|
Bir Dergi Bir Alıntı
Geleneksel Büyük Ortadoğu Projesi: Mistisizm veya
Gizemlilik *
Metin Önal Mengüşoğlu
Bizim
toplumumuz, çok yakın tarihlere kadar, resim, müzik, dans, heykel ve
kadının sesini mahrem olmayana duyurmak haramdır, itikadına mensuptu.
Birden bire topu topu kırk yıllık bir geçmişi bulunan televizyona
böylesine şaşırtıcı derecede bağlanmasının, bir açıklaması yapılabilir
mi? Televizyon onların kimi bastırılmış duygularını kamçıladı mı acaba?
Bu sorunun sahih ve isabetli bir açıklaması olmalı. Toplumun yakın
geçmişteki itikadının tam zıddına yayın yapan yığınla tv kanalı mevcut
bugün. Kadın sesinin haramlığını şimdilik bir kenara bırakalım. Salt
Yedinci Sanat'ın bir dalı olması yönüyle değerlendirelim. Yine de Türk
toplumunun televizyona dair bugünkü ilgisi ve merakı konusunda sağlıklı,
köklü, isabetli açıklamalar bulmakta çok zorlanırız.
Hafif, eğlendirici, malayani, amiyane ve süfli hoşlanma duygularını
kamçılayan programların gelenekçi, muhafazakar tv kanallarında daha çok
boy göstermesini görmezden gelebilir miyiz? Bu cümledeki "daha çok"
yakıştırmasını aşırı bulanlar vardır. Belki de beni böyle yazmaya
zorlayan, olayın, içler acısı vahametidir. Ancak son zamanlarda, izlenme
oranlarını alt üst ederek insanlara çekici gelen, mitolojik ve mistik
unsurlarının dozu olabildiğince yüksek bazı programlar, kimsenin
dikkatinden kaçmıyor. İnsanların salt duygu ve sezgilerini tahrike
yönelik bu programlar, bizi başka, farklı irtibatlar üzerinde düşünmede
haklı çıkarıyor.
Kalp Gözü, Sırlar Dünyası v.b. gizemli başlıklarla sunulan programların
izlenme oranlarındaki yükseklik, halkın, oralarda anlatılanlarla, kendi
duygu ve sezgi dünyası arasında kurduğu sıcak ilgiyi ele vermektedir.
Halkta genetik bir rahatlama, manevi bir cihazlanma yaratmakta, onlara
kadim, tarihi bir mefahir hissi aşılamaktadır.
Program yapımcılarının maksadı ne olabilir? Bizce onların zihniyetleri,
akideleri, inanç, duygu ve sez-gi dünyaları bellidir. Onlar her şeyden
önce muhafazakardırlar. Eski değerlerin ellerinin altından kayıp gitmesinden şikayetçidirler. Bu değer-lerin kaynağının ne
olduğu onlar için önemli değildir. Eski olmaları yeterlidir onları
savunmak ve özlemek için. Modern tüketim toplumunun her nimetini
ziyadesiyle istimal etmelerine rağmen ondan şikayetçidirler. En çok da
ne demekse metafi-zik, manevi ilgi, duygu ve değerlerdeki itibar düşüşü
onları üzmektedir. Geçmiş ramazanları hasretle anan programlar yanına,
işte bu sebeplerden ötürü manevi/metafizik dozu yüksek bu tür programlar
eklemişlerdir. Maksat halkın manevi duygularını güya beslemek, daha
doğrusu eskiyi yeniden yaşamak ve yaşatmak. Dikkatleri olan bitenden,
olup bitmesi muhtemel olandan ziyade, akıl ve madde dışına, olmaza,
olamaza, olması düşünülemeyene celbetmektir. Maddeciliği ve akıl' cılığı
böylece ötelemeyi sağlayacaklardır. İnsanları maddeci dünyadan mana
dünyasına çekeceklerdir.
Onlara göre modern dünyada insanlar, kutsalı bırakıp akla itibar
etmişlerdir. Akıl ve nefs onların geleneksel öğretilerinde insanın baş
düşmanıdır. Zaten nefs, insanın içerisine yerleştirilmiş sürekli şer
kusan bir garip mahluktur. Akıl ise bu nefsin biricik muharrikidir. Aklı
terk ederek gönle dönmelidir. Yani sevgi dinine. Nefsi de terk edip
hatta öldürüp bir mürşide müritliğe, yani itaat akidesine dönülmelidir.
