|

HANGİ BİLGİYİ HALKTAN SAKLAMALI
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
İlmî bir sempozyum
esnasında eski bir Diyanet İşleri Başkanı da vardı. Tefsir yazmış bu
ilim adamına itikadî konularda birkaç soru sorulmuştu. Hoca efendi biz
dinleyiciler topluluğunu işaret ederek: ben bu konuda konuşmam, burada
halk var demişti. Sözü üzerime alarak bir hayli öfkelenmiştim. Orada
münakaşaya girmem münasip görünmedi bana. Ama kalbime de bir şeyler
söylemeliydim. Kendimi nasıl yatıştıracağım konusunda açmaza düşmüştüm.
Niçin bu kadar rahatsız olmuştum hocanın sözlerinden? Beni üzen yoksa
halk yerine konulmak mıydı? Ben de halkın bulunduğu hizayı sürekli hor
görenlerden birisi miydim acaba? Bilgi ve hakikat nimetlerinin sadece
belirli seviyelere erişmiş kimselerin inhisarına bırakılmasına mı
içerlemiştim? Acaba hangi itikadi ve ameli hakikat, birilerinin muhtemel
yanlış anlamalarını önlemek uğruna, ötekilerden de gizlenmeliydi?
Benzer bir hadise daha yaşamıştım. Geniş katılımlı bir iftar sofrasının
hemen arkasından, ilahiyatçı hocalara, namazlardan sonraki tesbihatın
hükmünü ve kaynağını sormuştum. Bunu başka bir zaman kendi aramızda
konuşalım diyerek beni başlarından savmak istemişlerdi. Zira orada da
aramızda halk vardı. Veya onlara göre ben de halktan birisiydim. Ama ben
sormakta ısrarlı davranmıştım. Çok üstelediğimi görünce hocalardan bir
tanesi şöyle acı bir itirafta bulunmuştu: ne yapalım halkın dini
bırakmıyor ki Hakkın dinini yaşayalım. Çünkü biz evde hoca namazı
kılıyoruz, dışarıda ise halk namazı.
Demek ki kimi ilmi hakikatler yalnızca hocalar için farklı pratikler
sağlıyordu. Sanki ruhsatlar, kolaylıklar yalnızca bunların hikmetini ve
illetini bilenler için öngörülmüştür.
Bazı bilen kimseleri bu ve benzeri tutumlar takınmaya sevk eden haklı
bir saik akla geliyor mu? Şunu anlayabiliriz: mükellefiyet gereği
olmayan, insanlara bir mesuliyet yüklemeyen teorik konularda bilenler
kendi aralarında, sırf entelektüel haz için, uğraşıp durabilirler. İslam
zaviyesinden itikadi veya fıkhi herhangi bir konu var mıdır ki,
bilenlerin tartışması sonrasında içtihadi bir sonuca varılmamış
bulunulsun? İçtihat ise her müminin temel ihtiyacıdır. Sosyal hayatın
zaruretidir. Pekala, halk tipi(!) müminlerin yeni bir içtihadın oluşum
safhalarını izlemelerinde, dinlemelerinde ne gibi mahsurlar olabilir?
Kaldı ki benim model aldığım hadiselerde tablo şu merkezdeydi: halk,
yüzyıllardır yanlış bir inanışı ve bağlanışı sürdürmekteydi. Bu
yanlışlığın uzantısı sayılan pratiklerde de önemli yanlış uygulamalar
mevcuttu. Ancak bunlar çok uzun zamanlardan beri gelen yanlışlar olduğu
için üzerine gitmek, eleştirmek, tashihe kalkışmak kolay değildi. O
halde ne yapılmalıydı? Göz göre göre halkın yanlış, eksik veya lüzumsuz
yere ziyadeleştirilmiş icraatı görmezden mi gelinecekti? Fitne çıkmasın
diye halkın üzerine gidilmeyecek ve halka işin hakikati anlatılmayacak
mıydı? Bilenler doğrusunu yerine getirirken, bunu halktan elden
geldiğince gizleyecekler miydi? Ne vakte kadar sürecekti bu gizleme işi?
