Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 323 | Kasım  2005

                   

 

 


Mehmet Kılıç / Diyarbakır

Soru-1: Vahiy sadece Peygamberlere iner diyorsak Hz. Meryem ve Musa'nın annesine inen neydi?

Cevap 1:
Bahse konu olan Hz. Musa ve İsa (a.s )'ın annelerine verilen bilgi 'vahyetmek' ifadesiyle bildirilmektedir. Bu nedenle Kur'an'da vahiy kelimesinin hangi anlamlarda kullanıldığını ve kimlere vahyedildiğini bilmeye ihtiyaç vardır. Kur'an'da vahyin şu anlamlarda kullanıldığını görüyoruz:

1- Nahl suresinin 68 ve 69. ayetlerinde bahsedilen "Rabbin Bal arısına vahyetti" ifadesindeki "vahiy" Allah'ın eşyaya verdiği özellik, sevki tabii veya iç güdü anlamındadır. Allah bal arısına bal yapmayı vahyettiği gibi kuşlara ve tavuklara da yumurta yapmayı; elma ağacına da elma yapmayı vahyetmiştir. Bu yaratılmışlara verilen tabiat ve sevki tabii anlamında kullanılan bir ifadedir.

2- Şahsa özel gönderilen vahiy: Bu vahiy sadece gönderildiği şahsı ilgilendiren ve bilgilendiren bir vahiydir ve başkasını ilgilendirmediği gibi bu vahyin kendisine verildiği kişi, tebliğ ile de yükümlü değildir. Bununla ilgili vahiyler Kur'an'da 28/7 de Musa (a.s)'ın annesine yapılan vahiy ile, 16/17-21, 24-26. ayetlerde belirtilen İsa (a.s)'ın annesine yapılan vahiylerdir. Allah Kur'an'da bu insanlara da vahyettiğini bildiriyor. Ancak gelen vahiy, mahiyeti itibariyle sadece gönderilen şahsı ilgilendirdiğinden, bu vahyin tebliğ edilmek gibi bir sorumluluğu yoktur. İlahi iradenin gerçekleşmesi için ilgili şahsı bilgilendirmek, onu teskin ve teselli etmeye yönelik yapılan vahiy ve ilhamdır.

3- Allah'ın Elçilerine gönderdiği vahiyler: Vahyin bu türü ilk peygamberden son peygambere kadar gelip geçen tüm Elçilerine gönderdiği vahiylerdir. Bu vahiylerle Allah dinini insanlara takdim etmekte ve bütün bir dünya görüşünün ilkelerini ve değer yargılarını ortaya koymaktadır. Bu vahyi alan asla gizleyemez ve hiçbir şeyi kendine saklayamaz. Gelen vahiyler kendi aleyhine bile olsa onları açıklamak zorundadır. (Şu ayetlerde olduğu gibi: 66/1-5,33/28-34,33/37) Hiçbirini gizlemesi, kendine saklaması mümkün değildir. Tebliğ sıfatının gereği olarak Allah'tan gelen vahiyleri ümmetine tebliğle yükümlüdür.

Bu nedenle görüyoruz ki, Kur'an'da birbirinden farklı üç tür vahiyden bahsedilmektedir. Yaratılmışlara verilen özellikler anlamındakiler, şahsın özel durumuyla alakalı olarak ilahi iradenin tecellisiyle ilgili bilgilendirme ve teskin etme, ona sabır ve sebat verme ile ilgili olanlar, bir de Din-i ilahi'nin insanlara tebliğ edilmesi için seçilen elçilere yapılan vahiyler. Dikkat edilirse ilk iki vahiy de Elçilere yapılan vahyin içinde insanlara takdim ediliyor. Allah bu olayı elçi olmayan herhangi bir insana bildirmeyip sadece elçisi aracılığı ile insanlara tebliğ ediyor. Bununla bu sayılan şahısların dışında her hangi bir insana vahy etmediğini bil-diriyor ve peygamberlere öykünerek 'bana da vahiy ve ilham geliyor' sözüyle insanları aldatan sahte-karların ipliğini pazara çıkartıyor.

