|

Vefa KILIÇ/ BELÇİKA
Aileniz fertlerinden Vefa Kılıç’ım. Sizlere maalesef bir gurbetçi olarak
Belçika dan yazıyorum, fikirden yoksun, hissi birlikteliklerde muhtelif
metotlarda yorulmuş kurduğu İslami holdinglerle ömrünün bütün maddi
birikimiyle beraber Müslüman’a olan güveni de yağmalanmış; zaman zaman
TC yönetiminden pay edinebilmek için oy silahını(!) kullanmak adına bir
akıncı misali fevc fevc (gurup-gurup) yollara dökülmüş kimi zaman
Avrupa’nın göbeğinde ecdadına dahi nasip olmayan ‘İslam devletini
kurmuş’ samimi çoğunluğu da(!) İmam-ı Azamın dar-ül küfür’de(Darul
Harpte) istisnai olarak faizle alışverişin ruhsat olacağı(!) fetvasına
istinaden, yaptığı alışverişlerinde kafiri zarara uğratmak adına faizi
hafife almış ve 20-30 yıl boyunca istese de bağımlılığından
kurtulamayacağı, “ben nasuh tövbe yaptım, tövbemi kabul et Rabbim”
diyemeyeceği bir günaha batmış, bunun da ötesi Allah aşkına birbirlerine
karşı kinle doldurulmuş; Resulün (sav) tabiriyle selin sürüklediği
çer-çöpe dönmüş Müslüman azınlığın oluşturduğu Avrupa dan yazıyorum
sizlere...
Rabbimiz’in “iyiliği emretmemiz ve kötülükten men etmemiz” hususunda
bizlere yüklemiş olduğu farzın ikamesi bağlamında kardeşlerimizi uyarmak
isti-yorum. Özellikle Belçika da İmam-ı Azam’a isnat edilen dar-ül küfür
de (darul harpte) faizle yapılacak alışverişlerdeki özel ruhsatla yola
çıkarak bu ruhsatı(?) can simidi telakki edip faiz batağına giren,
zamanla da bu durumu adet haline getiren ve devamına mecbur olduğu bu
haram ameliyenin de tesiriyle İslam’ın diğer rükunlerini de hafife alan
kardeşlerimi, özellikle henüz bu batağın kenarında olanları uyarmak
istiyorum. Belirli kaynaklardan ulaşabildiğim kadarıyla İmam-ı Azam
dar-ül küfür de, kafirle yapılacak olan ticari anlaşmalarda müslümanın
karlı çıkıp, kafiri zarara uğratabileceği durumlarda faizli alışverişe
ruhsat olduğunu belirtmesi (ifadenin yanlış olan kısmı bana aittir).
Buradaki genel itibarla Hanefi olan kardeşlerimizin hazır kendi
müçtehidi de böyle bir ruhsat vermişken(?) Allah’ın (cc) ayetini
Resulullah’ın sünnetini irdelemeden, hatta kendi müçtehit imamı hangi
tür alışverişi müslümanın menfaatine saymış onu dahi araştırma zahmetine
girmeden; tıpkı bir müçtehit misali, falan hacıdan filan hocadan
kendisine kıyas yaparak saplanmış bu batağa...
Öncelikle, burada ki ev alımı konusunda yapılan akitleşmeden sizleri
biraz bilgilendirmek istiyorum.
Bir müşteri notere yapılacak olan sözleşmesinin masrafı ve biraz da ön
ödeme karşılığı olarak yüklü bir para ödedikten sonra;
a) 10 euro’ya peşin fiyatına piyasadan rahatlıkla alabileceği evi
15 euro’ya bankaya aldırıyor ve kendisi taksidi bankaya ödüyor;
dolayısıyla faiz ödememiş oluyor?
b) Banka talep edilen ev karşılığında vadeye bağlı olarak
ödenecek olan taksitleri düşürüyor veya yükseltiyor ve müşterisine seçme
şansı sunuyor.
c) Direkt faizle para çekip evi kendisi yaptırıyor veya satın
alıyor.
Bu durumda “müslümanın karıyla neticelenecek” şartını açıklarken de
kafire kira ödemektense bankaya taksit öder, nihayetinde de bu evin
sahibi ben olurum gibi savunma geliştiriyor...
