|

Hey Malcolm!
Yusuf Armağan
1925 yılında Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde, tarihin her döneminde
karşımıza çıkan kirlenmiş beyazın tepesine çullanırcasına doğan bir
adamdan söz etmek istiyorum.
Harlem’de kategorize edilmiş roller içerisinde kendisine en uygun rolü
oynamakla hüküm giydirilmiş, potansiyel suçlu olarak yaşamaktansa
suçlunun kendisi olmanın bilinçaltından salıklandığı bir adamdan söz
etmek istiyorum.
Başkalaşması dikte edilen, ama başkalaştıkça asla kendisi olamayacak
olan, kazanımı elinde olmayan derisiyle ve saç yapısıyla asla kölelikten
kurtulamayacağı yüzüne her fırsatta vurulan bir adamdan söz etmek
istiyorum.
Ku Klux Klan zihniyetiyle karşı karşıya bırakılıp, kavmiyetçilik
dışında kendilerine bir şans tanınmayan, kavmiyetçilik ettikçe
körleşecek, körleştikçe uysallaşacak, uysallaştıkça kirli beyaz dünyaya
hizmet edecek olan köleler topluluğuna ait görülen bir adamdan söz etmek
istiyorum.
Zencilerin tarladaki ve hizmetkar adıyla iki kategoriye ayrıldığı bir
dönemde, tarlada olup acının alasını yaşamak istemeyenlerin önüne
cicisiyle bicisiyle evdeki hizmetkar zencinin bir idol olarak
çıkartıldığı bir dönemde, patronuyla birlikte yaşama, güzel giyinme,
sahibinden arta kalanlar beslenme lüksüne sahip, patronu hasta olduğunda
“patron ne oldu da hasta olduk?” diye soran, kendisine “haydi kaçalım,
gidelim, kopalım, ayrılalım” diyen birisine “hey adamım, sen çılgınsın.
Ayrılmak da ne demek? Bundan daha iyi ev nerede? Daha iyi giysileri
nerede giyerim? Nerede bundan daha iyi yiyecekler? Bunları bırakıp
terketmekle eline ne geçecek he söylesene” diye cevap veren ve
şişindikçe şişinen bir zenci olmaktansa başka bir kimliğinin olması
gerektiğini düşünen bir adamdan söz etmek istiyorum.
Alçak bir polis tarafından sokak aralarında kovalanacak, siyah
derisinin ensesinde sürekli bir beyaz soluğu hissedecek, kaçtıkça
kovalanacak, kovalandıkça tezgaha sürüklenecek, tezgaha girdikçe tuzağa
dü-şecek bir adamdan söz etmek istiyorum.
Bilinçli bir şekilde tarihleri, dilleri, kültürleri ve kökleri
unutturulmuş ve bu köklerine dönüşlerinin önüne her türlü meşgale,
kirlenmişlik döşenen bir topluluğa mensup bir adamdan söz etmek
istiyorum.
En özeline dahi devamlı müdahale edilecek bir adamdan söz etmek
istiyorum.
Kendisi için öngörülmüş bir haltı yediği için düştüğü ve bu haltı yese
de yemese de önünde sonunda kendisini zaten kapısında bulacağı herhangi
bir hapishaneden içeriye adım atarken aslında bambaşka bir dünyaya dair
ilk mesafeleri kat eden bir adamdan söz etmek istiyorum.
Yıl 1952’yi gösterdiğinde kirli beyazın politikacılarınca kendilerine
biçilmiş roller içerisinden seçmek zorunda oldukları kavmiyetçilik rolü
ile farklı bir algılayışa sahne olan Black Muslims hareketine katılan
bir adamdan söz etmek istiyorum.
Bir kez kavmiyetçilik tezgahına düşüldüğü için Beyaz Amerikalılara
düşmanlığın kurgulandığı, reaksiyoner reflekslerle siyah olanın
alabildiğine yüceltildiği bu cemaat içerisinde hareketli mizacını
sergileme imkanı bulan ve cemaatin organizasyon, toplantı, yayın ve
propaganda faaliyetlerini tereddütsüz üstlenen bir adamdan söz etmek
istiyorum.
Bunca telaşenin, yoğunluğun, hareketin içerisinde zihnini ve gönlünü
cemaat lideri Elijah Muhammed’in askısına asmayan gerektiğinde onun
karşısında adamca duran, bir adamı değil o adamın ötesinde bir davayı
omuzlamayı başarabilen, o kişiyle bir problem yaşadığında yüklendiği
davayı değil o kişiyi sorgulayabilen bir adamdan söz etmek istiyorum.
