|

Anti-Amerikancı Eğilim Sahici mi?
Robert
Pollack’ın Wall Street Journal’da yazdığı “Avrupa’nın hasta adamı:
Yeniden” başlıklı makale, geçtiğimiz ayın siyasi gündeminin ilk
sıralarında yer aldı. Amerika’da büyük medya kuruluşlarının, yönetimle
olan ilişkileri bağlamında düşünüldüğünde, yazının belli başlı
gazetelerden birinde yayınlanmış olması, ister istemez Amerikan
yönetiminin Türkiye’ye yönelik ‘farklı’ bir tutum içine girdiğine
hamledildi. Ardından Amerikan Dışişleri bakanı Condoleezza Rice’in
Türkiye’yi ziyaretinde aynı konu üzerinde durması ve hükümete yönelik
üstü kapalı ‘uyarı’larda bulunması, anti-Amerikancı hissiyatın
Türkiye’de giderek güçlendiğine dair çıkan haberlerin, Amerikan
yönetimince ciddi görüldüğü şeklinde yorumlandı. Medyanın genel tavrına
bakıldığında, Türk halkının hissiyatının ‘normal’ karşılanması ve
konunun fazla abartılmaması yönünde, genel olarak Türk halkına ‘itidal’
çağrısında bulunan yorumların yapıldığı görüldü. Fakat diğer bazı
kesimler ise, anti-Amerikancı hissiyatın yükselişe geçmesinin ‘haklı’
gerekçeleri olduğuna ve hatta bu tepkinin az bile görülmesi gerektiğine
vurguda bulunan yorumlar yaptılar. Fakat bu yeni gelişmenin küresel ve
bölgesele anlamı üzerinde pek durulmadı. Meselenin asıl önemli yönünün
burası olduğunu düşündüğümüz için, biz bu konu üzerinde duracağız.
Bu
noktada, altı çizilmesi gereken ilk husus şudur: Amerikan Dışişleri
Bakanı’nın Türkiye’yi ziyaretinde, Türkiye’deki anti-Amerikancı eğilimin
‘hoşlarına gitmediğine’ dair uyarıları, bazılarının iddia ettiği gibi,
Amerikan yönetiminin hiç beklemediği bir gelişmenin ortaya çıkması
nedeniyle yapılmış değildir. Bilakis ABD yönetiminin bu konuda tepkileri
hesap ettiği ve fakat ‘marjlara’ dikkat ettiği görülmektedir. Zira
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Amerika’nın küresel politika
bağlamında benimsediği yeni ‘çizgi’nin bu tür tepkileri de beraberinde
getireceğinin tahmin edilmesi zor değildir. Hatırlanacağı gibi, Clinton
Doktrini ile başlayan ve Bush Doktrini ile devam eden süreçte Amerika
‘askeri’ seçeneği öne çıkaran sert bir politik tavır benimsemiştir.
Tek-kutuplu dünyada, tek başına kalmanın avantajını değerlendirmek
isteyen Amerika, çıkarlarını korumak ve bunları optimal düzeyde
gerçekleştirmek için askeri seçeneğe başvurmaktan çekinmemektedir. Ve
gelişmeler yakından takip edildiğinde görülecektir ki, Amerikan
yönetimi, bu seçeneği, sorun çıkaracağı veya çıkardığı düşünülen
bölgelerde ve bilhassa İslam dünyasında ‘bilinçli’ bir şekilde
öncelemektedir. ‘Bağımsız’ devletlerin iç işlerine karışmama ve
self-determinasyon haklarının BM sözleşmelerinde yer almasını
destekleyen ABD’nin, yeni dönemde, tabi-ri caizse kendi kurallarını
çiğnemesinin dünya kamuoyundan tepki görmemesi ise zaten mümkün
değildir. Ancak, burada önemli olan, tepkinin boyutudur. Yani tepki
belirli sınırlar içinde kaldığı taktirde ‘makul’ karşılanacaktır;
‘tehdit’ boyutuna ulaştığında veya bu noktada bazı emareler
görüldüğünde, Amerika’nın tepkisi farklı olacaktır. İşte son
geliş-melerin bu genel tavır zaviyesinden değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Peki,
Türkiye’deki anti-Amerikancı hissiyatın, bu düzeyde bir ‘tehdit’
unsurunu içinde barındırdığı söylenebilir mi? Hayır. Elbette
yanıbaşındaki bir ülkeyi, hiçbir haklı gerekçeye dayanmadan işgal eden
ve insanlara zulmeden bir devlete karşı, halk genel olarak ‘tepkili’
olacaktır. Ancak bu tepkiyi gereğince ve abartmadan değerlendirmek
gerekir. Türk halkının % 82’sinin anti-Amerikancı bir çizgide yer
aldığını belirten anket, kimi Avrupa ülkelerinde de hemen hemen aynı
oranda bir anti-Amerikancı hissiyatın varolduğunu göstermektedir. Fakat
tepki Avrupa ülkelerine değil, Türkiye’ye gelmektedir. Bunun elbette bir
anlamı olmalıdır ve vardır. Fakat burada doğrudan AKP hükümetiyle ilgili
senaryolar bazında aceleci bazı çıkarımlarda bulunmak yanıltıcıdır.