Ne dememiz lazım en güzel şekliyle bu insanlara?
-Bu konunun içtihat konusu olmadığını mı?
-İmam-ı Azamın yanlış hüküm çıkardığını mı?
Yoksa Ebu Hanife’nin öğrencilerinden birine dayandırılan iddiaya göre bu
fetvasından vazgeçtiğini mi söyleyelim?
Cevap- Bu konu Hanefi Fukahasından İmam Serahsi’nin El Mebsut’un
da nakledilen “Darul Harpte mümin ile harbi arasında faiz yoktur”
hadisine dayandırılmaktadır. Halbuki, sübut ve delaleti kati olan bir
delil ile sabit olan bir hüküm zanni bir delil ile değiştirilemez. Faizi
yasaklayan ayetin her hangi bir tahsis içermediği de gayet açıktır. Bu
haramlık hem Müslim hem de gayri Müslim için geçerli olduğu gibi; harbi
olanı ve olmayanı da kuşatıcıdır. Faiz gibi bir illetin düşmana bile
uygulanması müslümanın savunduğu düşünceyle çelişkiye düşmesi demektir.
Faiz yasağını Rasulullah veda hutbesini irad ederken bile dile getiriyor
ve onun her çeşidinin ayakları altında olduğunu buyuruyor; ‘harbiler
hariç ‘demiyor.
Müslüman davet sahibi olan insandır. Dostuna da düşmanına da İslam’ın
güzelliklerini her vesile ile sunar. O dostuna karşı dürüst olduğu gibi
düşmanına karşı da dürüst’dür. Dürüst olmanın tabiatı bunu gerektirir.
Aynen namuslu olmak gibi: Namuslu olmak için Kafire karşı da namusunuzu
korumak zorundasınız Müslümana karşı da. Bunun inananı inanmayanı olmaz.
Ayrıca Kur’an’ın bu konudaki ayetleri gayet açık ve nettir. “Allah
ticareti helal faizi haram kılmıştır”, “faiz yiyenler şeytan çarpmış
gibi kalkacaklar”, “gerçekten iman ediyorsanız faizi bırakın”, “devam
edenler Allah ve Rasulüne savaş açmış olurlar”, “güzel borç vermişseniz
darda olana mühlet verin” (2/275-281) gibi kesin ifadelerle sınırları
çizilmiştir. Yaşadığınız yer dünyanın neresinde olursa olsun, onların
inançları nasıl olursa olsun herkesin yaptığı kendisini bağlar. “Onlar
bir ümmetti gelip geçtiler; onların yaptıkları onlara, sizin
yaptıklarınız da sizedir.”
Batı, dünya görüşünün gereği olarak ekonomisini faiz esası üzerine
kurmuş: büyük küçük her işinde faizi asla ihmal etmemiştir. Ev kredisi,
araba kredisi, meslek kredisi ila ahir... Her ihsanını alacağı faiz
karşılığında hizmete sunmuştur. İşin bu kısmı gayet açık ve anlaşılır
iken; müslümanların buna kılıf aramak için sarıldıkları çarelere
değinmek istiyoruz.
1. Ebu Hanife’ye fetva verdirme konusu:
Bizim tanıdığımız Ebu Hanife Kûfe gibi bir beldede yaşaması
nedeniyle gelen rivayetleri ince eleyip sık dokuyan ve bu yüzden de
kendisine rey ekolünün öncüsü denilen kimsedir. Kur’an’ın açık hükmünün
olduğu bir konuda Kur’an’ın emrine aykırı bir fetva verilemeyeceğini
bilir. Çünkü Nass olan konuda içtihat yapılamaz. Her müslümanın
problemini çözmek için izleyeceği yöntem şudur: Konuyla alakalı hükme
ulaşmak için önce Kur’ana bakmak : Onda bulamazsa Rasulullahın
Sünnetine/ uygulamalarına bakmak. Onda da bulamaz ise Kuran ve sünnete
aykırı olmamak şartıyla içtihad etmektir.
