Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 315 | Mart  2005

                    Bir Dergi Bir Alıntı

 

 


Geleneksel Büyük Ortadoğu Projesi: Mistisizm veya Gizemlilik *

Metin Önal Mengüşoğlu 

Bizim toplumumuz, çok yakın tarihlere kadar, resim, müzik, dans, heykel ve kadının sesini mahrem olmayana duyurmak haramdır, itikadına mensuptu. Birden bire topu topu kırk yıllık bir geçmişi bulunan televizyona böylesine şaşırtıcı derecede bağlanmasının, bir açıklaması yapılabilir mi? Televizyon onların kimi bastırılmış duygularını kamçıladı mı acaba? Bu sorunun sahih ve isabetli bir açıklaması olmalı. Toplumun yakın geçmişteki itikadının tam zıddına yayın yapan yığınla tv kanalı mevcut bugün. Kadın sesinin haramlığını şimdilik bir kenara bırakalım. Salt Yedinci Sanat'ın bir dalı olması yönüyle değerlendirelim. Yine de Türk toplumunun televizyona dair bugünkü ilgisi ve merakı konusunda sağlıklı, köklü, isabetli açıklamalar bulmakta çok zorlanırız.

Hafif, eğlendirici, malayani, amiyane ve süfli hoşlanma duygularını kamçılayan programların gelenekçi, muhafazakar tv kanallarında daha çok boy göstermesini görmezden gelebilir miyiz? Bu cümledeki "daha çok" yakıştırmasını aşırı bulanlar vardır. Belki de beni böyle yazmaya zorlayan, olayın, içler acısı vahametidir. Ancak son zamanlarda, izlenme oranlarını alt üst ederek insanlara çekici gelen, mitolojik ve mistik unsurlarının dozu olabildiğince yüksek bazı programlar, kimsenin dikkatinden kaçmıyor. İnsanların salt duygu ve sezgilerini tahrike yönelik bu programlar, bizi başka, farklı irtibatlar üzerinde düşünmede haklı çıkarıyor.

Kalp Gözü, Sırlar Dünyası v.b. gizemli başlıklarla sunulan programların izlenme oranlarındaki yükseklik, halkın, oralarda anlatılanlarla, kendi duygu ve sezgi dünyası arasında kurduğu sıcak ilgiyi ele vermektedir. Halkta genetik bir rahatlama, manevi bir cihazlanma yaratmakta, onlara kadim, tarihi bir mefahir hissi aşılamaktadır.

Program yapımcılarının maksadı ne olabilir? Bizce onların zihniyetleri, akideleri, inanç, duygu ve sez-gi dünyaları bellidir. Onlar her şeyden önce muhafazakardırlar. Eski değerlerin ellerinin altından kayıp gitmesinden şikayetçidirler. Bu değer-lerin kaynağının ne olduğu onlar için önemli değildir. Eski olmaları yeterlidir onları savunmak ve özlemek için. Modern tüketim toplumunun her nimetini ziyadesiyle istimal etmelerine rağmen ondan şikayetçidirler. En çok da ne demekse metafi-zik, manevi ilgi, duygu ve değerlerdeki itibar düşüşü onları üzmektedir. Geçmiş ramazanları hasretle anan programlar yanına, işte bu sebeplerden ötürü manevi/metafizik dozu yüksek bu tür programlar eklemişlerdir. Maksat halkın manevi duygularını güya beslemek, daha doğrusu eskiyi yeniden yaşamak ve yaşatmak. Dikkatleri olan bitenden, olup bitmesi muhtemel olandan ziyade, akıl ve madde dışına, olmaza, olamaza, olması düşünülemeyene celbetmektir. Maddeciliği ve akıl' cılığı böylece ötelemeyi sağlayacaklardır. İnsanları maddeci dünyadan mana dünyasına çekeceklerdir.

