|

Modernizm İle Gelenek Arasında İnsan
Ramazan Yazçiçek
Bu
çalışmada modern hayat ile gelenek arasında kalan insanın açmazı
incelenmektedir. Yazıda, mo-dern toplumların problematiğine dayalı
olarak yenilenen paradigmaların genel mantığına değinilmektedir. Yazının
ilerleyen bölümlerinde, İslâm’ın ‘teolojik fayda’ kuşatmasında olduğu
fikri ileri sürülmektedir. Modernitenin dayattıklarına ve popülizme esir
alınan insan psikozuna kısa değiniden sonra gelenek ve geleneğin üzerine
oturduğu hurufî, batınî zemin makale ölçeğinde incelenmektedir. Yazı,
içinde bulunulan girdaptan çıkış çarelerine dair değerlendirmelerle
tamamlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Modernizm, Gelenekselcilik, Tüketim, Tüketim Toplumu,
Popülizm, Batınîlik, Hurufîlik, Sembolizm.
Modernizm İle Gelenekselcilik Arasında İnsan ya da İki Cehennemi
Yaşamak
Günümüz insanı tam bir malûllük içerisindedir. Enformasyonun,
teknolojinin ve de nesnel zeminde yaşam kalitesinin artmasına rağmen bu
böyledir. Keza insanın malûllüğü refaha olan mahrumiyetinden değildir.
Dünyamızda milyonlarca insanın açlıktan, yetersiz beslenmeden ölmesine
rağmen özellikle batılı insan refah açısından doyum noktasına
ulaşmıştır. İnsanın asıl malûllüğü fikrîdir ve dolayısıyla mutlu
olmamasındadır. Çünkü müreffeh olmak mutlu olmak demek değildir.
İnsanlar, çözümü, ‘sözün tükendiği nokta’, ‘tarihin sonu’ olarak sunulan
‘modern hayat’ tarzında ya da yeni insanî bir boyut arayışı içerisinde
moderniteye eklemlenerek birebir gelenekte aramaktadırlar. Batı, kendi
medeniyetini, sözün tükendiği nokta sanmakta daha vahimi bu paranoyayı
dayatmaktadır. Tarihin sonu; sözün tükendiği nokta, bizce sonun
başlangıcı; asıl üretilmiş değerlere mutlakiyet atfetmenin, herşeye
maddî zaviyeden bakmanın iflâsıdır. Ancak bu iflas maneviyatçı, ruhçu
eğilimlerin meşruiyeti de değildir.
Kaçınılmaz olan değişim olgusu beraberinde kişilik çatışmalarını
getirmiştir. “Yaralı bilinç” kavramının burada kastı izah ettiğini
düşünüyorum. Bu, toplumların farklı iki zıt(gibi) epistemik kaynaktan
beslenmesi; gelenek ve modernlik paradigmaları arasında kalınması
sonucunda gelinen şizofrenik bozuklukların ifadesi gibidir. Bir tarafta
zihinsel yapıları hâlâ geleneğe bağlı olan insan bir diğer tarafta aynı
insanın modernliği sindirme zorluğu bulunmaktadır. Bu anlamıyla da
“modernite” ve “gelenek” gibi iki farklı çelişik paradigma, uyumlu bir
eklemlenmeyi olanaklı kılan hiç bir köprüye sahip değildir. Dolayısıyla
diyaloğa da ancak indirgemeci bir yaklaşımla girebilirler. Modernlik,
geleneğin ölçüleriyle tartılmış gelenek de modernliğin şiddetli
çelmelerine maruz kalmıştır. Ortaya çıkan ise sakat bir bakış ve bu
bakışın tasvir ettiği nev’î şahsına münhasır ruhsal tavırlar arasında
başgöster bir ayrılma olmuştur (Bozkurt, 1999). Ortaya çıkan bütün bu
paradoksal durumların mağduru kuşkusuz insandır.
Daha önceki bir yazımızda (Bkz.: Yazçiçek, 2004) günümüz insanının
Modernizm ile Gelenekçilik arasında iki cehennemi yaşamakta olduğunu
söylemiştik. Bizi bu tanımlamaya götüren saikler, doğrusu yeni
açılımlarda bulunma imkânı da verdi. Zira Modern olana teslimiyet ile
geleneksel olanı sürdürmenin kuşatmasında olan insan, adeta tarihinin
mağduriyetini yaşamaktadır. Birini diğerinin gözüyle yorumlayıp değer
biçmediğimiz bu yaklaşımları, zamanla mukayyet olmayan vahy karşısındaki
pozisyonlarıyla değerlendirdik. Zira ilgili paradigmalar meşruiyetlerini
zamanla tahditten almakla güdük kalmışlardır. Farklı dönemlerde farklı
kuşatmaları yaşayan insan modern dönemde ise iki yanlıştan birine
alternatifsiz olarak mahkum olmuş-tur. Allah tanımaz ütopyaya
teslimiyet, tarihi boyunca inanmadan yaşayamayan insanın öz varlığına;
insan oluşuna, ters düşen bir dayatmadır. Bu, tam anlamıyla insanın
tükenmesidir. Buna mukabil modern kuşatmaya direnen insan ise geçmişin
ayıklanmamış geleneğine mahkum olmuştur. Keza biz, geleneğin de modern
olandan daha az riskli olmadığını söylü-yoruz. Modern olanda tükenmek ne
ise gelenek bataklığına rıza göstermek de odur.
Modernizmin ve gelenekselciliğin vahyî ve insanî gerçekliği bir bütün
olarak dikkate almamış olmaları genel olarak eleştirimizin sebebidir.
Geçmişten günümüze vahyi devre dışı bırakan eğilimler geçici olduğu gibi
tarih sahnesinden çekilmeleri de kaçınılmaz olmuştur. Çözümsüz oluşları
da burada yatmaktadır. Başarıları mevziîdir, keza ortaya koydukları,
kalıcı ve faydalı olmanın çok uzağındadır. Bir olgunun vahyi
işaret/temsil etmesi noktasında kalıcı ve faydalı olma unsurlarını
taşıması gerektiği, bunun önemli hatta belirleyici olduğu kanaâtindeyim.
Ne gelenek ne de bugün tehdidi altında olunan modern izmler ebedidir.
İnsanın, modernitenin kuşatmasından ve geleneğin gizeminden kurtulma
zorunluluğu vardır. Bu kuşatmadan kurtulmanın sosyaliteye rağmen
olamayacağı da açıktır. Zira insan sosyal bir varlıktır. Modern
dayatmaların yalnızlaştırdığı insanın kaçışı çözüm aradığı gelenek
sığınağı olmamalıdır. O halde yeniden çözüm keşfine çıkma mecburiyeti
vardır. Bizce çözüm, moderleşme ve tarihin çöplüğüne razı olmanın
dışında bir yerlerde aranmalıdır. Kuşatmanın zorlu oluşu ve hızla
yaygınlaşması çözüm keşfine çıkmanın ivediliğini beraberinde
getirmiştir. Sıkın-tıyı aşma, bilinç ve buna dayalı olarak pratik
geliş-tirmeksizin mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla bireysel değişim ve
toplumsal dönüşümü mümkün hatta zorunlu kılacak inşaî bir potansiyele
yeniden ihtiyaç vardır. Bu potansiyel vardır ve yeni değil yeniden keşfe
muhtaçtır.
