye (zevâ) fiilinden türeme bir mastardır. Zevâ fiili, bir
şeyi bulunduğu yerden uzaklaştırmak, men etmek, bir şeyi toplamak
devşirmek anlamlarına gelmektedir. Zevâ'dan türeyen 'zâviye' ise kelime
olarak köşe, evin köşesi, açı demektir. Aynı fiilden türeyen 'inzivâ'
ise toplanıp büzülmek, evin köşesine çekilmek demektir.
Kavram olarak inzivâ, halkdan uzaklaşmak, uzak bir yerde yaşamak, halkın
içine karışmamak, dünyadan el etek çekmek olarak bilinmektedir. Türk Dil
Kurumu'nun sözlüğünde inzivâ, "Toplum hayatından kaçarak tek başına
yaşama"; "Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek
için insanın kendi içine kapanması" olarak tanımlanmakta ve "inzivâya
çekilmek: toplumdan kaçıp, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına
yaşamak" şeklinde örneklendirilmektedir.
Kur'an'da ne zevâ kelimesi ne de herhangi bir türevi bir tek ayette bile
yer almamaktadır. Buradan da hareketle diyebiliriz ki, inzivâ bir Kur'an
kavramı değildir. Bir kavram ve bir yaşam biçimi olarak inzivâyı
Kur'anda bulmak mümkün olmadığına göre, Peygamber (a.s)ın ve cemaatinin
de böyle bir yaşam biçimine aşina olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
İnzivâ, zühd, halvet, uzlet, fakr ve çile gibi terimler belli bir
kavramsal bütünlüğü ve bir yaşam biçimini ifade eden yapı taşlarıdır.
Zühd, kelime olarak, küçümseyip terk etmek, rağbet etmemek demektir.
Dünyadan ve içindeki her şeyden el etek çekmeye zühd denmektedir;
tasavvufun en önemli kavramlarından biridir. Nazarî tasavvufta azla
yetinmek, az mala sahip olmak, hatta mala hiç sahip olmamak sürekli
yüceltilmiştir. Mistik felsefe Peygamber'e (sav), "ilgisini her şeyden
keserek yalnız Allah'a yönelen ve onunla meşgul olan kimsenin rızık ve
ihtiyacını cenabı hak hiç umulmayan yerlerden karşılar" dedirtmiştir.
Halbuki Peygamber (sav), insanların Allah'a iman etmekle birlikte,
rızıklarını Allah'ın kendilerine, topal tilkinin rızkını ayağına
getirtmesi misali beklemelerini değil, çalışıp çabalayarak elde
etmelerini bekleyen bir Din'in elçisi idi. Dünya malını putlaştırmamak,
sebeplere yapışmak suretiyle dünya nimetlerinden istifade etmemeyi
gerekli kılmamaktadır.
Kur'an dünya malını değersiz bir meta olarak tanımlar, fakat bu asla
zühdle karıştırılmamalıdır. Zira malı yüceltmek nasıl bir sapma ise,
tamamen açsusuz ve perişan bir vaziyette (fakr) yaşamayı ideal haline
getirmek de o kadar sapmadır. Din'in temel ilkeleri arasında böyle bir
ideal yer almamaktadır. Bu yaklaşım fıtrata aykırıdır. İnsan
ihtiyaçlarını gidermeye yarayan emtia nasıl mutlak surette kötü
olabilir? Zenginliğin insanı şımartan ve tekebbüre sevk eden bir yapısı
varsa da, bunun çaresi, insanın duygularını Allah'ın buyrukları ile
terbiye etmesi ve orta yolu tutmasıdır.
Peygamber bir zâhid değildi. Onun rahlei tedrisinden geçmiş sahabesi de
(Allah onlardan razı olsun) zâhid değillerdi. Gelenekte ilk zâhidin
Peygamber veya bir sahabe değil de, Hasan-ı Basrî (ö. 110/628) gibi
tâbiînden biri olması, zühd hareketinin başlangıç tarihi hakkında bir
fikir vermektedir. Demek istiyoruz ki, zühd hareketi Peygamber (a.s)dan
yaklaşık yüzyıl kadar sonra zuhur etmiştir.