Sormak isterim, hangi müminin kalbine yatar böylesine riyakar ve iki
yüzlü bir tavır? Gerekli bütün bilgi ve hakikatleri halkına açık seçik
tebliğ buyuran bir Allah Resulünün şimdilerde yaşayan ümmeti ne
hallerdeydi?
Elbette hakikatleri söylemenin, sunmanın doğru bir üslubu olduğuna ben
de yürekten inanıyorum. Ama kimse bunun doğru zamanının ileri bir
tarihte geleceğine dair bir inanca sürükleyemez beni. Herhangi bir
yanlış veya eksik uygulama eğer kişilerin itikatlarına şirk, küfür,
nifak, fısk, fücur bulaştıracaksa, amellerini salih kimliğinden
soyutlayıp, Allah indinde boşa çıkaracaksa, onları uyarmanın vakti saati
ne zaman gelecektir?
Ne mahsuru var?
Birilerinin böyle bir soruyu zihinlerinden geçirdiğini hisseder gibiyim.
Günlük namaz mecburiyeti, kişi eğer seferi değilse, toplam on yedi rekat
iken, bir kimsenin kendisini kırk rekatla sorumlu sanmasının ne mahsuru
var öyle mi? Seferi namazın yarıya inmesi ilmi, sünni bir hakikat iken,
bunu bilmeyen bir kimsenin seferde de namazlarını tam kılmasının, hatta
bazı kimselerin farzı yarıya indirerek nafileleri tam kılmasının sahiden
hiç mi bir mahsuru yoktur? Bu bilgi eksikliğinin ilelebet böyle
sürmesinden ilim çevreleri hiç rahatsızlık duymazlar mı? Halkı
aydınlatmadıklardan dolayı Allah indinde mesul olacaklarından korkmazlar
mı? Üç aylar diye bir oruç mükellefiyeti yoktur. Ama bir kimsenin,
ömrünün son yirmi beş yılında, terk etmeksizin bu ibadeti yerine
getirdiğini söyleyerek, takva gösterisi yapmaya kalkışmasının, gerçekten
hiçbir mahsuru yoktur diye düşünebilir miyiz? İlahi kelamda övülen takva
sahipleri böyle insanlar arasından mı çıkmaktadır?
Neler namaza dahildir, neler değildir; halkın bunu bilmesinin gereği yok
mudur? Tesbihat yapmadan namazı bitiren hakkında, onun namazı yarım
kalmıştır diye düşünmek, kimseye zarar vermeyen masum bir anlayış mıdır?
Halkın büyük zannettiği, evliya olarak gördüğü kimselerin, onlara
birtakım virdler için sorumluluk yüklediği malumumuzdur. Mesela her
yatsı namazından sonra yüz bin kere maşallah demesi gerektiğine
inandırılmış bir yurttaşı düşünelim. Bu virdi yerine getirmezse ahirette
mürşidinin şefaatinden mahrum olacağına inandırılmasının, sahiden bir
mahsuru yoktur diye düşünenler var mı? Bu inancın İslam’ın davetindeki
iman kavramı içerisinde yeri ve kaynağı nedir? Üstelik mürşidin
şefaatinden mahrum kalmak gibi tehdit ve korkutmaların İslami bir
dayanağı gösterilebilir mi? Konumuz eğer taat ve ibadetlerse eğer, başka
neyin mahsuru vardır?
