|

Pencere*
Ivo Andriç
Yugoslav Hikayesi
Çocukken bir arkadaşım vardı. Onun huyu
suyu her zaman sır kalmıştır. Adı Mişko idi. Benden bir-iki yaş daha
küçüktü. Ufak tefek, gösterişsizdi, ama yiğit çocuktu. İyilik ve
kötülüğün belirdiği anlarda çok dikkatliydi. Bir gün dişlerini sıkmış:
- Gel, bu akşam Kokotoviçler ninenin camlarını kıralım, dedi yavaşça.
Yaşlı nine yalnız başına yaşıyordu. Masallardaki gibi ilginç mi ilginç
bir evi vardı. Ahşap ve tek katlıydı, fakat geniş bir avluya açılıyordu.
Evin yüzü sokağa bakıyordu, kirli damların altında sarısı uçmuş duvarda
yalnız iki penceresi vardı. Nine de davranışlarıyla bu eve çok
benziyordu. İrice, kırış kırış, ihtiyar yüzünde eski zaman gözlükleri
taşıyor, bunları bir an bile çıkarmıyordu. Kuşkulu ve sert bakışlıydı.
Zaman zaman çıkışır, her seyi öğrenmek ister, gerektiğinde de çok canlı
olurdu. Konu komşuya adeta batıyordu. Pencereleri altında ya da
avlusunda oynayan çocuklara çok sert davranırdı. Kanımca onu seven çok
azdı.
Vaktiyle bu evde kocası ve dört ya da beş çocuğuyla birlikte yaşarmış.
Kocası ölmüş, çocuklarının bazıları ölmüş. Bazıları kocaya varmış,
bazıları da evlenmiş ve dağılmışlar. Onun ailesini yalnız yaşlılar
anımsarlardı. Ama yıllardır onu herkes yalnız başına yaşayan, cadaloz
bir nine olarak biliyordu.
Saraybosna'nın kenar mahallelerindeki şu bizim evrende, hiçbir suçu
olmadan yaşayan bu nineye çok garip gözlerle bakılırdı. Yanlış inanışlar
yüzünden onun kötülük getirdiği sanılırdı. Evi üstünden her zaman kötü
şeylerin geçtiği söylenirdi. Yıllar geçince bu düşünce daha da köklenmiş,
bütün çevreye yayılmıştı. Bu yoksul ve bilgisiz evrende, ninenin
davranışları bunu daha yaygın bir duruma getirmişti. İşte sözkonusu
kadın buydu.
- Neden? Üstelik niçin camını kıralım? diye sordum şaşkınlıkla.
Arkadaşım sabırsızdı, yorum yapmaktan da pek hoşlanmazdı. Yalnız onun bu
niyetine katılıp katılmıyacağımı öğrenmek istiyordu. Ben de
katılmıyacağımı söyledim.
- Demek katılmıyorsun, öyle mi? dedi.
Bir sessizlik doldurdu ortalığı: Garip bir durumla karşılaşmıştım. Neden
ona katılmadığımı anlatmak istedim. Çocuk diliyle bunu nasıl anlattığımı
şimdi pek anımsamıyorum, ama kimi nedenleri ileri sürdüğümü biliyorum.
İlk olarak, nine bizi gerçekten çok azarlıyordu; büyüklerimize durmadan
bizi şikayet ediyordu. Ben de hiç olmazsa Mişko ve öteki arkadaşlar
kadar ondan nefret ediyordum, ama camlarını kırmayı ağır bir ceza olarak
görüyordum. Sonra biliyordum; nine rahat durmayacaktı: Yalnız
büyüklerimize ve öğretmenlerimize değil, polise de şikayet edecekti bizi.
Ben en çok bundan korkuyordum. Her şeyden, hele babamın dayak atmasından
daha çok korkuyordum. Babamın böyle durumlarda ne denli sert olduğunu
bilmeyen yoktu.
Mişko konuştuğum süre boyunca beni dikkatle dinledi. Sözlerimi
bitirdiğimde hemen sırtını çevirdi. Ama yanlış kapıyı çalmış biri gibi
en ufak bir nefret ve sertlik göstermeden yavaşça ve çok doğal yaptı
bunu.
Olduğum yerde şaşkın ve tedirgin kalakalmıştım. O gün öğleden sonra, ta
eve gidinceye kadar durmadan şöyle düşündüm: Bu gece tuhaf bir şey
olacaktı. Mişko, Kokotoviçler ninenin camlarını kıracaktı ve ben bütün
bu olacaklardan haberliydim. Buna göre, ne yapmalıydım peki?
Tedirginliğim gittikçe artıyor, durmadan kendi kendime aynı şeyi
soruyordum. Nineye gitsem, ona böyle böyle desem? Hayır, bu imkansızdı.
Ben Mişko'dan yanaydım ve nineye karşıydım. Gidip Mişko'yu bulsam, bu
niyetinden onu alıkoysam nasıl olurdu? Dinlemezdi ki. Hatta benimle kim
bilir nasıl konuşurdu? Peki ya ona katılsam? Bunu yapamazdım ki.
