Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


HANGİ BİLGİYİ HALKTAN SAKLAMALI

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

İlmî bir sempozyum esnasında eski bir Diyanet İşleri Başkanı da vardı. Tefsir yazmış bu ilim adamına itikadî konularda birkaç soru sorulmuştu. Hoca efendi biz dinleyiciler topluluğunu işaret ederek: ben bu konuda konuşmam, burada halk var demişti. Sözü üzerime alarak bir hayli öfkelenmiştim. Orada münakaşaya girmem münasip görünmedi bana. Ama kalbime de bir şeyler söylemeliydim. Kendimi nasıl yatıştıracağım konusunda açmaza düşmüştüm. Niçin bu kadar rahatsız olmuştum hocanın sözlerinden? Beni üzen yoksa halk yerine konulmak mıydı? Ben de halkın bulunduğu hizayı sürekli hor görenlerden birisi miydim acaba? Bilgi ve hakikat nimetlerinin sadece belirli seviyelere erişmiş kimselerin inhisarına bırakılmasına mı içerlemiştim? Acaba hangi itikadi ve ameli hakikat, birilerinin muhtemel yanlış anlamalarını önlemek uğruna, ötekilerden de gizlenmeliydi?

Benzer bir hadise daha yaşamıştım. Geniş katılımlı bir iftar sofrasının hemen arkasından, ilahiyatçı hocalara, namazlardan sonraki tesbihatın hükmünü ve kaynağını sormuştum. Bunu başka bir zaman kendi aramızda konuşalım diyerek beni başlarından savmak istemişlerdi. Zira orada da aramızda halk vardı. Veya onlara göre ben de halktan birisiydim. Ama ben sormakta ısrarlı davranmıştım. Çok üstelediğimi görünce hocalardan bir tanesi şöyle acı bir itirafta bulunmuştu: ne yapalım halkın dini bırakmıyor ki Hakkın dinini yaşayalım. Çünkü biz evde hoca namazı kılıyoruz, dışarıda ise halk namazı.

Demek ki kimi ilmi hakikatler yalnızca hocalar için farklı pratikler sağlıyordu. Sanki ruhsatlar, kolaylıklar yalnızca bunların hikmetini ve illetini bilenler için öngörülmüştür.

Bazı bilen kimseleri bu ve benzeri tutumlar takınmaya sevk eden haklı bir saik akla geliyor mu? Şunu anlayabiliriz: mükellefiyet gereği olmayan, insanlara bir mesuliyet yüklemeyen teorik konularda bilenler kendi aralarında, sırf entelektüel haz için, uğraşıp durabilirler. İslam zaviyesinden itikadi veya fıkhi herhangi bir konu var mıdır ki, bilenlerin tartışması sonrasında içtihadi bir sonuca varılmamış bulunulsun? İçtihat ise her müminin temel ihtiyacıdır. Sosyal hayatın zaruretidir. Pekala, halk tipi(!) müminlerin yeni bir içtihadın oluşum safhalarını izlemelerinde, dinlemelerinde ne gibi mahsurlar olabilir? Kaldı ki benim model aldığım hadiselerde tablo şu merkezdeydi: halk, yüzyıllardır yanlış bir inanışı ve bağlanışı sürdürmekteydi. Bu yanlışlığın uzantısı sayılan pratiklerde de önemli yanlış uygulamalar mevcuttu. Ancak bunlar çok uzun zamanlardan beri gelen yanlışlar olduğu için üzerine gitmek, eleştirmek, tashihe kalkışmak kolay değildi. O halde ne yapılmalıydı? Göz göre göre halkın yanlış, eksik veya lüzumsuz yere ziyadeleştirilmiş icraatı görmezden mi gelinecekti? Fitne çıkmasın diye halkın üzerine gidilmeyecek ve halka işin hakikati anlatılmayacak mıydı? Bilenler doğrusunu yerine getirirken, bunu halktan elden geldiğince gizleyecekler miydi? Ne vakte kadar sürecekti bu gizleme işi? Sormak isterim, hangi müminin kalbine yatar böylesine riyakar ve iki yüzlü bir tavır? Gerekli bütün bilgi ve hakikatleri halkına açık seçik tebliğ buyuran bir Allah Resulünün şimdilerde yaşayan ümmeti ne hallerdeydi?

Elbette hakikatleri söylemenin, sunmanın doğru bir üslubu olduğuna ben de yürekten inanıyorum. Ama kimse bunun doğru zamanının ileri bir tarihte geleceğine dair bir inanca sürükleyemez beni. Herhangi bir yanlış veya eksik uygulama eğer kişilerin itikatlarına şirk, küfür, nifak, fısk, fücur bulaştıracaksa, amellerini salih kimliğinden soyutlayıp, Allah indinde boşa çıkaracaksa, onları uyarmanın vakti saati ne zaman gelecektir?

