Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


YABANCILAŞMA (1)

Hüseyin ALAN

Müslüman kelimesi artık tek başına bir şey ifade etmiyor. Kitabi anlamda, tevhidi içerikte Müslüman ise, ortalarda gözükmüyor. Bunun için olsa gerek; insanlar Müslümanlığın ne demek olduğunu unutmuş durumda ve kafaları da oldukça karışık. Oysa dünyada ne kadar da çok Müslüman var; kırkın üzerinde devletleri, milyarın üstünde sayıları olduğu biliniyor. Sadece Türkiye’de onlarca İlahiyat fakülteleri ve yüzlerce imam hatip okullarının üç milyon sayıya varan mezunundan bahsediliyor. Tek başına bu durum, toplum içerisinde aileleri ile birlikte yaklaşık onbeş milyon dini kültür almış kafa sayısı demektir. Bunlar çeşitli yaş gruplarında ve kendi toplumları içerisinde, bir takım roller üstlenmiş olarak hayatın içindedirler. Medreselerden, Kur’an kurslarından şöyle bir geçip başka okullarda okumuşları, dernek, vakıf ve cemaatlerin halkasından nasiplenmiş olan diğerlerini de, yukarıdaki sayıya eklediğimizde bir hayli kalabalık bir sayıya ulaşırız. Hele bir de bunların hısım-akraba ve aileleri ile olan yakın bağlılarını hesaba vursak, şaşırıp kalmamak mümkün değildir. Arap olan ve olmayan yüz milyonlarca Müslüman topluluklarda ise, kat be kat fazlası mevcut herhalde. Büyük çoğunluk kendi dilinden yazılmış literatüre de sahipler. Bunlar Allah’ın her günü Kur’an okuyup hıfzediyorlar, hadis kitaplarını ezberleyip mezhep/fıkıh kurallarına titizlik gösteriyorlar. Kimileri kendi dilinden, kimileri de orijinalden. Ama onlar fırka fırka ayrılmışlar, devlet devlet parçalanmışlar; her birisi kendi yanında taşıdıkları ile böbürlenerek övünmeye devam edi-yorlar. Karşılaştıklarında, birbirlerine ezberlerini, yaptıklarını ve kafalarında taşıdıklarını gururlanarak, nakledip duruyorlar. Onlar da tıpkı kendilerinden evvelkileri gibi, takip ettikleri yolları ve anlayışları sürdürmeye devam ediyorlar.

Ne hikmet ise, azıcık düşünmüyor, akletmiyorlar. Allah’ın kitap dışındaki ayetlerini okuyamıyor, kitabın ayetleri ile anlamlandıramıyor ve dolayısı ile de olup bitenleri doğru değerlendiremiyorlar. Arka plan fukaralığından, hakikatleri göremedikleri gibi, müminlere ait olması gereken hikmeti de yitirmişler. O nedenle, ne insan gerçeğini algılıyor, ne hayatı ve olayları doğru tahlil ediyor, ne de olup bitenlerin farkındalar. Dolayısı ile de, akıp giden hayatın içinde yönlendirilip duruyorlar. İyi de, ne oluyor? Milyarı aşan sayılarına, onca devletlerine rağmen, bir gram ağırlıkları yok. İzzetlerini koruyamıyor, haysiyetleri ayaklar altında çiğneniyor. Böylece bunlar, hasımlarının otoritesi altında işleyen ve onların kurdukları kurum ve kuruluşlarında, hep onların lehine çalışan çarkların arasında esenlik aradıkları içindir ki, dolap beygirinden farksız, dön baba dönüp duruyorlar. Böyle olduğu için de, diğerleri tarafından ciddiye ve kale alınmıyor, itilip kakılıyor, adam yerine konulmuyorlar. Kutsalları ile alay ediliyor, inançları ile oynaşılıyor, ülkeleri tarumar ediliyor, insanları köleleştiriliyor. Sonuçta onların bu durumu, kendilerini efendilerinin peşinde koşup yiyecek ve gelecek uman hizmetkârlara dönüştürmüş. Sanki ateş böceklerinin hali gibi; bilmeden, ölümüne, ateşin parlaklığına koşuşturuyorlar. Işığa gelenler de, tabii ki, cıss… İşin asıl vahameti buradan başlıyor; yaşayıp durdukları zillet içindeki halleri, akıp giden fesat yüklü hayat, onlara asılmış gibi, normalmiş gibi geliyor. Ve de kanıksanıyor. Artık, arkasında duracakları kendilerine ait bir değerleri kalmamış, öz güvenleri yok olup gitmiş, kendilerine sunulan hali de doğru ve tek seçenek olarak benimsemişler. Böylece de zihinleri, algılama yöntemleri tevhidden, kitaptan kopmuş olarak, dinlerine yabancılaşmış durumdalar. O da yetmiyor, bu tutumları onlara, kendi elleri ile dinlerini değiştirmeyi, tahrif etmeyi gerekli kılıyor, dayatıyor. Bundan sonradır ki onlar, artık ayrı bir inanç sahibi varlık olmaktan çıkıyorlar. Yaşantılarını da, ilişkilerini de inançlarından hareketle çıkartıp kuramadıkları için de, başkalarının sürüklediği olayların arkasında sürüklenip duruyorlar. İşte bu halin sonucudur ki; küfür ve İslam birbirine karışmış, tevhid ve şirk aynı zihinde, aynı hayat içinde, birlikte iç içe dem sürüyor. Karamsar da olsa bu tespit, dinine yabancılaşmış Müslümanların hali-pür melalini resimliyor…

