|

Yeryüzü Serüveni Üzerine
Hüseyin Alan
İnsanoğlu yaratılış kanunu gereği, doğumuna vesile olan anne babasını
seçme şansına sahip olmadan ama bir aileye sahip olarak dünyaya gelir.
Dünya’ya gelişini takdir eden Allah onun siyah, beyaz, sarı gibi
rengini, dişi veya erkek olarak cinsiyetini de tayin eder. Böylelikle
dar kapsamlı bir aile ve akraba grubuna sahip olur. Geniş planda ise;
aynı dilin konuşulduğu, ortaklaşa sürdürülen bir örfün hüküm sürdüğü,
bilgi-görgü birikimi diyebileceğimiz kültürel bir atmosferi paylaşan bir
toplumun üyesidir, artık. Velhasıl doğum ile başlayıp ölüm ile
neticelenecek hayat serüveninde bu gibi hazır bulduğu kimlik, asabiyet
ve çevre oluşumlarında bizzat kendi iradesi ile bir tercihi ve kararı
söz konusu da olmaz. Bir dönem etrafını tanımakla geçiren insan, zaman
içerisinde kişiliğini oluşturacak kültürel ortamda şekillenir. İçinde
serpilip geliştiği çevresi ona bir takım duygular, anlayışlar ve
davranış kalıpları ile değişik kimlikler yükler. Doğal gelişim
evresinde, içerisinde iyisi kötüsü pek ayırt edilmeden hazır bulunan
duyuş, anlayış ve davranış stillerinden oluşan kültürel harmoniyi
benimser, özümser ve kişiliği oluşur. Aynı toplumsal çevre’nin
içerisinde ince ayrım farkları olarak görünen ama hayatın anlamını
değiştiren farklı yaşam biçimlerini, çok da fark etmez / edemez. Bu
noktada o artık başlı başına bir insan, sorumluluk sahibi bir kişilik,
ayrı bir varlık olmuştur. Buraya kadar olup biten ve kendiliğinden
gelişen süreçte hemen hiçbir çaba sarf etmeden ve hemen herkes gibi o da
bir takım rolleri üstlenecek, dünyevi işleri için meslek seçiminde
bulunacak, evlenip aile kuracak, toplumsal yaşantısında statü arayışına
girişecek ve nihayet hayatını anlamlı kıla-cak olan ideolojik
aidiyete/bağlılığa yönelecektir. Genelde alışkanlık halinde sürdürülen
nice şeyleri benzerleri gibi doğru bilip uygulamaya, yaşatmaya ve
gelecek nesline miras bırakmaya devam edip gidebileceği gibi, nadiren de
olsa farklı algılamaları da tanımayı düşünebilecektir. Büyük kriz ve
savaşlar gibi olağan akışı değiştiren gelişmelerin olmadığı şartlarda bu
devran böyle sürecek ve nihayet hemcinsleri gibi o da kendine biçilen
ecelini doldurmuş olarak bu dünyadan ayrılacaktır.
İnsanoğlu çoğunlukla hazır bulduğu duygu, düşünce ve davranış
kalıplarını kolayına geldiği için, çok da araştırmadan, muhakeme edip
kıyaslamadan kabul ederek kimlik ve kişiliğini oluşturur. O kadar ki;
işin asl-u faslını oluşturan değer yargılarını, o yargıların referansı
olan dinini (batıl-hak olsun) de, atalarından aldığı gibi dosdoğru
varsayar. Ana dilinden, renginden, cinsinden, mesleğinden, statü-sünden,
toplumsal kültüründen ve ulus’undan dolayı hayatının her alanında
kullandığı birden çok kimliğe sahiptir aslında. İnsanoğlu bazen doğuştan
sahip olduğu, bazen de kendi seçimleri ve çabası ile elde ettiği
kimliklerinden dolayı dünyevi yaşantıda kazançlar umar / sağlar. Ama
hangisine sahip çıkarsa çıksın sonuçta, bundan elde edeceği bir takım
ge-tirileri ve kazancının büyüklüğü oranında da onunla övünerek kıvanır.
Dünyevi hayatının kolay geçmesi ve tatmini oranında bazılarını
sürdürmede veya değiştirmede beis görmeyecektir. Öne çıkarılan veya
geride saklanan kişiliklerde, yer değiştirmeleri kınanmayacak, hatta
takdir bile görebilecektir. Nihayet bu takdir edenler de kendisi gibi
çoğunluk olanlar olduğu için, bu böyledir.