Ne mahsuru var?

Birilerinin böyle bir soruyu zihinlerinden geçirdiğini hisseder gibiyim. Günlük namaz mecburiyeti, kişi eğer seferi değilse, toplam on yedi rekat iken, bir kimsenin kendisini kırk rekatla sorumlu sanmasının ne mahsuru var öyle mi? Seferi namazın yarıya inmesi ilmi, sünni bir hakikat iken, bunu bilmeyen bir kimsenin seferde de namazlarını tam kılmasının, hatta bazı kimselerin farzı yarıya indirerek nafileleri tam kılmasının sahiden hiç mi bir mahsuru yoktur? Bu bilgi eksikliğinin ilelebet böyle sürmesinden ilim çevreleri hiç rahatsızlık duymazlar mı? Halkı aydınlatmadıklardan dolayı Allah indinde mesul olacaklarından korkmazlar mı? Üç aylar diye bir oruç mükellefiyeti yoktur. Ama bir kimsenin, ömrünün son yirmi beş yılında, terk etmeksizin bu ibadeti yerine getirdiğini söyleyerek, takva gösterisi yapmaya kalkışmasının, gerçekten hiçbir mahsuru yoktur diye düşünebilir miyiz? İlahi kelamda övülen takva sahipleri böyle insanlar arasından mı çıkmaktadır?

Neler namaza dahildir, neler değildir; halkın bunu bilmesinin gereği yok mudur? Tesbihat yapmadan namazı bitiren hakkında, onun namazı yarım kalmıştır diye düşünmek, kimseye zarar vermeyen masum bir anlayış mıdır? Halkın büyük zannettiği, evliya olarak gördüğü kimselerin, onlara birtakım virdler için sorumluluk yüklediği malumumuzdur. Mesela her yatsı namazından sonra yüz bin kere maşallah demesi gerektiğine inandırılmış bir yurttaşı düşünelim. Bu virdi yerine getirmezse ahirette mürşidinin şefaatinden mahrum olacağına inandırılmasının, sahiden bir mahsuru yoktur diye düşünenler var mı? Bu inancın İslam’ın davetindeki iman kavramı içerisinde yeri ve kaynağı nedir? Üstelik mürşidin şefaatinden mahrum kalmak gibi tehdit ve korkutmaların İslami bir dayanağı gösterilebilir mi? Konumuz eğer taat ve ibadetlerse eğer, başka neyin mahsuru vardır?

Maksadımın hasıl olduğu umudu ve kanaatiyle şu tespitimi de okuyucularımla paylaşmak isterim. Evet, bazı hakikatleri halka (her kimse o) aktarmak kimi zararlar taşıyabilir. Ancak ömrü, esnaflığı münasebetiyle, halk arasında geçmiş birisi sıfatıyla söylüyorum ki halk, birilerinin zannettiği gibi aptal ve geri zekalı değildir. Benim doğru dürüst okur yazar bile olmayan, ancak kader paradoksunu iyi kavramış dostlarım vardır. Bize gelen hayrın Allah’tan, şerrin ise kendi elimizden olduğuna da inanırlar. Ben buna benzer bilgileri onlarla, bir kısım imam hatipli veya ilahiyatçılara nazaran daha rahatlıkla tartışmışımdır. Halen de vakıa maalesef böyledir.

Şimdi sormalıyız, Allah’ın bütün kullarını mükellef tuttuğu hangi iman ve amel hakikatini halktan gizlemeye veya öğrenimini ertelemeye hakkımız vardır? Eğer bu konularda bir tedric uygulaması gereği hatırlatılacak olursa, o zaman ben derim ki, başlangıç tarihi/saati ne zaman? Bunu kim tespit edecektir? Halka bu hakikatleri anlatmaya kim, ne zaman başlayacaktır?

Benim öteden beri süregelen bir hissiyatım vardır. Birkaç yazımda da söz konusu etmiştim. Malum Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda pratize edilmeye çalışılan Ilımlı İslam modelinin geleneksel ayağı olarak mistisizmi ve gizemciliği görürüm. Bu proje ile, hocaların halktan bilgi saklama alışkanlığı arasında ciddi bağlar bulunduğunu düşünüyorum. Nitekim Amerika’nın artık ünü yedi düveli aşan Rand Corparation raporuna şöyle özetle bir göz atalım. Raporun temel ilkeleri şu altı maddede özetleniyor:

1.Modernist ve laik Müslümanlar desteklenecek, 2. Gelenekçi Müslümanlar, radikallere karşı desteklenecek, 3. Köktendincilere savaş açılacak, 4. Laikler özellikle desteklenecek, 5. “Batılı İslam” anlayışı empoze edilecek, 6. Sufizm güçlendirilecek.