Onlara göre modern dünyada insanlar, kutsalı bırakıp akla itibar etmişlerdir. Akıl ve nefs onların geleneksel öğretilerinde insanın baş düşmanıdır. Zaten nefs, insanın içerisine yerleştirilmiş sürekli şer kusan bir garip mahluktur. Akıl ise bu nefsin biricik muharrikidir. Aklı terk ederek gönle dönmelidir. Yani sevgi dinine. Nefsi de terk edip hatta öldürüp bir mürşide müritliğe, yani itaat akidesine dönülmelidir. İnsanlığın yegane kurtuluşu buradadır. Kimileri İlahi Vahiy'den söz açarsa, bunun cevabı da hazırdır: Vahyin zahiri manası kimseyi kurtaramaz. Öyleyse onun SIR'rına vakıf olan hal ehlini aramalı, onlara sığınmalıdır. İşte tam bu noktada asıl soru şudur kanaatimce: Gizemcilik ile İslam arasında ne ilgi vardır; gizemciliğe dönüş dine dönüş biçiminde anlaşılabilir mi?

Gizemcilik, duygu ve sezgiye dayalı inanç yoludur. Son derece yaygın bir inanış biçimidir. Gizemcilerin sayıları Müslümanlardan çok fazladır. Gizemciliğin, adı anılmasa da örtülü bir biçimde, Türk dünyasında da yaygınlığından söz edilebilir. Zaten Kalp Gözü, Sırlar Dünyası v.b. programlara halkın aşırı ilgisi bize bu konuda zengin ip uçları sunmaktadır.
Türk Tipi Müslümanlık da denilen bir tür heteredoks inanış biçiminin temel argümanı "Tanrıya akıl ile değil ancak gönül veya aşk yolu ile varılabilir" iddiasıdır. Akıl ile gönül'ü(kalp) birbirinden ayıran, kopartan bu düalist mantığın İslami bir yönü yoktur. İslam'ın tevhid esprisine muhalif bu söylemin, kadim Yunan kültüründen, geleneksel inanışa aktarıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Hıristiyan teolojisi ile de destekli bir inanıştır bu. Zira kilise ile arası açılan Hıristiyan mistikleri, bir dönem, kilise ile bağlarını kopartarak Tanrı'yı kendi içlerinde arayacaklarını söylemeye başlamışlardır. Kişinin her türlü aracıyı ortadan kaldırarak, güya Tanrı ile baş başa kalması ve her şeyin Tanrı ile kişi arasındaki SIR'da saklandığı iddiası, tarihte ilk onlar tarafın-dan dillendirilmiştir. Sonunda da Tanrı ile bütün-leşerek, Tanrı'nın varlığında kendi kişiliğini yok etmesi şeklinde özetlenen bu inanış biçimi, Türk toplumundaki vahdet-i vücut telakkisini hatırlatmıyor mu? Şimdi bu noktada bir soru daha akla gelmektedir: acaba Büyük Ortadoğu Projesi mimarları Hıristiyan inanış ile Türk tipi inanış arasındaki bu benzerlik veya akrabalıktan habersiz midir? Eğer haberlidirler diye düşünüyorsak, bu noktanın gizemci doğu dünyasının zayıf yanı olduğunu da biliyorlar demektir. Mesela Ilımlı İslam derken ve bu tip bir Müslümanlığı tehlikesiz sayarken, onların sayısını çoğaltmak maksadıyla, nasıl davranırlardı dersiniz? Kimleri destekler, hangi fikirlerin yaygınlaşmasından hoşnut olurlardı acaba?
Bir hususu daha tartışmaya açmak istiyorum.
Diyorum ki, acaba, eski Türk dini diye bilinen Şamanizm' in, bu mevcut oluşum ve eğilimler üzerinde, devam edegelen bir etkinliği kalmış mıdır? Çünkü Şamanizm'in temel esprisi sihir ve büyü üzerine kurulu idi. Yani gizliliğin Gizemciliğin bir başka türü. Öyle ya gökte iyi ruhların yer altında ise kötü ruhların barındığına inanılırdı. İnsan böyle bir dünyanın ortasında kalmıştı. Şaman adı verilen din adamının, son anda ortaya çıkarak, insanı kötü ruhlardan kurtarması beklenirdi. Tıpkı şimdiki medyumlar gibi, ruhlarla insanlar arasında bir ha-berci. Ve tıpkı Mesih yahut Mehdi yahut bahse konu programların son anda ortaya çıkıveren İyi Ruh'ları gibi. Ayrıca Şamanizm'de vecde gelen Şaman, şaman hastalığına duçar olması sonucunda mistik parçalanma'ya maruz kalır ve Gök Tanrı ile bütünleşirdi. Nasıl, Hıristiyan mistiklerine bir hayli benziyor değil mi? Vahdet-i vücut'tan da izler taşıyor.