Sosyoloji’nin üst kimlik, alt kimlik tartışmalarında yatan maksat ve
ölçütlerde, toplumsal yaşam içeri-sinde gerekli görülen dünya’sal
değerler ön plan-dadır. Gerek bireysel - toplumsal kimlik, etnik -
kültürel aidiyet ve gerekse siyasi-ideolojik ayırımlar, tamamen kendisi
ve ötekisi ile olan ilişkilerini düzenlemek, toplu yaşayışı
kolaylaştırmak ve farklılıkları çatışmaya dönüştürmemek içindir. Başat
kültür içinde farklılıkları ifade ederek kavgaların önünü almak adına
nötr değerler olarak ortaya konmaktadır. Oysa gerçekte, güçlünün temsil
ettiği ideoloji (günü-müzde demokrasi) revaç bulsun, barış içinde bir
arada yaşansın (küreselleşme ya da ortak paylaşma adına modern değerler
benimsenerek) ve herkes aynı kimlikle (özgür birey yaratılarak toplumsal
çözülme sağlanabilsin) ifade edilsin ve giderek küresel düzeyde hegemon
olanın yörüngesinde sistem bütünleşmesi sağlanabilsin. Bu ortamdan
istifade eden toplumlar ve ülkeler (günümüzde ulus üstü şirketler) belli
olduğu ve kurtlar sofrası önceden kurulduğu için, yarışa gir-diğini
sananlar yarışmaya saf saf devam edebilsinler. Böylelikle sisteme
muhalif olabilecek farklı anlayışlara ve taleplere ise fırsat
tanınmasın. Bu öylesine bir aldatmaca ki; tarihte kalmış kültür
kodlamaları (vahy’e tabii insancıklar!) dinî kimlik-lerle hareket ettiği
için kötü-barbar-ilkel sayılarak aşağılanacaklar ama günümüzde aynı işi
yapanlar, yeni kültürel kodlamalar ile (modern değerler) hareket eden
barışçıl-paylaşımcı-ilerlemeci ‘efendiler’ olacaklar. Geçmişi ‘din’
kavgaları, mezhep çekişmeleri olarak ilkellikle ve tarihin kara
sayfaları olarak niteleyen bu alçak zihniyet, günümüzü ‘çağdaşlık’ adına
dünyayı daha önce emsalinin görülmediği derecede vahşete sürükleyerek
rahat edecek. Oysa bu gün ‘dünya’ cılık adına süren kavgalar ve tarihe
aydınlık olarak geçen sayfalar, birileri lehine yürütülmekte olan ama
din karalanarak ustalıkla gizlenebilen aldatmacadan ibaret bir süreçtir.
Biz biliyoruz ki, sonuçları itibari ile insan bütün alt kimliklerini
bizzat kendi iradesi ve çabası ile seçtiği üst kimliğinden etkilenerek
şekillendirir / anlamlandırır. Yani benimseyip sahiplendiği ideolojisi
onu yönlendirmekte, alt kimliklerini de üst kimlik kalıbında değerli
kılarak kişiyi o ideolojinin adamı yaparken doğal olarak diğer
ideolojilerin de karşıtı yapmaktadır. İdeoloji derken; dünya hayatı ile
ilgili her şeyi, hayatı kuşatan bütün alanları, kendi itikadı yönünde
açıklama getiren değerler silsilesi ile oluşturulmuş yaşam biçimini,
kendine has bir dünya işleyişi öneren doktrin ve görüşleri kastediyoruz.
