|

Mehmet Kılıç / Diyarbakır
Soru-1: Vahiy sadece Peygamberlere iner
diyorsak Hz. Meryem ve Musa'nın annesine inen neydi?
Cevap 1:
Bahse konu olan Hz. Musa ve İsa (a.s )'ın
annelerine verilen bilgi 'vahyetmek' ifadesiyle bildirilmektedir. Bu
nedenle Kur'an'da vahiy kelimesinin hangi anlamlarda kullanıldığını ve
kimlere vahyedildiğini bilmeye ihtiyaç vardır. Kur'an'da vahyin şu
anlamlarda kullanıldığını görüyoruz:
1- Nahl suresinin 68 ve 69. ayetlerinde bahsedilen "Rabbin Bal arısına
vahyetti" ifadesindeki "vahiy" Allah'ın eşyaya verdiği özellik, sevki
tabii veya iç güdü anlamındadır. Allah bal arısına bal yapmayı
vahyettiği gibi kuşlara ve tavuklara da yumurta yapmayı; elma ağacına da
elma yapmayı vahyetmiştir. Bu yaratılmışlara verilen tabiat ve sevki
tabii anlamında kullanılan bir ifadedir.
2- Şahsa özel gönderilen vahiy: Bu vahiy sadece gönderildiği şahsı
ilgilendiren ve bilgilendiren bir vahiydir ve başkasını ilgilendirmediği
gibi bu vahyin kendisine verildiği kişi, tebliğ ile de yükümlü değildir.
Bununla ilgili vahiyler Kur'an'da 28/7 de Musa (a.s)'ın annesine yapılan
vahiy ile, 16/17-21, 24-26. ayetlerde belirtilen İsa (a.s)'ın annesine
yapılan vahiylerdir. Allah Kur'an'da bu insanlara da vahyettiğini
bildiriyor. Ancak gelen vahiy, mahiyeti itibariyle sadece gönderilen
şahsı ilgilendirdiğinden, bu vahyin tebliğ edilmek gibi bir sorumluluğu
yoktur. İlahi iradenin gerçekleşmesi için ilgili şahsı bilgilendirmek,
onu teskin ve teselli etmeye yönelik yapılan vahiy ve ilhamdır.
3- Allah'ın Elçilerine gönderdiği vahiyler: Vahyin bu türü ilk
peygamberden son peygambere kadar gelip geçen tüm Elçilerine gönderdiği
vahiylerdir. Bu vahiylerle Allah dinini insanlara takdim etmekte ve
bütün bir dünya görüşünün ilkelerini ve değer yargılarını ortaya
koymaktadır. Bu vahyi alan asla gizleyemez ve hiçbir şeyi kendine
saklayamaz. Gelen vahiyler kendi aleyhine bile olsa onları açıklamak
zorundadır. (Şu ayetlerde olduğu gibi: 66/1-5,33/28-34,33/37) Hiçbirini
gizlemesi, kendine saklaması mümkün değildir. Tebliğ sıfatının gereği
olarak Allah'tan gelen vahiyleri ümmetine tebliğle yükümlüdür.
Bu nedenle görüyoruz ki, Kur'an'da birbirinden farklı üç tür vahiyden
bahsedilmektedir. Yaratılmışlara verilen özellikler anlamındakiler,
şahsın özel durumuyla alakalı olarak ilahi iradenin tecellisiyle ilgili
bilgilendirme ve teskin etme, ona sabır ve sebat verme ile ilgili
olanlar, bir de Din-i ilahi'nin insanlara tebliğ edilmesi için seçilen
elçilere yapılan vahiyler. Dikkat edilirse ilk iki vahiy de Elçilere
yapılan vahyin içinde insanlara takdim ediliyor. Allah bu olayı elçi
olmayan herhangi bir insana bildirmeyip sadece elçisi aracılığı ile
insanlara tebliğ ediyor. Bununla bu sayılan şahısların dışında her hangi
bir insana vahy etmediğini bil-diriyor ve peygamberlere öykünerek 'bana
da vahiy ve ilham geliyor' sözüyle insanları aldatan sahte-karların
ipliğini pazara çıkartıyor.
İşte bu noktada Cin suresi 26 ve 27. ayetlerini okuduğumuzda anlatılmak
istenen mesajı anlamamız mümkün oluyor: "Gaybı bilen Allah, gaybına
kimseyi muttali etmez. Ancak peygamberlerinden bildirmek istediği bunun
dışındadır." Biz bu ayetten anlıyoruz ki Allah gaybi bilgileri ancak
peygamberlere vahyederek bildirir, peygamber de ümmetlerine tebliğ eder.