Maksadımın hasıl olduğu umudu ve kanaatiyle şu tespitimi de
okuyucularımla paylaşmak isterim. Evet, bazı hakikatleri halka (her
kimse o) aktarmak kimi zararlar taşıyabilir. Ancak ömrü, esnaflığı
münasebetiyle, halk arasında geçmiş birisi sıfatıyla söylüyorum ki halk,
birilerinin zannettiği gibi aptal ve geri zekalı değildir. Benim doğru
dürüst okur yazar bile olmayan, ancak kader paradoksunu iyi kavramış
dostlarım vardır. Bize gelen hayrın Allah’tan, şerrin ise kendi
elimizden olduğuna da inanırlar. Ben buna benzer bilgileri onlarla, bir
kısım imam hatipli veya ilahiyatçılara nazaran daha rahatlıkla
tartışmışımdır. Halen de vakıa maalesef böyledir.
Şimdi sormalıyız, Allah’ın bütün kullarını mükellef tuttuğu hangi iman
ve amel hakikatini halktan gizlemeye veya öğrenimini ertelemeye hakkımız
vardır? Eğer bu konularda bir tedric uygulaması gereği hatırlatılacak
olursa, o zaman ben derim ki, başlangıç tarihi/saati ne zaman? Bunu kim
tespit edecektir? Halka bu hakikatleri anlatmaya kim, ne zaman
başlayacaktır?
Benim öteden beri süregelen bir hissiyatım vardır. Birkaç yazımda da söz
konusu etmiştim. Malum Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde,
Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda pratize edilmeye çalışılan Ilımlı
İslam modelinin geleneksel ayağı olarak mistisizmi ve gizemciliği
görürüm. Bu proje ile, hocaların halktan bilgi saklama alışkanlığı
arasında ciddi bağlar bulunduğunu düşünüyorum. Nitekim Amerika’nın artık
ünü yedi düveli aşan Rand Corparation raporuna şöyle özetle bir göz
atalım. Raporun temel ilkeleri şu altı maddede özetleniyor:
1.Modernist ve laik Müslümanlar desteklenecek, 2. Gelenekçi Müslümanlar,
radikallere karşı desteklenecek, 3. Köktendincilere savaş açılacak, 4.
Laikler özellikle desteklenecek, 5. “Batılı İslam” anlayışı empoze
edilecek, 6. Sufizm güçlendirilecek.
Bu raporun akabinde, Amerika’nın bir kısmını fiilen işgal ettiği, zımnen
de bütününü işgal altında tuttuğu Müslüman coğrafyada nelerin daha çok
yaygınlık kazandığına, nelere teşvik primi ödendiğine bakmak gerekiyor.
Gelenekçi çevrelerin, hatta kanunen yasak olmasına rağmen kimi
tarikatlerin gürbüzleştirilmesine dikkatler harcayarak, olan biteni
doğru gözlemleyebiliriz. Son yıllarda gelenekçi çevrelerin dergi,
yayınevi ve medya kuruluşları ile atağa geçmiş olması doğrusu benim
endişelerimi artırmaktadır.
Camilere, namaz kılanlara karışan yok. Daha doğrusu sıradan bir devlet
dairesi gibi işleyen mabetlerde alışıldık ritüellerin sürdürülmesine
herhangi bir müdahale yok. Özel alanlarda kim hangi nafile ibadeti
yaparsa yapsın bunu da kimse kovuşturmuyor. Tarikat şeyhleri demokratik
haklarını kullanarak parti bile kurabilmektedir. Cumhurbaşkanlığı köşkü
ve ordu evlerine hanımları ile birlikte girmemeleri şartıyla, hanımı baş
örtülü olan kişiler başbakan bile olabilmekteler. Peki bu gizli ve
aşikar güçler İslam’ın hangi esaslarından rahatsızlık duymaktadırlar?
Niçin öyleyse İslam’a karşı bu topyekun savaş? Bu gizli projeler v.s.
sizce niçin?
