|

Asya’lı Ozan’dan İstanbul Hikayeleri Dinlemek İster
misiniz?
Mehmed Durmuş
Metin Önal Mengüşoğlu, ‘Vahiy ve Sanat’ın daha mürekkebi kurumadan,
şimdi de ‘İstanbul Hikayelerini -Metin Önal Mengüşoğlu, İstanbul
Hikayeleri, İlke yay., İst-2004, 92 sayfa. yayınladı. Doğrusu tebrik
etmeli ve Allah devamını getirsin demelidir...
Bizim kuşak Müslümanlar arasında apayrı bir yeri olan, kendisini zevkle
okuduğumuz, takip ettiğimiz Mengüşoğlu ağabey bu yeni ‘hikaye’ kitabında
yeni bir tarz denemiş. ‘İstanbul Hikayeleri’ lafın gelişi, o aslında
bir tür anı kitabıdır. Kitap iki ‘gezgin’, iki kafadar genç insanın,
tarihe, tabiata, estetik ve güzelliğe, gençlik duygularına ilişkin
terennümleri; tarihle, tabiatla,, insanla, anılarla dopdolu o müstes-nâ
şehir İstanbul’da bir anlamda hakikati arama serüveni gibidir. Ne yalan
söyleyeyim, şöyle hafiften, ‘Musa ile âlim Kul’ hikayesini çağrıştıran
bir kokusu da var...
‘İstanbul Hikayeleri’nin iki kahramanı var. Biri Muhtaç, diğeri Âciz;
“biri Erzurum, biri Elaziz.” ‘Elaziz’ deyişi tabi ki Âciz’i ele
veriyor... Zaten ‘Elaziz’i seçmesi bile boşuna değil. Bu demektir ki
birinci kahraman Erzurum’lu, diğeri ise Elaziz’li. ‘Âciz’in -dilim
varmıyor ama- Mengüşoğlu’nun kendisi olduğunda neredeyse hiç kuşku
duymu-yorum. Fakat neden böyle sembolik bir ismi seçti-ğine tam bir
anlam veremedim. ‘Muhtaç’ tamam, bunun izahını yapmak kolaydır; Ekmel
bir Ğanî’nin karşısında bütün kullar elbette ‘fakîr’dirler. Fakat,
diplomalarını yırtmış bu ‘Asyalı Ozan’a ‘Âciz’ adı hiç yakışmıyor.
Üstelik de öyle inanıyorum ki, kendisinin yanında bir müslümandan “ben
âcizâne” gibi bir söz işitecek olsa, hemen orada saatlerce bir
müslümanın ‘âciz olamayacağı’ üzerine kelâm edecek bir insandır Metin
bey...
Neyse...
Bu iki kişiye, hikayeler boyunca yer yer ‘Mahrum’ adında sembolik bir
üçüncüsü daha katılmaktadır. Anladığım kadarıyla ‘Mahrum’ da, Hak’dan,
hakîkat-ten, sırât-ı müstakîmden nasipsiz bir tipleme oluyor. Hani şu,
zaman zaman “ben sizin durduğunuz yerde durmuyorum diyerek (s.90)
değiştiğini(!) söyleyen ve kendisini Müslümanlardan ayrıştıran, burnunun
Müslümanlardan çok büyüdüğü mesajını veren liboş takımı var ya, işte
onların tiplemesi.
İtiraf etmeliyim ki, ‘İstanbul Hikayeleri’ İstanbul’u sevdiriyor.
İçinizde o hikayelerin bir kahramanı ol-mak arzusu depreşiyor. Hele de,
‘hikaye’, ‘roman’ deyince, uçkur edebiyatından başka akıllarına başka
bir şey gelmeyen Cumhuriyet dönemi tosuncuklarının sözde edebî
eserlerini okumaktan iyice bunalmış olan bizim kuşağımız için, içinde
çayın, namazın, sohbetin, insanca gezmenin, yürümenin geçtiği, adam gibi
adam olmanın peşindeki bir arayışın bu hikayelerini okumak gerçekten
zevk vericidir.
‘İstanbul Hikayeleri’nin aslında gerçek anılardan oluştuğunu yukarıda
belirttik. Birtakım tarihi şahsiyetler açıkça zikrediliyor, bu açıdan da
önemli. Necip Fazıl, Fikir yayınları sahibi -merhum- Nihat Armağan,
Orhan Kemal bunlardan bazılarıdır. Sezai Karakoç’a hiç değilse yol
üstünde elindeki filelerle yürürken rastlanmaktadır. Daha ilk hikayede
‘misafir sanatçı’ olarak karşımıza Fethi Gemuhluoğlu çıkmaktadır. “Allah
beni kovalıyor, ben Allah’ı. Durun bakalım, hangimiz diğerimizi yarı
yolda yakalayabileceğiz!” diyen, Kapalı Çarşı esnafının sevimli Fethi
Ağabeyi... Onun bu tasavvufî yanı inceden eleştirilmektedir.
