Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 315 | Mart  2005

                   

 

 


Asya’lı Ozan’dan İstanbul Hikayeleri Dinlemek İster misiniz?


Mehmed Durmuş

 

Metin Önal Mengüşoğlu, ‘Vahiy ve Sanat’ın daha mürekkebi kurumadan, şimdi de ‘İstanbul Hikayelerini -Metin Önal Mengüşoğlu, İstanbul Hikayeleri, İlke yay., İst-2004, 92 sayfa. yayınladı. Doğrusu tebrik etmeli ve Allah devamını getirsin demelidir... 
Bizim kuşak Müslümanlar arasında apayrı bir yeri olan, kendisini zevkle okuduğumuz, takip ettiğimiz Mengüşoğlu ağabey bu yeni ‘hikaye’ kitabında yeni bir tarz denemiş. ‘İstanbul Hikayeleri’ lafın gelişi,  o aslında bir tür anı kitabıdır. Kitap iki ‘gezgin’, iki kafadar genç insanın, tarihe, tabiata, estetik ve güzelliğe, gençlik duygularına ilişkin terennümleri; tarihle, tabiatla,, insanla, anılarla dopdolu o müstes-nâ şehir İstanbul’da bir anlamda hakikati arama serüveni gibidir. Ne yalan söyleyeyim, şöyle hafiften, ‘Musa ile âlim Kul’ hikayesini çağrıştıran bir kokusu da var...


‘İstanbul Hikayeleri’nin iki kahramanı var. Biri Muhtaç, diğeri Âciz; “biri Erzurum, biri Elaziz.” ‘Elaziz’ deyişi tabi ki Âciz’i ele veriyor... Zaten ‘Elaziz’i seçmesi bile boşuna değil. Bu demektir ki birinci kahraman Erzurum’lu, diğeri ise Elaziz’li. ‘Âciz’in -dilim varmıyor ama- Mengüşoğlu’nun kendisi olduğunda neredeyse hiç kuşku duymu-yorum. Fakat neden böyle sembolik bir ismi seçti-ğine tam bir anlam veremedim. ‘Muhtaç’ tamam, bunun izahını yapmak kolaydır; Ekmel bir Ğanî’nin karşısında bütün kullar elbette ‘fakîr’dirler. Fakat, diplomalarını yırtmış bu ‘Asyalı Ozan’a ‘Âciz’ adı hiç yakışmıyor. Üstelik de öyle inanıyorum ki, kendisinin yanında bir müslümandan “ben âcizâne” gibi bir söz işitecek olsa, hemen orada saatlerce bir müslümanın ‘âciz olamayacağı’ üzerine kelâm edecek bir insandır Metin bey...


Neyse... 
Bu iki kişiye, hikayeler boyunca yer yer ‘Mahrum’ adında sembolik bir üçüncüsü daha katılmaktadır. Anladığım kadarıyla ‘Mahrum’ da, Hak’dan, hakîkat-ten, sırât-ı müstakîmden nasipsiz bir tipleme oluyor. Hani şu, zaman zaman “ben sizin durduğunuz yerde durmuyorum diyerek (s.90) değiştiğini(!) söyleyen ve kendisini Müslümanlardan ayrıştıran, burnunun Müslümanlardan çok büyüdüğü mesajını veren liboş takımı var ya, işte onların tiplemesi.   


İtiraf etmeliyim ki, ‘İstanbul Hikayeleri’ İstanbul’u sevdiriyor. İçinizde o hikayelerin bir kahramanı ol-mak arzusu depreşiyor. Hele de, ‘hikaye’, ‘roman’ deyince, uçkur edebiyatından başka akıllarına başka bir şey gelmeyen Cumhuriyet dönemi tosuncuklarının sözde edebî eserlerini okumaktan iyice bunalmış olan bizim kuşağımız için, içinde çayın, namazın, sohbetin, insanca gezmenin, yürümenin geçtiği, adam gibi adam olmanın peşindeki bir arayışın bu hikayelerini okumak gerçekten zevk vericidir.


‘İstanbul Hikayeleri’nin aslında gerçek anılardan oluştuğunu yukarıda belirttik. Birtakım tarihi şahsiyetler açıkça zikrediliyor, bu açıdan da önemli. Necip Fazıl, Fikir yayınları sahibi -merhum- Nihat Armağan, Orhan Kemal bunlardan bazılarıdır. Sezai Karakoç’a hiç değilse yol üstünde elindeki filelerle yürürken rastlanmaktadır. Daha ilk hikayede ‘misafir sanatçı’ olarak karşımıza Fethi Gemuhluoğlu çıkmaktadır. “Allah beni kovalıyor, ben Allah’ı. Durun bakalım, hangimiz diğerimizi yarı yolda yakalayabileceğiz!” diyen, Kapalı Çarşı esnafının sevimli Fethi Ağabeyi... Onun bu tasavvufî yanı inceden eleştirilmektedir.