İçtihad galip zann demektir. Kesin bilgi veya kesin doğru demek
değildir. Hiç kimse, falanın veya filanın galip zannını kabul etmek
zorunda değildir. Kendi rızasıyla kabul eder ise sonucuna da katlanmak
zorundadır. Bu nedenle Ebu Hanife görüşlerini açıklarken : “Bu Numan bin
Sabit’in görüşüdür. Bana göre doğrudur, yanlış olma ihtimaliyle
birlikte; dileyen alsın dileyen de bıraksın” dediği nakledilmektedir.
Şunu hatırlatmanın yararına inanıyorum:
Böyle bir fetva olsa bile fetvaların peşine takılarak yaptığınız iş
yanlış ise Ahirette fetva sahibi sizi kurtaramaz. Bu yol ile
kazanacağınız malınız da sizi kurtaramayacaktır. Ama Allah’ın Kitabına
sarılıp onu ahlak edinmenin sizi dünyada da Ahirette de kurtaracağına
ise Allah garanti veriyor.
2. Olayı zaruret haline yani haram kılınanlarda “darda kalırsanız
ölmeyecek kadar yemenizde bir günah yoktur”(16/115-116) hükmüne
götürecek olursanız bu Kur’an’ın yiyecekler konusunda verdiği bir
ruhsattır. Bunu bütün haramlara ve yasaklara teşmil etmek mümkün
değildir. (16/116) Hiçbir zaman “zorda kalınca faiz alabilirsiniz
denmemiştir.” Zaruret denilince konu hayat memat meselesi yani onsuz
hayatın devam etmemesi halidir. Hiç kimsenin evi olmadığı için hayatı
son bulmaz. Kirada oturanın da, kendi evinde kalanın da hayatı devam
ediyor. Bu nedenle ev konusu onsuz hayatın devam etmeyeceği zaruretler
cümlesinden değildir.
Ayrıca uygulamayıı yapanlar zaruretten de yapmadıklarını kendileri
söylüyorlar. Kafiri zarara sokmak ve kendileri karlı çıkmak için
yaptıklarını ifade ediyorlar. Bu iş böyle olmamakla beraber böyle olsa
bile kafire zarar ettirmek için haram işlenmez. Ona dediğiniz gibi zarar
verseniz bile; O dünyalık menfaatından olurken! Siz Allah ve Rasulüne
savaş açmak olan bir işe tevessül etmiş oluyorsunuz ki, kimin zararı
daha büyük düşünülmesini istiyoruz.
3. Darul Harp meselesi noktasından bakıldığında ise kastedilen
ülkelerin hiç biri Dar’ul-Harp değildir.
Dar’ul-Harp: harp edilen (fiilen veya hükmen) yer demektir. Yani bu
topraklarda harp hukukunun hakim olması gerekir.
Bir beldenin hükmen veya fiilen dar’ul-harp olması için dünyada İslam
devletinin olması lazımdır. İslam devleti demek halkının çoğunluğu
müslüman olan devlet demek değildir. Devletlerin ne devleti olduğunu, o
devletin hakim olduğu yerde yürürlükte olan hukuki sistem ve o sistemin
çıktığı akide belirler. İslam akidesini esas alarak bu akideden çıkan
bir hukukla tebasına hükmeden devlet İslam devletidir. Laik akideyi esas
alan devletler Laik ve Demokrat, Sosyalist bir akideyi esas alan
devletlerin de sosyalist olması gibi.
İşte bu anlamda İslam devleti olan devlet, dünyanın merkezine oturtulur
ve diğer devletler İslam devletiyle olan ilişkilerine göre
isimlendirilirler. İslam devletine komşu olan veya uzakta bulunup
anlaşma yaptığı ve sulh içinde olduğu devletlere “Dar’ul-Sulh”,
kendilerine belli bir süre tanınıp eman verdikleri devletlere
“Dar’ul-Eman”, İslam beldesi iken halkı topluca dinden çıkarak İslam
devletinden kopanlara,”Dar’ul-Ridde “, savaş halinde olup aralarında her
hangi bir anlaşma olmayan devletlere “Dar’ul-Harp” denir. Dar’ul-Harbi
de iki şekilde ifade etmek mümkündür. Fiilen harbi olanlar, hükmen harbi
olanlar. İslam devletine komşu olmadığı halde aralarında her hangi bir
anlaşma olmayan devletler hükmen harbidir.