Modern Toplumların Problematiğine Dayalı Olarak Yenilenen
Paradigmalar
Modern toplumların problematiğine dayalı olarak ortaya çıkan sorunlara
çözüm arayışları farklı paradigmaların oluşmasını sağlamıştır.
Modernitenin çoğu kez düşün hayatına taşıdığı kirlilikler olan bu
paradigmalar, çözüm olmaktan öte zihnî bulanıklığı artırmaktadırlar.
Dolayısıyla çözüm olarak sunulanlar yeni birer sorun olmakta hatta din
gibi algılanmaktadırlar. Bu paradigmaların “dinsel” oluşları daha bir
kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Çünkü mo-dern problemlere
gelenekten çözüm ararken talep daha çok maneviyat ayıracınadır. Vahy
manevîdir oysa her manevî, ruhçu olan vahy değildir. Keza ‘manevî’ olan
hak ve batılı içiçe barındırabilir. Örneğin dinsel çoğulculuk, dinsel
ırkçılık ve bunların uzantıları gibi farklı yönelimler bu türdendirler.
Bunlar, gelenek zemininde ve fakat modern formda arz-ı endam eden
paradigmalardır.
Bunların bir kısmı modern teoloji denemeleridir ancak zemini itibariyle
gelenek kültürüne; mistisizm temeline dayanmaktadırlar. Bunlara, modern
problemlere dair yenilenen paradigmalar da diyebiliriz. Dolayısıyla
modern toplumlar gerçekliğinde problemlerin çözümü tartışılırken, İslâm
kültür zemininde, hangi düşünsel ortamda temellendiklerini de bilmek
zorundayız. İçiçeliğin yaşandığı pluralizm gibi teoloji denemeleri bir
yönüyle kadim kültüre dayanmasına rağmen tezahürleri moderndir. Burada
geleneğin modernizmle hesaplaşmasından öte hafsalayı daraltan bir
içiçelik yaşanmaktadır. Bu du-rumla adeta gelenek, moderlik hatta
postmodern yaklaşımların senfoni tarzında ironisi yaşanmakta; birbirlerini dönüştürmeye zorlamaktadırlar.
Bugün çoğulcu tezlerle ortaya konulanlar kadar önemli olan onların hangi
siyasî iradeyle eşgüdümlü olduğu/oluşturulduğudur. Bu bağlamda arkaplan
doğru okunmadığı takdirde, çatışmaya dikkat çe-kerek, mutlak güce teslim
olmanın dışında alternatif olmadığı vehmine kapılmak kaçınılmaz gibi...
Ya cehennem ya küreselleşme, diyalog, çoğulculuk dayatması bu vehmi
beslemeye yaramaktadır. Di-yaloğa(!) karşı olanları harici veya terörist
olarak niteleme (Bkz.: İktibas, 2004) de aynı hafifmeş-repliğin
dayanılmaz noktasıdır. Aslında bu da iki cehennemden birine razı etme
politika kastının “ağızdan kaçırılan”ıdır. Bir tarafta adına ‘diyalog’
denilen nemenem olduğu belli olmayan bir hesap, bir diğer tarafta ise
tarihsel ağırlığıyla itham ve terörist tescillemesi…
Medeniyetler çatışmasında taraf kılınan Batı olağan-üstü bir kudretin
zirvesinde, süper güce sahip, rakibi haritadan silinmiş, ekonomik meydan
okuyacak muhatap bulamayan, güvenlik ve iktisadî muhtari-yeti olan bir
mutlak güç olarak konumlandırılmaktadır. Batılı güçler, menfaatlerinin
meşrûiyeti için kendilerini, ‘Hür Dünya’, ‘Dünya Toplumu’ diye
nitelendirmektedirler. Tek meşrûiyet(!) dayanakları doyumsuzlukları olan
Batılılar, her hür birey ve ülkeye müdahale ve işgallerinde
kendilerinin, -yerel yedekleri aracılığıyla- “Dünya Topluluğu” adına
hareket ettiklerini ileri sürmektedirler. Batılı heyula, meşruiyetini
ifsada çalıştığı zeminden temine çalışmaktadır.
Bu konjoktürde ortaya çıkan çoğu felsefî öneriden ibaret olan yeni
teoloji denemelerinin de dinî değil siyasî hedeflerî mebnî yaklaşımlar
olarak bu gelişmelere çanak tuttuğu görülmektedir. Hıristiyan ve Yahudi
teolojisini çoğulcu bir zeminde eleştirmek mümkün ise de İslâm açısından
böyle bir yaklaşım temellendirilemez. Keza bu modern ve geleneğe olan
yönelimler içn de böyledir. Kriterleri belli olan İslâm’ı, uçları açık,
ideolojik, felsefî sav diyebileceğimiz modern ve gelenek eksenli nev’î
paradigmalarla karşılama imkânı yoktur. İlgili paradigmalar, meşrûiyet
sorunu yaşamamak için çoğu kez gelenekten referanslar aranarak
oluşturulmuşlardır. Bu ve benzeri çabalarla Batının, Kilise odaklı
problematik etrafındaki çözüm arayışları hem yöntem hem de içerik
itibariyle İslâm kültür zeminine taşın-mıştır. Kuşkusuz İslâm kültür
zemininde de sorunlar vardır. Ancak bu sorunlar ne içerik itibariyle
aynı ne de çözüme dair yöntem açısından aynıdır. Çoğukez ideolojik olan
tanımlamalar, ilâhî kriterlere karşı alternatif sunulmaktadır. Modern
teoloji denemelerinin en malûl yanı ise esas itibariyle dinlerin
birbirlerine karşı taşıdıkları gerçek niyetlerin önemini fazla
azımsamalarıdır.
Dinsel Irkçılık diye kavramsallaştırdığımız bir diğer sapma da aslında
geçmişten günümüze devam eden bir yaklaşımdır. Farklı ve özel olma
karakteri üzerine oturan ırkçılığın meşruiyetini dinden almaya kalkması
geçmişten günümüze dek süregelen bir sığınma, meşruiyet talebidir.