"Ve zulüm ve haksızlıkta onmaz düzeylere vardıkları için nice şehirleri yok ettik, öyle ki, şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor; çatıları çökmüş, kuyuları kurumuş (bir zamanlar göğe doğru) yükselen sarayları (şimdi yerle bir olmuş).

Peki yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri akletsin (kavrasın) ve kulakları işitsin. Ne var ki onlarda kör olan gözler değil, kör olan sinelerdeki kalpler!" (Hac Suresi: 45,46)

Analizini sunmaya çalıştığımız anlayış, inanış, eda ve tavırlar hakkındaki malumatımızı saklı tutarak ilahi vahy'in yukarıdaki ifadeleri üzerinde de düşünelim.

Hangi sebeple olursa olsun kendini umutsuz ve çaresiz hisseden bir toplumun, çareyi ve kurtuluşu nerede arayacağı önem kazanmaktadır. Çare kendi dışında mıdır? Mucizevi bir dokunuşta mıdır? Semavi bir güçten mi beklenmelidir? Hülasa hidayet gelmiş midir yoksa gelecek midir? Yoksa sürekli gelip durmakta mıdır? Bir şey daha var. Mevcut zillet hayatının müsebbibi kimdir? Öteki mi? Düşman mı? Şeytan mı? Bu sorulara kendi kusurunu hiç eklemeyen bir zihniyetin samimiyetinden, haklılığından emin olabilir miyiz? Hele bir de, gizli Cebriyeci bir kader telakkisine inandırılmış halkın, olup bitenlere dair meşiyyeti, fıtratı, Allah'ı suçlaması, sorumlu tutmasını hatırlarsak. Kendi işledikleri yüzünden başına gelen musibetler hususunda, sürekli başkasını suçlayan bir toplumun, sahici kurtuluşu hangi hamle ile mümkündür? Ortada dönüp duran zulüm ve haksızlıklar karşısında, iradesini hiç kullanmayan bir halkın, başkasını suçlamaya hakkı var mıdır?

Mistik esintiler, Şamanist etkilerle, toplumu sırlar dünyasına çekip duran zihniyetin, yukarıda zikri geçen ayetler doğrultusunda, yeniden düşünmesini sağlayabilir miyiz, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, ilahi vahiy, insanoğlunun istikamete varması, zilletten kurtulması ve silkinip doğrulmasının çaresini, kendi dışından gelecek bir kurtarıcıya bağlamamıştır. Bu konuda bizzat insanın kendi içerisinden doğacak sahih bir imanın dinamizmini sorumlu tutmuştur.

Benim gözlemim odur ki mistik, mitolojik, gizemci ve şamanist etkilerle yüklü söz konusu programlar ve inanışlar, hem Nato'nun hem de Bop'un arayıp da bulamayacağı propagandalar taşımaktadır. Üste-lik umut ticareti, vicdan ve merhamet istismarı ve nihayet dehşetli bir duygu sömürüsü yönü ile tıpkı papaların, papazların, rahiplerin günah çıkarma seremonilerine özenmektedir. Küçük dokunuşlarla kişileri kirlerinden, pisliklerinden temizleme ameliyesi. Afaki ve uçuk boşalmalar. İlkel rahatlamalar. Amiyane ve süfli hoşlanma duygularının serapa kamçılanışı. Başka ne var bu programlarda?

