|

SON PİŞMANLIK
Mukaddes Özkan
Hava çok sıcaktı, evde nefes bile almak zorlaşıyordu.
Abla kardeş balkonda biraz serinlemeyi umuyorlardı. Onların doğup
büyüdükleri iklimdi bu. Yazları hep böyle olurdu. Böyle zamanlarda
insan, kanını donduran kış günlerini nasıl da özlüyor diye gülüştüler. O
buz gibi günleri hatırlayıp serinlemeye çalışıyorlardı.
Balkona eğilen ağaç dallarını ellediler, saksılarda büyüttükleri
fesleğenlere ellerini sürüp kokuyu içlerine çektiler. Bu koku onlara hep
annelerini hatırlatıyordu. Öyle çok severdi ki fesleğenleri, ceplerinde,
göğsünün üstünde taşırdı taze dallarını. Ah dedi abla, ah anacım benim,
fesleğen kokulum. Bilmediğimiz o aleme yolcu ederken bile, kar beyaz
giysinin arasına fesleğenler doldurmuştuk senin. Hüzünlendiler, küçük
olan ne-dense daha bir duygulandı, gözünden birkaç damla yaş süzüldü,
elinin üstüne düştü.
Yan balkondaki komşuyla şakalaşıp güldüler. İn-sanoğlu böyleydi işte.
Bir ağlar bir gülerdi. Gülmek her zaman da neşelenmek anlamına gelmezdi.
İnsan bazen hüzünlüyken de gülebiliyordu. Annesinin toprağa verildiği
sırada içinden gelen gülme krizini nasıl da gayret üstü bir çabayla
engellemeye çalışmıştı. Bu ona sınıf arkadaşının öğretmenine verdiği
cevabı hatırlattı. Arkadaşı zayıf almıştı. Nedense gülümsemiş bunu da
hoca görmüştü. “Ağlanacak haline gülüyor
musun” diye azarlanınca, arkadaşı cevabı yapıştırmıştı. “Hocam, bazen
tebessümler göz yaşlarından daha acıdır.” O günlerde oynadıkları bir
tiyatro oyunundan alınmıştı bu cümle. Sınıfça nasıl da gülmüşlerdi bu
cevaba.
Karşıdaki parkın çimenleri insan seliyle kaplanmış gibiydi. Çocuklar
koşturuyor, büyükler çimlerin üzerinde serinlemeye çalışıyordu.
Balkonun altından geçen insanlar, yorgun, bezgin yürümeye
çalışıyorlardı. Tanıdıklar başlarını kaldırıp laf atıyor, bazıları da
ayaklarını sürüyüp selamsız sabahsız geçiyorlardı.
Kahramanlarımızın yaşları kemale ermişti. Abla hayatı boyunca bir yuvası
olmasını hem hayal etmiş hem de başaramamıştı. Küçük kız kardeş geç bile
olsa emekli bir asker ile dünya evine girmiş, ama girdiği ile çıktığı
bir olmuştu. Hayatlarının elli küsur yılını, acılarıyla umutlarıyla,
umutsuzluklarıyla geride bırakıp bu günleri hakkıyla yaşamaya
çalışıyorlardı. Tek yeğenlerine hala olmak hayatlarını rengarenk
ışıklarla aydınlatmıştı. Artık umutları, varları yokları oydu.
Geçmişi konuştular, nerede hata yaptık demeleri lazımken demediler. Hep
umutlarını yıkanları suçladılar.
Artık gece yarısı olmuş, hatta zaman bir sonraki güne devrilmişti..
İkisi de yorgun bunalmış, içeri girdiler. Abla yatağına gitti. Diğer kız
kardeş nedense salonda koltuğa yığıldı. İçinde anlayamadığı bir sıkıntı,
bir sızı vardı. Yerine yatmak istemedi. Koltuğa yerleşip, gözlerini
kapattı.
