Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 323 | Kasım  2005

                   

 

 


TÜRKİYE, MÜZAKERELERE BAŞLADI!

Geçen ay, 3 Ekim tarihi etrafında yaşanan spekülasyonların, Türkiye ile AB arasındaki süreci kesintiye uğratmasının zayıf ihtimal olduğu değerlendirmesinde bulunmuştuk. Her ne kadar Tayyip Erdoğan, görüşmelerin kesilmesine ramak kaldığı yönünde açıklamalar yapmış olsa ve Fransa ve Almanya kanadında yeni dönemde itiraz seslerinin daha yüksek çıkacağı yönünde işaretler alınsa da, iki taraf arasındaki ilişkilerin stratejik gerekçelere dayanması nedeniyle, bir biçimde uzlaşma sağlanacağını ifade etmiştik. Nitekim, AB, Avusturya'nın itirazını, bir başka tavizle (Hırvatistan'la görüşmelere başlama kararıyla) ortadan kaldırdı ve Türkiye ile müzakerelerin başlaması kararı alındı. Bu sürecin en az 10 yıl süreceği, bizzat resmi ağız-lardan ifade edildiğine göre, Türkiye'nin bu dönemde zorlu bir kulvara girdiği açıktır. Fakat buradaki zorluğun ne olduğu konusunda doğru bir teşhiste bulunmak gerekir. Buradaki zorluk, siyasi ve ekonomik kriterler noktasında yaşanacak güçlükler değildir. Bilakis bunlar, asıl zorlukları kamufle edecek şekilde Türkiye'nin önüne sürülmektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Türkiye'nin AB macerası, eğer tam üyelikle sonuçlanacaksa, bu, Türkiye istediği için değil, öncelikle AB istediği için olacaktır. Yani AB, Türkiye'yi, kendi 'stratejik' tercihleri açısından üye yapmaya karar verdiği anda, Türkiye AB üyesi olabilecektir. Bu görüşümüzü, son birkaç yıldır telaffuz edilen 'hazmetme kapasitesi' kavramı gayet güzel izah etmektedir. Gerçekten de, Türkiye'nin üyeliği, diğer ülkelerinkine benzememektedir ve bu 'hazım' zor olacaktır. Burada temel belirleyici unsurlar şunlar olacaktır: AB, özellikle 'küresel güç' olma yönünde ciddi bir adım atacağı zaman Türkiye'nin üyeliğinden yararlanabilir. Bunun için öncelikle bir askeri gücünün olması ve siyasal kurumlarının 'egemenlik' sahasının netleştirilmesi gerekmektedir. Bu ise, öyle anlaşılıyor ki, kısa vadede gerçekleşmeyecektir. Türkiye'nin üyeliği için verilen sürelere bakıldığında, bu vadenin, AB'nin kendi içinde toparlanması için gereken süre ile bir biçimde çakıştığı görülebilir. Türkiye'nin üyeliğinin 'stratejik' gerekçeye dayandığının bir başka kanıtını, 'imtiyazlı ortaklık' önerisinden bulunanların gerekçelerinden bulmak da mümkündür. Bu öneriyi getiren hiçbir ülkenin, Türkiye'den 'vazgeçmeyi' göze alamayacağına dair yaptığı açıklamalar, bu gerekçenin 'stratejik' temele dayandığını göstermektedir.

Ancak, şu hususun altı da çizilmelidir ki, 'kültürel' sorunların, stratejik gerekçe üzerindeki etkisi konusunda çok fazla durulmamaktadır. Halbuki bu faktör de önemlidir; ve sürenin azalması veya artmasını etkileyecek unsurları içermektedir. Bu noktada, Avrupalıların zihinlerini, kültürün en temel belirleyeni olan din (İslam) faktörünün meşgul ettiğini unutmamak gerekir. Siyasilerin resmi beyanlarına çok fazla yansımasa da, müktesebatta ve müzakere belgelerinde bu husus zikredilmiyorsa da, İslam'ın birlik içindeki yeri hususu önemli olacaktır. AB, Türkiye'yi içine almaya karar verdiğinde, 'sorunsuz' bir İslam görmek isteyecektir. Örneğin siyasal parti düzeyinde, Hıristiyan Demokrat Partilerin benzeri Müslüman Demokrat Partileri, toplumsal düzeyde de, radikal talepleri olan grupların marjinalleşmiş olmasını görmek isteyeceklerdir. Bu konuda emin değillerse, üyeliğin süresini uzatmayı tercih edeceklerdir. Çünkü AB için (veya Batı için) radikal İslam'ın en küçük bir emaresi dahi tehlikelerin en büyüğü anlamına gelir. Ne dazlaklar, ne anarşistler ne de küresel-sistem karşıtlarının muhtemel tehditleriyle bu tehdidi mukayese etmek mümkündür. Bu yüzden, Türkiye'deki radikal gruplar üzerinde, süreç içinde bir takım politikaların uygulanacağını düşünmek yanlış olmaz. Fakat elbette ki İslam'ın, çağlara direnen yapısı göz önünde tutulduğunda, bu politikanın dahi, istenen neticeyi alamayacağı açıktır. Burada Müslümanlara düşen görev, kurulu düzenleri meşrulaştıracak bir İslam yorumunun tehlikelerine karşı uyarılarda bulunmak ve sürecin temel hedefleriyle Müslümanların çıkarlarının çatıştığı gerçeğini sürekli hatırlatmaktır. Bu bağlamda, halihazırdaki varlıklarını korumak ve hatta kısmen geliştirmek için AB sürecini bir 'fırsat' olarak görenler yanılmaktadırlar. Zira Birlik, bu konuda bilinç sahibidir ve daha şimdiden bunun önlemlerini almaya başlamıştır. AİHM'deki başörtüsü davasında alınan karar bunun iyi bir örneğidir. Zaten başkasının olması da mümkün değildir. Eğer kar-zarar hesabı yapılacaksa, bunu, Türkiye'yi içine almayı düşünenlerin daha iyi yapacağına kuşku yoktur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info