İnsanlığın yegane kurtuluşu buradadır. Kimileri İlahi Vahiy'den söz
açarsa, bunun cevabı da hazırdır: Vahyin zahiri manası kimseyi
kurtaramaz. Öyleyse onun SIR'rına vakıf olan hal ehlini aramalı, onlara
sığınmalıdır. İşte tam bu noktada asıl soru şudur kanaatimce: Gizemcilik
ile İslam arasında ne ilgi vardır; gizemciliğe dönüş dine dönüş
biçiminde anlaşılabilir mi?
Gizemcilik, duygu ve sezgiye dayalı inanç yoludur. Son derece yaygın bir
inanış biçimidir. Gizemcilerin sayıları Müslümanlardan çok fazladır.
Gizemciliğin, adı anılmasa da örtülü bir biçimde, Türk dünyasında da
yaygınlığından söz edilebilir. Zaten Kalp Gözü, Sırlar Dünyası v.b.
programlara halkın aşırı ilgisi bize bu konuda zengin ip uçları
sunmaktadır.
Türk Tipi Müslümanlık da denilen bir tür heteredoks inanış biçiminin
temel argümanı "Tanrıya akıl ile değil ancak gönül veya aşk yolu ile
varılabilir" iddiasıdır. Akıl ile gönül'ü(kalp) birbirinden ayıran,
kopartan bu düalist mantığın İslami bir yönü yoktur. İslam'ın tevhid
esprisine muhalif bu söylemin, kadim Yunan kültüründen, geleneksel
inanışa aktarıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Hıristiyan teolojisi
ile de destekli bir inanıştır bu. Zira kilise ile arası açılan
Hıristiyan mistikleri, bir dönem, kilise ile bağlarını kopartarak
Tanrı'yı kendi içlerinde arayacaklarını söylemeye başlamışlardır.
Kişinin her türlü aracıyı ortadan kaldırarak, güya Tanrı ile baş başa
kalması ve her şeyin Tanrı ile kişi arasındaki SIR'da saklandığı
iddiası, tarihte ilk onlar tarafın-dan dillendirilmiştir. Sonunda da
Tanrı ile bütün-leşerek, Tanrı'nın varlığında kendi kişiliğini yok
etmesi şeklinde özetlenen bu inanış biçimi, Türk toplumundaki vahdet-i
vücut telakkisini hatırlatmıyor mu? Şimdi bu noktada bir soru daha akla
gelmektedir: acaba Büyük Ortadoğu Projesi mimarları Hıristiyan inanış
ile Türk tipi inanış arasındaki bu benzerlik veya akrabalıktan habersiz
midir? Eğer haberlidirler diye düşünüyorsak, bu noktanın gizemci doğu
dünyasının zayıf yanı olduğunu da biliyorlar demektir. Mesela Ilımlı
İslam derken ve bu tip bir Müslümanlığı tehlikesiz sayarken, onların
sayısını çoğaltmak maksadıyla, nasıl davranırlardı dersiniz? Kimleri
destekler, hangi fikirlerin yaygınlaşmasından hoşnut olurlardı acaba?
Bir hususu daha tartışmaya açmak istiyorum.
Diyorum ki, acaba, eski Türk dini diye bilinen Şamanizm' in, bu mevcut
oluşum ve eğilimler üzerinde, devam edegelen bir etkinliği kalmış mıdır?
Çünkü Şamanizm'in temel esprisi sihir ve büyü üzerine kurulu idi. Yani
gizliliğin Gizemciliğin bir başka türü. Öyle ya gökte iyi ruhların yer
altında ise kötü ruhların barındığına inanılırdı. İnsan böyle bir
dünyanın ortasında kalmıştı. Şaman adı verilen din adamının, son anda
ortaya çıkarak, insanı kötü ruhlardan kurtarması beklenirdi. Tıpkı
şimdiki medyumlar gibi, ruhlarla insanlar arasında bir ha-berci. Ve
tıpkı Mesih yahut Mehdi yahut bahse konu programların son anda ortaya
çıkıveren İyi Ruh'ları gibi. Ayrıca Şamanizm'de vecde gelen Şaman, şaman
hastalığına duçar olması sonucunda mistik parçalanma'ya maruz kalır ve
Gök Tanrı ile bütünleşirdi. Nasıl, Hıristiyan mistiklerine bir hayli
benziyor değil mi? Vahdet-i vücut'tan da izler taşıyor.