Her şey film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Sanki yaşamı bir
ekrandan ona seyrettiriliyordu. Bazen içi yanıyor, bazen da dudaklarına
bir tebessüm gelip çakılıyordu.
Ablasından farklı bakmaya başladı olup bitenlere. İlk defa her şey bu
kadar net ayrışıyordu kafasında.
Ne kadar güzel başlamıştı evliliği. Ne kadar nezih bir tören ile
evlenmişti. Her şey, kıyafeti de dahil sapsadeydi.
Güzel günler ne çabuk gelip geçmişti. Hır gür başlamıştı bile. Peki
niye? İşte bunu geç de olsa şimdi çözüyordu. Ne yazık ki çözmesine
yardımcı olan hiç tanımadığı bir başka kadındı.
Sisler arasında görüntüler gidip gidip geliyordu. Yaşlı bir kadın
bembeyaz örtüsüyle, kah melek gibi bir yüzle yaklaşıyor, kah şeytan gibi
görünüyordu gözüne. Şeytanlaştığında büyüler yapıyor, muskalar dikiyordu
gelininin giysilerine. Bu elbise kimin diye dikkatlice baktı. En sevdiği
kırmızı elbisesiydi yaşlı kadının elindeki.
Bunları bana niye yaptın, niye bırakmadın ben mutlu olaydım, diye
sayıkladı. Yaşlı kadının melekleşen yüzü ona bakıp gülümsüyordu sanki.
“Senin mutluluğunu ben değil, kendin yok ettin. “İyi düşün, iyi düşün,
iyi düşün…..”
Yeter diye inledi, yeter….
Kocam beni çok seviyordu ama niye istediğim gibi yaşamama katlanamadı.
Ben bildiğim gibi, tanıdığım gibi, anladığım gibi hayatımı sürdürmek
istedim. Suç mu bu!.. Birden tersini görüverdi olayın. O da bildiği,
umduğu gibi yaşamak istedi demek ki. Demek ki iş burada çığrından çıktı
diye irkildi.
Eşini terk edip baba evine döndüğünde, hala kendini savunuyordu.
Arada bir çarşıda pazarda rastlaşıyorlardı. Bu rastlaşmalarda sevgi dolu
bakışmalar, sevgi sözcükleri
dolaşıyordu aralarında.
Bir de duydu ki, eşi boşanır boşanmaz yeniden evlenmiş. Yüreği burkuldu,
içi sızladı, gözlerinde öfke şimşekleri çaktı. Ne kadar da çabuk
unutmuştu olan biteni.
Ama diyordu, ama çok sürmez bu iş, o kadın o evdeyken.
Umdu, bekledi, hiçbir şey beklediği gibi olmadı. Hergün birileri gelip
olan biteni haber veriyorlardı. Herşey nasıl bu kadar iyi gidiyor akıl
erdiremiyordu bir zamanlar.
Artık anlıyordu galiba. Mutlu olmanın, mutlu etmenin
yolu onun bildiği, tanıdığı yol değildi. Ne kadar büyütmüştü gözünde,
yokuşlar, inişler, uçurumlarla dolu sanmıştı hayatın bu tarafını.. Serap
görmüştü demek ki…
Halbuki karşıdan baktığında, şimdi anlıyordu ki sevgi ve özveri işin püf
noktasıydı. Diğer kadın bu işin üstesinden böyle gelmişti. Kendisine
şeytan gibi görünen yüz, diğerinin yanında melekleşmişti. Artık ona da
gülümsüyordu karşıdan. Şimdi anladın mı diyordu sanki, suçlu ben
değilmişim.
Yaşlı kadın ellerini uzatıyor, gel diyordu, yanıma gel.
Eli koltuktan yana düştü. Gözleri uzun süredir kapalıydı. Güneşin ilk
ışığı solgun yüzüne düştü. Buza kesmiş bedenini artık güneş bile
bunaltamazdı.
|