İşte bu noktada Cin suresi 26 ve 27. ayetlerini okuduğumuzda anlatılmak istenen mesajı anlamamız mümkün oluyor: "Gaybı bilen Allah, gaybına kimseyi muttali etmez. Ancak peygamberlerinden bildirmek istediği bunun dışındadır." Biz bu ayetten anlıyoruz ki Allah gaybi bilgileri ancak peygamberlere vahyederek bildirir, peygamber de ümmetlerine tebliğ eder. 28/7'de anlatılan Musa (a.s)'ın annesine vahyedileni de biz peygambere gelen vahiyden (Kur'an, İncil, Tevrat) öğreniyoruz. Bu şahıslar "Allah bize böyle vahyetti" demiyor. Biz bu haberi Allah'ın elçisinden öğreniyoruz. Kur'an'da anlatılan bu ve benzeri bir çok olayı bu yolla öğrendiğimiz gibi.

Aynı zamanda peygamberler de bu kanalla öğreniyorlar. Bu tür haberlerin ya başında ya da sonunda "işte bu sana anlattığımız gayb haberlerdendir..." (12/102) buyuruluyor.

Peygamber annelerine vahyedilmesi tebliğ niteliği olmayan, sadece kendileriyle alakalı bilgilendirmedir. Bu iş onların istemesiyle değil üzerlerine tahmil edilen bir yüktür. İşte bu yükün taşınabilmesi için Allah kendi iradesiyle onlara sabır ve sebat veriyor. Bunu onların mutmain olup, katlanacakları bir yolla yapıyor ve bunu da 'vahyettik' ifadesiyle bildiriyor. Bu nedenle "gaybı bilen Allah gaybına kimseyi muttali etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği bunun dışındadır" hükmüyle bu ayetlerin çelişen bir tarafı olmadığını da böylece görüyor ve anlıyoruz. Cin suresi 26-28 ile Ali İmran suresi 179. ayetlerinde bahsedilen gayb, Allah'ın elçilerine tebliğ edilmek üzere indirdiği vahiylerdir. İşte bunu Allah elçilerden başkasına indirmeyeceğini bildiriyor. Bu konuda kimi elçi seçti ise ancak ona dilediği şeyleri dilediği kadar bildireceğini ifade ediyor. Allah neyi indireceği ve ne hüküm koyacağı konusundaki bilgileri peygamber dışında hiç kimseye vermediğini tüm insanlığa ilan ediyor.

Böylece Allah'ın elçileri dışında, gaipten/kayıptan haber veren, kalplerden geçeni bildiğini söyleyen kimselerin bütün tezlerini çürütüyor. "Sinelerin gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını ancak Allah'ın bildiğini ve bildirdiğini ilan ediyor. Bunu da elçilerin diliyle yapıyor." Söylenmek istenen budur. Birini elçi olarak seçmesinin anlamı da budur. Allah Muhammed (a.s)'ı elçi seçtikten sonra bazı vahiyleri de yakın arkadaşlarına göndermemiştir. Toplumu ilgilendiren herhangi bir konudaki bir haberi, Elçi seçilenin dışında kimseye vermediğini insanlığa açıklayarak bilgilendiriyor ki Elçilerden başkasına rağbet edilmesin. Durum bundan ibarettir diyoruz.

Soru 2: Gayb bilgisi sadece Peygamberlere verilir ise, Hz. Musa'nın yanındaki kim? O da peygamber mi yoksa?

Cevap-2:
Bu konu Kehf Suresi'nin 60. ayetinden başlayarak 83. ayetine kadar anlatılmaktadır. Konuda yer alan şahıslardan kimliği hakkında bilgi sahibi olduğumuz sadece Hz. Musa (a.s )'dır. Birlikte yola çıktıkları genç arkadaşı hakkında hiçbir malumat olmadığı gibi; buluşmak istediği şahıs hakkında da fazla bir malumat verilmemektedir. Surenin 65. ayetinde "katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular" denilmektedir. Allah'ın bu kulu, melek midir, insan mıdır, peygamber midir belirtilmiyor.

Allah'ın bilgilendirmediği konuda konuşmak karanlığa taş atmaktan başka bir anlam taşımayacağından, bir şeyler söylemenin gereksizliğine inanıyoruz. Ancak şu kadarını ayetlerin satır aralarından ve sözlerin mantukundan çıkarmak mümkündür: Kur'an'da kıssaları anlatılan hiçbir peygamberin böyle bir görevi veya uygulamasına şahit olmuyoruz. Bu nedenle bu kulun yaptığı işin tebliğle alakası yoktur. Şahıslarla ilgili tasarruflarda bulunmak, hayatın akışına müdahale etmek hem de şahıslara her hangi bir tebliğ ve telkinde bulunmadan. Hz. Musa'nın sabredemeyişinin nedeni de burasıdır. Allah (c.c) nizam-ı alem'le ilgili görevli kullarından bir kul, melek mi, insan mı ancak Allah bilir diyoruz.