Özellikle de AKP hükümetinin Amerika’nın gözünde itibarını yitirdiği,
hatta gözden çıkarıldığı şeklindeki yorumlar isabetli değildir. Çünkü
konjonktür ve iç dengeler buna müsait değildir. Ancak, AKP üzerinden,
içerde ve dışarda bazı kesimlere veya yerlere mesaj gönderilmesi, bir
ihtimal olarak dikkate alınabilir. Örneğin Türkiye’deki bu
anti-Amerikancı hissiyatın, özellikle Ortadoğu halkları üzerindeki
muhtemel etkisine dikkat çekmek için, bu uyarının yapıldığı
düşünülebilir. Çünkü Türkiye’nin bölgedeki pozisyonu farklıdır ve
özellikle orta-vadeli bazı Batılı planlar için, kendisine bazı roller
biçilmektedir. Mesela BOP projesi bağlamında düşünüldüğünde, Türkiye’de
anti-Amerikancı bir hissiyatın güçlenmesi, projenin geleceği için
olumsuz mesajlar içerecektir. Bu nedenle, kimi Ortadoğu ülkelerindeki
anti-Amerikancı hissiyatın veya fiili tepkinin, Türkiye söz konusu
olduğunda, ‘aşırı’ bulunacağı tabiidir. İşte bu nedenle, resmi
makamların dikkati çekilmiş ve gerekli tedbirlerin alınması yönünde
uyarılarda bulunulmuş olabilir.
Ancak
bilinmelidir ki, anketin gösterdiği gibi, Türkiye’de sahici ve fiili bir
anti-Amerikancı eğilim yoktur. Toplumun bazı kesimlerinde bu hissiyat
çok yoğun olabilir. Özellikle ideolojik tavır koyan gruplar için böylesi
bir durumdan bahsetmek mümkündür. Ancak Pollack’ın yazısında ifade
edildiği gibi, bu grupların tepkisiyle, halkın genelinin anti-Amerikancı
hissiyatını birbirine karıştırmamak gerekir. İdeolojik grupların
muhalefetini kolaylıkla ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir ancak,
halktaki bu hissiyatın, bir takım medyatik manipülasyonlarla giderilmesi
mümkündür. Örneğin her zaman denendiği gibi, demokratikleşme yönünde bir
takım adımların atılması halinde, halktaki bu hissiyatın değişebileceği
söylenebilir! Bu nedenle, ülkedeki mevcut hissiyatı ajite ederek
geliştirilen bazı sansasyonel senaryolara itibar etmemek gerekir.
Örneğin bir Amerika-Türkiye savaşını (üstelik bunu mevcut AKP hükümeti
döneminde) öngören Metal Fırtına türündeki kurgu-senaryoların ciddiye
alınacak bir tarafı yoktur. Bu tür çalışmalar, genellikle olabilecek
şeyleri değil, ‘olması arzulananlar’ı resmeder. Arzular ile gerçekler
ise çoğu zaman uyuşmazlar. Bu nedenle, Türkiye’nin yakın dönemde
anti-Amerikancı bir çizgi üzerinde siyaset yapacağına dair hiçbir işaret
yoktur. Bilakis, Amerika-Türkiye ilişkileri, Amerika için öylesine
önemlidir ki, Türkiye’nin bu konuda bir ‘irade beyanı’nda bulunmasına
bile Amerika izin vermez, vermemektedir. Tabii bu, mevcut demokratik
siyasetin kurallarını kabul edenler için geçerlidir. Değişimi tabandan
gelerek sağlayan ve sahici anlamda bir Amerikan-karşıtı siyaset
izleyecek bir siyasi kadro ülke yönetimini ele alırsa, işte ancak o
zaman, bu ülkede gerçek bir Amerikan (ve zulüm) karşıtlığından
bahsedilebilir.
|