Tıpkı yukarıdan beri anlattığımız kimi hocaların yaptığı gibi, bu
projenin mimarları da İslam hakikatlerinin gizli kalmasını sağlamak için
uğraşıyorlar. Sizin kendi halkınızdan esirgediğiniz hakikatleri onlar da
sizin gibi esirgiyorlar. Sizin kendi halkınızı terk ettiğiniz uysal,
ılımlı, hoşgörülü, suya sabuna dokunmayan ve tekrar ettikçe halkın
uyuşukluğunu artıran o uydurma dini atmosferin devamından tıpkı sizler
gibi onlar da çok memnundurlar. Halkı işte tam bu safhada kendi haline
bırakıp unutmak, unutturmak istiyorlar. Dikkat ederseniz Amerika sizin
halkınızın yaşadığı, sizin halkınıza yaşattığınız o sufi hayattan çokça
razıdır. Siz halkınızdan hakikatleri gizlemeye devam ettikçe Büyük
Ortadoğu Projesi’nin ekmeğine biraz daha yağ sürmüş olacaksınız. Bunu,
hakikatleri saklayan hocalar, kanaat önderleri ve modern evliya
pozisyonu üstlenmiş köşe yazarları ne zaman görecekler? Yoksa önce
Amerika’yı ve modernizmi yenelim, halkımıza işin hakikatini sonra
söyleriz, diye mi düşünüyorlar?
Hocaları, bazı hakikatleri halktan gizleme, halkın yanında konuşmama
tutum ve tavrına sürükleyen başka nasıl bir sebep vardır acaba? Mesela
Allah Resulü, onları kendi halifesi veya vekili yerine koyarak böyle bir
görev yüklemiş olabilir mi? Allah Resulü herhangi bir inanç veya amel
hakikatini böyle halkından gizlemiş midir sizce? İlahi kelamda böyle bir
buyruk mevcut mudur, ne dersiniz? Alimlere hitap eden ve şu kadarını
halkınıza öğretip diğerini kendinize saklayın diyen bir emir veya
tavsiye hatırlayan var mıdır?
Bu sorulara hayır dediğinizi işitir gibiyim.
Ben kimi uydurma haberler ve hurafeler üzerine bina edilmiş, Müslüman
dünyada bir hayli yaygın nice telakki hatırlıyorum. Kişileri, hocaları
böyle bir tutuma doğru yöneltmiş olma ihtimali bulunan bu telakkiler
üzerinde düşünmeye değer sanıyorum.
Özellikle sufi ve şii çevrelerde çok yaygın bir anlayış vardır. Bunun
kısa bir tahlilini yapalım. Onlara göre mükellefiyet bildiren ilahi
vahyin tamamı Kur’an’daki toplamından ibaret değildir. Yahut Kur’an’da
toplananlar sadece sığ ve düşüncesiz kimseler için, zahiri bir takım
şeriat hükümleridir. Oysa Allah asıl sırrını sıradan insanlara
açmamıştır. Sünni sufi çevreler Resulullah’ın bu sırrı Mekke’den
Medine’ye hicretleri esnasında, gizlendikleri mağarada Hz. Ebubekir’in
kulağına fısıldadığına inanmaktadırlar. O sırrın ne olduğu, sayıları çok
az bir arifler silsilesi tarafından bilinebilmektedir. Zira Ebubekir
güya o sırrı herkese değil bir kişiye vermiştir. O kişi de kendinden
sonrakine. Böylece kulaktan kulağa aktarılan o sırra vakıf kimseler yani
güya Allah’ın velileri o sırrın kutsal taşıyıcılarıdır.
Şii kanal ise yine Resulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında
bu sırrı o gece kendi yatağında yatacak olan Hz. Ali’nin kulağına
fısıldadığı iddiasındadırlar.
Dikkat edilirse Müslüman dünyadaki mistik telakkilerin hemen hemen
tamamı yani hem Şii hem Sünni mistikler hayatı ve ilahi hitabı böylesine
bir yanılsama ile ikiye ayırarak anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır.