İnzivâ kavramıyla akraba sözcüklerden biri de 'halvet'tir. Kelime olarak
halvet baş başa kalmak, yalnızlık demektir. Bir tasavvuf terimi olarak
ise, bir kenara çekilip topluma karışmadan; ne bir meleğin ne de bir
insanın bulunduğu bir halde ve yerde Allah ile ruhen sohbet etmek, zikir
ve vird ile meşgul olmak, mâsivâdan ilgiyi keserek kendini tamamen
Allah'a vermek olarak tanımlanmaktadır. Sûfî yazılarında halvete dayanak
olarak Peygam-berlerden bazı kesitler üzerinde durulmaktadır. Bunlardan
biri ve en çok gündemde tutulanı, Muhammed (a.s)ın Hira mağarasındaki
tefekkür günleridir. Ayrıca Musa Peygamber'in Rabbi'nin çağrısına uyarak
Tur dağında kırk gün kalması (7/A'raf, 142-143) da halvet için mesned
gösterilmektedir. Bunun üzerinde biraz sonra duracağız.
İnzivâya yakın olan bir diğer kavram 'uzlet'tir. Uzlet, halka
karışmamak, halkdan ayrı yaşamak, inzivâya çekilmek gibi bir anlama
gelmektedir. "Günaha girmemek ve daha iyi ibadet etmek" maksadıyla
toplumdan ayrılıp ıssız ve tenha yerlere çekilip, tek başına yaşamaya
uzlet denmiştir. Uzlete inzivâ ve halvet de denmektedir. Uzletin temel
felsefesi toplum içinde gereğinden fazla kalmamak, ömrü boşa geçirmemek,
bir köşeye çekilerek ibadet ve tefekkürle zamanı değerlendirmek
iddiasıdır. Zamanla bazı dervişler uzleti, artık ömür boyunca toplum
dışında, çilehânelerde ve mağaralarda yaşamaya vardırmışlardır.
İnzivâ kavramını tamamlayan tasavvufî terimlerden bir diğeri 'çile'dir.
Çile sözcüğü Farsça asıllıdır ve 'kırk' anlamındaki 'çihil' kelimesi
tagayyür ederek Türkçe'ye girmiştir. Dervişler kırk gün kırk gece tenha
bir yere çekilip çok zorlu bir perhiz ve nefis muhasebesinden geçmişler,
bu süre zarfında yeme-içme, uyku ve konuşmak gibi ihtiyaçları en aza
indirip, kendilerini olabildiğince ibadete vermişlerdir. Sûfîler kırk
gün boyunca boş mide ile nefsini kontrol etmek suretiyle Allah'a yönelen
kimseye Allah tarafından ledün ilminin verileceğine inanmışlardır. Özel
olarak yapılan çilehâne ve halvethânelerin dar ve karanlık yerler olduğu
bilinmektedir. Çilehânelerde kırk gün halvete çekilmenin meşruiyet
zemini her ne kadar bazı Peygamber hadislerine dayandırılmakta ise de,
Musa Peygamber'in Allah'la olan kırk günlük sözleşmesi bu hususta daha
önemli bir 'dayanak' olarak takdim edilmektedir. Hz. Peygamber'in
bi'setten önce Hira mağarasında zaman zaman uzlete çekilmiş olması da
halvetin / çilenin ilk örneği gibi ele alınmaktadır.
Sûfîlerin inzivâya çekildikleri mekanlar olan zâviyelerin İslam aleminde
ilk olarak ne zaman ortaya çıktığı üzerinde tam bir mutabakat olmamakla
beraber, ilk zâviye sahibinin Ebu Haşim el-Kufî olduğu bilinmektedir.
Fakat Ebu Haşim'in hikayesi, zâviyelerin, dolayısıyla zühd hareketinin
iktibas edildiği kaynağı işaret etmesi bakımından dikkat çekici bir
muhtevaya sahiptir. Rivayete göre bir Hristiyan emîr, bir gün ava çıkar.