İslâmın, ırkçılığı ortadan kaldırmayı kendisi için öncelikli hedef
edinmişken, kendisinin ırkçılık tarafından meşruiyet delili olarak
gösterilmesi kadar ironik başka bir durum olabilir mi? İslâm’ın
reddettiği ırkçılığın, yine İslâm ile temellendirilmeye kalkışılması
geçmiş ümmetlerin ayak izlerini takip etmekten başka bir şey değildir.
İslâm kültür zemininde ilk dönem müslümanları arasında Ümeyyecilik
şeklinde ortaya çıkan dinsel ırkçılık, toplumları ifsada götürecek
örnekler bırakarak sahneden çekilmişti. Tepki olarak gelişen Şu’ûbiyye
ise aynı saiklerle doğmuş ve kendisini din ile temellendirmeye
çalışmıştı. Şimdilerde ise kışkırtan bir eda ile ‘Türk Müslümanlığı’
gündeme sürülmektedir. Bizce yeni bir ‘Türk Dini’ (Bkz.: Aktay, 2000)
projesi olan bu sapma da siyasî hedefleri ağır basan modern ancak
gelenek zeminli bir paradigmadır.
Evrensel vurguları baskın bir din olan ‘İslâm’ın, modern bir din haline
getirilerek ‘millî’leştirilmesi, Cumhuriyetin kurulmasından itibaren
siyasetin gözettiği en önemli hedeflerdendir. Bu projenin sahipleri,
amaçlarını ortaya koyarken, ‘Kur’an Müslümanlığı’ yerine, ‘Türk
Müslümanlığı’ tanımını esas almışlardır. Türk Müslümanlığı deyimi,
dinsel ırkçılık paradigmasının yerel-Türk versiyonudur. Bu deyimin
isimlendirdiği proje ile İslâm’ın hem gündelik hayatta asgariye
indirilmesi hem de makro düzeyde siyasete yön verme işlevinden
uzaklaştırılması hedeflenmekte ve dinin böylesi bir versiyonu da topluma
benimsetilmeye ça-lışılmaktadır.
İslâm, ‘Teolojik Fayda’ Kuşatmasında
Vahyin bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkar eden, salt aklın kabul
ettiği bir Tanrı anlayışı olan Deizm’den (Deizm, vahyi, vahyin
bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkâr ederek, yalnızca akıl yoluyla kavranan
bir Tanrı’nın varoluşuna inanır) (Cevizci, 2000) herbir dine yol
arayanlar, aslında kayıtlardan kurtulmak; kendilerince özgür olmak (!)
istemektedirler. Ancak buradaki “özgürlük” kuşkusuz esaretten kurtulma
değil bilakis iflah olmaz bir esarete düçar olmadır. Bu inan üzere
olanlar, dini kayıtlardan kurtulmak isterken, “dini” kendi hedeflerine
ulaştırıcı olarak da görmektedirler. ‘Dinin’ dine rağmen bu tarz politik
kullanımına teolojik fayda adını vermek isti-yorum. Bu tanımlamanın
içini dolduran saik, amaç olarak görülene ‘her yolu mübah’ kabul
etmedir. Esas itibariyle İslâm pragmatik yaklaşımları asla kabul etmez.
Keza bu yöntem, beşerî mülahazalar tarafından da (en azından) teoride
pek kabul görmez. Ancak ister kadim isterse modern paradigmalar olsun
çoğu kez bu yönteme başvurmuşlardır. Bunu, vahye karşı oldukları halde
onun ağzıyla yapmaları ise faydacı duruşun da ötesinde büsbütün ahlâkî
bir sorundur.
Dinin yükselen değer olması kuşkusuz materyalizmin iflası açısından
önemli ve kayda değerdir. Ancak din, kitlelerin pasifize olmasına, hak
ile bulanmış batılın örtülmesine, inceltilmiş küresel din formunda bir
araç noktasına indirgenecekse, bu, İslâm’ın uzağında oluşturulan yeni
bir dindir. Müslümanlar açısından anlamlı tek nokta, dinin İslâm
olmasıdır. Keza vahyin dışındaki unsurlara referansla temellendiren her
bir din, milli, kültürel ve küresel beklentileri karşılamaya ayarlanmış,
sekülarize hedefli tasarımlardır. Modernist ve gelenekçi din
aydınlarının aynı söyleme kışkırtılmış gibi İslâm hakkında hüküm verme
merciî olmaya kalkışmaları da söylediklerimizi teyid eder argümanlardır.
Bu durum iki çözüme/dayatmaya muhtaç edilen günümüz insanının alternatif
arayışını daha bir elzem kılmaktadır.
Modernite
-Modern Bilim İman Talebinde-
Tanrı-merkezli görüşün Aydınlanmayla birlikte insan-merkezli bir görüş
zeminine kayması problemlerin çözümünü de salt insanî sınırlara
terketmiştir. Bununla, zoraki merkez tayini kendine rağmen sorunları
kaçınılmaz kılmıştır. Gelenek, aslında modern olanı tanımlamakla kendi
sınırla-rını daha rahat belirlemiştir. Gelenekselciler, hakiki dinin
muhafazasının, profan (lâdini) ya da başka bir isimle modernistik dünya
görüşüyle mümkün olmadığına; vahyin devamlılığını sağladığı için
geleneğin saf dışı bırakılmasıyla Allah’tan uzaklaştıran dev bir tuzağın
kurulduğu sahne olarak tanımlanan dünya ile modernizmin tehlikesine
dikkat çeker-ler (Nortbourne, 1995: 24). Modern uygarlık için en uygun
sıfatın ‘profan’; modernizmin profan ba-kış açısının müşahaslaşmış şekli
olduğu söylenerek (Nortbourne, 1995: 40,93) genellemeci bir yakla-şımla
ifrada giderler. Bu bakış açısıyla değişimin gelenekselden profana doğru
olacağı, dünyevî olan lehine semavî olanın reddi vurgusuyla da geleneğin
mutlak meşruiyeti tescillenir (Nortbourne, 1995: 41, 42). Nortbourne,
bilim kelimesinin yerine “modern bilim” tabirini kullanır ve modern
bilime olan imanı “modern”lik üzerinden sorgulayarak esas itibariyle
bilime yönelik bir eleştirinin olmadığını çünkü bunların temelinin de
metafiziğe dayandığını söyler (Nortbourne, 1995: 47). Nortbourne, Modern
bilim karakterinin gözlemsel, rasyonalistik (akılcı) ve güçlü bir
biçimde hümanist; insanı, faliyetlerinin görücüsü, yapıcısı ve
planlayıcısı; aynı zamanda onların tek müstefidi olarak gör-
düğü tanımlamasını yapar. O, herşeyi Tanrıya rağ-men insan merkezli
gören bu bakışın insanı tanrılaş-tırdığını söyler (Nortbourne, 1995:
52). Yine Nortbourne, zenginlik ve rahatlığın bizatihi kötü olma-dığını
ve ancak başka bir amaç için aranmayıp da kendileri amaç haline
geldiklerinde kötü olacağını (Nortbourne, 1995: 54) vurgulayarak tefrik
edici olur. Modernliğin gözlemselliğinin sanatta da onu güdük
bıraktığına inanılır ve modern sanatkarın ilhamını çevresinden almasına
karşın, gelenekten ilham alan sanatkarın ise eserine ilahî sıfatı
yansıtan bir sembol olarak baktığını söyler (Nortbourne, 1995: 59).