Neoliberal ve demokratik söylemlerin, aydınlanmadan bu yana her kişi ve toplumu, kendi cazibe alanına çektiği, önüne çıkanı değiştirip kendine benzettiği bilinir. Bu durum Hıristiyanların, Bu-distlerin, Yahudilerin ve diğerlerinin tarihi tecrübesi ile sabit, günümüz gerçeği ile de uyumlu bir vakıadır. Tarihte hiçbir sahte ilah bu kadar güçlü, etkin ve yaygın olamamıştı. Olma durumuna gelip de, karaları ve denizleri fesada uğratanları ise, Allah başka kavimler eliyle devirmişti. Ama bu sahte ila-hın, İslami kavramların içini boşaltmakta, kitabın yorumunu kendi zihniyetlerine uygun hale çevirmekte, Müslümanları da kendine benzeterek değiştirmekte ne kadar mahir olduğu açıkça görü-lüyor. Oysa tek başına bir ‘Müslüman’ varlığı bile bu durumu bozar, bozmalıdır. İtikadı farklı, dünyaya bakışı farklı, hayatı yaşaması farklı velhasıl temel her şeyi ile farklı olarak diğerlerinden ayrılan Müslümandır söz ettiğimiz. O halde bu durum, “Müslümanım” diyenlerin ayıbından, kaybından başka ne olabilir ki?

Sahi, Müslüman gerçekte ne demektir, ne ifade eder? Bu yazıda kitaptan hareket ile aktarma yapmayacağız. Kendisini İslam’a nispet edip de şahsına bu vasfı yakıştıranlara; nasıl düşündüklerini, neler yaptıklarını ve neye göre nasıl davrandıklarını, onlara, günlük hayat içerisinden bazı hallerini hatırlatarak düşünmelerine, akletmelerine yardımcı olmaya çalışalım. Bunun için şöyle basit sorular sorsak ve cevap arasak; meramımızı anlatabiliriz, umarım.