Dolayısı ile ve tabii olarak, Marksist dünya görüşünü benimsemiş birisi,
diğer tüm kimliklerini (duyuş, düşünüş ve yapıp etmeler) Marksist
değerler uğruna şekillendirip Marksizm adına anlamlı kılarken,
liberalizmi ideoloji olarak seçen birisi de diğer kimliklerini o
değerlerle anlamlı kılmaktan geri durmayacaktır. O halde bütün alt
kimlikler, seçilen ve hayatın anlamı kılınan üst kimlikle, yani ideoloji
ile anlamlı olmakta, onunla bir şey ifade ederken diğerlerini de
dışlamaktadır. Burada tabiidir ki her ideolojinin olmazsa olmazını, yani
kendini kendi adı ile var kılan, diğerlerinden de ayıran değerlerini,
bir başka deyişle ‘marka’nın alamet-i farikasını kast ediyoruz. Nasıl
ki; negatif özgürlük, özel mülkiyet, serbest Pazar ekonomisi ve
özelleştirilmiş küçük devlet anlayışından yoksun bir liberalizm,
liberalizm olmayacak; Üretim araçlarının mülkiyeti ve kapitalist üretim
sistemine sahip olan kapitalist’e esastan karşı olarak, emek-sermaye
çelişkisini diyalektiğinde tarihin emek lehine kaçınılmaz bir evrimle
yaşadığını, proleter sınıf bilinicini ve mücadelesini varlık-yokluk
meselesi sayan Marksist öğretiden çıkartmak da, Marksizm’i yok
edecektir. Liberal veya Marksist akide de temel görüşleri parçalamak
yahut hayatın diğer alanlarını bu akidelerin öğreti-sinden farklı
açılımlarla yorumlamak da aynı şekilde anılan ideolojileri
başkalaştırmak demektir. Yani, bir kişi liberal yahut Marksist ise,
bağlı olduğu ana görüşlerden kopmayacaktır/kopmaz. Aksi halde kendi
ideolojisine şirk karıştırmış olur ki, bu hiçbir ideolojide bu durumu
kabul etmez. Bu işin kuralı odur ki, esası itibarı ile bir ideoloji
kendi akidesi ile ya vardır, ya da yoktur. Aynı şekilde İslam’dan tevhid
ve şirk öğretisini, Uluhiyet ve Rububiyet anlayışını, ahiret bilincini
çıkarttığınızda da, aynı şekilde ortada İslam kalmayacak yahut var olan
da başka bir şey olacak ama İslam olmayacaksa, anlatılmak istenen budur.
Bu bağlamda, tabiatı ile İslam’ı ideoloji olarak seçen ve üst kimliğini
Müslüman olarak alan kişi, Müslümanlığını temel inançları ve
davranışları ile koruyacaktır. Dolayısı ile kendini de aşan değerler
silsilesi içerisinde bütün diğer kimliklerini, yükümlülüklerini,
vasıflarını, mensubiyet, aidiyet adına ancak İslam’dan meşruiyet bularak
sağlamlaştıra-caktır. Ki böylece o kişi Müslüman kalmaya devam ederken
söz gelimi Marksist veya liberal olmasın, yani dinine şirk
karıştırmasın. İdeoloji derken, İslam hariç diğer ideolojilerin
tanımları gereği insanlığa vaat ettikleri bu dünya ile sınırlı kaldığı
için, doğal olarak diğer hayatı reddetmişlerdir. Dolayısı ile o
ideolojiler sahiplenenine orada bir fayda sağlamadığında oyun bozanlık
edilemiyecektir. Kısacası onlar Kuran’a göre tarif edilen iki Hayat’tan
sadece birisini tercih etmiş, diğerini önemsememiş olmaktadır. Oysaki
İslam rakiplerinin aksine ( din olarak ancak İslam geçerli ) asıl yurt
olarak ahiret hayatını önemsemektedir.
Demek oluyor ki; insanoğlu bile isteye, bizzat kendi tercihi ile bir
ideoloji seçmek durumunda kalacak ve seçtiği bu ideolojik kimliğe göre
de dünya hayatını düzenleyerek yaşayıp gidecektir. Seçtiği ideolojik
kimliğin sonuçlarını da bizzat kabul etmiş ve tüm insanlar nezdinde bu
kabulü ile tanınıp bilinmiş olacaktır. Bu kabuller nedeni ile de
diğerlerinden öyle muamele görecektir. Müslüman’sa Müslüman muamelesi
görecek, liberal veya Marksist ise öyle anılacak ve öyle tanınacaktır.
İdeolojik tercihleri olan insanlar pek tabii olarak, yeterli
olduklarında da kendi düzenlerini ve devletlerini de kuracaklardır.