Bu arada ortalık karardı. Vaktinde sofraya oturduk. Sofraya oturmak
yaşamımızda olağanüstü bir şeydi. Göreneklere saygı gösterilirdi, oysa
bundan hiçbirimiz hoşlanmazdık. Eski inançlara saygı gösteren babamın bu
gibi hallerini bir türlü anlayamadım. Ailenin birlikte akşam yemeği
yemesi, ona göre ne tür bir anlam taşıyordu? Bir türlü bunu öğrenemedim.
Yemek yerken bir tek söz konuşmazdı. Ancak ona göre kimi yanlışlar
yapmışsak, anneme ya da bana çıkıştığı olurdu (erkek ve kızkardeşim
benden küçüktüler, bir bakıma her üçümüzün sorumlusu bendim). Babamın
aramızda oluşu bize ağır bir yük oluyor ve her yediğimiz lokmanın
hesabını çok pahalı ödüyorduk. Gün bugün onun susarak, bize bakmayarak
bizi cezalandırmaktan ne zevk duyduğunu anlamış değilim. Bu haliyle
kimden neyin öcünü alıyordu acaba?
Şenlikle, eğlenceyle geçen günlerimizden sonra böyle akşam yemekleri
hepimize hüzün verirdi. Bu geceki akşam yemeği de hepsinden uzun
görünmüştü bana, bir türlü bitmiyordu. Lokmalar boğazımda düğümleniyor,
üstümdeki kaygıdan bir türlü kurtulamıyordum. Yemek yerken konuşulmadığı
halde, bir kaç kez vargücümle bağırmak gereksinmesi duymuştum:
- Mişko, bu gece Kokotoviçler ninenin camlarını kıracak!
O gün oynadığım oyunla yediğim sıcak yemek sinirlerimi yumuşatmaya
başlamıştı. Uykum geli-yordu. Belki Mişko niyetinden vazgeçmiştir
düşüncesiyle sakinleşmeye başladığımı seziyordum. Öyle ya, çocuklar
neler düşlemez, neler söylemez. Planlar kurarlar, çok şey yapmaya
niyetlenirler ama, bunlar her zaman gerçekleşmez ki!
Kim bilir belki, şimdi o da karnını doyurmuş, yorgun argın yatağa
girmeyi sabırsızlıkla bekler? Evet, belki o da bu niyetinden
vazgeçmiştir? Öyle ya, Kokotoviçler ninenin camlarını kırmak kolay ve
küçümsenecek bir iş değildir. Çok geçmeden bunu bütün dünya anlar, suçlu
yakalanır ve cezaya çarptırılır. Komşuların ağzına sakız olmaktan,
polisin eline düşmekten kaçınmak, böyle kötü düşüncelerden uzaklaşmak
gerekti. Bir an için de olsa böyle dü- şüncelerden kurtulduğum için
kendimi rahatlamış hissediyordum.
Babam, yanında duran kabı itti. Bu davranışı, akşam yemeğinin sona
erdiğini gösterirdi. Sıra dualara gelmişti. Bunlara yürekten
katılmadığımız için söylenen sözcüklerin anlamları da pek anlaşılmıyordu.
Sonra babam uyku için hazırlanmaya, ayaklarını yıkamaya başladı. Bunu
yaptıktan sonra yavaşça yürür, odanın her yanını bir aşağı bir yukarı
dolaşır, böylece bize serbest soluk almak ve dolaşmak olanakları
daralırdı. O gece bana her şey daha sıkıcı geliyor, boğazımı gittikçe
bir şey düğümlüyordu. Bu durum çok uzun sürüyor, sessizlik daha da
uzuyordu. Bunun bir an önce bitmesini istiyordum. İşte tam o sıra büyük
bir gümbürtüyle şangır diye bitişikteki odanın camı kırılıp paramparça
oldu.
Derken yeni bir sessizlik başladı. Hepimiz bu yeni durum karşısında
yerimizde adeta çivilenmiş gibi kalmıştık. Ben bir tek şey düşünüyordum:
Bu, hiç kuşku yok Mişko'nun sapanıydı!
Odadakiler birbirine bakıştı, yere bakan tek kişi bendim. Birdenbire
gürültü patırtıyla kırılan camın odasına "Neden?" diyerek Mişko'nun
ardından da öğretmenin, Kokotoviçler ninenin ve polisin girdiğini
sanmıştım. Evet bu olayla ilgili bütün canlı cansız varlıkların karşıma
dikildiğini sanmıştım.
İlk sessizlik ve şaşkınlıktan sonra evdekiler hemen ayağa kalktılar.