Martin Lings ise ‘evrim kuramı’ hakkında, konunun uzmanı bilim
adamlarından ilmî gerekçeleri naklettikten sonra şu değerlendirmeyi
yapar: “‘Rasyonalist, kendi aklının her şeyden üstün olduğuna inanan
kişidir. Bütün bunlar gösteriyor ki, evrim kuramı imkânsızdır. Aslında
dış görünüşe rağmen artık hiç kimse evrim kuramına inanmamaktadır.
Evrim, artık çobanların inanmadığı ama sürülerin selâmeti bakımından
savunmayı sürdürdükleri bir tür dogmadır. Sözün kısası, bu konuda
bilimin bizden beklediği kendisine iman etmemizdir ve gerçekten de evrim
düşüncesi genel olarak bir tür ilham edilmiş gerçek kılığında ileri
sürülmektedir. Gerçek bilim evrimi açıklamaya çalışan değişik kuramların
hiç birini kabul etmez, hatta bu kuramların hepsiyle çatışmaktadır”
(Lings, 1980: 11). Bütün bu anlamlarıyla modern bilim, bilimi iman
talebiyle kutsallaştırmaktadır.
Gelenekçiler, ‘modern olan’ı hiçte yabana atılma-yacak tescilleyici
vurgularla anlatıyorlar. Yukarıdaki yargılar bizce de doğru
tespitlerdir. Ancak bu, tepkisellik formunda her bir yeni olana
uygulanırsa, sığınılan metafizik zemindeki kriterleri de dogma olarak
tanımlanmayı daha mümkün ve de kaçınıl-maz kılacaktır. Gelenekçilerin
kendi yazılarından vermeyi uygun gördüğüm bu kanaâtlerin aksine vakıadır
ki, her ne kadar moderniteye karşı çıksalar da biz bugün gelenekçilerin,
modern toplumların problematiğine dayalı olarak ortaya çıkan sorun-ların
çözümüne yönelik aslında tam da modern-leşmenin, küreselleşmenin amacını
karşılayacak çözümler sunduğunu görüyoruz. Bununla değerlerin
kıymetsizleştiği, kimlikli duruşun yerini ortak metafizik paydanın
aldığı, lokal ve küreselin aynileştiği bir dünya hedeflenmektedir. Bugün
teolojik zeminde pluralizmin egemen olduğu ortak paydaya doğru hızlı bir
kayış vardır. Ve fakat tuhaf olan modern olanla gelenek adeta eşgüdümlü
hedef birlikteliği göstermektedirler. Postmodernizm de belki adı
konulmamış bu ortak beklentilere cevap aramanın sonucudur. Farklı
yazılarımızda dinsel çoğulculuğu ‘eski kastın yeniden dillendirilmesi’
olarak postmodern bir paradigma diye nitelememiz de bu öngörümüzdendi.
Tüketim Olgusu ve Tüketim Toplumu
Modernitenin muhatabına dayattığı en önemli olgu tüketim
çılgınlığıdır. Esas itibariyle temel bir gereksinim olan tüketim,
ihtiyaçların ve kişisel estetik eğilimin dışında bir taleple ortaya
geliyorsa; burada, başkalarının tercihi hatta dayatması sözkonusudur. Bu
da taklide dayalı bir yaşam tarzıdır zaten sorun olan da budur. Bu
noktadan sonra artık hadımlaşmış bir nesne tipoloji olarak insan
sahnededir. Her şeyin insan için olduğu iddia edildiği halde bilakis
insan tüketim için konumlandırılmış bir nesne vazifesi görür.
Psikolojisi bozulmuş bireyler, insicamını kaybetmiş toplumlar tüketim
psikozunun ortaya çıkardığı resimdir. Davranış değişiklikleri hergeçen
gün taklit, gösteriş, kıskanç-lık, egoist ve narsist yönde artmaktadır.
Tüketim toplumunda etik değerleri ortadan kaldırma eğilimli psikolojik
egoizm gitikçe yaygınlaşmaktadır.
Bu noktada öncelikle bilgi bilincinin oluşması gerekir. Zira bilgi
bilincinin oluşmadığı, bilginin hoyratça tüketildiği zeminlerde
tüketimde muvazene beklentisi/telkini de kanaâtimizce fantazi olur.
Bundan ötürü tüketmenin nesnel öğe veya lokal zeminle sınırlı olmayıp,
bir bilinç, algı, idrak hatta kimlik sorunuyla ilgili olduğunu
düşünüyorum. Bu mütâlalar bizi hareket noktası olarak olgunun yoğaltım
öncesi şekillendiği arka plânı irdelemeye götürmelidir.
Tüketime kilitlenmek dolayısıyla mahkûmiyet özgüvenin yitirilmesidir
aslında. Tüketimin genel esprisi kolaycılıktır. Bu durum, bireyi
mukavemetsiz kılmakta; istihsal (üretim) adına da her noktada
hadımlaştırmaktadır. Tüketim insanı, gelişme/ilerleme göstermeyen,
dingin, statik bir duruşun esiridir. Üreten insan ise dinamik bir duruşu
temsil eder. Üretici olmak her zeminde bir bedel ödemeyi gerektirir.
Ancak ödediği bedel ona değer olarak geri döner. Dolayısıyla mukavamet
eden insan güçlüklerin kendisini güçlü kıldığı insandır.
Tüketimin karşısına şâyet üretim oturtulacaksa içi iktisât ile
doldurulmalıdır. Aksi taktirde üretim de tüketim olgusu gibi amaçsız ve
de modernitenin insan yaşamında yapmış olduğu tahribatın uygun
aracı/zemini olmaya devam edecektir. Zira hayatın her cephesinde
dengenin sağlanma zarureti vardır. Bu, değeri, düşünceyi dolayısıyla
eşyayı zayi, israf etmemektir. Bunun için istihlâkta iktisât bir anlamda
insanın eşyalaşmaya karşı direnişidir. Keza iktisât, yaşamın her
alanında adl üzere olmak demektir (Bkz.: Yazçiçek, 2004).