Bu raporun akabinde, Amerika’nın bir kısmını fiilen işgal ettiği, zımnen de bütününü işgal altında tuttuğu Müslüman coğrafyada nelerin daha çok yaygınlık kazandığına, nelere teşvik primi ödendiğine bakmak gerekiyor. Gelenekçi çevrelerin, hatta kanunen yasak olmasına rağmen kimi tarikatlerin gürbüzleştirilmesine dikkatler harcayarak, olan biteni doğru gözlemleyebiliriz. Son yıllarda gelenekçi çevrelerin dergi, yayınevi ve medya kuruluşları ile atağa geçmiş olması doğrusu benim endişelerimi artırmaktadır.

Camilere, namaz kılanlara karışan yok. Daha doğrusu sıradan bir devlet dairesi gibi işleyen mabetlerde alışıldık ritüellerin sürdürülmesine herhangi bir müdahale yok. Özel alanlarda kim hangi nafile ibadeti yaparsa yapsın bunu da kimse kovuşturmuyor. Tarikat şeyhleri demokratik haklarını kullanarak parti bile kurabilmektedir. Cumhurbaşkanlığı köşkü ve ordu evlerine hanımları ile birlikte girmemeleri şartıyla, hanımı baş örtülü olan kişiler başbakan bile olabilmekteler. Peki bu gizli ve aşikar güçler İslam’ın hangi esaslarından rahatsızlık duymaktadırlar? Niçin öyleyse İslam’a karşı bu topyekun savaş? Bu gizli projeler v.s. sizce niçin?

Tıpkı yukarıdan beri anlattığımız kimi hocaların yaptığı gibi, bu projenin mimarları da İslam hakikatlerinin gizli kalmasını sağlamak için uğraşıyorlar. Sizin kendi halkınızdan esirgediğiniz hakikatleri onlar da sizin gibi esirgiyorlar. Sizin kendi halkınızı terk ettiğiniz uysal, ılımlı, hoşgörülü, suya sabuna dokunmayan ve tekrar ettikçe halkın uyuşukluğunu artıran o uydurma dini atmosferin devamından tıpkı sizler gibi onlar da çok memnundurlar. Halkı işte tam bu safhada kendi haline bırakıp unutmak, unutturmak istiyorlar. Dikkat ederseniz Amerika sizin halkınızın yaşadığı, sizin halkınıza yaşattığınız o sufi hayattan çokça razıdır. Siz halkınızdan hakikatleri gizlemeye devam ettikçe Büyük Ortadoğu Projesi’nin ekmeğine biraz daha yağ sürmüş olacaksınız. Bunu, hakikatleri saklayan hocalar, kanaat önderleri ve modern evliya pozisyonu üstlenmiş köşe yazarları ne zaman görecekler? Yoksa önce Amerika’yı ve modernizmi yenelim, halkımıza işin hakikatini sonra söyleriz, diye mi düşünüyorlar?

Hocaları, bazı hakikatleri halktan gizleme, halkın yanında konuşmama tutum ve tavrına sürükleyen başka nasıl bir sebep vardır acaba? Mesela Allah Resulü, onları kendi halifesi veya vekili yerine koyarak böyle bir görev yüklemiş olabilir mi? Allah Resulü herhangi bir inanç veya amel hakikatini böyle halkından gizlemiş midir sizce? İlahi kelamda böyle bir buyruk mevcut mudur, ne dersiniz? Alimlere hitap eden ve şu kadarını halkınıza öğretip diğerini kendinize saklayın diyen bir emir veya tavsiye hatırlayan var mıdır?

Bu sorulara hayır dediğinizi işitir gibiyim.

Ben kimi uydurma haberler ve hurafeler üzerine bina edilmiş, Müslüman dünyada bir hayli yaygın nice telakki hatırlıyorum. Kişileri, hocaları böyle bir tutuma doğru yöneltmiş olma ihtimali bulunan bu telakkiler üzerinde düşünmeye değer sanıyorum.

Özellikle sufi ve şii çevrelerde çok yaygın bir anlayış vardır. Bunun kısa bir tahlilini yapalım. Onlara göre mükellefiyet bildiren ilahi vahyin tamamı Kur’an’daki toplamından ibaret değildir. Yahut Kur’an’da toplananlar sadece sığ ve düşüncesiz kimseler için, zahiri bir takım şeriat hükümleridir. Oysa Allah asıl sırrını sıradan insanlara açmamıştır. Sünni sufi çevreler Resulullah’ın bu sırrı Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında, gizlendikleri mağarada Hz. Ebubekir’in kulağına fısıldadığına inanmaktadırlar. O sırrın ne olduğu, sayıları çok az bir arifler silsilesi tarafından bilinebilmektedir. Zira Ebubekir güya o sırrı herkese değil bir kişiye vermiştir. O kişi de kendinden sonrakine. Böylece kulaktan kulağa aktarılan o sırra vakıf kimseler yani güya Allah’ın velileri o sırrın kutsal taşıyıcılarıdır.

