Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 315 | Mart  2005

                   

 

 


Yeryüzü Serüveni Üzerine

Hüseyin Alan

İnsanoğlu yaratılış kanunu gereği, doğumuna vesile olan anne babasını seçme şansına sahip olmadan ama bir aileye sahip olarak dünyaya gelir. Dünya’ya gelişini takdir eden Allah onun siyah, beyaz, sarı gibi rengini, dişi veya erkek olarak cinsiyetini de tayin eder. Böylelikle dar kapsamlı bir aile ve akraba grubuna sahip olur. Geniş planda ise; aynı dilin konuşulduğu, ortaklaşa sürdürülen bir örfün hüküm sürdüğü, bilgi-görgü birikimi diyebileceğimiz kültürel bir atmosferi paylaşan bir toplumun üyesidir, artık. Velhasıl doğum ile başlayıp ölüm ile neticelenecek hayat serüveninde bu gibi hazır bulduğu kimlik, asabiyet ve çevre oluşumlarında bizzat kendi iradesi ile bir tercihi ve kararı söz konusu da olmaz. Bir dönem etrafını tanımakla geçiren insan, zaman içerisinde kişiliğini oluşturacak kültürel ortamda şekillenir. İçinde serpilip geliştiği çevresi ona bir takım duygular, anlayışlar ve davranış kalıpları ile değişik kimlikler yükler. Doğal gelişim evresinde, içerisinde iyisi kötüsü pek ayırt edilmeden hazır bulunan duyuş, anlayış ve davranış stillerinden oluşan kültürel harmoniyi benimser, özümser ve kişiliği oluşur. Aynı toplumsal çevre’nin içerisinde ince ayrım farkları olarak görünen ama hayatın anlamını değiştiren farklı yaşam biçimlerini, çok da fark etmez / edemez. Bu noktada o artık başlı başına bir insan, sorumluluk sahibi bir kişilik, ayrı bir varlık olmuştur. Buraya kadar olup biten ve kendiliğinden gelişen süreçte hemen hiçbir çaba sarf etmeden ve hemen herkes gibi o da bir takım rolleri üstlenecek, dünyevi işleri için meslek seçiminde bulunacak, evlenip aile kuracak, toplumsal yaşantısında statü arayışına girişecek ve nihayet hayatını anlamlı kıla-cak olan ideolojik aidiyete/bağlılığa yönelecektir. Genelde alışkanlık halinde sürdürülen nice şeyleri benzerleri gibi doğru bilip uygulamaya, yaşatmaya ve gelecek nesline miras bırakmaya devam edip gidebileceği gibi, nadiren de olsa farklı algılamaları da tanımayı düşünebilecektir. Büyük kriz ve savaşlar gibi olağan akışı değiştiren gelişmelerin olmadığı şartlarda bu devran böyle sürecek ve nihayet hemcinsleri gibi o da kendine biçilen ecelini doldurmuş olarak bu dünyadan ayrılacaktır.

İnsanoğlu çoğunlukla hazır bulduğu duygu, düşünce ve davranış kalıplarını kolayına geldiği için, çok da araştırmadan, muhakeme edip kıyaslamadan kabul ederek kimlik ve kişiliğini oluşturur. O kadar ki; işin asl-u faslını oluşturan değer yargılarını, o yargıların referansı olan dinini (batıl-hak olsun) de, atalarından aldığı gibi dosdoğru varsayar. Ana dilinden, renginden, cinsinden, mesleğinden, statü-sünden, toplumsal kültüründen ve ulus’undan dolayı hayatının her alanında kullandığı birden çok kimliğe sahiptir aslında. İnsanoğlu bazen doğuştan sahip olduğu, bazen de kendi seçimleri ve çabası ile elde ettiği kimliklerinden dolayı dünyevi yaşantıda kazançlar umar / sağlar. Ama hangisine sahip çıkarsa çıksın sonuçta, bundan elde edeceği bir takım ge-tirileri ve kazancının büyüklüğü oranında da onunla övünerek kıvanır. Dünyevi hayatının kolay geçmesi ve tatmini oranında bazılarını sürdürmede veya değiştirmede beis görmeyecektir. Öne çıkarılan veya geride saklanan kişiliklerde, yer değiştirmeleri kınanmayacak, hatta takdir bile görebilecektir. Nihayet bu takdir edenler de kendisi gibi çoğunluk olanlar olduğu için, bu böyledir.