Tanımını yaptığımız bu kavramların hepsi İslam devletinin varlığında
olur. İslam devleti yani “Dar’ul-İslam” yoksa bu kavramlar da yoktur. O
zaman tüm yeryüzü “Dar’ul-Küfür”dür. Yani küfrün hükümran olduğu yer
demektir.
Peygamberimizin ilk on üç yılının Mekke deki durumu gibi. Mekke de
Peygamber (a.s) ve müslümanlar olmasına rağmen hem Mekke’ye hem de tüm
dünyaya küfür hakimdi. Ne zaman ki Medine’de İslam devlet oldu, işte o
zaman diğer devletlerle bu devletin hukuken durumu belirlenmiş oldu.
Mekke ile harbi iken Yahudilerle ve çevre kabilelerle antlaşma
yapa-rak”Dar’ul-Sulh” olmuştur.
Bu perspektiften dünyaya bakıldığı zaman bu tezin sahiplerinin
Dar’ul-Harp anlayışı havada kalır. Bulundukları yer Dar’ul-Küfür’dür.
Fakat aralarında mal ve can güvenliğini temin için devletler arasında
dokunulmazlık antlaşmaları vardır. Kimsenin kazandığına el konulmuyor.
Kimsenin canına kastedilmiyor. Bunlar güvence altına alınmıştır.
Dar’ul-Küfür Dar’ul-Harp değildir. Bu nedenle harp hukuku uygulanamaz.
Ayrıca Allah ve Rasulü Dar’ul-Harpte faiz alabilirsiniz diye bir hüküm
de koymamıştır.’ Serahsi’nin naklettiği haber, ayeti tahsis edemez ve
böyle bir haber Peygambere isnat edilemez.’ Hiçbir müslüman Allah’ın
hudutlarını belirlediği konuda hudutlara riayetsizlik edemez. Haram her
yerde haramdır. Verilen ruhsatların sebep ve hikmeti bellidir. Onların
ötesine geçmek doğru bir anlayış değildir.
Malumunuzdur belli bir döneme damgasını vuran ve İslam’ın değerlerini
kullanarak siyasi emellerine ulaşmaya çalışanlarca üretilmişti “Darul
Harp” mantığı. Bu anlayışla Hem yurt içindeki vatandaşların hem de yurt
dışında çalışanların ahlakını bozdular. Öyle şeyler yaptılar ki bu
insanlar dar’ul-harp mantığıyla; değil müslümanlar, gayri Müslimler bile
tiksindi bu yapılan işlerden. Siz orada biz de burada şahidiz herkes
gibi, izaha girmeyeceğiz. Bu, insanımızı o kadar bozdu ki, bir gün geldi
aynı adamlar dün küfür dediklerini en büyük nimet olarak kabul ettiler,
kimseden bir itiraz gelmedi. Onların en hızlı asistanları değiştiler,
değiştirdiler, yine kimseden bir itiraz gelmedi. Hani derler ya
‘Hafızayı beşer nisyan ile maluldür’; gerçekmiş. Bunlar geçmişi tümüyle
unutmuş sahnede en son söylenen şarkıyı hatırlıyorlar; “yaşasın
demokrasi, varolsun laiklik, gelsin li-berallik ve muhafazakarlık.”
Şimdi de bir nüans farkıyla: Dinler arası diyalog ve ılımlı İslam!
İnsafla geriye dönüp bakarsanız nerden nereye gelmişiz.
Dar’ul-harpçilerin gerçekten harbettiklerini teslim etmek gerekiyor.
Ancak bizim değerlerimizle. Hz. Ömer (r.a) şöyle diyor: Ben kötülerden
korkmam. Ancak iyilerin de kötüler kadar cesaret ve şecaat
göstermemelerinden korkarım. Nerede şimdi o aslan yürekli mücahitler!
Akıncı beyleri! Hepsi bir köşede köşe köşe... İşte insan için en büyük
fitne budur. “El malü ve’l-benune fitnetü’l-hayati’d-dünya.” Mal ve
evlat dünya hayatının fitnesidir. Kurtul kurtula-bilirsen...