Yolda sûfî taifesinden iki kişiye rastlar. Bu iki kişi buluştukları
yerde kucaklaşırlar, oraya otururlar, yanlarındaki azıklarını birlikte
yerler. Sonra da vedalaşıp ayrılırlar. Bu iki kişinin bu dostlukları,
Hristiyan emirin hoşuna gider. O iki kişiden birini çağırır ve sorar: "O
ayrıldığın adam kimdi?" Adam, "bilmiyorum" der. "Buluşmanızın sebebi
neydi?" diye sorar, "hiçbir şey değil" cevabını alır. "Buluştuğunuz kişi
nerelidir?" der, "bilmiyorum" der. Hristiyan emir, "sizin bir araya
toplandığınız bir yer var mı?" diye sorar ve "yoktur" cevabını alır.
Bunun üzerine emir, "ben sizin toplanmanız için bir yer yapayım" der ve
Şam'ın Remle beldesinde bu zâhidler için ilk zâviyeyi yapar.
Bu hikayeye göre, 'Müslüman' sûfîler için ilk zâviyeyi yapan bir
Hristiyan emîrdir ve buna dikkat etmelidir!
Zâviyeler ilk başlarda, sırf halktan uzaklaşıp inzivâya çekilmek
maksadıyla yapılmışlar, ileriki yüzyıllarda yol boylarındaki zâviyeler,
parasız pulsuz gezgin dervişler için bir nevi misafirhane niteliğini
kazanmışlardır. Bilahare bu zâviyelerin, merkezî iktidardan uzak
yerlerde siyasi ehemmiyet kazandıkları anlaşılmaktadır. Kimi gezginlerin
verdiği bilgilere bakılırsa, XII. ve XIII. asırlarda Suriye'deki
zâviyeler süslü saraylara benzemektedir. Buralara sultanların büyük
vakıflar tahsis ettiği ve içindeki sûfîlerin sultanlar gibi yaşadıkları
ileri sürülmektedir.
İran, Horasan, Mâverâünnehir, Semerkand, Buhârâ, Cürcan gibi şehirlerde
çok sayıda zâviye (hankâh) yapılmıştı. Bu zâviyelerin çoğunun,
Budistlerin tekkelerinden (vihara) dönüştürme olduğu ya da onların
yanına yapıldığı kaydedilmektedir. Büyük Selçuklu devleti cami ve
medreselerin yanı sıra, zâviyelere de büyük önem vermiştir. Mesela vezir
Nizamül Mülk bu uğurda büyük paralar (senede altıyüz bin dinar) tahsis
etmiştir.
Önceleri sınır boylarında atların bağlandığı yerlere ribat deniyordu.
Sonraları, hudud boylarındaki tekkelere de ribat denmeye başlamıştır. Bu
ribatlardaki dervişlerin, dualarıyla, çevredeki insanlar için bir
korunma vesilesi olduklarına inanılmıştır.
İnzivâ en temelde kişinin, halk arasına katılmakla, düşeceği bazı
günahlardan korunma gayreti olarak izah edilmektedir. Ayrıca iddiaya
göre inzivâya çekilen kişi gıybet, laf taşıma, iftira, çekememezlik,
ihtiras ve emr-i bil maruf, nehy-i anil münker yapmama gibi kötü
huylardan kendini selamette tutacaktır. Sûfîler ilginç olan bu yaklaşımı
şöyle açıklıyorlar: Toplum içine karıştığında orada çok sayıda münker
görürsün. Eğer marufu emretmez, münkerden de nehyetmezsen bu, günah
olur. O halde en iyi çözüm, halkın içine karışmamaktır!
Böyle bir savunmanın, İslamî açıdan kabul görmesi mümkün değildir. Zira
bu yaklaşıma göre emri bil maruf, nehy-i anil münker kendiliğinden
ortadan kalkmaktadır. Çünkü mistik insan tek başına çilehânededir ve
emri bil maruf, nehyi anil münker yapacak muhatabı yoktur. Zaten emri
bil maruf, nehy-i anil münker yapacak seviyede olan bir insanın
kendisini çilehâneye kapatması mümkün değildir. Marufu emir münkerden
nehiy ancak toplum içinde yapılır, toplum varsa marufu emir, münkerden
nehiy vardır. Dolayısıyla şunu söylemek mümkündür, mistisizmin önerdiği
münzevi hayat, topluma katılan, fiilen toplumun içinde olan aksiyoner
bir hayat değildir. Pasif, silik, varlığı ile yokluğu bilinmeyen bir
hayattır ve övülecek bir yanı yoktur.