Bu kıssada olayların arka planı anlatılıncaya kadar Musa (a.s) da bir anlam veremiyor ve sabredemiyor. Peygamber olmak tüm gaybi bilgilere muttali olmak anlamına gelmiyor. Peygamberler vahiyle bilgilendirilen kimselerdir. Bunun dışında bakınca karşısındakinin kalbinden geçenleri gören, eşyanın röntgenini çeken, yaratılmışların geleceğini bilen kimseler değildir.
Bu nedenle peygamber olmanın, bütün gaybı bilmek anlamına gelmeyeceğini bu kıssa bize anlatmaktadır. Allah bu ayetlerle insanın, halinde ve istikbalinde sığınacağı makamın sadece Allah olduğunu göstermektedir. Allah'a dayanıp güvenmek, insanın nefsi ve nesli için sarsılmaz bir güven oluşturacağını Allah bu kıssayla biz kullarına göstermeyi murad ediyor. Böylece dünyada ve Ahirette tek dayanağın Allah olduğunu; sığınanların ona sığınması, isteyenlerin de ondan istemesi gerektiğini belgelemiş oluyor.

Soru - 3: İnsanlar keramette bulunabilir mi? (Allah'ın sevdiği kullar) Bulunamıyorsa Hz. Süleyman'ın yanındaki Belkıs'ın tahtını getiren kimdir? Eğer bu bir insan ise peygamber mi yoksa Allah'ın veli bir kulu mu oluyor?

Cevap -3:
Bu konu Neml suresinin 38-39-40 ve 41. ayetlerinde zikredilmektedir. Konunun anlaşılması için ayetin geçtiği bağlam ve imkanlar noktasından bakmak gerekmektedir. Bu hadise, Sü-leyman (a.s)'ın insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşan bir orduyla sefere çıktığında meydana gelen bir olaydır. Savaşa katılan fertlerin, işinin ehli olan kimselerin en seçkinlerinden olması savaşın gereğidir. Bununla birlikte cinlerin sahip olduğu özelliklerden birisi de "bizim onları görmediğimiz yerden bizleri görmeleri" ve süratle intikal etmeleridir. İşte bunların en kabiliyetlilerinin bir araya gelmiş olduğu bir seferdir bu. Bunlardan birinin Süleyman (a.s)'ın teklifine verdiği cevap: "Ben onu sana sen yerinden kalkmadan getiririm, bu konuda gerekli güce sahibim ve güvenilir biriyim" dedi. Orada hazır bulunanlar için bu teklif pek cazip olmasa gerek ki, Kitabın bilgisine sahip olan biri: "Ben onu sana göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" dedi. Süleyman (a.s) tahtı yanına yerleşmiş olarak görünce: "Bu şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek üzere Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Fakat nankörlük eden bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur " dedi.(27/40)
Burada kitabın bilgisine sahip olan zatın kimliği hakkında açık bir malumat bulunmamaktadır. Kim olduğunu bilmediğimiz bu şahıs hakkında konuşmayı doğru bulmuyoruz. "Kitaptan yanında bilgi bulunan kimse" ifadesindeki 'kimse', tüm Allah'ın kulları için (insan, melek, cin) kullanılmaktadır. Bu nedenle bize gaib olan bu konuda konuşmak gabya taş atmak olacağından bir anlam ifade etmeyecektir. Benzer bir olay da Kehf suresinde geçmektedir. Hz. Musa (a.s) ın buluşup arkadaşlık ettiği ve birtakım işleri yaptığı zaman Musa (a.s) ın bile sabredemediği şahıs. Bunun için de Allah : "Katımızdan rahmet verdiğimiz ve ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul" buyuruyor. Melek bir kul mu, insan bir kul mu, cinlerden bir kul mu, peygamber bir kul mu? Allah'ın bildirmediği konuda bu şu demeyi prensip olarak doğru bulmuyoruz. "Allah'ın kullarından bir kul", "kitaptan yanında bilgi bulunan kimse" demekle yetinmeyi daha doğru buluyoruz. 'Zan gerçekten hiç bir şey ifade etmez' hükmü gereğince.

