Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 315 | Mart  2005

                   

 

 


ÖNCE SURİYE Mİ İRAN MI?

Irak operasyonundan sonra sürekli olarak Suriye ve İran’ın adını, bölge için tehdit unsuru olarak anan Amerika, bu iki ülkeyi köşeye sıkıştırma politikası gereğince bazı fiili icraatlara girişmiş görünüyor. Buradaki sürece ilişkin olarak, Suriye’nin sanki biraz daha öncelikli hedef olarak görüldüğü gözlemleniyor. Bu konudaki son gösterge, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin bombalı saldırıyla öldürülmesinin akabinde Suriye yönetiminin Lübnan’dan çekilmesi yönünde Amerika tarafından uyarılmasıdır. Bu uyarının hemen ardından Suriye-yanlısı Lübnan hükümetinin istifa etmesi ve nihayet Beşar Esad’ın askerlerini Lübnan’dan çekeceği yönünde beyanda bulunması, Amerika’nın Suriye üzerinde ciddi bir baskı uyguladığını gösteren diğer sıcak gelişmeler olarak karşımızda durmaktadır. Öte yandan İran ise, nükleer silah geliştirdiği gerekçesiyle Amerika tarafından sıkıştırılmakta ve gerekirse bu ülke için de bir askeri müdahale seçeneğinin göz ardı edilmeyeceği uyarısı yapılmaktadır.
Bu bağlamda Suriye’nin daha öncelikli hedef olması mantıklı görülmelidir. Zira İran hem daha büyük bir lokmadır; hem de eğer İran’a yönelik ciddi bir o-perasyon ihtimali varsa, bu durumda eli-kolu bağlı bir İran’ın daha kolay bir hedef olacağı açıktır. En son Suriye-İran ittifakı da göstermiştir ki, bu iki ülke bölgesel gelişmeler noktasında işbirliği yapmaktadır. Eğer İran son hedef olarak görülüyorsa, Suriye’nin işinin öncelikli olarak bitirilmesi durumunda, İran’ın iyice kuşatılmış olacağı açıktır. Ayrıca güç dengele-rine bakıldığında da, veya ekonomik, siyasi ve aske-ri potansiyeller açısından, Suriye, daha kolay bir lokma olarak görülmektedir. Bu nedenle, eğer Amerika, bu iki ülkeye ilişkin bir takım operasyonlar peşinde ise, ilk olarak Suriye’yi hedef alması doğaldır. Özellikle Lübnan örneğinde görülen gelişmeler, bu yönde bazı gelişmeler olabileceğinin sinyallerini vermiştir. Fakat İran’la ilgili olarak Amerika’nın, kısa vadede ciddi bir fiili müdahaleyi düşünmediği görülmektedir.

Ancak, bu, Amerika’nın, bu seçeneğe başvurmayı hiç düşünmediği şeklinde yorumlanmamalıdır. Amerikan yönetiminin siyaset tarzı ve siyasi hedefleri açısından İran probleminin halli, hayati önem taşı-maktadır. Bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla, küresel anlamda askeri seçeneği, çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanabileceği stratejik kararını vermiş bir yönetimin, İran problemini çözmek için de, aynı kartı kullanmayı düşünmesi gayet doğaldır. Fakat burada şu hususların altını çizmek yararlı olacaktır. Öncelikle Amerika, İran problemini, Ortadoğu probleminin çözümünde ‘son aşama’ olarak görmektedir. Hal böyle olunca, İran’a yönelik herhangi bir girişimin temellerinin sağlam olmasına çalışacağı ve sürecin en sonunda bu ülkeye müdahaleyi düşüneceği açıktır. İkinci bir husus, Amerika’nın kısa vadede, İran’ın ‘altını oyacak’ girişimlere öncelik vereceğidir. Örneğin Amerika, İran içinde, mevcut yönetime karşı memnuniyetsizlik izharı anlamına gelebilecek bir gelişmeyi tetikleyebilirse, bunu ‘başarı’ olarak görecektir. Şayet kısa-vadede, İran’ın nükleer programı vesilesiyle bir operasyon düşünülürse ve akabinde İran yönetiminde veya halk tabanında bazı ‘çatlak’ sesler çıkması söz konusu olursa, Amerika, bunu, uzun-vadeli faydaya tahvil etmeye çalışacaktır. Yani İran’a yönelik bir askeri müdahaleden önce, bu ülkenin kendi içinde çözüldüğü imajını yaymaya çalışacaktır.

Fakat bu noktada, İran’ın kenetleneceğine dair bi ihtimal ve beklentiden de bahsedilebilir. Doğrudur, İran, bölgedeki diğer ülkelere benzemez. Ne Irak’ı ne de Suriye’yi İran’la kıyaslamak doğru olmaz. Fakat şuna dikkat edilmelidir ki, Amerikan yönetiminin, içerde çözülme arayışı yeni değildir ve geçmişte bu yönde kimi çabaları da olmuştur. Evet, Amerika, Humeyni hayattayken, İran’a askeri bir operasyonu düşünürken, çok tereddüt etmiştir. Zira Irak-İran savaşı’nın nasıl bir etki doğurduğunu açıkça gör-müştür. Ancak bugün, Humeyni hayatta değildir ve İran da eski İran değildir. En azından mevcut Amerikan yönetimi, bu konuda İran’ın zayıfladığını düşünmektedir. Ek olarak, ‘şahin’ bir politik çizgiye sahip mevcut Amerikan yönetiminin, bu noktada daha cüretkar davranması, kendi politik tavrının gereği olarak düşünülmelidir. Ancak elbette ki, İran’a karşı beslenen düşüncelerin fiiliyata geçirilmesi, örneğin Irak’taki kadar kolay değildir. Hatta belki de hiç mukayesesi mümkün değildir. Yalnız şu husus da gözlerden ırak olmamalıdır ki, İran, 20 yıldır Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına engel olmakta ve dünya halklarının gözünde de bu yönüyle belirli bir yeri bulunmaktadır. Bu ‘sembolik’ değerin gözden düşürülmesi, işte bu yüzden Amerika için önem arz etmektedir. Eğer Amerika, İran konusunda bir başarıya ulaşırsa, bunun küresel politikada ne tür getirileri olacağını iyi hesaplamaktadır. Bu nedenle, başvurma noktasında tereddütleri olan seçenekleri, bugünkü vasatta daha rahat düşünebilmektedir. İşte bu yüzden, Amerika’nın İran üzerinde ciddi ciddi düşündüğünü gösteren emareleri yabana atmamak gerekir. Özellikle de BOP projesi bağlamında bazı senaryolardan bahsedildiğini hesaba katarsak, İran probleminin, öyle ya da böyle, Amerika için ‘halle-dilmesi gereken’ bir mesele olarak var olmaya devam ettiğini görmek gerekmektedir. Amerika’nın bu ko-nuda atacağı adımların, ters tepmesi ihtimali de elbette vardır. Fakat burada altı çizilmesi gereken nokta, Amerika’nın bu hesabı yaptığı ve kendini, eskisine göre, çok fazla risk altında görmediği husu-sudur. Zaten bu nedenledir ki, sert siyaset yolunu tercih etmektedir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...