Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 323 | Kasım  2005

                   

 

 


Pencere*

Ivo Andriç
Yugoslav Hikayesi
 

Çocukken bir arkadaşım vardı. Onun huyu suyu her zaman sır kalmıştır. Adı Mişko idi. Benden bir-iki yaş daha küçüktü. Ufak tefek, gösterişsizdi, ama yiğit çocuktu. İyilik ve kötülüğün belirdiği anlarda çok dikkatliydi. Bir gün dişlerini sıkmış:
- Gel, bu akşam Kokotoviçler ninenin camlarını kıralım, dedi yavaşça.

Yaşlı nine yalnız başına yaşıyordu. Masallardaki gibi ilginç mi ilginç bir evi vardı. Ahşap ve tek katlıydı, fakat geniş bir avluya açılıyordu. Evin yüzü sokağa bakıyordu, kirli damların altında sarısı uçmuş duvarda yalnız iki penceresi vardı. Nine de davranışlarıyla bu eve çok benziyordu. İrice, kırış kırış, ihtiyar yüzünde eski zaman gözlükleri taşıyor, bunları bir an bile çıkarmıyordu. Kuşkulu ve sert bakışlıydı. Zaman zaman çıkışır, her seyi öğrenmek ister, gerektiğinde de çok canlı olurdu. Konu komşuya adeta batıyordu. Pencereleri altında ya da avlusunda oynayan çocuklara çok sert davranırdı. Kanımca onu seven çok azdı.

Vaktiyle bu evde kocası ve dört ya da beş çocuğuyla birlikte yaşarmış. Kocası ölmüş, çocuklarının bazıları ölmüş. Bazıları kocaya varmış, bazıları da evlenmiş ve dağılmışlar. Onun ailesini yalnız yaşlılar anımsarlardı. Ama yıllardır onu herkes yalnız başına yaşayan, cadaloz bir nine olarak biliyordu.

Saraybosna'nın kenar mahallelerindeki şu bizim evrende, hiçbir suçu olmadan yaşayan bu nineye çok garip gözlerle bakılırdı. Yanlış inanışlar yüzünden onun kötülük getirdiği sanılırdı. Evi üstünden her zaman kötü şeylerin geçtiği söylenirdi. Yıllar geçince bu düşünce daha da köklenmiş, bütün çevreye yayılmıştı. Bu yoksul ve bilgisiz evrende, ninenin davranışları bunu daha yaygın bir duruma getirmişti. İşte sözkonusu kadın buydu.
- Neden? Üstelik niçin camını kıralım? diye sordum şaşkınlıkla.

Arkadaşım sabırsızdı, yorum yapmaktan da pek hoşlanmazdı. Yalnız onun bu niyetine katılıp katılmıyacağımı öğrenmek istiyordu. Ben de katılmıyacağımı söyledim.

- Demek katılmıyorsun, öyle mi? dedi.
Bir sessizlik doldurdu ortalığı: Garip bir durumla karşılaşmıştım. Neden ona katılmadığımı anlatmak istedim. Çocuk diliyle bunu nasıl anlattığımı şimdi pek anımsamıyorum, ama kimi nedenleri ileri sürdüğümü biliyorum. İlk olarak, nine bizi gerçekten çok azarlıyordu; büyüklerimize durmadan bizi şikayet ediyordu. Ben de hiç olmazsa Mişko ve öteki arkadaşlar kadar ondan nefret ediyordum, ama camlarını kırmayı ağır bir ceza olarak görüyordum. Sonra biliyordum; nine rahat durmayacaktı: Yalnız büyüklerimize ve öğretmenlerimize değil, polise de şikayet edecekti bizi. Ben en çok bundan korkuyordum. Her şeyden, hele babamın dayak atmasından daha çok korkuyordum. Babamın böyle durumlarda ne denli sert olduğunu bilmeyen yoktu.

Mişko konuştuğum süre boyunca beni dikkatle dinledi. Sözlerimi bitirdiğimde hemen sırtını çevirdi. Ama yanlış kapıyı çalmış biri gibi en ufak bir nefret ve sertlik göstermeden yavaşça ve çok doğal yaptı bunu.