Niçin Nato'nun ve Bop'un işine gelmektedir bu programlar? Bir kere gizli işler çevrilmektedir. Gizlilik temel öğedir. Nato ve Bop'un da asıl emelleri gizlidir. Ayrıca sıradan insanların, umut ve beklentilerini, kendi içlerinde aramalarına engel olmak maksadıyla, dikkatleri olabildiğince dağıtılmaktadır. Ütopik, masalsı, efsaneleşmiş, erişilmesi imkansız hurafelerin neresi meşrudur? İnsanlara bebekken masal söylemenin mahzuru yok. Lakin onları büyüdüğünde de bebek yerine koymak reva mıdır? Yahut bu toplumun zeka yaşı hala bebekler kadar mıdır? Sır'lı çabalar toplumu uyuşturur mu, kalplerinde dinamizm mi yaratır?
Ilımlı İslam söylemine sahip çıkan, yalnızca İslam'ın Hoşgörü felsefesine vurgu yapanlara bir bakalım. Kimlerdir onlar? Ömrü boyunca şirk, küfür, nifak, zulüm ve cehalet ile mücahede ve mukatele yapan Allah Resulü değil miydi? Hayatında kaç seriyye, kaç muharebe vardı? Kaç hicret yaşadı? Na-mazlarının ne kadarını mukim iken ve ne kadarını seferde eda etti? Allah'ın hoş görmediğini hoş görmüş olabilir mi? Biz Allah Resûlü'nü mü örnek alacağız yoksa hoşgörü'cü zihniyet sahiplerini mi? Esasen sorun İslam Dünyası üzerinde sürdürülen düşmanca emeller değildir. İçimizde yaşayanların bilerek veya bilmeyerek onların çabalarına destek verişleridir. Dilini, fıkhını, iddia ve itikatlarını ilahi vahye istinat ettirmeyen hiçbir çıkış, kendini İslam'a ait veya mensup sayamaz. İlahi vahyin rehberliğini unutuş veya en ufak bir ihmal, imanın zedelenmesi sonucunu yaratır. Şimdi siyasal partiler, fırka, mezhep, meşrep, tarikat, vakıf ve dernekler, bunların büyükleri, önderleri, şöyle bir otokritiğe ihtiyaç duyarlar mı acaba: insanları Allah'a mı, yoksa kendilerine, yahut fırkalarının manevi şahsiyetine mi çağırmaktadırlar? Ve malum medyanın malum yapımcıları, hakikatin mi, reyting kaygısının mı peşin-dedirler?

Tarih boyunca iktidarların büyük çoğunluğu, mütefekkir bir topluluk yerine, mütehassis bir topluluğu tercih etmişlerdir. Sürekli düşünen ve bu sebepten sürekli değişen bir topluluk, iktidarların bekası için büyük tehlikedir. Çünkü onları izle-mek, gözlemek, fişlemek zordur. Oysa tektipleşmiş, değişmeyen, düşünmeyen, sadece duyan topluluk-ları gütmek çok kolaydır. Pekala partiler, fırkalar, tarikatlar, vakıf ve dernekler, nasıl bir topluluğun oluşması için çaba harcamaktadırlar? Kimler toplumu duygusal bağlarla bağlamakta, kimler düşünmeye sevk etmektedir? Kalp Gözü, Sırlar Dünyası gibi programlar, halkların müfekkiresine mi yoksa muhayyilesine mi hitap etmektedir? Aklı reddedip gönlü öne çıkaranlar bilmem ki düşünürler mi?
Bu topluma mensup kimileri, yüzlerce yıldan beri, insanlara mevzu bir hadisi, korku dağı gibi göste-rerek, onları kendine veya fırkasına bağlamak için çırpınıp durdular. İhtilafın rahmet olduğunu söylediler. Neredeyse mevcut bölük pörçüklüğü bununla meşrulaştırmaya çalıştılar. Oysa Rad Suresi 11. ayet-i kerimesi bambaşka bir ihtarda bulunmaktaydı: "... Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden, Allah onların durumunu değiştirmez ..."

Üzülsek de belirtmeliyiz ki mistik hezeyanlarda, deli saçması söylemlerde keramet ve/ya velayet soluğu ve esprisi vehmeden bir geleneksel yapı, mevcut zillet hayatının biricik müsebbibidir. Öy-leyse bu zihniyeti destekleyen ve/ya körükleyen her çaba zilletin sürmesine yardımcı olacaktır. Üstelik düşmanın gizli emellerine de katkı sağlayacaktır.

