|

YABANCILAŞMA (1)
Hüseyin ALAN
Müslüman
kelimesi artık tek başına bir şey ifade etmiyor. Kitabi anlamda, tevhidi
içerikte Müslüman ise, ortalarda gözükmüyor. Bunun için olsa gerek;
insanlar Müslümanlığın ne demek olduğunu unutmuş durumda ve kafaları da
oldukça karışık. Oysa dünyada ne kadar da çok Müslüman var; kırkın
üzerinde devletleri, milyarın üstünde sayıları olduğu biliniyor. Sadece
Türkiye’de onlarca İlahiyat fakülteleri ve yüzlerce imam hatip
okullarının üç milyon sayıya varan mezunundan bahsediliyor. Tek başına
bu durum, toplum içerisinde aileleri ile birlikte yaklaşık onbeş milyon
dini kültür almış kafa sayısı demektir. Bunlar çeşitli yaş gruplarında
ve kendi toplumları içerisinde, bir takım roller üstlenmiş olarak
hayatın içindedirler. Medreselerden, Kur’an kurslarından şöyle bir geçip
başka okullarda okumuşları, dernek, vakıf ve cemaatlerin halkasından
nasiplenmiş olan diğerlerini de, yukarıdaki sayıya eklediğimizde bir
hayli kalabalık bir sayıya ulaşırız. Hele bir de bunların hısım-akraba
ve aileleri ile olan yakın bağlılarını hesaba vursak, şaşırıp kalmamak
mümkün değildir. Arap olan ve olmayan yüz milyonlarca Müslüman
topluluklarda ise, kat be kat fazlası mevcut herhalde. Büyük çoğunluk
kendi dilinden yazılmış literatüre de sahipler. Bunlar Allah’ın her günü
Kur’an okuyup hıfzediyorlar, hadis kitaplarını ezberleyip mezhep/fıkıh
kurallarına titizlik gösteriyorlar. Kimileri kendi dilinden, kimileri de
orijinalden. Ama onlar fırka fırka ayrılmışlar, devlet devlet
parçalanmışlar; her birisi kendi yanında taşıdıkları ile böbürlenerek
övünmeye devam edi-yorlar. Karşılaştıklarında, birbirlerine ezberlerini,
yaptıklarını ve kafalarında taşıdıklarını gururlanarak, nakledip
duruyorlar. Onlar da tıpkı kendilerinden evvelkileri gibi, takip
ettikleri yolları ve anlayışları sürdürmeye devam ediyorlar.
Ne hikmet ise, azıcık düşünmüyor, akletmiyorlar. Allah’ın kitap
dışındaki ayetlerini okuyamıyor, kitabın ayetleri ile anlamlandıramıyor
ve dolayısı ile de olup bitenleri doğru değerlendiremiyorlar. Arka plan
fukaralığından, hakikatleri göremedikleri gibi, müminlere ait olması
gereken hikmeti de yitirmişler. O nedenle, ne insan gerçeğini algılıyor,
ne hayatı ve olayları doğru tahlil ediyor, ne de olup bitenlerin
farkındalar. Dolayısı ile de, akıp giden hayatın içinde yönlendirilip
duruyorlar. İyi de, ne oluyor? Milyarı aşan sayılarına, onca
devletlerine rağmen, bir gram ağırlıkları yok. İzzetlerini koruyamıyor,
haysiyetleri ayaklar altında çiğneniyor. Böylece bunlar, hasımlarının
otoritesi altında işleyen ve onların kurdukları kurum ve kuruluşlarında,
hep onların lehine çalışan çarkların arasında esenlik aradıkları içindir
ki, dolap beygirinden farksız, dön baba dönüp duruyorlar. Böyle olduğu
için de, diğerleri tarafından ciddiye ve kale alınmıyor, itilip
kakılıyor, adam yerine konulmuyorlar. Kutsalları ile alay ediliyor,
inançları ile oynaşılıyor, ülkeleri tarumar ediliyor, insanları
köleleştiriliyor. Sonuçta onların bu durumu, kendilerini efendilerinin
peşinde koşup yiyecek ve gelecek uman hizmetkârlara dönüştürmüş. Sanki
ateş böceklerinin hali gibi; bilmeden, ölümüne, ateşin parlaklığına