Sosyoloji’nin üst kimlik, alt kimlik tartışmalarında yatan maksat ve ölçütlerde, toplumsal yaşam içeri-sinde gerekli görülen dünya’sal değerler ön plan-dadır. Gerek bireysel - toplumsal kimlik, etnik - kültürel aidiyet ve gerekse siyasi-ideolojik ayırımlar, tamamen kendisi ve ötekisi ile olan ilişkilerini düzenlemek, toplu yaşayışı kolaylaştırmak ve farklılıkları çatışmaya dönüştürmemek içindir. Başat kültür içinde farklılıkları ifade ederek kavgaların önünü almak adına nötr değerler olarak ortaya konmaktadır. Oysa gerçekte, güçlünün temsil ettiği ideoloji (günü-müzde demokrasi) revaç bulsun, barış içinde bir arada yaşansın (küreselleşme ya da ortak paylaşma adına modern değerler benimsenerek) ve herkes aynı kimlikle (özgür birey yaratılarak toplumsal çözülme sağlanabilsin) ifade edilsin ve giderek küresel düzeyde hegemon olanın yörüngesinde sistem bütünleşmesi sağlanabilsin. Bu ortamdan istifade eden toplumlar ve ülkeler (günümüzde ulus üstü şirketler) belli olduğu ve kurtlar sofrası önceden kurulduğu için, yarışa gir-diğini sananlar yarışmaya saf saf devam edebilsinler. Böylelikle sisteme muhalif olabilecek farklı anlayışlara ve taleplere ise fırsat tanınmasın. Bu öylesine bir aldatmaca ki; tarihte kalmış kültür kodlamaları (vahy’e tabii insancıklar!) dinî kimlik-lerle hareket ettiği için kötü-barbar-ilkel sayılarak aşağılanacaklar ama günümüzde aynı işi yapanlar, yeni kültürel kodlamalar ile (modern değerler) hareket eden barışçıl-paylaşımcı-ilerlemeci ‘efendiler’ olacaklar. Geçmişi ‘din’ kavgaları, mezhep çekişmeleri olarak ilkellikle ve tarihin kara sayfaları olarak niteleyen bu alçak zihniyet, günümüzü ‘çağdaşlık’ adına dünyayı daha önce emsalinin görülmediği derecede vahşete sürükleyerek rahat edecek. Oysa bu gün ‘dünya’ cılık adına süren kavgalar ve tarihe aydınlık olarak geçen sayfalar, birileri lehine yürütülmekte olan ama din karalanarak ustalıkla gizlenebilen aldatmacadan ibaret bir süreçtir.