Halkın inancındaki "KERAMET" anlayışının Kur'-ani bir dayanağı yoktur. Peygamberlere verilen mucize imkanına öykünen kimselerin hezeyanlarından başka bir şey değildir. (Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak'ın "Türk halk inancında evliya menkıbeleri' isimli kitabının okunması faydalı olur kanaatindeyiz) Peygamberlere verilen mucizelerin/ayetlerin gerekçesi, O'nun Allah'ın elçisi olduğunu ispat içindir. Çünkü Elçiyi tanıyıp kabul etmeden o Dinin mensubu olunamaz. Bu nedenle Allah, elçisini kendinden olduğunu gösteren bir alametle birlikte göndermiştir. Bu bağlamda Peygamberin dışında falan kimsenin varlığını veya Allah indindeki durumunu kabul etmek hiçbir Müslüman'a gerekli bir vecibe değildir. Çünkü müslüman olmanın şartı falan kimseyi tasdik veya inkardan geçmemektedir. Kim ne yaparsa hesabı kendisinedir. Allah bize onun veliliğini veya deliliğini soracağına dair bir bilgi vermemiştir.

Ehli Sünnet akaididir diye bu ümmete empoze edilen kitaplarda "el kerametü hakkun, el azabül kabri hakkun, inkaruhu küfrün!" gibi anlayışların Kur'an mesnetsiz olmasına rağmen akide ile ilintilendirmeleri onların Usulden ve Asıldan habersiz olduklarını göstermektedir. Bir şeyin Akidenin konusu olması için o şeyin dindeki varlığını gösteren kesin bir ayetin olması ve o ayetin de neye delalet ettiği izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olması gerekir. Çünkü Akide konusunda zanna ve zanni delile yer yoktur. Müslümanlar zanna inanmaktan da sakındırılmıştır:

(Ey Muhammed!) Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni, Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zanna tabi olurlar ve sadece saçmalarlar. (6/116 ) İşte zan ile ortaya konulanlar bu saçmalıklardan ibarettir. Müslümanların bu saçmalıklara ne ihtiyacı vardır? Allah dini elçisiyle tebliğ etmiş, Kur'an ile de tescil etmiş iken bu hezeyanlara niçin ihtiyaç duysunlar? Duymasınlar, bilakis O'nun tescillediği kitabından dinlerini almaya yoğunlaşsınlar ki, Allah'ın razı olduğu bir yol ve hal üzere bulunmuş olsunlar.(6/70), (5/3)

Soru 4: Bu biraz özel olacak ama namazların cem edilmesi keyfi olarak yapılabilir mi? Kur'an-ı Ke-rim'den beş vakit namazın vaktini çıkarabildiğimize göre bunun keyfiliği akla uyuyor mu?

Cevap 4:
İslam da keyfiliğe hiçbir zaman yer yoktur. Keyfilik "hevasını ilah edinmek" olarak gösterilmektedir.(25/43) Özellikle ibadetlerde bire bir itaat vardır, Peygambere ittiba vardır. Bu konudaki nebevi uygulama esas alınmak zorundadır. Cem konusunda peygamberimiz ömründe bir defa Medine mescidinde her hangi bir olağan üstü bir durum olmadan, Öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldırmıştır. Seferde ise, durumlarının elverdiği ölçüde (Nisa 101-103) kısaltarak ve birleştirerek de kıldırmıştır. Bizler de aynen bu uygulamaya aynı şartlar altında ittiba etmekle yetinmeliyiz. Mukim iken bir defa yapmış olması Allah doğrusunu bilir kaydıyla yapılabilirliğini göstermek içindir diyoruz. Ancak Nebevi uygulama namazların genellikle beş vakitte bir azının da beş vakti üç vakitte kıldırdığı şeklindedir. Bu işin gerekçesiz aklımıza estikçe yapılması söz konusu olamaz. Mutlaka Allah indinde meşru olacak bir gerekçeye dayanması gerekir (imkansızlık, unutmak v.b.). Seferlerde namazları kısaltma gerekçesi Nisa 101'de verilmektedir. Can korkusunun olmadığı bir seferde namazı kısaltmak caiz görünmemektedir. Özellikle bu konuya dikkat edilmelidir. Bugüne kadar ilmihali bilgilerle yetinen insanların dikkatine diyoruz. Namazı kısaltmanın gerekçesi sefer değil düşman'ın size zarar verme endişesidir. Can korkusunun olmadığı bir yerde sefer bahanesiyle namazları kısaltmak, yapılamayacak bir iş olarak gözükmektedir. Allah sefer için "Sefere" fiili kullanırken namazı kısaltmaya esas olacak çıkış için ise "Darabe" fiilini kullanmıştır ki bunun anlamı "Savaş için yürüdüğünüzde" demektir. Bu ruhsat Oruç için verilmiş "Seferde veya hasta olursanız bir başka günde tutarsınız" şeklinde (2/184), namaz için değil. Bunun farkını görebilmek için Nisa 101. ayetten 104.ayete kadar okuyup; Bakara/184. ayetiyle kullanılan fiiller ve ifadeler açısından karşılaştırdığınızda durum anlaşılacaktır.