4. Kafiri zarara uğratmak amacına gelince yapılan bu muamele de
kafir asla zarara uğratılmış olamaz. Sistemini kurup rayına oturtan
onlardır.
Siz gidip onun sistemine giriyorsunuz. Hiçbir sistem kendini
yaşatmayacak çarka onay vermez. Bu nedenle zarara uğrayan onlar değil
onların çarkını döndüren sizler olursunuz.
Ebu Hanife gibi bir insan hayatın içindedir. Bilir ki küfür
parasızlıktan yıkılmaz. Öyle veya böyle parayı bulur. Ancak küfür siyasi
ve toplumsal destekten mahrum kaldığı zaman yıkılıp gider. İnançlar ve
fikirler hayata sahiplenenlerinin eliyle tutunurlar. Sahip çıkanlarla da
varlıklarını sürdürürler. Şu sosyal gerçeklik hiçbir zaman değişmez.
Ormanı kesen baltanın sapı ağaçtandır. Bir şeye mani olmanın yolu yine
kendisinden geçer. Fikre fikirle, paraya parayla karşı durulur.
5-Bu olayın bir başka boyutu da neredeyse bir ömrü kapsayacak kadar uzun
süreli borç altına girmedir. Bir insan için hiç de hoş olmayan bu durum
da de-ğerlendirilmelidir diye düşünüyoruz.
Peygamberimizin şu uygulamasının bu konuda yeterli bir açıklama
olacağını düşünüyoruz: Asrı Saadette bir müslüman vefat edip musallaya
konulunca Rasulullah (a.s) soruyor :
“Bu kardeşinizin kimseye borcu var mı?” Varsa, “Borcu içinizden ödemeyi
kabul eden var mı? Ödemeyi kabullenen olursa geçip cenazeyi kıldırıyor.
Kefil olan çıkmazsa,
Kardeşinizin cenazesini siz kılıp kaldırın” buyuruyor ve kendisi
kıldırmayıp gidiyor. Borçlu olmanın insanı ne hale getirdiği malumdur;
bunun da düşünülmesi gerekir diyoruz.
Bir başka husus da Fıkıh ve fıkıh kitaplarıdır. Fıkıh kitapları, dinin
kaynağı değildir. Bir dönem yaşamış olan Alimlerin düşüncelerini ve
dinden anladıklarını nakleden kitaplardır. Kendi yaşadığı dönemin
problemleriyle ilgili düşünceler ortaya koyarlar. Bu gayet doğaldır.
Herkes yaşadığı dünya ve hadiseler hakkında fikir beyanında bulunarak
hayata katılır. Hiç bir düşünce, olayın içinde bulunduğu şartlardan
bağımsız olarak ortaya konmaz. Bizim yanlışımız, olay ile olay hakkında
fikrine müracaat ettiğimiz insanın arasında yüzlerce yıllık bir zaman
farkının bulunduğunu görmemektir. Halbuki, her olayın kendine özgü
zaman, mekan ve içinde bulunduğu şartları vardır. Hüküm bu şartlara göre
verilmelidir. Bu nedenle fetvalar umum ifade etmez; hadiseye ve şahsa
özeldir. Peygamberimiz (A.S) şöyle buyurur:
“Sizler hasımlaşarak bana geliyorsunuz. Ben de sizi dinleyip ifadenize
göre sen haklısın sen haksızsın diyorum. Ben ancak bir insanım; gaybı
bilmem. Kime hakkı olmayan bir şeyi vermişsem benim vermemle o şey size
hak olmaz. Kim böyle bir şeyi alırsa ancak ateş almış olur.”
Dileğimiz odur ki kimse ateş almasın. “O gün insana mal ve evladın
hiçbir faydası olmaz. Ancak selim bir kalp ile gelen kimsenin durumu
müstesna” (onun bütün kötülüklerden uzak olan kalbi Allah’ın huzurunda
fayda verecek ve onu ilahi rahmete ulaştı-racaktır inşa Allah.)
(26/88-89) diyor; Allah’a emanet ediyoruz...
|