Tasavvufun Müslüman çevrede kendine yer edinmek ve kendine 'İslam
tasavvufu' dedirtmek için Peygamber'in sözlerini ve Kur'an ayetlerini
kullandığı bir gerçektir. Bu 'gerçek'ten inzivâ ve uzlet kavramları da,
üzerine düşen payı almıştır. Tasavvuf kitaplarında inzivâ / uzlet / çile
ve halvet gibi konular işlenirken referans olarak Peygamber (a.s)ın
vahiy almazdan önce Hira mağarasına gitmesi ve orada günlerce kalması
örneği gösterilmektedir. Oysa Peygamber'in Hira mağarasına çekilmesi
bilinçli bir şekilde çarpıtılmaktadır. Bu örnek üzerinde biraz durulması
gerekmektedir.
Muhammed (s.a.v)in Hira'ya gittiği, orada tek başına günlerini geçirdiği
doğrudur. Buna kelime anlamıyla 'uzlet' demek mümkündür. Fakat uzlet
kelimesi aslında köken itibariyle, tasavvufi manadaki inzivâya çok da
yakın değildir. Uzlet, çekilme, ayrılma, ayrışma manasına gelmektedir.
Aynı kökten türeyen 'îtizal' kelimesi bu manayı daha iyi deşifre edici
niteliktedir. [Daha önce yazdığımız Îtizal kavramına bakınız.] Îtizal,
kasıtlı ve bir maksada binaen toplumdan ayrışma, fikrî, siyasî, dinî
bakımdan kendini başkalarından farklı görme ve bu farkı mutlaka tezahür
ettirmedir. Fakat îtizal için ille de fiziken o toplumu terk etmek,
onlarla bir aradalığa son vermek gerekmemektedir.
Peygamber'in uzleti ile inzivâyı birbirinden ayıran en önemli husus,
Peygamber'in uzletinin 'bir süreliğine' oluşu, geçici oluşu ve daha
'güçlü' bir şekilde Mekke'ye yeniden dönmek için zihinsel bir arınma ve
bir tefekkür ameliyesi olmasıdır. Peygamberimiz Muhammed (sav)in Hira'ya
gidişi, fırtına öncesi sessizlik misali, içinde uyanmaya başlayan Allah
şuuru gereği, içinde yaşadığı toplumdan kısa süreliğine uzaklaşıp daha
iyi tefekkür ve tezekkür edecek bir ortamı yakalamak isteğinden
doğmuştur. O, toplumdan kaçmıyordu, belki topluma bir de yu-karılardan
bakıyordu. Toplumu terk edip, en iyi ibadetin ya da, iddia edildiği
gibi, 'en iyi nefis tezkiyesi'nin toplumdan uzak, bir dağın başında tek
başına günlerce aç, susuz ve uykusuz kalarak yapılacağı şeklinde bir
iddianın sahibi değildi. Giderken azığını yanına alıyordu. Mensubu
bulunduğu toplumun dalalet içinde olmasına, bu dalaletten bir kurtuluş
yolu olması gerektiğine dair kafa yoruyordu. Yani Peygamber'in uzleti,
toplumdan kaçmak için değil, bilakis toplumun içinde ve topluma müdâhil
olmak, topluma zihnen ve fikren daha güçlü bir şekilde yeniden dönmek
içindi. Dolayısıyla Peygamber'in Hira günleriyle inzivâ arasında bir
alaka kurulamaz.