Evet, ‘Harita Kırığı’ başlıklı hikayede anlatılana göre Gemuhluoğlu, bir
vakfın ya başkanı ya da önemli bir görevlisi olmalı ki, o vakfın
binasında buluşuyorlar. Fakat Vakfın bulunduğu dairenin zilini
çaldıklarında karşılarına çıkan ‘manken gibi bir kız’, ‘Muhtaç ve
Âciz’e, “yanlış yere mi geldik?” diye düşündürtecek kadar şaşkınlık
uyandırıyor. Derken Gemuhluoğlu bu iki genci içeri buyur ediyor ve o
kızcağıza, misafirlere çay getirmesini söylüyor. Kızın arkasından ise
‘Fethi Ağabey’, o kızın ahlakına hayran olduğunu v.s. belirten bir
şeyler söylemiş ve ardından da, “çocuklar siz hiç aşık oldunuz mu?” gibi
sorular yöneltmiştir. Yani ‘Muhtaç ve Âciz’, bulundukları yerde ve
misafiri oldukları kişiden duymayı belki akıllarından bile
geçirmedikleri bir ‘sohbet’le mü-şerref olmuşlar ve tabi ki hayal
kırıklığı doğur-muştur, anlatılmak istenen odur.
Mengüşoğlu hikayelerde aslında felsefe, şiir, sinema, tasavvuf ve
modernizm eleştirisi gibi bir çok alanda birden kalem sallamaktadır.
Fakat takdir edilmeli ki eleştiriler, düşünce yazılarındaki gibi açıktan
ve cepheden değil, bir edebiyat eserinde olabilecek kadar inceden ve
biraz daha usturuplu biçimdedir. ‘Park Otel’den denize Bakmak’
hikayesinde, dürbünün öteki tarafından baktığınızda Şehrin ayı ini,
tavşan deliği, fare yuvası, aslan kovuğu, örümcek ağı ve leylek yuvası,
hasılı bilumum böcek, karınca, serçenin v.b. yuvalarını andıran bir
görüntü arzettiğini fark ediyorsunuz... Bu tespitler aslında modern
mimarî ve şehir planlamacılığına yönelik önemli eleştirilerdir. Şehrin
insanının (İsmet Özel’in de-yimiyle ‘kaypak insan’ın) böceklere
benzetildiğini, şehirde böcekleşmiş insanların yaşadığı anlamını
çıkartıyorsunuz. Doğrusu, “hah, işte!” dediğim satırlar...
Hele hele, şehir insanından, yakasında, kendisi gibi bir insanın
kafasından oluşan bir rozet taşıyanını tasvir edişi var ki, okumamak
eksiklik olur.
Burada, Nihat Armağan’ın adının geçtiği bir anekdota yer vererek,
Türkiye’de Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh, Hasan el-Bennâ, Mevdudî,
Muhammed Hamîdullah gibi mlüslüman düşünür ve ilim a-damlarının
Türkiye’deki İslamî uyanışa olan katkılarını da hayırla anmış
olalım.
‘Muhtaç ve Âciz’ birlikte Nihat Armağan’ın Fikir yayınevi bürosuna
uğrarlar. Nihat Bey onlara çok sayıda kitap hediye eder. Ayrıca ellerine
tutuşturduğu bir koli kitabı da, Cağaloğlu’ndaki Talebe Birliği’nin
Kitap Kulübü’ne götürmelerini ricâ eder. İki genç emaneti yerine
iletirler. Kitap kulübünün görevlisi genç, kendi ifadesiyle “hep yabancı
müelliflerin” dediği kitapları görünce rengi değişir ve o kitapların
“bizim inançlarımıza uygun kitaplar olmadığını” anlatmaya çalışır. Genç
öğrenci, Birlik Başkanının odasını çalar ve fikrini almak ister.
Kitaplara kırmızı kart gösterilmiştir! İçerde odasında oturan Başkan,
hemencecik suç unsurunu buluvermiştir: Kitaplardan birinde ‘örneğin’
gibi kelimeler kullanılmıştır; bu adamın bir devrimci ya da bir
sosyalist olması muhtemeldir!
‘Muhtaç ve Âciz’ getirdikileri kitapları koliye doldurarak, Nihat Beye
geri götürürler.
Yine aynı hikaye içinde yer alan, İtalyan müsteşrik Anna Masala ile Park
Otel’in lobisinde buluşmaları ve Anna Masala’nın bu iki gence,
Türkiye’deki inkılaplar ve Müslüman kültürünün uğradığı gadir konusunda
söyledikleri onlara ümit bahşeder, cesaret verir.
'İstanbul Hikayeleri’nin, başka başka şehirlerin de hikayelerini yanına
katarak devamının gelmesini umalım ve yazarına teşekkür edelim.
Okumanız bol olsun...
|