Kültürel Popülizm Kuşatması
-Küresel Tehdit-
Popülizm, halkın salt zevkine uygun olanı yapma, tüketme ve düşünme
biçimidir. Popülizm esas itibariyle “süslü” gösterimdir. Süslü gösterim,
akletme ameliyesinden soyutlanmış, heva-heves ürünüdür. Bu, gerçekte
ahirete inanmayanların işleridir. Dolayısıyla kendilerine işleri süslü
göste-rilenler bocalayıp dururlar (Kur’an:27/4) Kültürel Popülizm,
gündelik hayatın meselelerini popüler duygulara hitap ederek formüle
etmedir. Bu formülasyon ne kadar dinsel bir renge bürünürse, o oranda
kültürel popülizmin bir versiyonu olarak İslâmî popülizmden söz
edebiliriz. Kültürel popülizm, bir yandan mekanik ânın zıddı olan
organik mitik (efsanevî) geçmişe dönüşü; öbür yanda popüler
özgürleşmenin ütopik geleceğine yönelişi ifade eder. Aynı şekilde mitik
geçmişin ve ütopik geleceğin dinsel renge büründürülmesi de İslâmî
popülizm olarak nitelenebilir (Bkz.: Sarıbay, 2001: 175).
İnsani daralma gösteren modern yaşam, bu daralmanın hem objesi hem
nesnesi olarak son tahlilde ‘kendine’ tanıklık etmektedir. Maruz kaldığı
kuşatmanın mağduru olduğu gibi sebebi de olmanın açmazı içerisindedir
aslında. Bu ironik hal ona içinde bulunduğu durumdan çıkma zorluğu
yaşatmaktadır. Buna insanın kendine rağmen kendiyle bir savaşı da
diyebiliriz.
Öncelikle kültürel popülizm, üzerinde yaşanılan değerlere karşı içten
sabote hareketidir ve o değerleri çözücü, zayi edicidir. Ontolojik
zeminde tehdit unsuru da tehdid altında olan da insan (obje, nesne)
olduğu için çözüm, zemini üzerinde bulunulan popülizmde aranamaz. Çünkü
sorunun kendisi orasıdır. Keza bu, tehdidi altında olunan İslâmî
popülizm için de böyledir. İslâm genel anlamda olduğu gibi özel alanda
da kültürel popülizmin tehdidi altındadır. Dolayısıyla günümüz
gerçekli-ğinde durum hiç de iç açıcı değildir. Çözüm öne-rilerinin ise
çoğu kez bilgi değeri, kaynak sorunu ve de yöntem açısından öze (tevhid)
muhalif olması süreci uzatmakta ve gri, bulanık durum daha bir
artmaktadır.
Diğer taraftan manevî, gaybî olan her şeye savaş açan laisizm, modern
mitosları alabildiğine kullanmakta, çağdaş hurafeleri pompalamaktadır.
Bunu adeta kışkırtan bir tavırla ve zaman zaman gelenekten de beslenerek
‘mıhına ve nalına vuran’ edasıyla yapmaktadır. Örneğin laisizm bir
tarafta tarikatlara sövgücü bir üslûpla yaklaşırken diğer taraftan yeni
söylemlerini de akılçelen bir örtmeyle İbn Arabî ve Mevlâna ile
süslemekte yani tasavvufî zemin alabildiğine kullanılmaktadır.
Dolayısıyla İslâmı negatif olarak tescilleyerek tarikat kefesine
koyarken, Türk Müslümanlığını ise pozitif olarak tescilleyip Tasavvuf
kefesine koymaktadırlar. Oysa ki kötü olarak niteledikleri iyi olarak
sunduklarının meyvesidir ve bu aşikardır. Modern kuşatmalar çoğukez
taleplerini Tasavvuf kültürü aracılığıyla gelenekten karşılamak
eğilimindedirler. Burada hümaniter bir zemin, hoşgörü, rituellerden
soyutlanmış din algısı, ‘her farklı hal üzere de olunabilir’ anlamında
postmodern yaklaşım tam da bu beklentileri karşılar niteliktedir.
Gelir dağılımında sefaleti yaşayan günümüz toplumuna televole-pop
kültürü dayatması da psikolojileri bozmuştur. Spor adına yapılanlar ise
daha bir içler acısıdır. Futbol, putubol bir çılgınlık arenasına
dönüştürülmüştür. Cinayetlerin sıradanlaştığı, saldırganlık psikozunun
tahrik edildiği zeminlere dönüşen spor alanları da değer çözücü olarak
modern hayatın ürünüdürler.
‘Özgürlük’ hurafesi de dayatılan bir başka köle-leştirme yöntemi olarak
gelişmektedir. Bunu, reklam hurafesindeki “özgür kız” fenomeni yeter
derecede izah etmektedir kanaâtindeyim. Kayıtsızlık, başıboşluk her
istediğini yapma serbestiyetidir ‘özgürkız’ prototipi ile verilen.
Aslında bununla yeni bir köleleştirmenin yolu açıldığı gibi özendirici
de olunmaktadır. ‘Star yaratma’ hafifliği ile hem biliçli kullanılan
‘yaratma’ kavramı zayi edilmekte hem de gençliği hayalperest bir aleme
yolculuğa çıkartarak el emeğine, üretime, değer inşasına karşı boş,
anlamsız, sorumsuz bir nesil ortaya çıkartılmaktadır. ‘Şöhret’
avcılığına çıkanlar avlanmakta ve bir çoğu mutsuz, sefil bir hayata
mahkum olmuş vaziyette gerçek sefilleri yaşamaktadırlar. Neticede
parçacı yaklaşım, insanı, değerler manzumesi kimliğinden uzaklaştırıp
modernitenin tehditi altına almaktadır. Keza özgürleştirici modernlik
sanısı beraberinde kendiyle, çevresiyle hiçte barışık olma-yan narsist
tipler ortaya çıkarmaktadır.
Gelenek (Tradition)
Guénonyen ekolü de diyebileceğimiz akımın kullanımı bağlamında
“gelenek” (tradition), kelimenin tam anlamıyla medeniyeti vahye bağlayan
zincir olarak görülür. Onlara göre gelenek, medeniyeti medeniyet yapan;
tüm özgül nitelikleri kapsayan, geçmişten tevarüs edilen ve dini olarak
tavsif edilebilecek olanlar da dahil bir medeniyeti meydana getiren tüm
ayırıcı nitelikleri kapsar. Bu anlamıyla gelenek, tarihin ürünü olmayıp
tarihi yapan bir girişim olarak görülmektedir (Nortbourne, 1995: 37,14).
Gelenekselcilerin geleneği hemen her tanımlamalarından sonra vurgulama
gereği duydukları bir nokta da geleneğin ne olmadığıdır. Buna göre de
gelenek, adet ve stil karşılığı değildir ve bu kullanım kabul
edilmemektedir (Nortbourne, 1995:14).