Eğer Peygamber'in Hira'daki tefekkür ve tezekkür günleri inzivâ olsaydı,
Hira'dan gelmemesi beklenirdi. Sebebine gelince, Hira 'inzivâ
günleri'nin onu, 'fenâ fillah'(!)la sonuçlanan bir seyr-i sülûka
girdirmesi gerekirdi. Halbuki onun uzleti tam tersine, atası İbrahim'in
yolu gibi tevhid dininin ve yeni bir risalet görevinin kendisine tevdi
edilmesiyle sonuçlanmıştır. Rabbinin bildirdiği gibi, henüz ne
yapacağını bilmez bir durumda iken Hira'ya gitmiş fakat önünde yol ve
yordam ilahî irşad vasıtasıyla belli olduktan sonra, artık böyle bir
uzlete ihtiyacı da vakti de olmamıştır. Hira'da tek başına uzletle
başlayan risalet süreci, 23 sene sonra etrafında yüz bini aşkın insan
selinin oluşmasıyla neticelenmiştir.
Ne pahasına olursa olsun inzivâ ve çileciliğe Peygamber'in hayatından
bir delil yakıştırmak isteyenler, "delil olsun, odun gibi olsun tek" der
gibi, Peygamber (a.s)ın hayatından bazı örnekler bulmakta hiç
zorlanmamaktadırlar(!) Mesela onun aç karnına taş bağlamasını uzletin,
fakr doktrininin bir kanıtı gibi yorumlamaktadırlar. Halbuki Peygamber
(a.s) o günlerde, gerçekten yiyecek bir şey bulamadığı için karnına taş
bağlamıştı. Yiyecek şeyler olduğu halde 'fakr' ve çile olsun diye
yemiyor değildi. Zaten kazma ve kürekle hendek kazan insanlar o günkü
kadar, başka ne zaman yemeğe ihtiyaç duyarlardı ki?! Kısacası
Peygamber'inki gerçek bir durumdu, sonraki çileci yorumlar ise işin
edebiyatını yapmaktan ibarettir.
Peygamber mescidinin bitişiğinde inşa edilen suffede yatıp kalkan
Müslümanların (ashab-ı suffe) durumu da istismar edilmektedir. Ashab-ı
suffe çoğunlukla, bir geliri olmayan muhtaç kimselerdi. Onlar da, varlık
içinde yüzdükleri halde, öylesine fakirce bir hayat yaşamayı doktrin
edinmiş değillerdi. Zaten iman ettikleri Peygamber ve onun dini buna
müsaade etmezdi. Peygamber'in risaletinde İslam terbiyesi ile yetişmiş o
mü'minler, malı ola ola sefil bir hayat yaşamanın takva ile bir
ilgisinin olmadığı bilincine yeterince sahiptiler.
Peygamber'e nisbet edilen birçok hadis inzivâ fikrini güçlü bir şekilde
desteklemektedir. Halbuki hem Kur'an'ı hem de Rasûlullah (sav)ın
mücadelesini ve tebliğini göz önünde tuttuğumuzda "İnsanların en efdali,
bir dağa çekilip kimseye kötülüğü dokunmadan Allah'a ibadet edendir",
"Allah muttakî, zengin ve insanlardan gizli kalan kimseyi sever" gibi
hadislerin hiçbir şekilde ona ait olmayacağını çok rahatlıkla
söyleyebiliriz. Hadis kitaplarında 'fiten' olarak anılan, gelecekte vukû
bulacağı ileri sürülen anarşi ve kargaşa ortamını, fitne hadiselerini
konu edinen hadislerde, öz olarak şöyle denmektedir: Zaman gelecek, öyle
fitne hadiseleri olacak ki, o günde her kim başını alır gider, toplumdan
uzak kalır, koyunlarını alıp dağ başına çekilir ve toplumdaki bu
olaylara karışmazsa çok iyi bir şey yapmış olur! Peygamber'e
yakıştırılan bu rivayetlerde insanlara, "evinde otur, dilini tut, işine
geleni al, gelmeyeni at, şahsi işlerinle uğraş, umumun işlerine karışma"
şeklinde neme lazımcı bir kişilik tavsiye edilmektedir. İslam ve 'neme
lazım'cılık?! Kur'an ve 'neme lazım'cılık?! Muhammed (sav) ve 'neme
lazım'cılık?!
