|

TÜRKİYE, MÜZAKERELERE BAŞLADI!
Geçen ay,
3 Ekim tarihi etrafında yaşanan spekülasyonların, Türkiye ile AB
arasındaki süreci kesintiye uğratmasının zayıf ihtimal olduğu
değerlendirmesinde bulunmuştuk. Her ne kadar Tayyip Erdoğan,
görüşmelerin kesilmesine ramak kaldığı yönünde açıklamalar yapmış olsa
ve Fransa ve Almanya kanadında yeni dönemde itiraz seslerinin daha
yüksek çıkacağı yönünde işaretler alınsa da, iki taraf arasındaki
ilişkilerin stratejik gerekçelere dayanması nedeniyle, bir biçimde
uzlaşma sağlanacağını ifade etmiştik. Nitekim, AB, Avusturya'nın
itirazını, bir başka tavizle (Hırvatistan'la görüşmelere başlama
kararıyla) ortadan kaldırdı ve Türkiye ile müzakerelerin başlaması
kararı alındı. Bu sürecin en az 10 yıl süreceği, bizzat resmi
ağız-lardan ifade edildiğine göre, Türkiye'nin bu dönemde zorlu bir
kulvara girdiği açıktır. Fakat buradaki zorluğun ne olduğu konusunda
doğru bir teşhiste bulunmak gerekir. Buradaki zorluk, siyasi ve ekonomik
kriterler noktasında yaşanacak güçlükler değildir. Bilakis bunlar, asıl
zorlukları kamufle edecek şekilde Türkiye'nin önüne sürülmektedir. Daha
önce de ifade ettiğimiz gibi, Türkiye'nin AB macerası, eğer tam üyelikle
sonuçlanacaksa, bu, Türkiye istediği için değil, öncelikle AB istediği
için olacaktır. Yani AB, Türkiye'yi, kendi 'stratejik' tercihleri
açısından üye yapmaya karar verdiği anda, Türkiye AB üyesi
olabilecektir. Bu görüşümüzü, son birkaç yıldır telaffuz edilen
'hazmetme kapasitesi' kavramı gayet güzel izah etmektedir. Gerçekten de,
Türkiye'nin üyeliği, diğer ülkelerinkine benzememektedir ve bu 'hazım'
zor olacaktır. Burada temel belirleyici unsurlar şunlar olacaktır: AB,
özellikle 'küresel güç' olma yönünde ciddi bir adım atacağı zaman
Türkiye'nin üyeliğinden yararlanabilir. Bunun için öncelikle bir askeri
gücünün olması ve siyasal kurumlarının 'egemenlik' sahasının
netleştirilmesi gerekmektedir. Bu ise, öyle anlaşılıyor ki, kısa vadede
gerçekleşmeyecektir. Türkiye'nin üyeliği için verilen sürelere
bakıldığında, bu vadenin, AB'nin kendi içinde toparlanması için gereken
süre ile bir biçimde çakıştığı görülebilir. Türkiye'nin üyeliğinin
'stratejik' gerekçeye dayandığının bir başka kanıtını, 'imtiyazlı
ortaklık' önerisinden bulunanların gerekçelerinden bulmak da mümkündür.
Bu öneriyi getiren hiçbir ülkenin, Türkiye'den 'vazgeçmeyi' göze
alamayacağına dair yaptığı açıklamalar, bu gerekçenin 'stratejik' temele
dayandığını göstermektedir.
Ancak, şu hususun altı da çizilmelidir ki, 'kültürel' sorunların,
stratejik gerekçe üzerindeki etkisi konusunda çok fazla durulmamaktadır.
Halbuki bu faktör de önemlidir; ve sürenin azalması veya artmasını
etkileyecek unsurları içermektedir. Bu noktada, Avrupalıların
zihinlerini, kültürün en temel belirleyeni olan din (İslam) faktörünün
meşgul ettiğini unutmamak gerekir. Siyasilerin resmi beyanlarına çok
fazla yansımasa da, müktesebatta ve müzakere belgelerinde bu husus
zikredilmiyorsa da, İslam'ın birlik içindeki yeri hususu önemli
olacaktır. AB, Türkiye'yi içine almaya karar verdiğinde, 'sorunsuz' bir
İslam görmek isteyecektir. Örneğin siyasal parti düzeyinde, Hıristiyan
Demokrat Partilerin benzeri Müslüman Demokrat Partileri, toplumsal
düzeyde de, radikal talepleri olan grupların marjinalleşmiş olmasını
görmek isteyeceklerdir. Bu konuda emin değillerse, üyeliğin süresini
uzatmayı tercih edeceklerdir. Çünkü AB için (veya Batı için) radikal
İslam'ın en küçük bir emaresi dahi tehlikelerin en büyüğü anlamına
gelir. Ne dazlaklar, ne anarşistler ne de küresel-sistem karşıtlarının
muhtemel tehditleriyle bu tehdidi mukayese etmek mümkündür. Bu yüzden,
Türkiye'deki radikal gruplar üzerinde, süreç içinde bir takım
politikaların uygulanacağını düşünmek yanlış olmaz. Fakat elbette ki
İslam'ın, çağlara direnen yapısı göz önünde tutulduğunda, bu politikanın
dahi, istenen neticeyi alamayacağı açıktır. Burada Müslümanlara düşen
görev, kurulu düzenleri meşrulaştıracak bir İslam yorumunun
tehlikelerine karşı uyarılarda bulunmak ve sürecin temel hedefleriyle
Müslümanların çıkarlarının çatıştığı gerçeğini sürekli hatırlatmaktır.
Bu bağlamda, halihazırdaki varlıklarını korumak ve hatta kısmen
geliştirmek için AB sürecini bir 'fırsat' olarak görenler
yanılmaktadırlar. Zira Birlik, bu konuda bilinç sahibidir ve daha
şimdiden bunun önlemlerini almaya başlamıştır. AİHM'deki başörtüsü
davasında alınan karar bunun iyi bir örneğidir. Zaten başkasının olması
da mümkün değildir. Eğer kar-zarar hesabı yapılacaksa, bunu, Türkiye'yi
içine almayı düşünenlerin daha iyi yapacağına kuşku yoktur. |