28/7'de anlatılan Musa (a.s)'ın annesine vahyedileni de biz peygambere
gelen vahiyden (Kur'an, İncil, Tevrat) öğreniyoruz. Bu şahıslar "Allah
bize böyle vahyetti" demiyor. Biz bu haberi Allah'ın elçisinden
öğreniyoruz. Kur'an'da anlatılan bu ve benzeri bir çok olayı bu yolla
öğrendiğimiz gibi.
Aynı zamanda peygamberler de bu kanalla öğreniyorlar. Bu tür haberlerin
ya başında ya da sonunda "işte bu sana anlattığımız gayb haberlerdendir..."
(12/102) buyuruluyor.
Peygamber annelerine vahyedilmesi tebliğ niteliği olmayan, sadece
kendileriyle alakalı bilgilendirmedir. Bu iş onların istemesiyle değil
üzerlerine tahmil edilen bir yüktür. İşte bu yükün taşınabilmesi için
Allah kendi iradesiyle onlara sabır ve sebat veriyor. Bunu onların
mutmain olup, katlanacakları bir yolla yapıyor ve bunu da 'vahyettik'
ifadesiyle bildiriyor. Bu nedenle "gaybı bilen Allah gaybına kimseyi
muttali etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği bunun dışındadır"
hükmüyle bu ayetlerin çelişen bir tarafı olmadığını da böylece görüyor
ve anlıyoruz. Cin suresi 26-28 ile Ali İmran suresi 179. ayetlerinde
bahsedilen gayb, Allah'ın elçilerine tebliğ edilmek üzere indirdiği
vahiylerdir. İşte bunu Allah elçilerden başkasına indirmeyeceğini
bildiriyor. Bu konuda kimi elçi seçti ise ancak ona dilediği şeyleri
dilediği kadar bildireceğini ifade ediyor. Allah neyi indireceği ve ne
hüküm koyacağı konusundaki bilgileri peygamber dışında hiç kimseye
vermediğini tüm insanlığa ilan ediyor.
Böylece Allah'ın elçileri dışında, gaipten/kayıptan haber veren,
kalplerden geçeni bildiğini söyleyen kimselerin bütün tezlerini
çürütüyor. "Sinelerin gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını ancak
Allah'ın bildiğini ve bildirdiğini ilan ediyor. Bunu da elçilerin
diliyle yapıyor." Söylenmek istenen budur. Birini elçi olarak seçmesinin
anlamı da budur. Allah Muhammed (a.s)'ı elçi seçtikten sonra bazı
vahiyleri de yakın arkadaşlarına göndermemiştir. Toplumu ilgilendiren
herhangi bir konudaki bir haberi, Elçi seçilenin dışında kimseye
vermediğini insanlığa açıklayarak bilgilendiriyor ki Elçilerden
başkasına rağbet edilmesin. Durum bundan ibarettir diyoruz.
Soru 2: Gayb bilgisi sadece Peygamberlere verilir ise, Hz. Musa'nın
yanındaki kim? O da peygamber mi yoksa?
Cevap-2:
Bu konu Kehf Suresi'nin 60. ayetinden başlayarak 83. ayetine kadar
anlatılmaktadır. Konuda yer alan şahıslardan kimliği hakkında bilgi
sahibi olduğumuz sadece Hz. Musa (a.s )'dır. Birlikte yola çıktıkları
genç arkadaşı hakkında hiçbir malumat olmadığı gibi; buluşmak istediği
şahıs hakkında da fazla bir malumat verilmemektedir. Surenin 65.
ayetinde "katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve ilim
öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular" denilmektedir. Allah'ın bu
kulu, melek midir, insan mıdır, peygamber midir belirtilmiyor.
Allah'ın bilgilendirmediği konuda konuşmak karanlığa taş atmaktan başka
bir anlam taşımayacağından, bir şeyler söylemenin gereksizliğine
inanıyoruz. Ancak şu kadarını ayetlerin satır aralarından ve sözlerin
mantukundan çıkarmak mümkündür: Kur'an'da kıssaları anlatılan hiçbir
peygamberin böyle bir görevi veya uygulamasına şahit olmuyoruz. Bu
nedenle bu kulun yaptığı işin tebliğle alakası yoktur. Şahıslarla ilgili
tasarruflarda bulunmak, hayatın akışına müdahale etmek hem de şahıslara
her hangi bir tebliğ ve telkinde bulunmadan. Hz. Musa'nın
sabredemeyişinin nedeni de burasıdır. Allah (c.c) nizam-ı alem'le ilgili
görevli kullarından bir kul, melek mi, insan mı ancak Allah bilir
diyoruz.