Tarihin akışı içinde gelişen nice ideolojik kimlikler, Devletler katında
bazen revaç bulup itibar görmüş ve bunun karşılığında da bu değerleri
taşıyanlar kazanç sağlamışlar, mutlu olmuşlardır. Tersi durumlarda ise,
(Kuran’ın ifadesi ile genelde sahici Müslümanlar) hep tedip edilip
zarara uğratılmışlardır. Bunun nedenleri tartışılabilir olmakla beraber
ortaya çıkan tablo budur. Tartışılamayacak olan kural ise, İslam’ın
İmtihan dünyası olarak adlandırdığı bu dünya hayatı, böylece sahici ile
sahtekar olanları ayırmak için tanınan bir süre ve verilen bir sermaye
olmasıdır. Açıklamaların belki de can alıcı noktası; kendine ait bir
ideolojinin hakim olmadığı bir düzende yaşamak durumunda kalan bir
insan’ın, hayatını nasıl devam ettireceği, kendi inançlarını nasıl
yaşayabileceğidir. Şüphesiz tüm ideolojiler inananlarına, böylesi bir
durumda yol gösterici açıklamalar ve tutumlar önermektedir. Tespit
edebildiğimiz kadarı ile en sorunsuz olanlar, İslam dışı ideolojileri
benimsemiş olanlardır. Çünkü, salikler bir biçimde mevcut düzene uyum
sağlayarak, uzlaşarak, gerektiğinde gizlenerek yahut iktidar oluncaya
değin sorumluluklarını erteleyerek yaşayabilme anlayışını
uygulamaktadırlar. Buna kendi ideolojileri de izin verdiği için bu böyle
gerçekleşmektedir. Ancak Müslümanlar söz konusu olduğunda durum
farklılık arz etmektedir. Kur’an’ın Allah’ı, Müslümanlardan hangi hal ve
vasat üzere olurlarsa olsun hep aynı tavrı sergilemelerini, aynilikle
tanınmalarını istemektedir. (Vüsat’ın yetip yetmemesi burada söz konusu
değildir) Çünkü kulluk ile ilgili yükümlülükler, genelde saklanıp
gizlenebilecek, uzlaşılacak veya ertelenebilecek özellikte değildir. Tam
tersi açıkça ifade edilip uygulama ile yayılmaya çalışılacak, söylenilen
şeylerin arkasında öncelikle söyleyenlerin durması gerekecektir. Bu iş
kolay ya da zor ortamlarda farklı uygulama yapılabilir özellikler
taşımayan bir inanışın özelliğidir.
Kuran’da Allah, insanların ancak “Müslüman” olmak kayd-ı şartı ile
takdir edileceğini, bunun dışında başka bir vasıfla dönüş yapanların
ziyana uğrayacağını açıkça beyan etmektedir. Bu durumda Müslüman kişi
için öncelik ve sonralık bu vasfı elde etmek, buna ulaşmak ve onu
korumaktır. Asıl kimlik ve kişiliği Müslümanlık olunca; diğer alt
kimliklerinin ve vasıflarının tümü buna göre bir anlam kazanmaktadır.
Her türden sahip olunan, gerek doğuştan gerekse sonradan elde ettiği
kimliklerinin tümü Müslümanlığına göre şekillenecek, Müslümanlığına
nispetle de değerli / değersiz olacaktır. Müslümanlık, bir tek İlah
anlayışından başlayarak bir değerler sıralaması yapmakta, bütün
değerlerini bir birini tamamlayanı olarak sunarken, birini diğerinden
ayırmamaktadır. Bir bütün olarak, parçalanma da kabul etmeyerek
(pazarlıksız) teslimiyete dayandırmaktadır. Başka türlü söylenecek
olursa; renk, cins, dil, meslek, statü sahipliği, bir ulusa ortak bir
tarihe ve gelecek düşüne sahip olmak, tek başına hiçbir şey ifade
etmemektedir. Bu sahip olunan vasıflar belki dünya hayatında ve insanlar
nezdinde bir kıymet-i harbiye’ye sahip iken Allah nezdinde beş paralık
karşılığı olmayan değerlerdir. Ama bu vasıflar İslam’a göre bir dizilişe
sokulduğunda ise bu kez Allah katında belli bir kazanca dönüşmektedir.