Öncelikle Müslüman kişi; esasen serbest piyasa ekonomisini benimseyebilir, o piyasada iş yapabilir ve dolayısı ile böyle bir piyasanın işleyişine ve yaşamasına katkıda bulunabilir mi? (Piyasa işleyişi, kar güdüsünden hareketle insanın kendine, çevresine, ürettiğine yabancılaşmasını doğurduğu; piyasa denen olgu da kendi kurallarını koyan bir ilah pozisyonuna çıktığı için, insan fıtratına, dolayısı ile İslam’a kesinlikle aykırıdır. Önemsiz bazı kural-ları Müslümanları yanıltsa da, esası itibarı ile müşrik bir zihnin, zulüm üreten uygulama hâsılasıdır). Bu serbest piyasa anlayışı ve uygulamasındaki her şey, daha fazla kar elde etmek için yapılır. Piyasada bir yerlerde ahlaki değerlere (o da aydınlanma dönemi öncesi idi, lakin Müslümanlar yeni kavradığı için bu kelimeyi kullandık) dikkat edilse de, sonuçta piyasanın kuralları size egemen olacak yahut sizi dışlayacaktır. Bu öyle bir süreçtir ki; kaçınılmaz bir şekilde herkesi içine alır ve kendi kurallarını işletir. Bundan dolayıdır ki; bu piyasa kuralları içinde insan, insan sağlığı, insan yaşamı, çevre, etik, kültür ve gelecek nesiller dikkate alınmaz. Çünkü bu piyasa kurallarında, önemli olanın, hangi durumda olursa olsun daha fazla kârın nasıl elde edileceği hesabı öncelikli ve asıldır. (Bakmayın siz, Müslümanların liberalizm içerisinde kendi kurallarımızı uygularız saflığına; demokrasi içerisinde ne kadar itikatla-
rını korudularsa, bu piyasa işleyişinde de, o kadar Müslüman kalacaklardır. Onlar, nerede, kiminle oynaştıklarının farkında olmayan, günlük hayatın ayrıntısında kaybolmuş ve ufkunu yitirmiş zavallılardır). Kapitalist adam; güvencesiz, sigortasız, bedavaya çalıştırılmaya mahkûm edilen insanları (bu piyasanın diğer bir kuralı hemen devreye girecek; otomasyon, verimlilik, teknolojik yenilenme, reka-bet vs. dolayısı ile emek arzını yoğun kılacağından, işçinin seçme şansı kalmayacaktır) siyasi gücün gölgesinde çevreye ve topluma zararlı şartlarda çalıştırabilecektir. Bir piyasada ucuza ürettiği, aldığı, katkıda bulunduğu, naklettiği bir malı veya hizmeti, başka bir piyasada kat be kat pahalıya satacaktır. Üstelik üretim sürecine katkısı olan diğer faktörleri asla dikkate almadan ve elde edilen payın hemen tamamını kendisine ayırarak. Süreç içerisinde gelişecek muhalefeti engelleme adına (sendikaların ne menem bir şey oldukları, çok şükür artık biliniyor), fahiş karı elde eden homo-economicus (Müslüman da olsa fark etmeyecek, sapkın zihniyet işte budur), bir kısım kârını lütfedip sosyal harcamalara, çevreye yatırınca hemen insancıl biri olacaktır. Veya çocuklara ve kimsesizlere yardım ettiğinde ise hayırsever yurttaş olarak takdir görüp, saygı ile anılacaktır. Bu ekonomik adam’ın bedavaya yaptığı reklâm ise, işin fark edilmeyen ekstrası olacaktır. Ne güzel değil mi? Kafamızı kaldırıp etrafa bir de bu gözle baksak, aynı şey görülmüyor mu? Niçin böyledir bu? Hem iç hem de dış, hem küçük hem büyük pazar için değişmez kural budur da, bunun için. Budur, çünkü yerküre üzerinde geçerli kılınan ve övülerek yaşatılıp yayılan, muhteşem serbest pazar ekonomisi denen ilah, ölümcül rekabeti bu alan da önerir ve bunu emreder de, onun için. Bu ilah buralardan, zavallıların kanından böylece beslenir de, bunun için. Zihinlerin kodlanması böyle yapılmıştır da, onun için. Bu alandaki rekabet asla bir yarış, kalite, istihdam ve hizmet farklılığı doğurmaz, tam tersine rekabete girenleri, arenadaki gladyatörün ölüm-kalım mücadelesine sokar. Gladyatörün sağ kalmak için ne düşüneceği belli değil mi, adamın hizmet düşünecek hali mi kalmıştır? Buna karşı zavallı tüketici köleler, sığınacak bir yer aradıklarında, tüketiciyi koruma yasaları ile devletin sosyal hizmetlerinde, müşfik kucağında korunmaya alınırlarken ağızlarına bir avuç bal çalınacaktır. E! Canım, devlet niye var? Ninni yavrum ninni, uyu-sun da büyüsün yavru, büyüsünde asker olsun kapitalist’e ninni…