Gelenekselcilerde zahir-batın ayrımı temel bir kri-terdir. Guénon,
İslâm’da geleneğin, zahirî (extérieur/egzoterik) ve bâtınî
(intérieur/esoterik) olarak çift anlamlı olduğunu; şeriata yönelik yanı
zahir olduğu ve bunun da herkesin seviyesine uygun olduğu; İslâm’ın asıl
derin anlamını oluşturan ve sadece seçkinlerin anlayabileceği, herkesin
gücünün yetmeyeceği, ona ulaşmasını bilen kimselere özgü bir öğreti
olarak Tasavvufa ve metafiziğe ilişkin yanını ise batınî yönünün
oluşturduğunu söyler (Guénon, 1989: 7,29,39).
Gelenekselciler için “Din” Ne Anlam ifade Eder?
Gelenekselcilerin, dini, şeyler arasında birşey, tarihin bir ürünü;
ilkel insanın tabii hadiseler karşısında duyduğu psiko-sosyal korkudan
neşet etmiş olarak görmemeleri; kuşkusuz her şeyi maddeye indirgemiş
modern rasyonaliteye kıyasla metafizik karakterli önemli bir duruştur.
Gelenekselcilerin vahyi parçalı değil bir bütün olarak kabul etmeleri
(Nortbourne, 1995: 14) de yine İslâmın bütüncül özelliğini karşılayan ve
fakat geleneği de total olarak “dini olarak tavsif edilebilecek olanlar
da dahil bir medeniyetin tüm ayırıcı nitelikleri” (Nortbourne, 1995: 14)
olarak görüp meşrulaştırmaları ise kuşkusuz İslâmın ayıklayıcı ve
reddedici özelliği ile tam karşı karşıya olan bir duruştur. Zira İslâm
her metafizik, tabiatüstü, mistik duruşu ayıklayıcı ve de terbiye edici
bir müdahaledir. Keza bir anlamıyla dinsizlik dahi bir dindir ve
medeniyetin ayırıcı özelliğidir. Bu, ferdin ve zümrenin doğru kabul
ettiği veya davranışlarını onunla tanzim ettiği birşey ise -Komünizm
gibi- (Nortbourne, 1995: 11) reddin gerekçesi olduğu gibi, metafizik
referanslı her telakkinin de bir din olması sebebiyle mutlak
doğrunun/doğru dinin çok uzağına düştüğünü görürüz. Bu bağlamda
gelenekselcilerin “bütün dinler nihai olarak tevhid doktrinini esas
almışlardır” (Nasr, 1996: 40) tarzındaki anlayışı, İslâmın peygamber
gönderme esprisine aykırı ve bozulmayı aslına rücû ettirmek için geldiği
tespitine de ters düşer. Çünkü aktarılagelenler hak din değil dine
rağmen oluşan şirk dinleridir. İslâm, bir dindir ancak her din İslâm
değildir. Keza Allah nezdinde tek hak din İslâmdır (Kur’an 5/3,5).
Nitekim bütün peygamberler ile gelen mesaj minyatürize edilerek içi
boşaltılan, şirkle harmanlanan kültür dinlerini İslâmîleştirmeye
da-vettir.
Gelenekselcilerin bir dinin mükemmelliğinin ve biricikliğinin sadece
müntesipleri için doğru bir anlam ifade ettiğini yaygın pramit örneğinde
sunmaları bir duruş belirleyen herhangi bir dinin mü’mininden öte laik
dinler tarihçilerinin yorumuna benziyor. Zirveye götüren yolların dağın
eteğinden zirveye yaklaştıkça yakınlaşmaları (Nortbourne, 1995: 12)
herkesin bulunduğu noktada hakikat üzerinde olmasından öte belki asıl
anlamıyla dinin kaynağının aynı olduğunu gösterir ki doğru olan da
budur. Bulunulan her bir noktanın dine nispetlikle meşruluğu fikri ise
her bir putperestliğe meşruiyet tanıyan çoğulcu bir duruşa temayüldür.
Nitekim peygamberlerin tekrarla gönderilmesi hep bozulmaya yönelik
olmuştur. Zira her dinin aşkın bir gerçekliğe sahip olduğu savı, vahy
inancını, mutlak imanı zayi edicidir.
Martin Lings dünyanın hiçbir vakit bugün olduğu kadar sözde-dinlerle ve
sapıklıklarla dolu olmadığını ve bütün bu “din” denilen şeylerin
arasında gerçek “din”i bulup çıkarmanın da daha bir kolaylaştığının
görüldüğünü söylemektedir. Gerçek dinin ne/hangisi olduğu sorusuna ise
pluralist bir yaklaşımla cevap vermektedir: Lings, buna, insanlar
arasındaki manevî farklılıklara izin veren ‘mistisizm’ ya da
‘Batınîlik’tir diyerek genel çözüm önerisi sunmaktadır (Lings, 1980:
84-87).
Gelenekselciler Kur’anî kabulün çok uzağına düşerek teslîs(üçleme)i,
ilâhî bir tashih olarak görmemekte hatta tevhidin bir yansıması, aslî
tevhide bir dönüş olarak değerlendirmektedirler (Nasr, 1996: 43).
Üçlemenin, “asli tevhide” dönüş olarak düşünülmesi akla ‘asli tevhidin’
‘herşeyin Allah’ olduğu yönündeki vahdet-i vücutçu telakkîyi getiriyor.
Çoğulcu paradigma mimarlarından John Hick’e göre; Yahudîlik,
Hıristiyanlık, İslâm, Hinduizm ve Budizm gibi büyük dünya dinleri, Nihaî
Aşkın Varlık’ın farklı yollarını temsil eden oluşumlardır. Bu dinsel
geleneklerden hiçbiri de mutlak doğruyu ihtiva etmezler (Hick, 2002). Bu
yaklaşım onları profan sistemler karşısında dahi tam bir teslimiyetçi
duruşa sevk etmiş tasvip hatta tastik edici bir te’vile götürmüştür.
Ancak bu müsamahayı tevhidî vurguları ön plana çıkaran, zulme karşı
mücadeleyi esas alan müslümanlara göstermedikleri de bir vakıadır.
Tasavvuf ya da Batınî, İrfanî Yorum
-Alegorik, Gnostik Tahayyüller-
Mistisizm ya da Batınîlik, inançlar arasındaki farklılığa izin
verdiği gibi bunu mümkün hatta gerekli görür. Hatta bu anlamdan olmak
üzere normatif bir ka-rakter taşıyan dinlere mukabil batınî ve mistik
yolların, öz, asıl olması gerekeni temsil ettiği savunulur. Mistisizm,
derinliğine bir kavrayış olarak görülür. Anlayış yetersizliğinden ötürü
reddedilenlerin ancak mistik algılayışla benimsenebileceğine inanılır.