Olduğum yerde şaşkın ve tedirgin kalakalmıştım. O gün öğleden sonra, ta eve gidinceye kadar durmadan şöyle düşündüm: Bu gece tuhaf bir şey olacaktı. Mişko, Kokotoviçler ninenin camlarını kıracaktı ve ben bütün bu olacaklardan haberliydim. Buna göre, ne yapmalıydım peki? Tedirginliğim gittikçe artıyor, durmadan kendi kendime aynı şeyi soruyordum. Nineye gitsem, ona böyle böyle desem? Hayır, bu imkansızdı. Ben Mişko'dan yanaydım ve nineye karşıydım. Gidip Mişko'yu bulsam, bu niyetinden onu alıkoysam nasıl olurdu? Dinlemezdi ki. Hatta benimle kim bilir nasıl konuşurdu? Peki ya ona katılsam? Bunu yapamazdım ki.
Bu arada ortalık karardı. Vaktinde sofraya oturduk. Sofraya oturmak yaşamımızda olağanüstü bir şeydi. Göreneklere saygı gösterilirdi, oysa bundan hiçbirimiz hoşlanmazdık. Eski inançlara saygı gösteren babamın bu gibi hallerini bir türlü anlayamadım. Ailenin birlikte akşam yemeği yemesi, ona göre ne tür bir anlam taşıyordu? Bir türlü bunu öğrenemedim. Yemek yerken bir tek söz konuşmazdı. Ancak ona göre kimi yanlışlar yapmışsak, anneme ya da bana çıkıştığı olurdu (erkek ve kızkardeşim benden küçüktüler, bir bakıma her üçümüzün sorumlusu bendim). Babamın aramızda oluşu bize ağır bir yük oluyor ve her yediğimiz lokmanın hesabını çok pahalı ödüyorduk. Gün bugün onun susarak, bize bakmayarak bizi cezalandırmaktan ne zevk duyduğunu anlamış değilim. Bu haliyle kimden neyin öcünü alıyordu acaba?

Şenlikle, eğlenceyle geçen günlerimizden sonra böyle akşam yemekleri hepimize hüzün verirdi. Bu geceki akşam yemeği de hepsinden uzun görünmüştü bana, bir türlü bitmiyordu. Lokmalar boğazımda düğümleniyor, üstümdeki kaygıdan bir türlü kurtulamıyordum. Yemek yerken konuşulmadığı halde, bir kaç kez vargücümle bağırmak gereksinmesi duymuştum:

- Mişko, bu gece Kokotoviçler ninenin camlarını kıracak!

O gün oynadığım oyunla yediğim sıcak yemek sinirlerimi yumuşatmaya başlamıştı. Uykum geli-yordu. Belki Mişko niyetinden vazgeçmiştir düşüncesiyle sakinleşmeye başladığımı seziyordum. Öyle ya, çocuklar neler düşlemez, neler söylemez. Planlar kurarlar, çok şey yapmaya niyetlenirler ama, bunlar her zaman gerçekleşmez ki!

Kim bilir belki, şimdi o da karnını doyurmuş, yorgun argın yatağa girmeyi sabırsızlıkla bekler? Evet, belki o da bu niyetinden vazgeçmiştir? Öyle ya, Kokotoviçler ninenin camlarını kırmak kolay ve küçümsenecek bir iş değildir. Çok geçmeden bunu bütün dünya anlar, suçlu yakalanır ve cezaya çarptırılır. Komşuların ağzına sakız olmaktan, polisin eline düşmekten kaçınmak, böyle kötü düşüncelerden uzaklaşmak gerekti. Bir an için de olsa böyle dü- şüncelerden kurtulduğum için kendimi rahatlamış hissediyordum.

Babam, yanında duran kabı itti. Bu davranışı, akşam yemeğinin sona erdiğini gösterirdi. Sıra dualara gelmişti. Bunlara yürekten katılmadığımız için söylenen sözcüklerin anlamları da pek anlaşılmıyordu.

Sonra babam uyku için hazırlanmaya, ayaklarını yıkamaya başladı. Bunu yaptıktan sonra yavaşça yürür, odanın her yanını bir aşağı bir yukarı dolaşır, böylece bize serbest soluk almak ve dolaşmak olanakları daralırdı. O gece bana her şey daha sıkıcı geliyor, boğazımı gittikçe bir şey düğümlüyordu. Bu durum çok uzun sürüyor, sessizlik daha da uzuyordu. Bunun bir an önce bitmesini istiyordum. İşte tam o sıra büyük bir gümbürtüyle şangır diye bitişikteki odanın camı kırılıp paramparça oldu.

Derken yeni bir sessizlik başladı. Hepimiz bu yeni durum karşısında yerimizde adeta çivilenmiş gibi kalmıştık. Ben bir tek şey düşünüyordum: Bu, hiç kuşku yok Mişko'nun sapanıydı!

Odadakiler birbirine bakıştı, yere bakan tek kişi bendim. Birdenbire gürültü patırtıyla kırılan camın odasına "Neden?" diyerek Mişko'nun ardından da öğretmenin, Kokotoviçler ninenin ve polisin girdiğini sanmıştım. Evet bu olayla ilgili bütün canlı cansız varlıkların karşıma dikildiğini sanmıştım.