koşuşturuyorlar. Işığa gelenler de, tabii ki, cıss… İşin asıl vahameti
buradan başlıyor; yaşayıp durdukları zillet içindeki halleri, akıp giden
fesat yüklü hayat, onlara asılmış gibi, normalmiş gibi geliyor. Ve de
kanıksanıyor. Artık, arkasında duracakları kendilerine ait bir değerleri
kalmamış, öz güvenleri yok olup gitmiş, kendilerine sunulan hali de
doğru ve tek seçenek olarak benimsemişler. Böylece de zihinleri,
algılama yöntemleri tevhidden, kitaptan kopmuş olarak, dinlerine
yabancılaşmış durumdalar. O da yetmiyor, bu tutumları onlara, kendi
elleri ile dinlerini değiştirmeyi, tahrif etmeyi gerekli kılıyor,
dayatıyor. Bundan sonradır ki onlar, artık ayrı bir inanç sahibi varlık
olmaktan çıkıyorlar. Yaşantılarını da, ilişkilerini de inançlarından
hareketle çıkartıp kuramadıkları için de, başkalarının sürüklediği
olayların arkasında sürüklenip duruyorlar. İşte bu halin sonucudur ki;
küfür ve İslam birbirine karışmış, tevhid ve şirk aynı zihinde, aynı
hayat içinde, birlikte iç içe dem sürüyor. Karamsar da olsa bu tespit,
dinine yabancılaşmış Müslümanların hali-pür melalini resimliyor…
Neoliberal ve demokratik söylemlerin, aydınlanmadan bu yana her kişi ve
toplumu, kendi cazibe alanına çektiği, önüne çıkanı değiştirip kendine
benzettiği bilinir. Bu durum Hıristiyanların, Bu-distlerin, Yahudilerin
ve diğerlerinin tarihi tecrübesi ile sabit, günümüz gerçeği ile de
uyumlu bir vakıadır. Tarihte hiçbir sahte ilah bu kadar güçlü, etkin ve
yaygın olamamıştı. Olma durumuna gelip de, karaları ve denizleri fesada
uğratanları ise, Allah başka kavimler eliyle devirmişti. Ama bu sahte
ila-hın, İslami kavramların içini boşaltmakta, kitabın yorumunu kendi
zihniyetlerine uygun hale çevirmekte, Müslümanları da kendine benzeterek
değiştirmekte ne kadar mahir olduğu açıkça görü-lüyor. Oysa tek başına
bir ‘Müslüman’ varlığı bile bu durumu bozar, bozmalıdır. İtikadı farklı,
dünyaya bakışı farklı, hayatı yaşaması farklı velhasıl temel her şeyi
ile farklı olarak diğerlerinden ayrılan Müslümandır söz ettiğimiz. O
halde bu durum, “Müslümanım” diyenlerin ayıbından, kaybından başka ne
olabilir ki?
Sahi, Müslüman gerçekte ne demektir, ne ifade eder? Bu yazıda kitaptan
hareket ile aktarma yapmayacağız. Kendisini İslam’a nispet edip de
şahsına bu vasfı yakıştıranlara; nasıl düşündüklerini, neler
yaptıklarını ve neye göre nasıl davrandıklarını, onlara, günlük hayat
içerisinden bazı hallerini hatırlatarak düşünmelerine, akletmelerine
yardımcı olmaya çalışalım. Bunun için şöyle basit sorular sorsak ve
cevap arasak; meramımızı anlatabiliriz, umarım.
Öncelikle Müslüman kişi; esasen serbest piyasa ekonomisini
benimseyebilir, o piyasada iş yapabilir ve dolayısı ile böyle bir
piyasanın işleyişine ve yaşamasına katkıda bulunabilir mi? (Piyasa
işleyişi, kar güdüsünden hareketle insanın kendine, çevresine,
ürettiğine yabancılaşmasını doğurduğu; piyasa denen olgu da kendi
kurallarını koyan bir ilah pozisyonuna çıktığı için, insan fıtratına,
dolayısı ile İslam’a kesinlikle aykırıdır. Önemsiz bazı kural-ları
Müslümanları yanıltsa da, esası itibarı ile müşrik bir zihnin, zulüm
üreten uygulama hâsılasıdır). Bu serbest piyasa anlayışı ve
uygulamasındaki her şey, daha fazla kar elde etmek için yapılır.