Yine bu anlamda Martin Lings şunları söylemektedir: “Dinler dış veya
zahiri yönleriyle bir çemberin üstündeki değişik noktalara, batınî veya
mistik yollarıyla da bu noktaları -‘İlâhî Hakikat’i temsil eden- merkeze
bağlayan yarıçaplara benzetilebilirler. Bu imge zahiriliği mistisizmin
zorunlu başlangıç noktası olarak almakta ve aynı zamanda -değişik zahiri
görüşler birbirinden nisbeten uzak olsalar bile- bütün mistisizmlerin
gittikçe birbirlerine yaklaştıklarını ve sonunda aynı noktada birleşerek
özdeşleştiklerini göstermektedir” (Lings, 1980: 87,88).
İslâm’a göre hak-batıl açısından ayıklanmamış miras şirkle malûl atalar
yoludur. Profan yönelimin siyasal ve toplumsal tezahürü diyebileceğimiz
modernizm de, geçmişin mirasını atalardan devir almanın sadakatiyle
geleceğe sunma kadirşinaslığı gösteren idealist, metafizik kaynaklı
gelenek de esas itibariyle vahye muhaliftirler. İslâm bunlara
eklemlenmeyi kabul etmediği gibi modern ve gelenek yaklaşımları kaynak,
amaç ve yöntem açısından da farklı duruşlar olarak görür. Haliyle zıt
kutup gibi duran yaklaşımlar İslâm karşısında aynıdırlar. Zira İslâm,
sapmaların ortası değildir; vahiyle bildirilmiş emir ve yasaklara ittiba
anlamında dengedir. Dolayısıyla bu yönelimler İslâmın uzağına düşen
sapmalardır. Gelenekten moderniteye devam eden serüven, evvelemirde
İslâm’ın tecdidî müdahalesine muhatap olmuştur. Aydınlanma ile başlayan
pozitivist yaklaşımın karşısına ataların mirasını devir alan gelenek
oturtulabilir. Ancak bu, metafizik; ayıklanmamış her şeyi bünyesinde
toplayan; tarihin süzülmüş erdeminden öte müsriflerin atıklarını da
içinde barındıran tarihin çöplüğüdür. Buna bir anlamda tarih putçuluğu
da diyebiliriz. Dolayısıyla bunlar, insanlığın sorunlarına karşın çağı
şekillendirmeye yönelik çözümsüzdürler. Çözümsüzdürler, çünkü Kur’an
Allah tanımaz düşünceyi reddettiği gibi şirkle malûl; bid’at ve
hurafeleri, insanların üzerinde buldukları atalar yolunu da reddeder.
İhyaya muhtaç sapmalar yığınını ‘korunulması gerekli kadim miras’ gibi
sunmak, İslâmî hiçbir değeri olmayan tarihin çöplü-ğüne talip olmaktır.
İslâm tarih boyunca yoğunluklu mücadelesini, hakkın tahrif edilmesine
yönelik vermiştir. Keza peygamberler hep bu gri, bulanık alanın
netleşmesi yani şirkle mücadele için gönderilmişlerdir. Tecdidin gayesi
de üzerinde bulunulan yolun ilâhî murada muhalif olanlarını tefriktir.
Sözün özü İslâm aklın putlaştırılmasını, insanın kutsal kılınmasını
reddettiği gibi hissin hakimiyetini; uçları açık ruhçu yaklaşımları ve
de ‘atalar yolunu’ da reddetmiştir.
Tasavvuf terminolojisine konu olan hemen her kelime sır/tılsım yani
gizem estirir. Şeriata muhalif veya örtüşük olsun fark etmez sembolik
bir adlandırma veya “şifre” ad inancı, batınî yoruma veri olarak
yeterlidir. Örneğin sûfi kelimesiyle ‘el-hikmet ül-ilahiyye’nin
harflerinin sayısal değer toplamının aynı olduğunun söylenmesi; gerçek
sûfinin de İlahi hikmete sahip olan, bir başka deyişle “el-arif billah”
yani her şeyi Allah vasıtasıyla bilen olduğu inancı ortaya konulur.
Cefrle varılan bu sonuca olan güven; sûfiliğin İslâmın özüne ilişkin bir
parça olduğu; bunsuz İslâm öğretisinin ana ilkeleri konusunda bile eksik
kalacağı vurgulanır. Bunu anlamak için de Kur’an’ın asıl özünü teşkil
eden ‘hakikatler’in anlaşılıp yorumlanması gerektiği; bu yorumu yaparken
de sadece zahir bilgilerinin din, mantık ve dille ilgili yöntemleriyle
hareket edilmemesi gerektiği, iç anlama nüfûzla biçimler dünyasını
aşmaya çalışmanın herkesin yetebileceği bir iş olmadığı, seçkinlerin işi
olduğu gibi her isteyenin de bu bilgiye ulaşamayacağı söylenmektedir
(Guénon, 1989: 31-33). Tasavvuf kelimesinin metafizik anlamının da tamı
tamına “İlâhî Hikmet” olduğu sayısal simgecilikle (el-cefr) isbata
çalışılırken (Nasr, 1996: 165) bunun ardı arkası gelmez. Gayba taâluk
eden konulara varıncaya kadar cüretkar çıkışlarla hesaplamalar yapılır.
Tasavvufun ilk mimarları kabul edilenler tarafından dahi bu öğretiye
“hakikisi mi?” “sahtesi mi?” diye şerh düşme ihtiyacı hissedilmiştir
(Guénon, 1989: 8; Nasr, 1996: 156). Bu şerhlere sebep, Tasavvuf’a
kaynaklık eden batınî yorumdur. Burada İslâm mutasavvıfları tarafından
her ne kadar ‘hakiki olu-şun kriteri zahirî olana uyandır’ deme çabası
gös-terilmişse de bunun zahir ve batın olarak ayrılmaz olduğu, nitekim
bunun Uzak Doğu’da Konfüç-yüsçülük ve Taoculuk; Yahudilikte Kabala,
İslâm’da ise Tasavvuf olduğu da belirtilmektedir (Nortbourne, 1995: 18).
Hristiyanlık ve Budizm’de ise bu ikisi arasında gerçek bir ayrım
olmamakla birlikte pratikte batınî yönün mütehassısların özellikle de
keşişlerin selahiyetinde olduğu bildirilmektedir. Bilinmeyene karşı
duyulan modern nefret gelenekte ise şüphenin yerine batınî olan her
şeyin dinin aslı olarak kabul edilmesi (Nortbourne, 1995: 18) ifrat
karşısında tefritin bariz örneğidir. Bu mantıkla, önemli olanın iç
tutarlılık olduğu; Hinduizm’in bir Hristiyan’a çok-tanrıcılık olarak
görünen geleneğinin iç tutarlılığını dışarıdan görmenin kolay olmadığı
(Nortbourne, 1995: 32) belirtilmektedir.