Bu kıssada olayların arka planı anlatılıncaya kadar Musa (a.s) da bir
anlam veremiyor ve sabredemiyor. Peygamber olmak tüm gaybi bilgilere
muttali olmak anlamına gelmiyor. Peygamberler vahiyle bilgilendirilen
kimselerdir. Bunun dışında bakınca karşısındakinin kalbinden geçenleri
gören, eşyanın röntgenini çeken, yaratılmışların geleceğini bilen
kimseler değildir.
Bu nedenle peygamber olmanın, bütün gaybı bilmek anlamına gelmeyeceğini
bu kıssa bize anlatmaktadır. Allah bu ayetlerle insanın, halinde ve
istikbalinde sığınacağı makamın sadece Allah olduğunu göstermektedir.
Allah'a dayanıp güvenmek, insanın nefsi ve nesli için sarsılmaz bir
güven oluşturacağını Allah bu kıssayla biz kullarına göstermeyi murad
ediyor. Böylece dünyada ve Ahirette tek dayanağın Allah olduğunu;
sığınanların ona sığınması, isteyenlerin de ondan istemesi gerektiğini
belgelemiş oluyor.
Soru - 3: İnsanlar keramette bulunabilir mi? (Allah'ın sevdiği kullar)
Bulunamıyorsa Hz. Süleyman'ın yanındaki Belkıs'ın tahtını getiren kimdir?
Eğer bu bir insan ise peygamber mi yoksa Allah'ın veli bir kulu mu
oluyor?
Cevap -3:
Bu konu Neml suresinin 38-39-40 ve 41. ayetlerinde zikredilmektedir.
Konunun anlaşılması için ayetin geçtiği bağlam ve imkanlar noktasından
bakmak gerekmektedir. Bu hadise, Sü-leyman (a.s)'ın insanlardan,
cinlerden ve kuşlardan oluşan bir orduyla sefere çıktığında meydana
gelen bir olaydır. Savaşa katılan fertlerin, işinin ehli olan kimselerin
en seçkinlerinden olması savaşın gereğidir. Bununla birlikte cinlerin
sahip olduğu özelliklerden birisi de "bizim onları görmediğimiz yerden
bizleri görmeleri" ve süratle intikal etmeleridir. İşte bunların en
kabiliyetlilerinin bir araya gelmiş olduğu bir seferdir bu. Bunlardan
birinin Süleyman (a.s)'ın teklifine verdiği cevap: "Ben onu sana sen
yerinden kalkmadan getiririm, bu konuda gerekli güce sahibim ve
güvenilir biriyim" dedi. Orada hazır bulunanlar için bu teklif pek cazip
olmasa gerek ki, Kitabın bilgisine sahip olan biri: "Ben onu sana göz
açıp kapayıncaya kadar getiririm" dedi. Süleyman (a.s) tahtı yanına
yerleşmiş olarak görünce: "Bu şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü
edeceğim diye beni imtihan etmek üzere Rabbimin lütfundandır. Şükreden
ancak kendisi için şükretmiş olur. Fakat nankörlük eden bilsin ki,
Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur " dedi.(27/40)
Burada kitabın bilgisine sahip olan zatın kimliği hakkında açık bir
malumat bulunmamaktadır. Kim olduğunu bilmediğimiz bu şahıs hakkında
konuşmayı doğru bulmuyoruz. "Kitaptan yanında bilgi bulunan kimse"
ifadesindeki 'kimse', tüm Allah'ın kulları için (insan, melek, cin)
kullanılmaktadır. Bu nedenle bize gaib olan bu konuda konuşmak gabya taş
atmak olacağından bir anlam ifade etmeyecektir. Benzer bir olay da Kehf
suresinde geçmektedir. Hz. Musa (a.s) ın buluşup arkadaşlık ettiği ve
birtakım işleri yaptığı zaman Musa (a.s) ın bile sabredemediği şahıs.
Bunun için de Allah : "Katımızdan rahmet verdiğimiz ve ilim öğrettiğimiz
kullarımızdan bir kul" buyuruyor. Melek bir kul mu, insan bir kul mu,
cinlerden bir kul mu, peygamber bir kul mu? Allah'ın bildirmediği konuda
bu şu demeyi prensip olarak doğru bulmuyoruz. "Allah'ın kullarından bir
kul", "kitaptan yanında bilgi bulunan kimse" demekle yetinmeyi daha
doğru buluyoruz. 'Zan gerçekten hiç bir şey ifade etmez' hükmü gereğince.