Bu ikilik zahir ve batın ikiliğidir. İddia ve ideolojilerine pek münasip
düşen bu ayrımda sıradan halkı zahir ile mükellef sayarken, kendi
meşguliyetlerini batın yani iç ve öz diye isimlendirmişlerdir. Hatta
keramet bildiren kitaplarda büyük velilerin artık zahiri şeriat ile
mes’ul tutulmayacakları kayıtlıdır. Vahye istinat ettiremedikleri bu
telakkiyi herhalde yukarıda dile getirilen gizli haberler ile izaha
kalkışmışlardır. Zaten bütün mistik telakkilerde bir gizemlilik
mevcuttur. Mistikler bu işin Kal (söz) meselesi değil, bir Hal (durum,
duruş) meselesi olduğunu söyleyerek aynı şeyi anlatmaya
çalışmaktadırlar. Onlara göre bu meseleler herkesin anlayamayacağı ve
herkese anlatılması imkansız, ancak yaşanarak öğrenilebilen
meselelerdir.
Şimdi başa dönersek, halkından bazı hakikatleri gizleyen, gizlemeye
çalışan hocaların, bu geleneksel alışkanlığın acaba ne ölçüde etkisinde
kaldıkları aklımıza gelmez mi? Başka niçin ve hangi sebeple, hiç
tanımadıkları, yalnızca kılığına kıyafetine, ekonomik düzeyine bakarak
halk diye isimlendirdikleri kimselerin yanında bazı şeyleri konuşmaktan
ve en önemlisi işlemekten çekinmektedirler?
Mistisizm kendisini her ne kadar yüksek bir anlayış düzeyi, sıra dışı
bir kavrama noktası ve entelektüel bir meslek gibi sunsa da, ne yazık,
tarih boyunca bağlıları, yani müritler hep halk sınıfları arasından
çıkmıştır. Mistik felsefeyi güden filozoflar hep yalnız kalmıştır. Ama
onun pratiğini yaşama iddiası taşıyanlar sürekli halk çocuklarını
aldatarak ve sömürerek hayat sahnesinde boy göstermişlerdir.
Söz hülasasının vakti geldi diye düşünerek derim ki, hakikatleri gizleme
alışkanlığı bu toplumda geleneksel/genetik bir hal olsa gerektir. Mistik
gelenek hakikat konusunda çok kıskanç davranmaktadır. Onun felsefesini
sıradan halk kitlelerinden saklayıp belki de korumaya çalışmaktadırlar.
Ancak işin pratiği için halka şiddetle ihtiyaçları vardır. Öyleyse halkı
işin felsefesinden uzak tutup bir takım ritüellerle oyalamak, olayın
şuurundan mahrum bırakmak onlar için herhalde en çıkar yoldur. Dikkat
edilirse bu halden dünyanın bu günkü egemenleri de memnundur. Onlar da
kimsenin namazına niyazına karışmazlar. Sadece fikir sahibi olmalarına
tahammülleri yoktur. Bu sebepten İslam dünyasına FİKİR ihracı maksadıyla
Büyük Ortadoğu Projesini üretmişlerdir. Felsefeyi, tefekkürü (cihat
anlamında) içtihadı hep büyükler, hocalar, şeyhler, efendiler, kanaat
önderleri yapsın, halk bu işten ısrarla uzak tutulsun ki geleneksel
saltanat ve otoriteler sarsılmasın diye düşünmekteler. Böylece
itibarları ebediyen sürsün gitsin. Gelin görün ki yeryüzünde insanlara
ait her sultanlık, her otorite fani ve ölümlüdür. Bu hakikat hiç ihmale
gelmez; hem halkı hem de hocaları zarureten boyunduruğu altına alır.
Kendisiyle hiç de hayırlı bir sonuç kastedilmeyen bu koruma iç güdüsü,
sanki toplumun her katmanında zaman zaman boy gösteren genetik bir espri
taşıyor. Oysa Allah, kullarından kendileri için gerekli olan hiçbir şeyi
gizlememiştir ve gizlememizi de istemez.
|