Piyasada bir yerlerde ahlaki değerlere (o da aydınlanma dönemi öncesi
idi, lakin Müslümanlar yeni kavradığı için bu kelimeyi kullandık) dikkat
edilse de, sonuçta piyasanın kuralları size egemen olacak yahut sizi
dışlayacaktır. Bu öyle bir süreçtir ki; kaçınılmaz bir şekilde herkesi
içine alır ve kendi kurallarını işletir. Bundan dolayıdır ki; bu piyasa
kuralları içinde insan, insan sağlığı, insan yaşamı, çevre, etik, kültür
ve gelecek nesiller dikkate alınmaz. Çünkü bu piyasa kurallarında,
önemli olanın, hangi durumda olursa olsun daha fazla kârın nasıl elde
edileceği hesabı öncelikli ve asıldır. (Bakmayın siz, Müslümanların
liberalizm içerisinde kendi kurallarımızı uygularız saflığına; demokrasi
içerisinde ne kadar itikatla-
rını korudularsa, bu piyasa işleyişinde de, o kadar Müslüman
kalacaklardır. Onlar, nerede, kiminle oynaştıklarının farkında olmayan,
günlük hayatın ayrıntısında kaybolmuş ve ufkunu yitirmiş zavallılardır).
Kapitalist adam; güvencesiz, sigortasız, bedavaya çalıştırılmaya mahkûm
edilen insanları (bu piyasanın diğer bir kuralı hemen devreye girecek;
otomasyon, verimlilik, teknolojik yenilenme, reka-bet vs. dolayısı ile
emek arzını yoğun kılacağından, işçinin seçme şansı kalmayacaktır)
siyasi gücün gölgesinde çevreye ve topluma zararlı şartlarda
çalıştırabilecektir. Bir piyasada ucuza ürettiği, aldığı, katkıda
bulunduğu, naklettiği bir malı veya hizmeti, başka bir piyasada kat be
kat pahalıya satacaktır. Üstelik üretim sürecine katkısı olan diğer
faktörleri asla dikkate almadan ve elde edilen payın hemen tamamını
kendisine ayırarak. Süreç içerisinde gelişecek muhalefeti engelleme
adına (sendikaların ne menem bir şey oldukları, çok şükür artık
biliniyor), fahiş karı elde eden homo-economicus (Müslüman da olsa fark
etmeyecek, sapkın zihniyet işte budur), bir kısım kârını lütfedip sosyal
harcamalara, çevreye yatırınca hemen insancıl biri olacaktır. Veya
çocuklara ve kimsesizlere yardım ettiğinde ise hayırsever yurttaş olarak
takdir görüp, saygı ile anılacaktır. Bu ekonomik adam’ın bedavaya
yaptığı reklâm ise, işin fark edilmeyen ekstrası olacaktır. Ne güzel
değil mi? Kafamızı kaldırıp etrafa bir de bu gözle baksak, aynı şey
görülmüyor mu? Niçin böyledir bu? Hem iç hem de dış, hem küçük hem büyük
pazar için değişmez kural budur da, bunun için. Budur, çünkü yerküre
üzerinde geçerli kılınan ve övülerek yaşatılıp yayılan, muhteşem serbest
pazar ekonomisi denen ilah, ölümcül rekabeti bu alan da önerir ve bunu
emreder de, onun için. Bu ilah buralardan, zavallıların kanından böylece
beslenir de, bunun için. Zihinlerin kodlanması böyle yapılmıştır da,
onun için. Bu alandaki rekabet asla bir yarış, kalite, istihdam ve
hizmet farklılığı doğurmaz, tam tersine rekabete girenleri, arenadaki
gladyatörün ölüm-kalım mücadelesine sokar. Gladyatörün sağ kalmak için
ne düşüneceği belli değil mi, adamın hizmet düşünecek hali mi kalmıştır?