Aslında fiten hadislerinin benzeri İncil'de bulunmaktadır. Fiten
hadisleri genel itibariyle Rasûlullah (sav)e ait olmayıp, İslam
tarihinde 'fitneler' olarak bilinen Hz. Ali-Hz. Aişe, Hz. Ali-Muaviye
çekişmeleri, Hz. Hüseyin'in şehadeti gibi dönemlerde uydurulmuş, o günkü
siyasi manzarayı tanımlayan sözlerdir. Zaten Rasûlullah (sav)in yirmi üç
yıllık nübüvvet süresi, bu hadisleri tamamen yalanlayan, uzleti ve
inzivâyı akla bile getirtmeyen bir mücadele dönemidir. O, en büyük
fitne/ler/in içinde yaşamış, ama Allah'ın emri gereği asla bir gün bile
bu ortamdan uzak durmamış, durmayı düşünmemiş ve fitne tamamen ortadan
kalkıncaya, Din tamamen Allah'a has kılınıncaya kadar mücadele etmiştir.
Dinin özü marufu emretmek ve münkerden nehyetmektir. Yeryüzünde Allah'ın
adının îlâsı için mücadele etmek, fitne kalmayıncaya kadar ve din
tamamen Allah'a has kılınıncaya kadar mücadele etmektir. Peygamber bu
misyonla görevli idi, onun getirdiği dine iman eden mü'minler de aynı
vazife ile muvazzaftırlar. Böyle bir dinin sâliklerine nasıl olur da,
"en iyi dindarlık, koyunlarını alıp dağ başına çekilerek kimseye
karışmadan tek başına yaşamandır" denebilir? Sûfî kitaplarında yazdığına
göre, bir rahibe "niçin yalnız kalıyorsun?" dendiğinde, "ben yalnız
değilim, Allah'ın benimle konuşmasını arzu ettiğimde Kur'an okurum"
demiş. Oysa Kur'an zindan gibi bir çilehânede, insanın tek başına
okuması gereken bir kitap değildir. Böyle bir Kur'an okuma, Kur'an okuma
değildir. Olsa olsa bir manastır hayatıdır. Kur'an ya "ey insanlar!", ya
da "ey iman edenler!" diye seslenmektedir. Bu hitap bile insanı bir
cemaat/topluluk içinde bir yere yerleştirmektedir.
Yine bir hadiste güya Rasûlullah (sav) ileride vuku bulacak fitneleri
anlatmış, bunların ne zaman olacağı sorulduğunda, "insanın, düşüp
kalktığı arkadaşına emniyet etmediği zamanda olacaktır" buyurmuş. O
zamana yetişirse ne yapması gerektiğini soran sahâbîye Rasûlullah (sav)
"elini eteğini çek ve evine gir" buyurmuş! Sahâbî, evime de girerse?
deyince, odana çekil demiş, odama da girerse? diye sorunca, "mescidine
gir ve eteğini başına bürü ve ölünceye kadar Rabbim Allah'tır de" demiş.
Kendi hayatı bunun tamamen zıddını gösteren bir Peygamber bu sözü nasıl
söyler?
Peygamber (a.s) Mekke'de 610-622 yılları arasında o kadar bunalmıştı ki,
buna rağmen bir gün bile inzivâyı, koyunlarını alıp dağ başına gitmeyi
düşünmemişti. Hanımı Hz. Hatice'nin ve amcası Ebu Talib'in öldüğü seneye
'hüzün senesi' denmişti. Buna rağmen yine alıp başını gitmemişti. Her
şeye rağmen oradaydı, Mekke'de kalmak durumundaydı, bırakıp kaçmak
nebevî geleneğe ters idi.