Biz biliyoruz ki, sonuçları itibari ile insan bütün alt kimliklerini bizzat kendi iradesi ve çabası ile seçtiği üst kimliğinden etkilenerek şekillendirir / anlamlandırır. Yani benimseyip sahiplendiği ideolojisi onu yönlendirmekte, alt kimliklerini de üst kimlik kalıbında değerli kılarak kişiyi o ideolojinin adamı yaparken doğal olarak diğer ideolojilerin de karşıtı yapmaktadır. İdeoloji derken; dünya hayatı ile ilgili her şeyi, hayatı kuşatan bütün alanları, kendi itikadı yönünde açıklama getiren değerler silsilesi ile oluşturulmuş yaşam biçimini, kendine has bir dünya işleyişi öneren doktrin ve görüşleri kastediyoruz. Dolayısı ile ve tabii olarak, Marksist dünya görüşünü benimsemiş birisi, diğer tüm kimliklerini (duyuş, düşünüş ve yapıp etmeler) Marksist değerler uğruna şekillendirip Marksizm adına anlamlı kılarken, liberalizmi ideoloji olarak seçen birisi de diğer kimliklerini o değerlerle anlamlı kılmaktan geri durmayacaktır. O halde bütün alt kimlikler, seçilen ve hayatın anlamı kılınan üst kimlikle, yani ideoloji ile anlamlı olmakta, onunla bir şey ifade ederken diğerlerini de dışlamaktadır. Burada tabiidir ki her ideolojinin olmazsa olmazını, yani kendini kendi adı ile var kılan, diğerlerinden de ayıran değerlerini, bir başka deyişle ‘marka’nın alamet-i farikasını kast ediyoruz. Nasıl ki; negatif özgürlük, özel mülkiyet, serbest Pazar ekonomisi ve özelleştirilmiş küçük devlet anlayışından yoksun bir liberalizm, liberalizm olmayacak; Üretim araçlarının mülkiyeti ve kapitalist üretim sistemine sahip olan kapitalist’e esastan karşı olarak, emek-sermaye çelişkisini diyalektiğinde tarihin emek lehine kaçınılmaz bir evrimle yaşadığını, proleter sınıf bilinicini ve mücadelesini varlık-yokluk meselesi sayan Marksist öğretiden çıkartmak da, Marksizm’i yok edecektir. Liberal veya Marksist akide de temel görüşleri parçalamak yahut hayatın diğer alanlarını bu akidelerin öğreti-sinden farklı açılımlarla yorumlamak da aynı şekilde anılan ideolojileri başkalaştırmak demektir. Yani, bir kişi liberal yahut Marksist ise, bağlı olduğu ana görüşlerden kopmayacaktır/kopmaz. Aksi halde kendi ideolojisine şirk karıştırmış olur ki, bu hiçbir ideolojide bu durumu kabul etmez. Bu işin kuralı odur ki, esası itibarı ile bir ideoloji kendi akidesi ile ya vardır, ya da yoktur. Aynı şekilde İslam’dan tevhid ve şirk öğretisini, Uluhiyet ve Rububiyet anlayışını, ahiret bilincini çıkarttığınızda da, aynı şekilde ortada İslam kalmayacak yahut var olan da başka bir şey olacak ama İslam olmayacaksa, anlatılmak istenen budur. Bu bağlamda, tabiatı ile İslam’ı ideoloji olarak seçen ve üst kimliğini Müslüman olarak alan kişi, Müslümanlığını temel inançları ve davranışları ile koruyacaktır. Dolayısı ile kendini de aşan değerler silsilesi içerisinde bütün diğer kimliklerini, yükümlülüklerini, vasıflarını, mensubiyet, aidiyet adına ancak İslam’dan meşruiyet bularak sağlamlaştıra-caktır. Ki böylece o kişi Müslüman kalmaya devam ederken söz gelimi Marksist veya liberal olmasın, yani dinine şirk karıştırmasın. İdeoloji derken, İslam hariç diğer ideolojilerin tanımları gereği insanlığa vaat ettikleri bu dünya ile sınırlı kaldığı için, doğal olarak diğer hayatı reddetmişlerdir. Dolayısı ile o ideolojiler sahiplenenine orada bir fayda sağlamadığında oyun bozanlık edilemiyecektir. Kısacası onlar Kuran’a göre tarif edilen iki Hayat’tan sadece birisini tercih etmiş, diğerini önemsememiş olmaktadır. Oysaki İslam rakiplerinin aksine ( din olarak ancak İslam geçerli ) asıl yurt olarak ahiret hayatını önemsemektedir.