Bu piyasada iş yapmak, piranalarla dolu havuzda yüzmek gibidir. Yamuk düzende, doğru hayat yaşamaya çabalamak gibi bir şey. Bu işleyiş, sanıldığı gibi sadece ekonomik hayatta da olmaz. Bu reel, bire bir sonuç doğuran, insanları doğrudan etkileyen ilişkiler, giderek diğer alanları da kapsar. Aynı zihin giderek diğer alanlarda da aynı dürtü ile davranacaktır. İnsanlar bu ilişkilerini sürdürürken, deği-şime uğrayan zihinleri, aynı kodlamadan hareket ile diğer alanlarda da aynı davranışı sergileyecek-tir. Sonuçlarından hareket ile ortaya çıkan genel tabloya ve yaşanan hayatın gerçeklerine bir bakalım. Refahın dengesiz dağılımı sonucunda; toplum katmanları arasında oluşan düşmanlık, köylere çevrilen aşırı kentleşme, bireyselleşme, aile kurumunun zafiyeti, kitle iletişim araçlarının olağanüstü etkisi, her alanda aşırı yarışmacı bir anlayış ile insanlıktan çıkıp yarış makinelerine dönüş, kültürel boşlukların doğması ve kuşak çatışması, toplumsal teamüller aleyhine kuralsızlaşma, doğal kaynakların heba edilmesi, çevreyi kirleterek ölümüne yol açan bir barbarlık, vs… Bu durumda ortaya ne mi çıkıyor? İnsanları ruh hastası yapan, psikopat ve paranoyak hale çevrilmiş bir toplum. Hayrını görsünler… İşte bu masum gözüken İlah’ın zalimane isteklerinden doğan neticeler. O’na kimler mi tapınıyor? Hiç olmaz ise, Türkçe okurlarımız, birebir yaşadıkları, bizzat hissettikleri bu halden anlamalılar. Hiç olmaz ise, anlatılanlar ışığında, genellemeden hareket ederek de olsa anlaşabileceğimizi umalım… İşte bu ekonomik işleyişin dayattığı, ortaya çıkarttığı sonuçlar ve işte dinine yabancılaşan zihnin, farkında olmadan yaşayıp gittiği hayatı…

Şimdi soralım; İslam dini böyle bir esnafı, çiftçiyi, tüccarı, üreticiyi, pazarlamacıyı, hizmet üretenini, dış alım ve satımcıyı benimser mi? Bu tarz işleyişe tabi piyasada elde dilen sömürüyü, kâr olarak onaylar mı? Ne yapalım; oyunun kuralları böyle, başka türlü yaşanamaz, aksi durumda ayakta nasıl kalacağız, cevabını meşru görür mü? Yahut Müslümanlar hep fakir mi kalacak, zengin olmasınlar mı, kazanılan servet, artı güç doğuracağından, elde edilen bu güç ile davaya daha iyi hizmet edilecektir, açıklamasını geçerli mazeret sayar mı?