"Ve zulüm ve haksızlıkta onmaz düzeylere vardıkları için nice şehirleri
yok ettik, öyle ki, şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor; çatıları
çökmüş, kuyuları kurumuş (bir zamanlar göğe doğru) yükselen sarayları
(şimdi yerle bir olmuş).
Peki yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri
akletsin (kavrasın) ve kulakları işitsin. Ne var ki onlarda kör olan
gözler değil, kör olan sinelerdeki kalpler!" (Hac Suresi: 45,46)
Analizini sunmaya çalıştığımız anlayış, inanış, eda ve tavırlar
hakkındaki malumatımızı saklı tutarak ilahi vahy'in yukarıdaki ifadeleri
üzerinde de düşünelim.
Hangi sebeple olursa olsun kendini umutsuz ve çaresiz hisseden bir
toplumun, çareyi ve kurtuluşu nerede arayacağı önem kazanmaktadır. Çare
kendi dışında mıdır? Mucizevi bir dokunuşta mıdır? Semavi bir güçten mi
beklenmelidir? Hülasa hidayet gelmiş midir yoksa gelecek midir? Yoksa
sürekli gelip durmakta mıdır? Bir şey daha var. Mevcut zillet hayatının
müsebbibi kimdir? Öteki mi? Düşman mı? Şeytan mı? Bu sorulara kendi
kusurunu hiç eklemeyen bir zihniyetin samimiyetinden, haklılığından emin
olabilir miyiz? Hele bir de, gizli Cebriyeci bir kader telakkisine
inandırılmış halkın, olup bitenlere dair meşiyyeti, fıtratı, Allah'ı
suçlaması, sorumlu tutmasını hatırlarsak. Kendi işledikleri yüzünden
başına gelen musibetler hususunda, sürekli başkasını suçlayan bir
toplumun, sahici kurtuluşu hangi hamle ile mümkündür? Ortada dönüp duran
zulüm ve haksızlıklar karşısında, iradesini hiç kullanmayan bir halkın,
başkasını suçlamaya hakkı var mıdır?
Mistik esintiler, Şamanist etkilerle, toplumu sırlar dünyasına çekip
duran zihniyetin, yukarıda zikri geçen ayetler doğrultusunda, yeniden
düşünmesini sağlayabilir miyiz, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, ilahi
vahiy, insanoğlunun istikamete varması, zilletten kurtulması ve silkinip
doğrulmasının çaresini, kendi dışından gelecek bir kurtarıcıya
bağlamamıştır. Bu konuda bizzat insanın kendi içerisinden doğacak sahih
bir imanın dinamizmini sorumlu tutmuştur.
Benim gözlemim odur ki mistik, mitolojik, gizemci ve şamanist etkilerle
yüklü söz konusu programlar ve inanışlar, hem Nato'nun hem de Bop'un
arayıp da bulamayacağı propagandalar taşımaktadır. Üste-lik umut
ticareti, vicdan ve merhamet istismarı ve nihayet dehşetli bir duygu
sömürüsü yönü ile tıpkı papaların, papazların, rahiplerin günah çıkarma
seremonilerine özenmektedir. Küçük dokunuşlarla kişileri kirlerinden,
pisliklerinden temizleme ameliyesi. Afaki ve uçuk boşalmalar. İlkel
rahatlamalar. Amiyane ve süfli hoşlanma duygularının serapa kamçılanışı.
Başka ne var bu programlarda?
Niçin Nato'nun ve Bop'un işine gelmektedir bu programlar? Bir kere gizli
işler çevrilmektedir. Gizlilik temel öğedir. Nato ve Bop'un da asıl
emelleri gizlidir. Ayrıca sıradan insanların, umut ve beklentilerini,
kendi içlerinde aramalarına engel olmak maksadıyla, dikkatleri
olabildiğince dağıtılmaktadır. Ütopik, masalsı, efsaneleşmiş, erişilmesi
imkansız hurafelerin neresi meşrudur? İnsanlara bebekken masal
söylemenin mahzuru yok. Lakin onları büyüdüğünde de bebek yerine koymak
reva mıdır? Yahut bu toplumun zeka yaşı hala bebekler kadar mıdır?