Celalleddin Alioğlu

Soru 1: Kur'an'da nesh yok diyorsunuz. Mesela Enfal 61. ayetiyle Tevbe Suresinin başlangıç ayetlerine ne diyeceksiniz?

Cevap 1:
Nesh konusundaki kanatlarımızı dergimizin 321. Eylül 2005 sayısında okuyucumuzun birinci sorusunun cevabı olarak yazmıştık. Dileyen kardeşlerimiz oradan okuyabilirler. Ancak bahsettiğiniz ayetlerin bize vermek istediği mesaj üzerinde yeniden durmakta yarar vardır .

Bir önceki ayette (8/60) inananların düşmanlarına karşı savaş hazırlığı olarak güçlerinin yettiği kadar kuvvet hazırlamalarını, bağlanıp beslenen atlar hazırlamalarını ve kısaca savaş için gerekeni yapmalarını isteyen Allah; 8/ 61. ayette de savaşın bir başka aşamasından bahsetmektedir:

"Düşmanlarınız barışa yanaşırlarsa sizde yanaşın. Allah'a dayanıp güvenin. Çünkü O işitendir, bilendir" buyuruluyor. Burada insanlık tarihi boyunca genel geçer bir hukuki anlayış ifade edilerek; barışa yanaşanlarla barış yapılmasını istemektedir. Çünkü İslam'da barış esas, savaş ise arızidir. Şayet onlar barış isterlerse sen de barış yap. Allah'a dayanıp güven. Allah onların yapacaklarını da sizi de görüp bilmektedir. Onlar savaşa dönerlerse biz de döneriz, biz durumlarından habersiz değiliz demektir. Olaylara konulan hüküm içinde bulunulan işe uygun olacaktır. Bir müşküle getirilen hüküm aynı nitelikte olmayan başka bir olaya taşınamaz. Orada da o şartlara uygun düşecek bir hüküm uygulanacaktır. İşte Tevbe Suresinde ki konu tamamen farklı bir konumdadır.

Peygamberimiz önceki ayetin hükmü gereğince barışa yanaşmış ve bunlarla aralarında antlaşma yapmış. Fakat bir müddet sonra bunlardan bazıları antlaşmalarını tek taraflı olarak bozmuşlar; Müslümanlara ve emanlarında olan bölgeye saldırmışlardır. İşte Allah (c.c) bunlar için yeni bir hüküm ve çözüm yolu olarak: "Bu Allah ve Resulünden antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur… Dört ay daha yer yüzünde gezip dolaşın. Allah'ı aciz bırakamazsınız. Allah kafirleri mutlaka rezil edecektir… Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün… Eğer Tevbe ederler, namazı kılarlar, zekatı verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Zira Allah bağışlayan ve esirgeyendir." (9/ 1-5) Anlaşmalarını bozmayanlar için sonuna kadar bağlı kalmalarını da 4. ayette bildiriyor. Yani esas durumda her hangi bir değişme yok. Anlaşmalarını bozarak arızi bir durum ortaya koyanlar içindir bu karar. Surenin başından sonuna okunduğunda bu açık seçik görülecektir. Bu hüküm yeni stratejinin hükmüdür. Hiçbir hüküm nesh edilmiş değildir. Olaylar ve şartlar değiştikçe hükümlerde değişecek, olayı ilgilendiren hüküm uygulanacaktır.

İman edip, Kur'an'ı ahlak edinen ve "ben de Müslümanlardanım" diyenlere selam olsun diyor, hepimizi Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...