Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 315 | Mart  2005

                   

 

 


Hey Malcolm!


Yusuf Armağan

 

1925 yılında Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde, tarihin her döneminde karşımıza çıkan kirlenmiş beyazın tepesine çullanırcasına doğan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Harlem’de kategorize edilmiş roller içerisinde kendisine en uygun rolü oynamakla hüküm giydirilmiş, potansiyel suçlu olarak yaşamaktansa suçlunun kendisi olmanın bilinçaltından salıklandığı bir adamdan söz etmek istiyorum.

Başkalaşması dikte edilen, ama başkalaştıkça asla kendisi olamayacak olan, kazanımı elinde olmayan derisiyle ve saç yapısıyla asla kölelikten kurtulamayacağı yüzüne her fırsatta vurulan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Ku Klux Klan zihniyetiyle karşı karşıya bırakılıp, kavmiyetçilik dışında kendilerine bir şans tanınmayan, kavmiyetçilik ettikçe körleşecek, körleştikçe uysallaşacak, uysallaştıkça kirli beyaz dünyaya hizmet edecek olan köleler topluluğuna ait görülen bir adamdan söz etmek istiyorum.

Zencilerin tarladaki ve hizmetkar adıyla iki kategoriye ayrıldığı bir dönemde, tarlada olup acının alasını yaşamak istemeyenlerin önüne cicisiyle bicisiyle evdeki hizmetkar zencinin bir idol olarak çıkartıldığı bir dönemde, patronuyla birlikte yaşama, güzel giyinme, sahibinden arta kalanlar beslenme lüksüne sahip, patronu hasta olduğunda “patron ne oldu da hasta olduk?” diye soran, kendisine “haydi kaçalım, gidelim, kopalım, ayrılalım” diyen birisine “hey adamım, sen çılgınsın. Ayrılmak da ne demek? Bundan daha iyi ev nerede? Daha iyi giysileri nerede giyerim? Nerede bundan daha iyi yiyecekler? Bunları bırakıp terketmekle eline ne geçecek he söylesene” diye cevap veren ve şişindikçe şişinen bir zenci olmaktansa başka bir kimliğinin olması gerektiğini düşünen bir adamdan söz etmek istiyorum.

Alçak bir polis tarafından sokak aralarında kovalanacak, siyah derisinin ensesinde sürekli bir beyaz soluğu hissedecek, kaçtıkça kovalanacak, kovalandıkça tezgaha sürüklenecek, tezgaha girdikçe tuzağa dü-şecek bir adamdan söz etmek istiyorum.     

Bilinçli bir şekilde tarihleri, dilleri, kültürleri ve kökleri unutturulmuş ve bu köklerine dönüşlerinin önüne her türlü meşgale, kirlenmişlik döşenen bir topluluğa mensup bir adamdan söz etmek istiyorum. 

En özeline dahi devamlı müdahale edilecek bir adamdan söz etmek istiyorum.

Kendisi için öngörülmüş bir haltı yediği için düştüğü ve bu haltı yese de yemese de önünde sonunda kendisini zaten kapısında bulacağı herhangi bir hapishaneden içeriye adım atarken aslında bambaşka bir dünyaya dair ilk mesafeleri kat eden bir adamdan söz etmek istiyorum.

Yıl 1952’yi gösterdiğinde kirli beyazın politikacılarınca kendilerine biçilmiş roller içerisinden seçmek zorunda oldukları kavmiyetçilik rolü ile farklı bir algılayışa sahne olan Black Muslims hareketine katılan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Bir kez kavmiyetçilik tezgahına düşüldüğü için Beyaz Amerikalılara düşmanlığın kurgulandığı, reaksiyoner reflekslerle siyah olanın alabildiğine yüceltildiği bu cemaat içerisinde hareketli mizacını sergileme imkanı bulan ve cemaatin organizasyon, toplantı, yayın ve propaganda faaliyetlerini tereddütsüz üstlenen bir adamdan söz etmek istiyorum.

Bunca telaşenin, yoğunluğun, hareketin içerisinde zihnini ve gönlünü cemaat lideri Elijah Muhammed’in askısına asmayan gerektiğinde onun karşısında adamca duran, bir adamı değil o adamın ötesinde bir davayı omuzlamayı başarabilen, o kişiyle bir problem yaşadığında yüklendiği davayı değil o kişiyi sorgulayabilen bir adamdan söz etmek istiyorum.