Nüfusu bir buçuk milyarı aşmasına rağmen dünyanın hiçbir coğrafyasında siyasal hakimiyetinden söz edilemeyen Müslümanların, bu hallerine sebep fikri acziyetleridir. Böyle iken hala ilkel ve akıl dışı, duyguları kamçılayan eserler, programlar neyin nesidir? Vahy-i ilahi rehberliğinde yeniden bir imal-i fikr seferberliği belki bizim silkinişimize derman olabilir. Sıradan halkı uyutmaktan, uyuşturmaktan vazgeçip uyarmanın vakti hala gelmedi mi? İslam'ın berrak ve bakir modeli dururken hala Osmanlı Misyonu deyip duranlara şaşırmamak elde mi?

Bence Büyük Ortadoğu Projesi ve benzeri oluşumların mimarları, ayrıca çalışmaya hiç ihtiyaç duymaksızın, Türkiye'nin muhafazakar televizyonlarındaki manevi motifli film ve programları desteklese yeter. Amaçlarına ulaşırlar. Zavallı, cahil, düşünemeyen halkın şuur altına yerleştirilmek istenen nedir? Onları maddecilik kirinden kur-tarayım derken işlenenler, şimdi de idealizm veya romantizm bataklığına sürüklemez mi halkı? İnsan ister istemez tarihi düşünüyor; Horasan Erenleri, Türkistan Dervişleri, Alp Erenler de benzer bir propaganda ile mi dolaştılar Orta Asya, Anadolu ve Balkanlarda? Bu şimdiki "esrar"cılar yoksa onların torunları mıdır?

Bir prototip olsun diye somut bir örnekle yazımı bitirmek istiyorum. Okuyucu/ seyirci düşünsün
ve hakikatin hangi istikamette seyrettiğini bizzat kendisi keşfetsin.

Kanal 7'de Aralık ayı içerisinde Villa adlı bir televiz-yon filmi yayınlandı. İlk bölümün konusu yaklaşık ve özetle şöyle idi: Dul bir kadın, kocasının zengin mirası içerisinde evli oğlu ve kızı ile yaşamaktadır. Kızı eroinman, oğlu müflis ve mafyanın eline düşmüş bir sanayici, kendisi de abartılı biçimde hasta halet-i ruhiyesi yaşamaktadır. Oğluna ve kızına olmadığı gibi kadının kendine de hayrı yoktur. Türk filmi ya, kötünün kötüsü işte. Sık sık hizmetçi değiştirmektedir. Geleni iki günde kovmaktadır. Sonunda dilsiz bir köylü kızını hizmetçi olarak tutarlar. Kız öksüz ve yetimdir. Hayalinde sıkça annesini görüp bazen yüzü gülmektedir. Kadın, muhafazakar kanalımızın dini duygularıyla olsa gerek önce kızın başındaki eşarbı çıkartıp atar ve takılmasını yasaklar. Şu anda askerde olan temiz bir çocuk da kızın taliplisidir.

Kız villada işe başlar. İşte o andan itibaren başına gelmedik iş kalmaz. İftiralara uğrar. İşkenceler görür. Kaçar. Yakalanıp getirilir yine işkence görür. Villanın bahçıvanı hariç diğer çalışanların tümü de hırsız, zalim ve kötü insanlardır.

Sonunda kızın yavuklusu askerden döner. Bir şekilde kız onunla birlikte kaçmayı başarır. Tabii geride yatağının üzerine bir not bırakmıştır: Keşke siz de konuşamasaydınız da benim ne çektiğimi anlasaydınız gibi bir not.

Sonuç? Sabahleyin uyanan herkes lal olduğu
nu anlamıştır. Kimse tek kelime dahi konuşama-maktadır.

Siz seyirci olsanız yüreğinizde ne hissedersiniz? Sıradan Türk seyircisi ne hissetti acaba? İşte ben tam bu noktada diyorum ki bütün izleyiciler geri zekalı bile olsa, onların geri zekalılıklarını sürdürmelerine yardımcı olacak en ufak bir ima ve işaret çakmaktan Allah'a sığınmak, Allah'tan korkmalıdır.
Zihin yönlendiren, tasavvur inşa eden medya işte bu işlevi görüyor. Halkını kendi eliyle uyuşturan bir toplumda Nato ve Bop'un işi kolaydır demekte haksız mıyım?

Akleden kalpleriyle fikreden, zikreden, fıkheden bir topluma ne kadar muhtacız!
 

*Umran Ocak 2005

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...