Mistik inzivâ fikrine delil olsun telaşı ile istismar edilen bir diğer
örnek de Hz. İbrahim'dir. Onun kavminden ve Allah'ın dışında taptıkları
putlarından yani onların putperest, kafirce yaşam tarzlarından îtizal
etmesi / ayrışması (19/Meryem, 48-49) ne yazık ki 'uzlet' inancına alet
edilmiştir! Aslında böyle bir yorum (bu yorum İmam Gazali'ye aittir),
bugünün diliyle ifade etmek gerekirse tam bir skandaldır! Zira Kur'an
ayetleri tamamen üstün körü meallendirilmiştir. Kur'an'a yanlış bir
anlam yüklenmiştir. İbrahim Peygamber'in "sizden ve Allah'dan başka
taptıklarınızdan îtizal ediyorum…" sözü, uzlete çekilme olarak
yorumlanmıştır. Oysa şu basit gerçeği düşünmek bile, kastettiğimiz bu
yanlış yorumu yapmaya engeldir: Uzlete çekildiğini ileri sürdükleri
İbrahim Peygamber, bilakis toplumun içindeydi, ne bir mağaraya çekilmiş,
ne evine kapanmış, ne de koyunlarını alıp dağ başına gitmişti! Aksine,
kavminin onu tutup ateşte yakmaya kalkışacağı kadar burunlarının
dibindeydi! Hatta babasının "seni taşlarım!" tehdidi de İbrahim'in
bırakıp gitmesi için iyi bir gerekçe olabilirdi!
Musa Peygamber'in Rabbi ile Tur dağında kırk günlük sözleşmesi de tıpkı
İbrahim (a.s)da olduğu gibi, inzivâya çekilmenin örneği gibi
yorumlanmıştır. Bunun da inzivâ ile alakası olmadığını açıklamak için
fazla söze hacet yoktur.
Yine İmam Gazalî tarafından, Ashab-ı Kehf'in kavminden îtizal edip
mağaraya sığınması (18/Kehf, 16) ve Müslümanların Habeşistan'a hicret
etmeleri uzlet ve inzivâ kapsamında ele alınmıştır. Ashab-ı Kehf olayı,
Rasûlullah (sav)'ın hicreti misali, kıyam ettikleri kafir bir toplumdan
bir ayrışmadır ve kafir düzenlere karşı kıyam etmenin en güzel bir
örneğidir. Habeşistan hicreti ise, geçici bir süreliğine, can
emniyetleri olmayan mü'minlerin, sığınacakları bir yer bulma
girişimidir. Oraya hicreti de bizzat Rasûlullah (sav) tavsiye etmiştir.
Eğer her hicret inzivâ olsaydı, Rasûlullah (sav)in Yesrib hicreti de
inzivâ olması gerekirdi. Halbuki, bu, sekiz sene sonra, şimdikinin
neredeyse iki yüz katı bir sayısal üstünlükle geri dönmek üzere bir
gidişti. Yesrib hicreti, Allah'ın dinini tebliğ edecek, yer-yüzünde
başka mekanlar arama çabasıydı.
Nazariyede tasavvufun şu dört şey üzerine bina edildiği
belirtilmektedir: Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halktan
uzaklaşmak. Kuşkusuz yeme-içmede, uyumada, konuşmada ölçülü olmanın
İslam açısından da önemi büyüktür ve İslam buna edep demektedir. Fakat,
bu iddianın sahiplerinin fiiliyatta bu ilkelere ne kadar uydukları bir
yana, bir doktrin halinde aç kalmayı, miskin bir şekilde yaşamayı, çile
hanelerde çile çekmeyi İslam kabul etmez. Allah'ın kulları için
yarattığı tayyibâtı ve dünya zînetlerini hiç kimsenin haram kılma
yetkisi yoktur. Tahrim suresi, eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın
helal kıldığı bir şeyi kendisine yasaklayan Peygamber (a.s)ı tenkid
etmektedir. Kur'an, mü'minlere az yemeyi değil, yiyip içmeyi ama israf
etmemeyi, yediklerimizden muhtaçlara da infak etmemizi emreder.
Konuşmanın 'iyi' olanının ölçüsü azlık çokluk değil, doğruluk, hakkı
ortaya çıkarmak, Allah'ın adının îlâsı gibi ulvî değerlerdir. Uyumaya
gelince, az uyumak mutlak surette iyilik sayılamaz. Uykunun dışında
kalan saatlerde ne yapıldığı çok önemlidir. Halkdan uzak durmak ise,
belki Budist rahiplerine yakıştırılabilirse de, İslam açısından bir
anlamı yoktur.