Demek oluyor ki; insanoğlu bile isteye, bizzat kendi tercihi ile bir ideoloji seçmek durumunda kalacak ve seçtiği bu ideolojik kimliğe göre de dünya hayatını düzenleyerek yaşayıp gidecektir. Seçtiği ideolojik kimliğin sonuçlarını da bizzat kabul etmiş ve tüm insanlar nezdinde bu kabulü ile tanınıp bilinmiş olacaktır. Bu kabuller nedeni ile de diğerlerinden öyle muamele görecektir. Müslüman’sa Müslüman muamelesi görecek, liberal veya Marksist ise öyle anılacak ve öyle tanınacaktır. İdeolojik tercihleri olan insanlar pek tabii olarak, yeterli olduklarında da kendi düzenlerini ve devletlerini de kuracaklardır. Tarihin akışı içinde gelişen nice ideolojik kimlikler, Devletler katında bazen revaç bulup itibar görmüş ve bunun karşılığında da bu değerleri taşıyanlar kazanç sağlamışlar, mutlu olmuşlardır. Tersi durumlarda ise, (Kuran’ın ifadesi ile genelde sahici Müslümanlar) hep tedip edilip zarara uğratılmışlardır. Bunun nedenleri tartışılabilir olmakla beraber ortaya çıkan tablo budur. Tartışılamayacak olan kural ise, İslam’ın İmtihan dünyası olarak adlandırdığı bu dünya hayatı, böylece sahici ile sahtekar olanları ayırmak için tanınan bir süre ve verilen bir sermaye olmasıdır. Açıklamaların belki de can alıcı noktası; kendine ait bir ideolojinin hakim olmadığı bir düzende yaşamak durumunda kalan bir insan’ın, hayatını nasıl devam ettireceği, kendi inançlarını nasıl yaşayabileceğidir. Şüphesiz tüm ideolojiler inananlarına, böylesi bir durumda yol gösterici açıklamalar ve tutumlar önermektedir. Tespit edebildiğimiz kadarı ile en sorunsuz olanlar, İslam dışı ideolojileri benimsemiş olanlardır. Çünkü, salikler bir biçimde mevcut düzene uyum sağlayarak, uzlaşarak, gerektiğinde gizlenerek yahut iktidar oluncaya değin sorumluluklarını erteleyerek yaşayabilme anlayışını uygulamaktadırlar. Buna kendi ideolojileri de izin verdiği için bu böyle gerçekleşmektedir. Ancak Müslümanlar söz konusu olduğunda durum farklılık arz etmektedir. Kur’an’ın Allah’ı, Müslümanlardan hangi hal ve vasat üzere olurlarsa olsun hep aynı tavrı sergilemelerini, aynilikle tanınmalarını istemektedir. (Vüsat’ın yetip yetmemesi burada söz konusu değildir) Çünkü kulluk ile ilgili yükümlülükler, genelde saklanıp gizlenebilecek, uzlaşılacak veya ertelenebilecek özellikte değildir. Tam tersi açıkça ifade edilip uygulama ile yayılmaya çalışılacak, söylenilen şeylerin arkasında öncelikle söyleyenlerin durması gerekecektir. Bu iş kolay ya da zor ortamlarda farklı uygulama yapılabilir özellikler taşımayan bir inanışın özelliğidir.
Kuran’da Allah, insanların ancak “Müslüman” olmak kayd-ı şartı ile takdir edileceğini, bunun dışında başka bir vasıfla dönüş yapanların ziyana uğrayacağını açıkça beyan etmektedir. Bu durumda Müslüman kişi için öncelik ve sonralık bu vasfı elde etmek, buna ulaşmak ve onu korumaktır. Asıl kimlik ve kişiliği Müslümanlık olunca; diğer alt kimliklerinin ve vasıflarının tümü buna göre bir anlam kazanmaktadır. Her türden sahip olunan, gerek doğuştan gerekse sonradan elde ettiği kimliklerinin tümü Müslümanlığına göre şekillenecek, Müslümanlığına nispetle de değerli / değersiz olacaktır. Müslümanlık, bir tek İlah anlayışından başlayarak bir değerler sıralaması yapmakta, bütün değerlerini bir birini tamamlayanı olarak sunarken, birini diğerinden ayırmamaktadır. Bir bütün olarak, parçalanma da kabul etmeyerek (pazarlıksız) teslimiyete dayandırmaktadır. Başka türlü söylenecek olursa; renk, cins, dil, meslek, statü sahipliği, bir ulusa ortak bir tarihe ve gelecek düşüne sahip olmak, tek başına hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu sahip olunan vasıflar belki dünya hayatında ve insanlar nezdinde bir kıymet-i harbiye’ye sahip iken Allah nezdinde beş paralık karşılığı olmayan değerlerdir. Ama bu vasıflar İslam’a göre bir dizilişe sokulduğunda ise bu kez Allah katında belli bir kazanca dönüşmektedir. Ticaretimizi, evliliğimizi, statümüzü, ilişkilerimizi, ulusal kimlik ve siyasetimizi İslam’a göre kurar / ayarlar, geliştirir ve yürütür isek, Allah güzel bir karşılık vereceğini vaad etmektedir. Öyle ise, dünya hayatını neye göre kurgulayıp uyguluyorsak ona göre de karşılık bulmamız doğal olmalıdır. La- teşbih ve-la temsil; bu gün yer küre üzerinde Amerikan vatandaşlığı, Avrupa da Alman vatandaşlığı, Türkiye de ise Türk vatandaşlığı bir biçimde nasıl prim yapıyor ve ona göre de ilgililerinden ve diğerlerinden, o oranda itibar görüyor ise, diğerleri değil ancak Müslüman kimliği de, Allah nezdinde öyle prim yapacak ve karşılık bulacaktır. Çünkü Allah nezdinde geçerli olan budur ve bu böyle de açıklanmıştır. Yine misal olarak; hani bazı paralar vardır, dünyanın her yerinde geçer, bazıları da vardır sadece o ülkede geçer ya, onun gibi. Dünyalık ideolojilerin kazancı sadece bu dünyada geçen para gibidir. Ahiret hayatında ise bu paralar maalesef geçmiyor olacaktır.