Ticaretimizi, evliliğimizi, statümüzü, ilişkilerimizi, ulusal kimlik ve
siyasetimizi İslam’a göre kurar / ayarlar, geliştirir ve yürütür isek,
Allah güzel bir karşılık vereceğini vaad etmektedir. Öyle ise, dünya
hayatını neye göre kurgulayıp uyguluyorsak ona göre de karşılık bulmamız
doğal olmalıdır. La- teşbih ve-la temsil; bu gün yer küre üzerinde
Amerikan vatandaşlığı, Avrupa da Alman vatandaşlığı, Türkiye de ise Türk
vatandaşlığı bir biçimde nasıl prim yapıyor ve ona göre de
ilgililerinden ve diğerlerinden, o oranda itibar görüyor ise, diğerleri
değil ancak Müslüman kimliği de, Allah nezdinde öyle prim yapacak ve
karşılık bulacaktır. Çünkü Allah nezdinde geçerli olan budur ve bu böyle
de açıklanmıştır. Yine misal olarak; hani bazı paralar vardır, dünyanın
her yerinde geçer, bazıları da vardır sadece o ülkede geçer ya, onun
gibi. Dünyalık ideolojilerin kazancı sadece bu dünyada geçen para
gibidir. Ahiret hayatında ise bu paralar maalesef geçmiyor olacaktır.
Bu dünyada insan olarak yaratılma ve yaşama şerefine / lütfüne erişmiş
isek, daha fazla vakit kaybetmeden Müslümanlığı tercih edip diğer
davranışlarımızı ve vasıflarımızı İslam’a göre ayarlamalı, Allah’ın bize
vermiş olduğu nimetleri (herkesin payına ne takdir edilmiş ise) onun
gösterdiği yolda kullanmalıyız. Dünya hayatı sonuçta bizlere verilmiş
bedava bir sermayedir. Bedava ele geçen sermayeyi doğru değerlendirmek,
gereği gibi kullanmak ise olsa olsa akıllı insanların işidir. Onun razı
gelmediği, reddettiği yollara düşerek sermayeyi oralarda kaybetmenin de
akıllılıkla işi olmasa gerek.
Sonuç olarak, öğreti gereği bir Müslüman fert olarak başlayacağımız
yeryüzü serüveninde, benzerlerimiz ile Ümmet kimliğine kavuşmanın
arayışına yönelmeli. Böylece dünyasal ideolojilerin kirliliklerinden bir
an önce kurtulmaya bakılabilsin. Bizi ortak kılan nice kimlikleri ve
değerleri sahici olanı ile değiştirerek ayaklarımızı sağlam basmalı,
ahiret’de karşılıksız kalacak işlerden uzak durmalıyız. Din’in direği
namazımız sadece Kevser suresinde tek kılınabilir (fe salli li Rabbike)
bir ibadet olarak emredilirken diğer bütün ayetlerde toplu
(akimüs-salah) kılınmaya teşvik edilmektedir. Bir kere bu önemsenmeli,
ciddiye alınmalıdır. Sonrası yardımlaşma, (Atüz-zekah), kaynaşma ve
kardeşler olarak sevme (inne-mel mü-minine ıhve) kendiliğinden gelişsin.
Bu bizi İstişare ile iş yapmaktan, toplu işler /hareket etmeye, fert
olmaktan ümmet olmaya, dolayısı ile hayatı beraber paylaşarak kendimizde
var olan küfr’ün hâkimiyet alanından, din’in hâkimiyet alanlarını
genişletme mücadelesine sevk edecektir. İşte İslamî kimliğimiz bizim
hayat anlayışımızı, davra-nış kalıplarımızı, hedef ve amaçlarımızı
böylece belir-lemiş olmaktadır. Böylelikle amaçsız, hedefsiz ve rast
gele bir savruluştan, amaçlı, hedefli ve anlamlı bir yaşama disiplinine
kavuşalım. Görülecektir ki Ulus tabiiyetimiz ve ideolojik kimliklerimiz,
onların yönlendirmeleri kendiliğinden kalkacak, yerine ise Din’i
kurallar gelecektir. Hakk’ın yanında tüm batıllar yok olmaya mahkûmdur.
Hele hak yolcuları planlı, amaçlı bir yürüyüşe beraber çıkmayı azm-ü
cehd-i kast etsinler bakalım, gerisini Allah halledecektir. Görelim
Mevla neyler, neylerse güzel eyler.
|