Evet, ‘Harita Kırığı’ başlıklı hikayede anlatılana göre Gemuhluoğlu, bir vakfın ya başkanı ya da önemli bir görevlisi olmalı ki, o vakfın binasında buluşuyorlar. Fakat Vakfın bulunduğu dairenin zilini çaldıklarında karşılarına çıkan ‘manken gibi bir kız’, ‘Muhtaç ve Âciz’e, “yanlış yere mi geldik?” diye düşündürtecek kadar şaşkınlık uyandırıyor. Derken Gemuhluoğlu bu iki genci içeri buyur ediyor ve o kızcağıza, misafirlere çay getirmesini söylüyor. Kızın arkasından ise ‘Fethi Ağabey’, o kızın ahlakına hayran olduğunu v.s. belirten bir şeyler söylemiş ve ardından da, “çocuklar siz hiç aşık oldunuz mu?” gibi sorular yöneltmiştir. Yani ‘Muhtaç ve Âciz’, bulundukları yerde ve misafiri oldukları kişiden duymayı belki akıllarından bile geçirmedikleri bir ‘sohbet’le mü-şerref olmuşlar ve tabi ki hayal kırıklığı doğur-muştur, anlatılmak istenen odur.       


Mengüşoğlu hikayelerde aslında felsefe, şiir, sinema, tasavvuf ve modernizm eleştirisi gibi bir çok alanda birden kalem sallamaktadır. Fakat takdir edilmeli ki eleştiriler, düşünce yazılarındaki gibi açıktan ve cepheden değil, bir edebiyat eserinde olabilecek kadar inceden ve biraz daha usturuplu biçimdedir. ‘Park Otel’den denize Bakmak’ hikayesinde, dürbünün öteki tarafından baktığınızda Şehrin ayı ini, tavşan deliği, fare yuvası, aslan kovuğu, örümcek ağı ve leylek yuvası, hasılı bilumum böcek, karınca, serçenin v.b. yuvalarını andıran bir görüntü arzettiğini fark ediyorsunuz... Bu tespitler aslında modern mimarî ve şehir planlamacılığına yönelik önemli eleştirilerdir. Şehrin insanının (İsmet Özel’in de-yimiyle ‘kaypak insan’ın) böceklere benzetildiğini, şehirde böcekleşmiş insanların yaşadığı anlamını çıkartıyorsunuz. Doğrusu, “hah, işte!” dediğim satırlar...        
Hele hele, şehir insanından, yakasında, kendisi gibi bir insanın kafasından oluşan bir rozet taşıyanını tasvir edişi var ki, okumamak eksiklik olur.      


Burada, Nihat Armağan’ın adının geçtiği bir anekdota yer vererek, Türkiye’de Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh, Hasan el-Bennâ, Mevdudî, Muhammed Hamîdullah gibi mlüslüman düşünür ve ilim a-damlarının Türkiye’deki İslamî uyanışa olan katkılarını da hayırla anmış olalım.      

‘Muhtaç ve Âciz’ birlikte Nihat Armağan’ın Fikir yayınevi bürosuna uğrarlar. Nihat Bey onlara çok sayıda kitap hediye eder. Ayrıca ellerine tutuşturduğu bir koli kitabı da, Cağaloğlu’ndaki Talebe Birliği’nin Kitap Kulübü’ne götürmelerini ricâ eder. İki genç emaneti yerine iletirler. Kitap kulübünün görevlisi genç, kendi ifadesiyle “hep yabancı müelliflerin” dediği kitapları görünce rengi değişir ve o kitapların “bizim inançlarımıza uygun kitaplar olmadığını” anlatmaya çalışır. Genç öğrenci, Birlik Başkanının odasını çalar ve fikrini almak ister. Kitaplara kırmızı kart gösterilmiştir! İçerde odasında oturan Başkan, hemencecik suç unsurunu buluvermiştir: Kitaplardan birinde ‘örneğin’ gibi kelimeler kullanılmıştır; bu adamın bir devrimci ya da bir sosyalist olması muhtemeldir!


‘Muhtaç ve Âciz’ getirdikileri kitapları koliye doldurarak, Nihat Beye geri götürürler.


Yine aynı hikaye içinde yer alan, İtalyan müsteşrik Anna Masala ile Park Otel’in lobisinde buluşmaları ve Anna Masala’nın bu iki gence, Türkiye’deki inkılaplar ve Müslüman kültürünün uğradığı gadir konusunda söyledikleri onlara ümit bahşeder, cesaret verir.


'İstanbul Hikayeleri’nin, başka başka şehirlerin de hikayelerini yanına katarak devamının gelmesini umalım ve yazarına teşekkür edelim.


Okumanız bol olsun...  

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...