Halkın inancındaki "KERAMET" anlayışının Kur'-ani bir dayanağı yoktur.
Peygamberlere verilen mucize imkanına öykünen kimselerin hezeyanlarından
başka bir şey değildir. (Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak'ın "Türk halk
inancında evliya menkıbeleri' isimli kitabının okunması faydalı olur
kanaatindeyiz) Peygamberlere verilen mucizelerin/ayetlerin gerekçesi,
O'nun Allah'ın elçisi olduğunu ispat içindir. Çünkü Elçiyi tanıyıp kabul
etmeden o Dinin mensubu olunamaz. Bu nedenle Allah, elçisini kendinden
olduğunu gösteren bir alametle birlikte göndermiştir. Bu bağlamda
Peygamberin dışında falan kimsenin varlığını veya Allah indindeki
durumunu kabul etmek hiçbir Müslüman'a gerekli bir vecibe değildir.
Çünkü müslüman olmanın şartı falan kimseyi tasdik veya inkardan
geçmemektedir. Kim ne yaparsa hesabı kendisinedir. Allah bize onun
veliliğini veya deliliğini soracağına dair bir bilgi vermemiştir.
Ehli Sünnet akaididir diye bu ümmete empoze edilen kitaplarda "el
kerametü hakkun, el azabül kabri hakkun, inkaruhu küfrün!" gibi
anlayışların Kur'an mesnetsiz olmasına rağmen akide ile
ilintilendirmeleri onların Usulden ve Asıldan habersiz olduklarını
göstermektedir. Bir şeyin Akidenin konusu olması için o şeyin dindeki
varlığını gösteren kesin bir ayetin olması ve o ayetin de neye delalet
ettiği izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olması gerekir.
Çünkü Akide konusunda zanna ve zanni delile yer yoktur. Müslümanlar
zanna inanmaktan da sakındırılmıştır:
(Ey Muhammed!) Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni,
Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zanna tabi olurlar ve sadece
saçmalarlar. (6/116 ) İşte zan ile ortaya konulanlar bu saçmalıklardan
ibarettir. Müslümanların bu saçmalıklara ne ihtiyacı vardır? Allah dini
elçisiyle tebliğ etmiş, Kur'an ile de tescil etmiş iken bu hezeyanlara
niçin ihtiyaç duysunlar? Duymasınlar, bilakis O'nun tescillediği
kitabından dinlerini almaya yoğunlaşsınlar ki, Allah'ın razı olduğu bir
yol ve hal üzere bulunmuş olsunlar.(6/70), (5/3)
Soru 4: Bu biraz özel olacak ama namazların cem edilmesi keyfi olarak
yapılabilir mi? Kur'an-ı Ke-rim'den beş vakit namazın vaktini
çıkarabildiğimize göre bunun keyfiliği akla uyuyor mu?
Cevap 4:
İslam da keyfiliğe hiçbir zaman yer yoktur. Keyfilik "hevasını ilah
edinmek" olarak gösterilmektedir.(25/43) Özellikle ibadetlerde bire bir
itaat vardır, Peygambere ittiba vardır. Bu konudaki nebevi uygulama esas
alınmak zorundadır. Cem konusunda peygamberimiz ömründe bir defa Medine
mescidinde her hangi bir olağan üstü bir durum olmadan, Öğle ile ikindi,
akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldırmıştır. Seferde ise,
durumlarının elverdiği ölçüde (Nisa 101-103) kısaltarak ve birleştirerek
de kıldırmıştır. Bizler de aynen bu uygulamaya aynı şartlar altında
ittiba etmekle yetinmeliyiz. Mukim iken bir defa yapmış olması Allah
doğrusunu bilir kaydıyla yapılabilirliğini göstermek içindir diyoruz.