Buna karşı zavallı tüketici köleler, sığınacak bir yer aradıklarında,
tüketiciyi koruma yasaları ile devletin sosyal hizmetlerinde, müşfik
kucağında korunmaya alınırlarken ağızlarına bir avuç bal çalınacaktır.
E! Canım, devlet niye var? Ninni yavrum ninni, uyu-sun da büyüsün yavru,
büyüsünde asker olsun kapitalist’e ninni…
Bu piyasada iş yapmak, piranalarla dolu havuzda yüzmek gibidir. Yamuk
düzende, doğru hayat yaşamaya çabalamak gibi bir şey. Bu işleyiş,
sanıldığı gibi sadece ekonomik hayatta da olmaz. Bu reel, bire bir sonuç
doğuran, insanları doğrudan etkileyen ilişkiler, giderek diğer alanları
da kapsar. Aynı zihin giderek diğer alanlarda da aynı dürtü ile
davranacaktır. İnsanlar bu ilişkilerini sürdürürken, deği-şime uğrayan
zihinleri, aynı kodlamadan hareket ile diğer alanlarda da aynı davranışı
sergileyecek-tir. Sonuçlarından hareket ile ortaya çıkan genel tabloya
ve yaşanan hayatın gerçeklerine bir bakalım. Refahın dengesiz dağılımı
sonucunda; toplum katmanları arasında oluşan düşmanlık, köylere çevrilen
aşırı kentleşme, bireyselleşme, aile kurumunun zafiyeti, kitle iletişim
araçlarının olağanüstü etkisi, her alanda aşırı yarışmacı bir anlayış
ile insanlıktan çıkıp yarış makinelerine dönüş, kültürel boşlukların
doğması ve kuşak çatışması, toplumsal teamüller aleyhine kuralsızlaşma,
doğal kaynakların heba edilmesi, çevreyi kirleterek ölümüne yol açan bir
barbarlık, vs… Bu durumda ortaya ne mi çıkıyor? İnsanları ruh hastası
yapan, psikopat ve paranoyak hale çevrilmiş bir toplum. Hayrını
görsünler… İşte bu masum gözüken İlah’ın zalimane isteklerinden doğan
neticeler. O’na kimler mi tapınıyor? Hiç olmaz ise, Türkçe okurlarımız,
birebir yaşadıkları, bizzat hissettikleri bu halden anlamalılar. Hiç
olmaz ise, anlatılanlar ışığında, genellemeden hareket ederek de olsa
anlaşabileceğimizi umalım… İşte bu ekonomik işleyişin dayattığı, ortaya
çıkarttığı sonuçlar ve işte dinine yabancılaşan zihnin, farkında olmadan
yaşayıp gittiği hayatı…
Şimdi soralım; İslam dini böyle bir esnafı, çiftçiyi, tüccarı,
üreticiyi, pazarlamacıyı, hizmet üretenini, dış alım ve satımcıyı
benimser mi? Bu tarz işleyişe tabi piyasada elde dilen sömürüyü, kâr
olarak onaylar mı? Ne yapalım; oyunun kuralları böyle, başka türlü
yaşanamaz, aksi durumda ayakta nasıl kalacağız, cevabını meşru görür mü?
Yahut Müslümanlar hep fakir mi kalacak, zengin olmasınlar mı, kazanılan
servet, artı güç doğuracağından, elde edilen bu güç ile davaya daha iyi
hizmet edilecektir, açıklamasını geçerli mazeret sayar mı?