Bu dünyada insan olarak yaratılma ve yaşama şerefine / lütfüne erişmiş isek, daha fazla vakit kaybetmeden Müslümanlığı tercih edip diğer davranışlarımızı ve vasıflarımızı İslam’a göre ayarlamalı, Allah’ın bize vermiş olduğu nimetleri (herkesin payına ne takdir edilmiş ise) onun gösterdiği yolda kullanmalıyız. Dünya hayatı sonuçta bizlere verilmiş bedava bir sermayedir. Bedava ele geçen sermayeyi doğru değerlendirmek, gereği gibi kullanmak ise olsa olsa akıllı insanların işidir. Onun razı gelmediği, reddettiği yollara düşerek sermayeyi oralarda kaybetmenin de akıllılıkla işi olmasa gerek.

Sonuç olarak, öğreti gereği bir Müslüman fert olarak başlayacağımız yeryüzü serüveninde, benzerlerimiz ile Ümmet kimliğine kavuşmanın arayışına yönelmeli. Böylece dünyasal ideolojilerin kirliliklerinden bir an önce kurtulmaya bakılabilsin. Bizi ortak kılan nice kimlikleri ve değerleri sahici olanı ile değiştirerek ayaklarımızı sağlam basmalı, ahiret’de karşılıksız kalacak işlerden uzak durmalıyız. Din’in direği namazımız sadece Kevser suresinde tek kılınabilir (fe salli li Rabbike) bir ibadet olarak emredilirken diğer bütün ayetlerde toplu (akimüs-salah) kılınmaya teşvik edilmektedir. Bir kere bu önemsenmeli, ciddiye alınmalıdır. Sonrası yardımlaşma, (Atüz-zekah), kaynaşma ve kardeşler olarak sevme (inne-mel mü-minine ıhve) kendiliğinden gelişsin. Bu bizi İstişare ile iş yapmaktan, toplu işler /hareket etmeye, fert olmaktan ümmet olmaya, dolayısı ile hayatı beraber paylaşarak kendimizde var olan küfr’ün hâkimiyet alanından, din’in hâkimiyet alanlarını genişletme mücadelesine sevk edecektir. İşte İslamî kimliğimiz bizim hayat anlayışımızı, davra-nış kalıplarımızı, hedef ve amaçlarımızı böylece belir-lemiş olmaktadır. Böylelikle amaçsız, hedefsiz ve rast gele bir savruluştan, amaçlı, hedefli ve anlamlı bir yaşama disiplinine kavuşalım. Görülecektir ki Ulus tabiiyetimiz ve ideolojik kimliklerimiz, onların yönlendirmeleri kendiliğinden kalkacak, yerine ise Din’i kurallar gelecektir. Hakk’ın yanında tüm batıllar yok olmaya mahkûmdur. Hele hak yolcuları planlı, amaçlı bir yürüyüşe beraber çıkmayı azm-ü cehd-i kast etsinler bakalım, gerisini Allah halledecektir. Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...