Ancak Nebevi uygulama namazların genellikle beş vakitte bir azının da
beş vakti üç vakitte kıldırdığı şeklindedir. Bu işin gerekçesiz aklımıza
estikçe yapılması söz konusu olamaz. Mutlaka Allah indinde meşru olacak
bir gerekçeye dayanması gerekir (imkansızlık, unutmak v.b.). Seferlerde
namazları kısaltma gerekçesi Nisa 101'de verilmektedir. Can korkusunun
olmadığı bir seferde namazı kısaltmak caiz görünmemektedir. Özellikle bu
konuya dikkat edilmelidir. Bugüne kadar ilmihali bilgilerle yetinen
insanların dikkatine diyoruz. Namazı kısaltmanın gerekçesi sefer değil
düşman'ın size zarar verme endişesidir. Can korkusunun olmadığı bir
yerde sefer bahanesiyle namazları kısaltmak, yapılamayacak bir iş olarak
gözükmektedir. Allah sefer için "Sefere" fiili kullanırken namazı
kısaltmaya esas olacak çıkış için ise "Darabe" fiilini kullanmıştır ki
bunun anlamı "Savaş için yürüdüğünüzde" demektir. Bu ruhsat Oruç için
verilmiş "Seferde veya hasta olursanız bir başka günde tutarsınız"
şeklinde (2/184), namaz için değil. Bunun farkını görebilmek için Nisa
101. ayetten 104.ayete kadar okuyup; Bakara/184. ayetiyle kullanılan
fiiller ve ifadeler açısından karşılaştırdığınızda durum anlaşılacaktır.
Celalleddin Alioğlu
Soru 1: Kur'an'da nesh yok diyorsunuz. Mesela Enfal 61. ayetiyle Tevbe
Suresinin başlangıç ayetlerine ne diyeceksiniz?
Cevap 1:
Nesh konusundaki kanatlarımızı dergimizin 321. Eylül 2005 sayısında
okuyucumuzun birinci sorusunun cevabı olarak yazmıştık. Dileyen
kardeşlerimiz oradan okuyabilirler. Ancak bahsettiğiniz ayetlerin bize
vermek istediği mesaj üzerinde yeniden durmakta yarar vardır .
Bir önceki ayette (8/60) inananların düşmanlarına karşı savaş hazırlığı
olarak güçlerinin yettiği kadar kuvvet hazırlamalarını, bağlanıp
beslenen atlar hazırlamalarını ve kısaca savaş için gerekeni yapmalarını
isteyen Allah; 8/ 61. ayette de savaşın bir başka aşamasından
bahsetmektedir:
"Düşmanlarınız barışa yanaşırlarsa sizde yanaşın. Allah'a dayanıp
güvenin. Çünkü O işitendir, bilendir" buyuruluyor. Burada insanlık
tarihi boyunca genel geçer bir hukuki anlayış ifade edilerek; barışa
yanaşanlarla barış yapılmasını istemektedir. Çünkü İslam'da barış esas,
savaş ise arızidir. Şayet onlar barış isterlerse sen de barış yap.
Allah'a dayanıp güven. Allah onların yapacaklarını da sizi de görüp
bilmektedir. Onlar savaşa dönerlerse biz de döneriz, biz durumlarından
habersiz değiliz demektir. Olaylara konulan hüküm içinde bulunulan işe
uygun olacaktır. Bir müşküle getirilen hüküm aynı nitelikte olmayan
başka bir olaya taşınamaz. Orada da o şartlara uygun düşecek bir hüküm
uygulanacaktır. İşte Tevbe Suresinde ki konu tamamen farklı bir
konumdadır.
Peygamberimiz önceki ayetin hükmü gereğince barışa yanaşmış ve bunlarla
aralarında antlaşma yapmış. Fakat bir müddet sonra bunlardan bazıları
antlaşmalarını tek taraflı olarak bozmuşlar; Müslümanlara ve emanlarında
olan bölgeye saldırmışlardır. İşte Allah (c.c) bunlar için yeni bir
hüküm ve çözüm yolu olarak: "Bu Allah ve Resulünden antlaşma yaptığınız
müşriklere bir ültimatomdur… Dört ay daha yer yüzünde gezip dolaşın.
Allah'ı aciz bırakamazsınız. Allah kafirleri mutlaka rezil edecektir…
Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün… Eğer Tevbe
ederler, namazı kılarlar, zekatı verirlerse artık yollarını serbest
bırakın. Zira Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (9/ 1-5) Anlaşmalarını
bozmayanlar için sonuna kadar bağlı kalmalarını da 4. ayette bildiriyor.
Yani esas durumda her hangi bir değişme yok. Anlaşmalarını bozarak arızi
bir durum ortaya koyanlar içindir bu karar. Surenin başından sonuna
okunduğunda bu açık seçik görülecektir. Bu hüküm yeni stratejinin
hükmüdür. Hiçbir hüküm nesh edilmiş değildir. Olaylar ve şartlar
değiştikçe hükümlerde değişecek, olayı ilgilendiren hüküm uygulanacaktır.
İman edip, Kur'an'ı ahlak edinen ve "ben de Müslümanlardanım" diyenlere
selam olsun diyor, hepimizi Allah'a emanet ediyoruz. |