Sır'lı çabalar toplumu uyuşturur mu, kalplerinde dinamizm mi yaratır?
Ilımlı İslam söylemine sahip çıkan, yalnızca İslam'ın Hoşgörü
felsefesine vurgu yapanlara bir bakalım. Kimlerdir onlar? Ömrü boyunca
şirk, küfür, nifak, zulüm ve cehalet ile mücahede ve mukatele yapan
Allah Resulü değil miydi? Hayatında kaç seriyye, kaç muharebe vardı? Kaç
hicret yaşadı? Na-mazlarının ne kadarını mukim iken ve ne kadarını
seferde eda etti? Allah'ın hoş görmediğini hoş görmüş olabilir mi? Biz
Allah Resûlü'nü mü örnek alacağız yoksa hoşgörü'cü zihniyet sahiplerini
mi? Esasen sorun İslam Dünyası üzerinde sürdürülen düşmanca emeller
değildir. İçimizde yaşayanların bilerek veya bilmeyerek onların
çabalarına destek verişleridir. Dilini, fıkhını, iddia ve itikatlarını
ilahi vahye istinat ettirmeyen hiçbir çıkış, kendini İslam'a ait veya
mensup sayamaz. İlahi vahyin rehberliğini unutuş veya en ufak bir ihmal,
imanın zedelenmesi sonucunu yaratır. Şimdi siyasal partiler, fırka,
mezhep, meşrep, tarikat, vakıf ve dernekler, bunların büyükleri,
önderleri, şöyle bir otokritiğe ihtiyaç duyarlar mı acaba: insanları
Allah'a mı, yoksa kendilerine, yahut fırkalarının manevi şahsiyetine mi
çağırmaktadırlar? Ve malum medyanın malum yapımcıları, hakikatin mi,
reyting kaygısının mı peşin-dedirler?
Tarih boyunca iktidarların büyük çoğunluğu, mütefekkir bir topluluk
yerine, mütehassis bir topluluğu tercih etmişlerdir. Sürekli düşünen ve
bu sebepten sürekli değişen bir topluluk, iktidarların bekası için büyük
tehlikedir. Çünkü onları izle-mek, gözlemek, fişlemek zordur. Oysa
tektipleşmiş, değişmeyen, düşünmeyen, sadece duyan topluluk-ları gütmek
çok kolaydır. Pekala partiler, fırkalar, tarikatlar, vakıf ve dernekler,
nasıl bir topluluğun oluşması için çaba harcamaktadırlar? Kimler toplumu
duygusal bağlarla bağlamakta, kimler düşünmeye sevk etmektedir? Kalp
Gözü, Sırlar Dünyası gibi programlar, halkların müfekkiresine mi yoksa
muhayyilesine mi hitap etmektedir? Aklı reddedip gönlü öne çıkaranlar
bilmem ki düşünürler mi?
Bu topluma mensup kimileri, yüzlerce yıldan beri, insanlara mevzu bir
hadisi, korku dağı gibi göste-rerek, onları kendine veya fırkasına
bağlamak için çırpınıp durdular. İhtilafın rahmet olduğunu söylediler.
Neredeyse mevcut bölük pörçüklüğü bununla meşrulaştırmaya çalıştılar.
Oysa Rad Suresi 11. ayet-i kerimesi bambaşka bir ihtarda bulunmaktaydı:
"... Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden, Allah
onların durumunu değiştirmez ..."
Üzülsek de belirtmeliyiz ki mistik hezeyanlarda, deli saçması
söylemlerde keramet ve/ya velayet soluğu ve esprisi vehmeden bir
geleneksel yapı, mevcut zillet hayatının biricik müsebbibidir. Öy-leyse
bu zihniyeti destekleyen ve/ya körükleyen her çaba zilletin sürmesine
yardımcı olacaktır. Üstelik düşmanın gizli emellerine de katkı
sağlayacaktır.