Bu sorular için hiç ayet, hadis hatırlatmaya, bir fıkıh kuralı yazmaya
gerek yok. Kapitalizm’in güya azılı düşmanı ve ondan olan her şeye
muhalif, bir Marksist olmaya da gerek yok. Bu zihniyeti ve savunmaları
reddetmek için birazcık insan olmak yeter de artar bile. (İnsan ve insaf
kavramları da bu zihin yapısında anlam kaymasına uğradığı için meram
anlatmak güçleşiyor) Biz yine de geçmişe, aynı liberal mantıkla hareket
eden zamanın Mekke’sine, tüccarlarının bolca olduğu o topluma bir göz
atalım. Adı böyle konmasa da, aynı işlemleri, aynı zihin yapısı ile
yapan Kureyşlileri hatırlayarak. Müslümanların çok zayıf olup horlandığı
bir dönemden, örnek bir olay naklederek konuyu aydınlatmaya ve
yabancılaşmaya dikkat çekelim. Henüz şer’i kuralların büyük bir kısmı
ortada yok ve din tamamlanmamış. Var olan sadece bir tek İlah anlayışı
ve ona uygun bakış açısı ile inşa edilen zihin yapısı. Ayetler bu konuyu
ısrarla işliyor ve elçi de bu anlayışı yerleştirmeye çabalıyor. Yani,
zihinler tevhide göre kodlanıyor. Risalet’in dördüncü yılı, gizlilikten
henüz çıkılmış. Müslüman tüccarlardan Hz Ebu Bekir’in, sadece tevhid
itikadından hareket ile uyguladığı bir ticari işlemi hatırlayalım. Zorlu
günlerdi; köleler, kabilesi zayıf olanlar ve güçlü kabilelerin emanı
altında ikamet eden Mekkeli sakinlerin daha çok, diğerlerinin görece
daha az olmak üzere sürekli, vahşice işkence gördüğü zamanlar.
Müslümanlar ile müşriklerin arası iyice açılmış, öldüresiye kavgaya
ramak kalmış, ipler kopma noktasında. Yürürlükteki siyasi-sosyal düzenin
bozulacağını, ekonomilerinin felç olacağını ve Araplar nezdinde
itibarlarının zedeleneceğini gören aristokratlar bir yandan da, çareler
üretmeye devam ediyorlar. Kureyş ikiye ayrılmış, aralarındaki birlik ve
beraberlik aleyhine fitne çıkmıştı bir kere. Bütün bunlara rağmen
Mekkeli tüccar için paradan daha aziz (günümüz adamına ne kadar da
benziyor) bir şeyin olmadığı görülecekti... Ebu Bekir, tam da o
günlerde, aralarında üçü kadın olmak üzere yedi-sekiz adet kölenin
bedelini, sahiplerine ödeyerek azad etmişti. Babası Ebu Kuhafe olanları
duymuş, oğlunun boş yere para harcadığını düşünerek bir hayli üzülmüştü.
Niye mi? Şöyle diyordu oğluna; “oğulcuğum; ben seni görüyorum ki, zayıf
köleleri azad ediyorsun. Sen bu işi yaparken, bari seni koruyacak ve
senin önünde kıyam edebilecek olan celadetli erkekleri azat etsen olmaz
mı?” Ne kadar masumane ve akıllıca değil mi? Düz bir mantıkla evet,
öyle. Madem ki bu işi yapıyorsun, hiç olmazsa işine yarayanları
seçmelisin ki, hem seni korusunlar hem de işlerini görsünler. Buna
karşılık olarak Ebu Bekir; “ey babacığım, şüphesiz ki ben bu
yaptıklarımla, ancak Allah’ın rızasını murad ediyorum” diyor. Heyt bre!
koca adam, adam gibi adam, Müslüman gibi Müslüman! Senin gibilerle
yürüdü bu iş, sizlerden miras kaldı yiğitlik, sabır, azamet, davaya
sadakat! Ve gereğini her pahaya karşı yapmak. Rabbim karşılığını fazlası
ile vericidir. Selam, salât senin gibilere olsun.
Biraz sorgulamalı; Müslüman kimdir, ne tür amaçlarla nasıl davranır?
Nasıl bir zihni yönteme sahiptir? Günlük maişetini temin veya servet
yığmak için yeryüzünde çaba gösteren Müslümanlar, hangi zihin kodlaması
ile hareket ederler? Üstelik ellerinin altında, tamamlanmış davetin
korunmuş kitabı, önlerinde canlı kanlı örnekleri bolca bulunuyorken. Ey
Kur’an karii, ey hadis hafızı ve ha babam kitap ile içli dışlı olduğunu
gururla tekrar edip tefsir üstüne tefsir yapan, kıraatından kaidesine
hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan benim muhterem efendim; papağanvari okuyup
durdukların, sende hangi davranışları değiştirdi? Seni Ebu Bekir gibi
düşünerek hareket eden bir Müslüman’a çevirdi mi? Ve ona uyan saygıdeğer
beyefendi; sendeki bu zihniyet ile seni kurtaracak olan kaç sayılı hac
seferin, hiçbir şekli ayrıntısını atlamadığın bol rekâtlı ve huşu ile
kıldığın namazın mıdır? Bunlar sende hiç böyle duygular uyandırdı mı?