Bu sorular için hiç ayet, hadis hatırlatmaya, bir fıkıh kuralı yazmaya gerek yok. Kapitalizm’in güya azılı düşmanı ve ondan olan her şeye muhalif, bir Marksist olmaya da gerek yok. Bu zihniyeti ve savunmaları reddetmek için birazcık insan olmak yeter de artar bile. (İnsan ve insaf kavramları da bu zihin yapısında anlam kaymasına uğradığı için meram anlatmak güçleşiyor) Biz yine de geçmişe, aynı liberal mantıkla hareket eden zamanın Mekke’sine, tüccarlarının bolca olduğu o topluma bir göz atalım. Adı böyle konmasa da, aynı işlemleri, aynı zihin yapısı ile yapan Kureyşlileri hatırlayarak. Müslümanların çok zayıf olup horlandığı bir dönemden, örnek bir olay naklederek konuyu aydınlatmaya ve yabancılaşmaya dikkat çekelim. Henüz şer’i kuralların büyük bir kısmı ortada yok ve din tamamlanmamış. Var olan sadece bir tek İlah anlayışı ve ona uygun bakış açısı ile inşa edilen zihin yapısı. Ayetler bu konuyu ısrarla işliyor ve elçi de bu anlayışı yerleştirmeye çabalıyor. Yani, zihinler tevhide göre kodlanıyor. Risalet’in dördüncü yılı, gizlilikten henüz çıkılmış. Müslüman tüccarlardan Hz Ebu Bekir’in, sadece tevhid itikadından hareket ile uyguladığı bir ticari işlemi hatırlayalım. Zorlu günlerdi; köleler, kabilesi zayıf olanlar ve güçlü kabilelerin emanı altında ikamet eden Mekkeli sakinlerin daha çok, diğerlerinin görece daha az olmak üzere sürekli, vahşice işkence gördüğü zamanlar. Müslümanlar ile müşriklerin arası iyice açılmış, öldüresiye kavgaya ramak kalmış, ipler kopma noktasında. Yürürlükteki siyasi-sosyal düzenin bozulacağını, ekonomilerinin felç olacağını ve Araplar nezdinde itibarlarının zedeleneceğini gören aristokratlar bir yandan da, çareler üretmeye devam ediyorlar. Kureyş ikiye ayrılmış, aralarındaki birlik ve beraberlik aleyhine fitne çıkmıştı bir kere. Bütün bunlara rağmen Mekkeli tüccar için paradan daha aziz (günümüz adamına ne kadar da benziyor) bir şeyin olmadığı görülecekti... Ebu Bekir, tam da o günlerde, aralarında üçü kadın olmak üzere yedi-sekiz adet kölenin bedelini, sahiplerine ödeyerek azad etmişti. Babası Ebu Kuhafe olanları duymuş, oğlunun boş yere para harcadığını düşünerek bir hayli üzülmüştü. Niye mi? Şöyle diyordu oğluna; “oğulcuğum; ben seni görüyorum ki, zayıf köleleri azad ediyorsun. Sen bu işi yaparken, bari seni koruyacak ve senin önünde kıyam edebilecek olan celadetli erkekleri azat etsen olmaz mı?” Ne kadar masumane ve akıllıca değil mi? Düz bir mantıkla evet, öyle. Madem ki bu işi yapıyorsun, hiç olmazsa işine yarayanları seçmelisin ki, hem seni korusunlar hem de işlerini görsünler. Buna karşılık olarak Ebu Bekir; “ey babacığım, şüphesiz ki ben bu yaptıklarımla, ancak Allah’ın rızasını murad ediyorum” diyor. Heyt bre! koca adam, adam gibi adam, Müslüman gibi Müslüman! Senin gibilerle yürüdü bu iş, sizlerden miras kaldı yiğitlik, sabır, azamet, davaya sadakat! Ve gereğini her pahaya karşı yapmak. Rabbim karşılığını fazlası ile vericidir. Selam, salât senin gibilere olsun.