Şii kanal ise yine Resulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında bu sırrı o gece kendi yatağında yatacak olan Hz. Ali’nin kulağına fısıldadığı iddiasındadırlar.

Dikkat edilirse Müslüman dünyadaki mistik telakkilerin hemen hemen tamamı yani hem Şii hem Sünni mistikler hayatı ve ilahi hitabı böylesine bir yanılsama ile ikiye ayırarak anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu ikilik zahir ve batın ikiliğidir. İddia ve ideolojilerine pek münasip düşen bu ayrımda sıradan halkı zahir ile mükellef sayarken, kendi meşguliyetlerini batın yani iç ve öz diye isimlendirmişlerdir. Hatta keramet bildiren kitaplarda büyük velilerin artık zahiri şeriat ile mes’ul tutulmayacakları kayıtlıdır. Vahye istinat ettiremedikleri bu telakkiyi herhalde yukarıda dile getirilen gizli haberler ile izaha kalkışmışlardır. Zaten bütün mistik telakkilerde bir gizemlilik mevcuttur. Mistikler bu işin Kal (söz) meselesi değil, bir Hal (durum, duruş) meselesi olduğunu söyleyerek aynı şeyi anlatmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre bu meseleler herkesin anlayamayacağı ve herkese anlatılması imkansız, ancak yaşanarak öğrenilebilen meselelerdir.

Şimdi başa dönersek, halkından bazı hakikatleri gizleyen, gizlemeye çalışan hocaların, bu geleneksel alışkanlığın acaba ne ölçüde etkisinde kaldıkları aklımıza gelmez mi? Başka niçin ve hangi sebeple, hiç tanımadıkları, yalnızca kılığına kıyafetine, ekonomik düzeyine bakarak halk diye isimlendirdikleri kimselerin yanında bazı şeyleri konuşmaktan ve en önemlisi işlemekten çekinmektedirler?
Mistisizm kendisini her ne kadar yüksek bir anlayış düzeyi, sıra dışı bir kavrama noktası ve entelektüel bir meslek gibi sunsa da, ne yazık, tarih boyunca bağlıları, yani müritler hep halk sınıfları arasından çıkmıştır. Mistik felsefeyi güden filozoflar hep yalnız kalmıştır. Ama onun pratiğini yaşama iddiası taşıyanlar sürekli halk çocuklarını aldatarak ve sömürerek hayat sahnesinde boy göstermişlerdir.
Söz hülasasının vakti geldi diye düşünerek derim ki, hakikatleri gizleme alışkanlığı bu toplumda geleneksel/genetik bir hal olsa gerektir. Mistik gelenek hakikat konusunda çok kıskanç davranmaktadır. Onun felsefesini sıradan halk kitlelerinden saklayıp belki de korumaya çalışmaktadırlar. Ancak işin pratiği için halka şiddetle ihtiyaçları vardır. Öyleyse halkı işin felsefesinden uzak tutup bir takım ritüellerle oyalamak, olayın şuurundan mahrum bırakmak onlar için herhalde en çıkar yoldur. Dikkat edilirse bu halden dünyanın bu günkü egemenleri de memnundur. Onlar da kimsenin namazına niyazına karışmazlar. Sadece fikir sahibi olmalarına tahammülleri yoktur. Bu sebepten İslam dünyasına FİKİR ihracı maksadıyla Büyük Ortadoğu Projesini üretmişlerdir. Felsefeyi, tefekkürü (cihat anlamında) içtihadı hep büyükler, hocalar, şeyhler, efendiler, kanaat önderleri yapsın, halk bu işten ısrarla uzak tutulsun ki geleneksel saltanat ve otoriteler sarsılmasın diye düşünmekteler. Böylece itibarları ebediyen sürsün gitsin. Gelin görün ki yeryüzünde insanlara ait her sultanlık, her otorite fani ve ölümlüdür. Bu hakikat hiç ihmale gelmez; hem halkı hem de hocaları zarureten boyunduruğu altına alır. Kendisiyle hiç de hayırlı bir sonuç kastedilmeyen bu koruma iç güdüsü, sanki toplumun her katmanında zaman zaman boy gösteren genetik bir espri taşıyor. Oysa Allah, kullarından kendileri için gerekli olan hiçbir şeyi gizlememiştir ve gizlememizi de istemez.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...