Kendisi 13 hanımla evlilik yapmış, dünyanın bütün güzel nimetlerinden
istifade etmiş, çocuk ve torun sahibi olmuş, yerine göre bolluk, yerine
göre darlık çekmiş, çocukluğunda çobanlık yapmış, büyüklüğünde devlet
reisliği, ordu başkomutanlığı yapmış, ata binmiş, kılıç kuşanmış, herkes
gibi çarşıda pazarda alış veriş yapmış, üzülmüş, sevinmiş, kısacası
fıtrata uygun bir hayat yaşamış bir Peygamber (sav), inzivâ hayatına
örnek olabilir mi?! Onun dünyadan el etek çekmesi, insanlardan uzaklaşıp
kuytu bir köşede salt 'zikir' yapması ve namaz kılması söz konusu
değildir. Onun zikri insanlar içindeydi, ailesi, çocukları ve eşleri
içindeydi, din kardeşi mü'minler arasındaydı. Evi ile mescid sadece bir
duvarla birbirinden ayrılıyordu. Kafirler onun zikrini açıktan görüyor
ve işitiyorlardı. Peygamber (a.s) ruhbanlık getirmemişti ve kendisi
ruhban değildi. Bilakis bu doğrultuda bazı sahabeden bir eğilim
gördüğünde bunu şiddetle tenkid etmiş, kendisi Allah'ın Peygamber'i
olduğu halde, oruç tutmak, namaz kılmak gibi nafile ibadetleri dengeli
yaptığını, kendisinin de evlendiğini hatırlatmıştır. Aslında dikkat
edilirse Mekke müşriklerinin "bu nasıl Peygamber ki yemek yiyor ve
sokaklarda geziyor!" yollu taaccüpleri ile, ruhbanlığı yüceltenlerin
Peygamber'e evlenmeyi ve (Ramazan'ın dışında) oruçsuz günler geçirmesini
yakıştıramamaları arasında önemli bir benzerlik bulunmaktadır.
Sonuç olarak İslam perhiz dini değildir; inzivâyı kabul etmez ve
insanları münzevi olmaya yöneltmez. Ancak Müslümanlar da zaman zaman
günlük hayatın hay huyundan sıyrılıp tenha yerlerde kafa
dinlemelidirler. Aslında doğa, hele de dağlar insanın tefekkür etmesi,
ibret alması, yaratılışı bizatihi müşahede etmesi, kendini dinlemesi
bakımından çok önemlidir ve bunu yapmalıdır. Hele de günümüz beton
medeniyetinde insanların şehirlerden uzak yerlere daha bir özlem
duydukları bir gerçektir. Fakat yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan
anlaşılacağı üzere inzivâ, uzlet, halvet ve çile gibi kavramlarla ifade
edilen yaşam biçimi bundan tamamen farklıdır. İslam çileci bir din
değildir. İnsanların uzlete çekilmelerini, inzivâya girmelerini istemez.
Büyükçe bir toplumu bırakıp giden Yunus Peygamber'in inzivâya
çekilmesine izin verilmemiş, ilahi irade tarafından yeniden toplumuna
döndürülmüştür.
Toplumdan ayrılarak bir köşede ibadet etmek belki bir çok açıdan
kolaydır. İnsanın günah işlememesi için de elverişli bir yöntem gibi
görünmektedir. Halbuki bu görüntü aldatıcıdır ve doğru değildir.
Allah'ın ilk Peygamber'den son Peygamber'e kadar inzal buyurduğu vahyin
hiçbir halkasında böyle bir ibadet anlayışı bulunmaz. İslam insanları
bireysel anlamda 'nirvatnaya' ulaştırmak(!) için gelmemiştir. İslam'ın
ibadetleri toplum içindedir ve cemaat halinde yapılmayı gerektirir.
Herhangi bir çilehânede bir tür yer altı hayatı yaşayan bir dervişin hiç
kimseye bir yararı olamaz.
Başka
dünya görüşlerinin kavramlarıyla İslam'ı tanımlamak, İslam'ı
başkalaştırmak olur.
|