Kendisi olabilmenin ve aynı zamanda bir cemaate de mensup olabilmenin
zorluğunu bir arada göğüs-leyebilen, yaşantısıyla, söyledikleriyle,
yaptıklarıyla, eylemleriyle bir tutarlılık sembolü haline gelen, bu
şekilde yol aldıkça kirli beyaz fahişenin nefretini kazandığı gibi
bakire olduğu varsayılan bir yığının da lanetini üzerinde taşımak
zorunda kalan bir adamdan söz etmek istiyorum. (*)
Bir parmak ucu hareketiyle ne demek istediğini etrafında gözünün içine
bakan insanların anlayabildiği bir adamdan söz etmek istiyorum.
1964 yılında neye hizmet ettiğini yavaş yavaş farkına vardığı bir
hareketin liderinin kendisine eteklerinin dibinde durması telkinlerine
aldırış etmeksizin, yanlışların içerinde kalıp bir kısır döngüyle
devinip duran ekibin üzerine gözlük çerçeveleri kalınlığında kendisini
tanımlamak için seçtiği X çizgisini çizebilen ve terk etmenin aslında
kendisine dönüş olduğu bilincinden hareketle tüm yapıp ettiklerinin
karşılığının hesabını Allah’tan bekleyen bir adamdan söz etmek
istiyorum.
Aynı yıl Afrika-Amerikan birliğini kurarak İslam’ın evrenselliğine doğru
ilk yelkeni açan, Afrika’ya, Ortadoğu’ya düzenlediği gezilerle kendi
inisiyatifi dışında etrafına örülmüş kabuğu kıran, zihinlere döşenmiş
coğrafi sınırları parçalayan, kardeşlik müessesinin içeriğine dair
farklı bir bakış açısı yakalayan ve böylece evrenselliğe ilk yelkeni
açan bir adamdan söz etmek istiyorum.
Ve Hacc... Her Müslüman gönlün eteğinde bir ve be-raber olduğu Kabe’nin
etrafında kendinin farkına varan bir adamdan, hiçbir ayrımın, hiçbir
kategorizasyonun yapılmadığı ortamda göz yaşlarını siyah dersinin
üzerine giydiği bembeyaz ihramının göğsüne düşüren bir adamdan, hiçbir
statünün, hiçbir baskı grubunun egemenliğinin olmadığı topraklarda
hayatının en özgür anlarını yaşayan bir adamdan söz etmek istiyorum.
Ve Hacc dönüşü mücadelesini artık sınır tanımayan bir evrensellikte
sürdürmeye başlayan bir adamdan söz etmek istiyorum.
Kirlendikçe beyaz olduğunu iddia eden, insan olma kaygısını taşıyanları
Allah’ın çizgisi dışında bir çizgide sabitlemek isteyen, kendi
çerçeveleri dışındaki her türlü kabulü ve her türlü itirazı aşağılayan,
zannı bilmenin ötesinde konumlandıran, adaletsizliği baş tacı eden,
hiçbir hesabın içerisinde olmaksızın iki gözün birbirine kenetlenmesini
anlamsız bulan, dünyanın bir diğer ucunda kendisi ile aynı ritmi bulmuş
bir kalbin atışından haberdar olmak isteyenlerin önüne setler çekerek
coğrafi sınırlar oluşturan, asıl önemlisi zaman geçtikçe bu sınırları
insanların zihinlerine yerleştirmeye çalışan bir dünyanın karşısına tüm
hesapları alt üst edercesine çıkıp dimdik bir duruş sergileyen bir
adamdan söz etmek istiyorum.
21 Şubat 1965 tarihinde ‘faili meşhur’ bir suikastle şehitler kervanına
katılan bir adamdan söz etmek istiyorum.
21 Şubat 2005..tam kırk yıl öncesinden...
Bir adamdan bahsediyorum.
Bir şehidden bahsediyorum.
Bir savaşçıdan bahsediyorum.
Bir özgünlük ve özgürlük düşkününden bahsediyorum.
Sınırları aşmayı başarmış bir yoldaştan bahsediyorum. Kafasını ve
gönlünü başka kafalara ve gönül-lere emanet etmeksizin O’nun yolunda
olmayı ba-şarmış bir insandan bahsediyorum.
Yüzünün rengiyle durmayı beyaz bir maske takmaya tercih eden dik duruşun
adından bahsediyorum ben.
Çocuklarımıza sunacağımız bir kahramandan bahsediyorum ben.
Malcolm X’ den, Malik el-Şahbaz’ dan bahsediyorum ben.
Haydi kendinize bir iyilik yapın bugün..bir dostunuza, bir arkadaşınıza,
çocuğunuza, annenize, babanıza, yoldan geçen herhangi bir Müslüman’a
Malcolm X’den bahsedin. Ve aynanın karşısına geçip kendinize hey
Malcolm! diye seslenin bakalım. Bakalım ne cevap alacaksınız.
Vesselam..
(*) İsmet Özel'in "Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin
Arkasındaki Satırlar" adlı şiirinde geçen ifadelerin yorumlanması ile
oluşmuştur.
|