Biraz sorgulamalı; Müslüman kimdir, ne tür amaçlarla nasıl davranır? Nasıl bir zihni yönteme sahiptir? Günlük maişetini temin veya servet yığmak için yeryüzünde çaba gösteren Müslümanlar, hangi zihin kodlaması ile hareket ederler? Üstelik ellerinin altında, tamamlanmış davetin korunmuş kitabı, önlerinde canlı kanlı örnekleri bolca bulunuyorken. Ey Kur’an karii, ey hadis hafızı ve ha babam kitap ile içli dışlı olduğunu gururla tekrar edip tefsir üstüne tefsir yapan, kıraatından kaidesine hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan benim muhterem efendim; papağanvari okuyup durdukların, sende hangi davranışları değiştirdi? Seni Ebu Bekir gibi düşünerek hareket eden bir Müslüman’a çevirdi mi? Ve ona uyan saygıdeğer beyefendi; sendeki bu zihniyet ile seni kurtaracak olan kaç sayılı hac seferin, hiçbir şekli ayrıntısını atlamadığın bol rekâtlı ve huşu ile kıldığın namazın mıdır? Bunlar sende hiç böyle duygular uyandırdı mı? Yoksa ticaret ayrı, ibadet ayrı mı? (hoş geldiniz!..) Ebu Bekir’deki zihinsel algılama ve oluşan kişilik senin yanında ne ifade eder, birazcık düşünmez misin? O bir Yunan efsanesi, Hint mistiği, Dede Korkut hikâyesi değildi. Allah’u alem, Ebu Bekir ne başında ne de sonunda, senin kadar Kur’an hıfzına ve tefsir bilgisine de sahip değildi. Ama o, Allah’ın razı geldiğini bizzat tescillediği, tevhid kodlanmış zihni algılamaya sahip, Salih bir Müslüman, örnek bir adamdı. Kureyş’in zihinsel yapısına ve süregelen uygulamasına, imanı gereği karşı koyan ve gereğini de ona göre yapan Müslümanların öncülerindendi (O lanetlediğin Kureyşli de hem Allah’a inanıyor, tahrif ettiği İbrahim’i dine sahip çıkıyor ve hacc edip namaz kılıyordu, biliyorsun değil mi?)

Geliniz, kitapta yazılanları doğru okuyup düşünelim, peygamberi ve sahabeyi çok yükseltip de azizler kılarak hayatın dışında tutmaktan, onları anlaşılmaz kılarak esatire çevirmekten vazgeçelim. Sakatlanmış zihinsel yapıyı, yanlış yorumlar ile destekleyerek, Allah’a isyan üzere kurulu tutumlarımızı meş-rulaştırmayalım. Ki, örnek alınacak olanlar onlar idi. Onlar bu işi nasıl anlamışlar, nasıl yapmışlar, meşruiyeti neye dayandırmışlar, neyin mücadelesine soyunmuşlardı, doğru kavrayalım. Çünkü sahici Müslüman onlar idi, onlar gibi olmak Müslümanlık idi. Biz de bunu iyi kavrayalım ve belleyelim. Belleyelim ki, ahiret de ezberimizden, mezhebimizden, fırkamızdan, ulusumuzdan, servetimizin azlığı ya da çokluğundan sorulmayacak, bilelim. Bilelim de, yaşayıp durduğumuz hayat bizi nereye götürüyor, görelim. Eğer bizim takip edegeldiğimiz usuller ve yollar doğru ise, bu takdirde yukardan beridir anlatılan bu halimiz nicedir, örneklerin hali nicedir, bir düşünelim. Bu durumda hepimize düşen, önce meseleyi doğru kavramak, hesabı doğru tutmak, zihinsel duruluğa ulaşmaktır. Sonrasıdır ki, piyasa davranışlarımız ve birbirini etkileyen diğerleri, aynı zihinle yoğrulacağı için Müslüman gibi sıfatımız ve duruşumuz gerçekleşsin. Gerçekleşsin de, yabancılaşmadan kurtulalım. Görelim, hangi kitap, hangi tevhid anlayışı; liberal-kapitalist bir ticareti onaylar? Hangi Müslüman böylesi bir işe soyunur, savunur, razı gelir? Kendi anlayışımıza uygun ortamı kuramıyor, bunun çabasını veremiyor, onlar gibi bu yola baş koyamıyorsak, bu takdirde belaların en büyüğünü sırtlanmış, kaybetmeye razı gelmişiz demektir. Şayet böyle ise; sapkın anlayışımızı İslam diye bellemeyelim, kendimiz aldatıyorsak bile, başkalarını olsun aldatmayalım, olur mu? Netice olarak Müslüman, inançlarına aykırı gelen işlemlerden ve davranışları damıtarak da olsa dayatan zihinsel kurgulardan, sahte ilahlardan uzak durmalıdır. Bu onun Müslüman olması, kalması için lazım bir şart kuralıdır.

(Devamı gelecek sayıda)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...