Gelenek ekolü, epistemik dayanağını, pozitivist; görgül (emprist) ve
ussal (rasyonalist) zeminden almadığı gibi İslâmın mutlak bilgi kaynağı
olarak gördüğü salt vahyi de esas almaz. Bu ekol, metafiziğe dayalı
bilgi kaynağını hususî terminolojisinde batınî yaklaşımla uçları açık
olan ilhâma, tevile dayar. Dolayısıyla atalardan devir alınan gelenek
mirası içerisinde İslâmî prensiplerin de bulunduğu mozaikte inanç ve
rituellere de rastlamak olası hatta kaçınılmazdır. Nitekim bu açıdan
bakıldığında hiç-bir medeniyet yoktur ki içerisinde başka bir mede-niyet
hatta alt kültür unsurlarından örneklere rastlanmamış olsun. Zira insan
yaratılmasıyla birlikte vahye muhatap olmuş ve her sapmasında
uyarılmıştır. Haliyle vahyî kırıntılar putperest hatta ateist olanların
dahi bir şekilde düşünce zeminlerinde görmek/sezmek olasıdır. Sufizm,
her yarıçapın çemberden merkeze gelen bir yol olduğu ve ne kadar
ademoğlu varsa Allah’a giden o kadar yol olduğu inancına yer verir
(Nasr, 1996: 154). Bu açıdan da bakıldığında, gelenek için İslâm’ın
“tekbaşınalık zorunluluğu yoktur” inancı ön plana çıkar. Bu da bilinen
literal anlamıyla İslâm’a ters bir tanımdır.
Sembolizm
Batınî yorum kesinliği sınırlayıcı olmayan sembolizme dayanır. Bu,
doktrin için zaruri araç olarak görülür ve hakikatin dünyevî bir yansıma
olarak değerlendirmesi bu yönteme verdiği önemi göstermektedir.
Gelenekselcilikte, kuşağımızın zahire önem vermesinin sembollerle
düşünme alışkanlığını kaybetmesine sebep olduğu, zahirciliğin hakikati
daraltmasına mukabil sembolizmin onu genişletip canlandırdığı; bunu
yaparken de hakikatten uzaklaşmadığına (Nortbourne, 1995: 16) ısrarla
vurgu yapılır. Sembolizm o denli yaygın kullanım alanı bulur ki her
şeyde bir iç uyum ve bir iç birliği arayışı harflere giydirilen
rakamlardan, rakamlara giydirilen anlamlara; şekillere anlam
verilmesinden anlamları şekillendirmeye dek her şeye uyarlanır (Nasr,
1996: 112). Martin Lings’in, tapınakları, azizlerin mezarlarını, hatta
haçın geometrik sem-bollerin diline çevrildiğinde aldığı anlamı Tasavvuf
penceresinden yorumlayışı da bu merkezdedir. O, her türbenin topluluğa
başka bir hac ihtimali kazandırdığını ve buraların ayinlerde, şiirde,
resim ve heykellerde methedilme imkânı bulduğunu söyler (Lings, 1980:
46-47).
Sözün Özü
Modern ve geleneği reddimizin gerekçesi tezahürlerinden öte bilgi
kaynaklarınadır. Keza akılcı zemin de irfanî/batınî zemin de esas
itibariyle vahye muhaliftirler. Bu eğilimlerin ifsad edici oluşları
kabullerimizi teyid edicidir. Bugün için gelenek olarak tanımladığımız
dün ‘yeni’ idi. Bugün modern olarak tanımladıklarımız da yarın ‘gelenek’
olacaktır. Dolayısıyla yeni veya tarih değer kriteri olamazlar.
Bir tarafta iman talebiyle dayatılan pozitivizm, tüketim çılgınlığı,
bireyselleşme, popülizmle tükeniş, diğer tarfta batınî yorumla
kayıtlardan kurtulma, içselleştirilen mistik yönelim… Gelinen noktada
teslim olmakla direnmek arasında kalan insan, tarihinin mağduriyetini
yaşamaktadır. Allah tanımaz ütopyaya teslimiyet ya da geçmişin
ayıklanmamış geleneğine mahkumiyet… İnsanın modernitenin kuşatmasından ve
geleneğin gizeminden kur-tulması ancak bireysel ve toplumsal bilinç,
pratik geliştirmesiyle mümkündür.
Çağın tanıkları olarak çözüm keşfine çıkmak zorundayız. Var olan ancak
şimdilerde kayıp olan hakikatın yani la İlahe İllallah hakikatının
yeniden farkına varmak zorundayız. Bu keşif yeni değil var olanı yeniden
keşif olacaktır. İslâm, fıtrattan sapma olarak gördüğümüz eğilimlere
tepki de değildir. Bilakis o, asl olandır. Zira köpük gider öz kalır.
KAYNAKÇA
Aktay, Yasin (2000), Türk Dininin
Sosyolojik İmkânı, İstanbul: İletişim Yayınları.
Bozkurt, Ahmet (1999), “Modernizm ve Kültürek Şizofreni”, Ankara:
Tezkire, s: 16, s. 111-132.
Guénon, René (1989), İslâm Maneviyatı
ve Taoculuğa Toplubakış,Çev.: Mahmut Kanık, İstanbul: İnsan Yayınları.
Hick, John (2002) İnançların Gökkuşağı, Çev.: Mahmut Aydın, Ankara:
Ankara Okulu.
Nortbourne, Lord (1995), Modern Dünyada Din, Türkçesi: Şahabeddin
Yalçın, İstanbul: İnsan Yayınları.
Nasr, Seyyid Hüseyin (1996), İslâm
İdealler ve Gerçekler, Türkçesi: Ahmet Özel, İstanbul: İz Yayıncılık.
Sarıbay, Ali Yaşar (2001),
Postmodernite Sivil Toplum ve İslâm, İstanbul-Bursa: Alfa.
Lings, Martin (1980), Antik İnançlar Modern Hurafeler, Türkçesi: Enes
Harman, Ufuk Uyan, İstanbul: Yeryüzü Yayınları.
İktibas, Gülen, M. Fetullah (2004), “Diyaloğun Karşısında Duran Üç
Zümre: Hâricîler, Karmatîler, Anarşistler”, Ankara: s: 312, s. 56.
Yazçiçek, Ramazan (2003), “Değişim Sürecinde ‘Millî Din’ ‘Millî
İktidâr’”, Tezkire, Ankara: s: 34, s. 93-110.
Yazçiçek, Ramazan (2003), “Dinsel
Çoğulculuk ya da A’mak-I Hayal”, Tezkire, Ankara: s: 35, s. 115-147.
Yazçiçek, Ramazan (2004), “Tüketim ve
Bilinç Üzerine Mülahazalar”, Haksöz, İstanbul, s: 150-151, s. 63-67.
Yazçiçek, Ramazan (2004), “Tüketimde
Denge –İstihlakta İktisat İmkanı-”, Haksöz, İstanbul, s: 165, s. 62-68.
|