İlk sessizlik ve şaşkınlıktan sonra evdekiler hemen ayağa kalktılar. Uyumakta olan kızkardeşim ağlamaya başladı. Bana bütün bunlar, bildiğim ve duyduğum olayların bir parçasıymış gibi geldi. Mahşer günü gibi bir şey başlamıştı sanki. Olup bitenleri, gelecek olanları bir tek ben kafamdan kestirebiliyordum. Hepsi etrafımda itişe kakışa dolaşıyor, bağırıp çağırıyor, bana dokunuyor, bir şeyler gösteriyor, bir şeyler arıyor, sorup soruşturuyor, beni tehdit ediyorlardı. Her şey karmakarışıktı ve anlaşılmaz, içinden çıkılmaz şeylerdi bunlar. Evet, her şey altüst olmuştu. Oysa, yalnız ben hepsine cevap vermek, her şeyi anlatmak zorundaydım. Ama, açıklama yapamayacak, hiç bir cevap veremeyecek, geçerli neden gösteremeyecek tek kişi de yine bendim.

Sonra her şey birden sakinleşti? Ya her şey durmuş ya da her şeyi babamın iri kıyım vücudu kapamıştı. Bana doğru gelirken yalnız:
- Herhalde bunlar senin başının altından çıkmadır; dediğini işitiyordum.
Babamın sesi boğuk ve kinle doluydu. Akşam yemeğindeki dualarda söylenen sözcükler gibi kolay anlaşılmıyordu.

Babam ilkin karanlık bir gölge gibi doğruldu (belki karanlık değildi de, bana öyle gelmişti) sonra bana doğru yaklaştı. O kadar yaklaştı ki ne kendimi görebiliyordum, ne de onu.

Bu gölge içinden havada uzunluğuna kara bir kayış belirdi. Bir belirdi, bir yok oldu. O zaman artık babam da, ben de, ev de, tanıdığım evren de yok oldu benim için. Her şey belirsiz bir biçim aldı, dayanılmaz ağrılı bir oyun başladı. Her yanım vuruşlarla doldu. Ayrı ayrı güçte olan vuruşlar başladı. Ama biri ötekinden daha acıtıcıydı. Vuruşlar gittikçe artıyordu. Bu boşluk içinde, küçük, cılız bir vücut duruyordu. Evet, vuruşlardan kaçmak isteyen bir beden duruyor, nasıl bir hareket yapsa bir türlü kurtulamıyordu. Bilinç altında duyulan ağrılar, yardımsız kalan hayvanlar gibi çığlıklar atıp bağırmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.

Çocuk inlemelerine dayanamayıp yardıma koşmak isteyen annem ikide bir görüntüye katılıyordu ya onu görmem imkansızdı. Görsem de sanki ne olacaktı! Daha sonraları, beni yumuşatmak, okşamak isteyen ellerinin mosmor olduğunu görecektim.

Zaman zaman evimizde böyle gürültüler olurdu. Deprem gibi gelirdi bütün bunlar. Ben babamın isteğiyle bütün bunların oluşuverdiğine inanırdım. Ağrı ve korkularım böyle durumlarda pek önemli sayılmazdı. Bunların bana göre ne bir anlamı, ne bir biçimi, ne de bir süresi vardı. Ama böyle şeyler olurdu. Kesin nedenini bilmezdim, nasıl olduğunu da bilmezdim. Derken gelip geçerdi, bunun da ne zaman olduğunu bilmezdim.

Bütün bunlar bu gece de olageldi. Babam amansızca beni dövdü. Annem bile kurtarmaya yanaşmadı. Sonra çığlık koparmadan ağlayıp sızlamalar, gözyaşları başladı. Neden sonra uyuşukluktan bir uyku bastı. Soğuk, belirsiz sabahın erken saatlerinde bütün eşyalar bana göre belirsizdi, çıplaktı, yalnızdı, oldukları gibiydi. Yanımdaki sandalyede rengi uçuk bir tabak, üstünde de bir şeyler vardı. Dün akşam, annem beni avutmak isteğiyle iki kurabiye bırakmıştı. Ben duyduğum kin ve acıdan, onlara bakmamıştım bile. Gecenin yarısında kızkardeşim gelip yemişti onları (bunun böyle olduğunu kesinlikle biliyorum, çünkü o, tatlı falan buldumu hemen yerdi, severdi tatlı yemeyi, kilit altında olmadığına göre onun için bu iyi bir fırsattı). Kırılan camı annem kılıfı olmayan bir yastıkla tıkamıştı ve cam şimdi çok çirkin görünüyordu.

Bundan önceleri de, sonraları da babam beni nedensiz ve belirsiz bir hırsla çok kez dövdü, kardeşim azıcık büyüyünce onu da sık sık dövdü.

(Sonra bütün hayatımız boyunca çocukluğumuzun bu yaralarını tedavi ederiz!) Ama, o sabah dayaktan duyduğum acıyı hiç bir zaman unutmadım. Evdekiler uyurken, kırılan camdan dünyaya açılan ışıklarla, anlaşılmayan birçok kötülük ve bilinmeyen sorumsuzluklarla duyduğum ağrılarla dolu dünyayı seyredururdum.'

Çev.: Necati Zekeriya

* kaynak: yaba edebiyat, sayı 36

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...