Kendisi olabilmenin ve aynı zamanda bir cemaate  de mensup olabilmenin zorluğunu bir arada göğüs-leyebilen, yaşantısıyla, söyledikleriyle, yaptıklarıyla, eylemleriyle bir tutarlılık sembolü haline gelen, bu şekilde yol aldıkça kirli beyaz fahişenin nefretini kazandığı gibi bakire olduğu varsayılan bir yığının da lanetini üzerinde taşımak zorunda kalan bir adamdan söz etmek istiyorum. (*)

Bir parmak ucu hareketiyle ne demek istediğini etrafında gözünün içine bakan insanların anlayabildiği bir adamdan söz etmek istiyorum.

1964 yılında neye hizmet ettiğini yavaş yavaş farkına vardığı bir hareketin liderinin kendisine eteklerinin dibinde durması telkinlerine aldırış etmeksizin, yanlışların içerinde kalıp bir kısır döngüyle devinip duran ekibin üzerine gözlük çerçeveleri kalınlığında kendisini tanımlamak için seçtiği X çizgisini çizebilen ve terk etmenin aslında kendisine dönüş olduğu bilincinden hareketle tüm yapıp ettiklerinin karşılığının hesabını Allah’tan bekleyen bir adamdan söz etmek istiyorum.

Aynı yıl Afrika-Amerikan birliğini kurarak İslam’ın evrenselliğine doğru ilk yelkeni açan, Afrika’ya, Ortadoğu’ya düzenlediği gezilerle kendi inisiyatifi dışında etrafına örülmüş kabuğu kıran, zihinlere döşenmiş coğrafi sınırları parçalayan, kardeşlik müessesinin içeriğine dair farklı bir bakış açısı yakalayan ve böylece evrenselliğe ilk yelkeni açan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Ve Hacc... Her Müslüman gönlün eteğinde bir ve be-raber olduğu Kabe’nin etrafında kendinin farkına varan bir adamdan, hiçbir ayrımın, hiçbir kategorizasyonun yapılmadığı ortamda göz yaşlarını siyah dersinin üzerine giydiği bembeyaz ihramının göğsüne düşüren bir adamdan, hiçbir statünün, hiçbir baskı grubunun egemenliğinin olmadığı topraklarda hayatının en özgür anlarını yaşayan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Ve Hacc dönüşü mücadelesini artık sınır tanımayan bir evrensellikte sürdürmeye başlayan bir adamdan söz etmek istiyorum.

Kirlendikçe beyaz olduğunu iddia eden, insan olma kaygısını taşıyanları Allah’ın çizgisi dışında bir çizgide sabitlemek isteyen, kendi çerçeveleri dışındaki her türlü kabulü ve her türlü itirazı aşağılayan, zannı bilmenin ötesinde konumlandıran, adaletsizliği baş tacı eden, hiçbir hesabın içerisinde olmaksızın iki gözün birbirine kenetlenmesini anlamsız bulan, dünyanın bir diğer ucunda kendisi ile aynı ritmi bulmuş bir kalbin atışından haberdar olmak isteyenlerin önüne setler çekerek coğrafi sınırlar oluşturan, asıl önemlisi zaman geçtikçe bu sınırları insanların zihinlerine yerleştirmeye çalışan bir dünyanın karşısına tüm hesapları alt üst edercesine çıkıp dimdik bir duruş sergileyen bir adamdan söz etmek istiyorum.

21 Şubat 1965 tarihinde ‘faili meşhur’ bir suikastle şehitler kervanına katılan bir adamdan söz etmek istiyorum.

21 Şubat 2005..tam kırk yıl öncesinden...   
Bir adamdan bahsediyorum.           
Bir şehidden bahsediyorum.           
Bir savaşçıdan bahsediyorum.        
Bir özgünlük ve özgürlük düşkününden bahsediyorum.         
Sınırları aşmayı başarmış bir yoldaştan bahsediyorum. Kafasını ve gönlünü başka kafalara ve gönül-lere emanet etmeksizin O’nun yolunda olmayı ba-şarmış bir insandan bahsediyorum.           

Yüzünün rengiyle durmayı beyaz bir maske takmaya tercih eden dik duruşun adından bahsediyorum ben.             
Çocuklarımıza sunacağımız bir kahramandan bahsediyorum ben.      

Malcolm X’ den, Malik el-Şahbaz’ dan bahsediyorum ben.   

Haydi kendinize bir iyilik yapın bugün..bir dostunuza, bir arkadaşınıza, çocuğunuza, annenize, babanıza, yoldan geçen herhangi bir Müslüman’a Malcolm X’den bahsedin. Ve aynanın karşısına geçip kendinize hey Malcolm! diye seslenin bakalım. Bakalım ne cevap alacaksınız.

Vesselam..

(*) İsmet Özel'in "Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar" adlı şiirinde geçen ifadelerin yorumlanması ile oluşmuştur.    

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...