Uyumakta olan kızkardeşim ağlamaya başladı. Bana bütün bunlar, bildiğim
ve duyduğum olayların bir parçasıymış gibi geldi. Mahşer günü gibi bir
şey başlamıştı sanki. Olup bitenleri, gelecek olanları bir tek ben
kafamdan kestirebiliyordum. Hepsi etrafımda itişe kakışa dolaşıyor,
bağırıp çağırıyor, bana dokunuyor, bir şeyler gösteriyor, bir şeyler
arıyor, sorup soruşturuyor, beni tehdit ediyorlardı. Her şey
karmakarışıktı ve anlaşılmaz, içinden çıkılmaz şeylerdi bunlar. Evet,
her şey altüst olmuştu. Oysa, yalnız ben hepsine cevap vermek, her şeyi
anlatmak zorundaydım. Ama, açıklama yapamayacak, hiç bir cevap
veremeyecek, geçerli neden gösteremeyecek tek kişi de yine bendim.
Sonra her şey birden sakinleşti? Ya her şey durmuş ya da her şeyi
babamın iri kıyım vücudu kapamıştı. Bana doğru gelirken yalnız:
- Herhalde bunlar senin başının altından çıkmadır; dediğini işitiyordum.
Babamın sesi boğuk ve kinle doluydu. Akşam yemeğindeki dualarda söylenen
sözcükler gibi kolay anlaşılmıyordu.
Babam ilkin karanlık bir gölge gibi doğruldu (belki karanlık değildi de,
bana öyle gelmişti) sonra bana doğru yaklaştı. O kadar yaklaştı ki ne
kendimi görebiliyordum, ne de onu.
Bu gölge içinden havada uzunluğuna kara bir kayış belirdi. Bir belirdi,
bir yok oldu. O zaman artık babam da, ben de, ev de, tanıdığım evren de
yok oldu benim için. Her şey belirsiz bir biçim aldı, dayanılmaz ağrılı
bir oyun başladı. Her yanım vuruşlarla doldu. Ayrı ayrı güçte olan
vuruşlar başladı. Ama biri ötekinden daha acıtıcıydı. Vuruşlar gittikçe
artıyordu. Bu boşluk içinde, küçük, cılız bir vücut duruyordu. Evet,
vuruşlardan kaçmak isteyen bir beden duruyor, nasıl bir hareket yapsa
bir türlü kurtulamıyordu. Bilinç altında duyulan ağrılar, yardımsız
kalan hayvanlar gibi çığlıklar atıp bağırmaktan başka elimden bir şey
gelmiyordu.
Çocuk inlemelerine dayanamayıp yardıma koşmak isteyen annem ikide bir
görüntüye katılıyordu ya onu görmem imkansızdı. Görsem de sanki ne
olacaktı! Daha sonraları, beni yumuşatmak, okşamak isteyen ellerinin
mosmor olduğunu görecektim.
Zaman zaman evimizde böyle gürültüler olurdu. Deprem gibi gelirdi bütün
bunlar. Ben babamın isteğiyle bütün bunların oluşuverdiğine inanırdım.
Ağrı ve korkularım böyle durumlarda pek önemli sayılmazdı. Bunların bana
göre ne bir anlamı, ne bir biçimi, ne de bir süresi vardı. Ama böyle
şeyler olurdu. Kesin nedenini bilmezdim, nasıl olduğunu da bilmezdim.
Derken gelip geçerdi, bunun da ne zaman olduğunu bilmezdim.
Bütün bunlar bu gece de olageldi. Babam amansızca beni dövdü. Annem bile
kurtarmaya yanaşmadı. Sonra çığlık koparmadan ağlayıp sızlamalar,
gözyaşları başladı. Neden sonra uyuşukluktan bir uyku bastı. Soğuk,
belirsiz sabahın erken saatlerinde bütün eşyalar bana göre belirsizdi,
çıplaktı, yalnızdı, oldukları gibiydi. Yanımdaki sandalyede rengi uçuk
bir tabak, üstünde de bir şeyler vardı. Dün akşam, annem beni avutmak
isteğiyle iki kurabiye bırakmıştı. Ben duyduğum kin ve acıdan, onlara
bakmamıştım bile. Gecenin yarısında kızkardeşim gelip yemişti onları (bunun
böyle olduğunu kesinlikle biliyorum, çünkü o, tatlı falan buldumu hemen
yerdi, severdi tatlı yemeyi, kilit altında olmadığına göre onun için bu
iyi bir fırsattı). Kırılan camı annem kılıfı olmayan bir yastıkla
tıkamıştı ve cam şimdi çok çirkin görünüyordu.
Bundan önceleri de, sonraları da babam beni nedensiz ve belirsiz bir
hırsla çok kez dövdü, kardeşim azıcık büyüyünce onu da sık sık dövdü.
(Sonra bütün hayatımız boyunca çocukluğumuzun bu yaralarını tedavi
ederiz!) Ama, o sabah dayaktan duyduğum acıyı hiç bir zaman unutmadım.
Evdekiler uyurken, kırılan camdan dünyaya açılan ışıklarla, anlaşılmayan
birçok kötülük ve bilinmeyen sorumsuzluklarla duyduğum ağrılarla dolu
dünyayı seyredururdum.'
Çev.: Necati Zekeriya
* kaynak: yaba edebiyat, sayı 36
|