Nüfusu bir buçuk milyarı aşmasına rağmen dünyanın hiçbir coğrafyasında
siyasal hakimiyetinden söz edilemeyen Müslümanların, bu hallerine sebep
fikri acziyetleridir. Böyle iken hala ilkel ve akıl dışı, duyguları
kamçılayan eserler, programlar neyin nesidir? Vahy-i ilahi rehberliğinde
yeniden bir imal-i fikr seferberliği belki bizim silkinişimize derman
olabilir. Sıradan halkı uyutmaktan, uyuşturmaktan vazgeçip uyarmanın
vakti hala gelmedi mi? İslam'ın berrak ve bakir modeli dururken hala
Osmanlı Misyonu deyip duranlara şaşırmamak elde mi?
Bence Büyük Ortadoğu Projesi ve benzeri oluşumların mimarları, ayrıca
çalışmaya hiç ihtiyaç duymaksızın, Türkiye'nin muhafazakar
televizyonlarındaki manevi motifli film ve programları desteklese yeter.
Amaçlarına ulaşırlar. Zavallı, cahil, düşünemeyen halkın şuur altına
yerleştirilmek istenen nedir? Onları maddecilik kirinden kur-tarayım
derken işlenenler, şimdi de idealizm veya romantizm bataklığına
sürüklemez mi halkı? İnsan ister istemez tarihi düşünüyor; Horasan
Erenleri, Türkistan Dervişleri, Alp Erenler de benzer bir propaganda ile
mi dolaştılar Orta Asya, Anadolu ve Balkanlarda? Bu şimdiki "esrar"cılar
yoksa onların torunları mıdır?
Bir prototip olsun diye somut bir örnekle yazımı bitirmek istiyorum.
Okuyucu/ seyirci düşünsün
ve hakikatin hangi istikamette seyrettiğini bizzat kendisi keşfetsin.
Kanal 7'de Aralık ayı içerisinde Villa adlı bir televiz-yon filmi
yayınlandı. İlk bölümün konusu yaklaşık ve özetle şöyle idi: Dul bir
kadın, kocasının zengin mirası içerisinde evli oğlu ve kızı ile
yaşamaktadır. Kızı eroinman, oğlu müflis ve mafyanın eline düşmüş bir
sanayici, kendisi de abartılı biçimde hasta halet-i ruhiyesi
yaşamaktadır. Oğluna ve kızına olmadığı gibi kadının kendine de hayrı
yoktur. Türk filmi ya, kötünün kötüsü işte. Sık sık hizmetçi
değiştirmektedir. Geleni iki günde kovmaktadır. Sonunda dilsiz bir köylü
kızını hizmetçi olarak tutarlar. Kız öksüz ve yetimdir. Hayalinde sıkça
annesini görüp bazen yüzü gülmektedir. Kadın, muhafazakar kanalımızın
dini duygularıyla olsa gerek önce kızın başındaki eşarbı çıkartıp atar
ve takılmasını yasaklar. Şu anda askerde olan temiz bir çocuk da kızın
taliplisidir.
Kız villada işe başlar. İşte o andan itibaren başına gelmedik iş kalmaz.
İftiralara uğrar. İşkenceler görür. Kaçar. Yakalanıp getirilir yine
işkence görür. Villanın bahçıvanı hariç diğer çalışanların tümü de
hırsız, zalim ve kötü insanlardır.
Sonunda kızın yavuklusu askerden döner. Bir şekilde kız onunla birlikte
kaçmayı başarır. Tabii geride yatağının üzerine bir not bırakmıştır:
Keşke siz de konuşamasaydınız da benim ne çektiğimi anlasaydınız gibi
bir not.
Sonuç? Sabahleyin uyanan herkes lal olduğu
nu anlamıştır. Kimse tek kelime dahi konuşama-maktadır.
Siz seyirci olsanız yüreğinizde ne hissedersiniz? Sıradan Türk seyircisi
ne hissetti acaba? İşte ben tam bu noktada diyorum ki bütün izleyiciler
geri zekalı bile olsa, onların geri zekalılıklarını sürdürmelerine
yardımcı olacak en ufak bir ima ve işaret çakmaktan Allah'a sığınmak,
Allah'tan korkmalıdır.
Zihin yönlendiren, tasavvur inşa eden medya işte bu işlevi görüyor.
Halkını kendi eliyle uyuşturan bir toplumda Nato ve Bop'un işi kolaydır
demekte haksız mıyım?
Akleden kalpleriyle fikreden, zikreden, fıkheden bir topluma ne kadar
muhtacız!
*Umran Ocak 2005
|