Yoksa ticaret ayrı, ibadet ayrı mı? (hoş geldiniz!..) Ebu Bekir’deki
zihinsel algılama ve oluşan kişilik senin yanında ne ifade eder,
birazcık düşünmez misin? O bir Yunan efsanesi, Hint mistiği, Dede Korkut
hikâyesi değildi. Allah’u alem, Ebu Bekir ne başında ne de sonunda,
senin kadar Kur’an hıfzına ve tefsir bilgisine de sahip değildi. Ama o,
Allah’ın razı geldiğini bizzat tescillediği, tevhid kodlanmış zihni
algılamaya sahip, Salih bir Müslüman, örnek bir adamdı. Kureyş’in
zihinsel yapısına ve süregelen uygulamasına, imanı gereği karşı koyan ve
gereğini de ona göre yapan Müslümanların öncülerindendi (O lanetlediğin
Kureyşli de hem Allah’a inanıyor, tahrif ettiği İbrahim’i dine sahip
çıkıyor ve hacc edip namaz kılıyordu, biliyorsun değil mi?)
Geliniz, kitapta yazılanları doğru okuyup düşünelim, peygamberi ve
sahabeyi çok yükseltip de azizler kılarak hayatın dışında tutmaktan,
onları anlaşılmaz kılarak esatire çevirmekten vazgeçelim. Sakatlanmış
zihinsel yapıyı, yanlış yorumlar ile destekleyerek, Allah’a isyan üzere
kurulu tutumlarımızı meş-rulaştırmayalım. Ki, örnek alınacak olanlar
onlar idi. Onlar bu işi nasıl anlamışlar, nasıl yapmışlar, meşruiyeti
neye dayandırmışlar, neyin mücadelesine soyunmuşlardı, doğru kavrayalım.
Çünkü sahici Müslüman onlar idi, onlar gibi olmak Müslümanlık idi. Biz
de bunu iyi kavrayalım ve belleyelim. Belleyelim ki, ahiret de
ezberimizden, mezhebimizden, fırkamızdan, ulusumuzdan, servetimizin
azlığı ya da çokluğundan sorulmayacak, bilelim. Bilelim de, yaşayıp
durduğumuz hayat bizi nereye götürüyor, görelim. Eğer bizim takip
edegeldiğimiz usuller ve yollar doğru ise, bu takdirde yukardan beridir
anlatılan bu halimiz nicedir, örneklerin hali nicedir, bir düşünelim. Bu
durumda hepimize düşen, önce meseleyi doğru kavramak, hesabı doğru
tutmak, zihinsel duruluğa ulaşmaktır. Sonrasıdır ki, piyasa
davranışlarımız ve birbirini etkileyen diğerleri, aynı zihinle
yoğrulacağı için Müslüman gibi sıfatımız ve duruşumuz gerçekleşsin.
Gerçekleşsin de, yabancılaşmadan kurtulalım. Görelim, hangi kitap, hangi
tevhid anlayışı; liberal-kapitalist bir ticareti onaylar? Hangi Müslüman
böylesi bir işe soyunur, savunur, razı gelir? Kendi anlayışımıza uygun
ortamı kuramıyor, bunun çabasını veremiyor, onlar gibi bu yola baş
koyamıyorsak, bu takdirde belaların en büyüğünü sırtlanmış, kaybetmeye
razı gelmişiz demektir. Şayet böyle ise; sapkın anlayışımızı İslam diye
bellemeyelim, kendimiz aldatıyorsak bile, başkalarını olsun
aldatmayalım, olur mu? Netice olarak Müslüman, inançlarına aykırı gelen
işlemlerden ve davranışları damıtarak da olsa dayatan zihinsel
kurgulardan, sahte ilahlardan uzak durmalıdır. Bu onun Müslüman olması,
kalması için lazım bir şart kuralıdır.
(Devamı
gelecek sayıda) |