|

HALİM SELİM OLMAK
Mukaddes ÖZKAN
Halim
selim olmak, ilk bakışta belki de hiç de önemli görünmeyen bir konu gibi
geliyor insana. Ama, işin aslı pek de öyle değil diye düşünüyorum. Hem
İslamî hem de Müslümanların oluşturduğu top-lumlar açısından, kişilerin
nasıl olmaları gerektiği konusu bizi çok yakından ilgilendirmeli değil
mi?
Bizim insanımızın çok alışık olduğu ve derinden kabullendiği bir
değerlendirme anlayışı vardır. Bir insanı tarif ederken, “halim selim,
sessiz sedasız, işinde gücünde biri, etliye sütlüye karışmaz, kendi
halindedir” diye tanıtıveririz. Bu da tanıttığımız o kişi için övgü ve
yüceltmedir, halkın anladığı dilde.
Toplumumuzda damat ve gelin adayı bu özelliklere sahip ise, işini gücünü
de bildiğine göre, parası pulu da var demektir otomatikman, daha ne
istenir ki Allah’tan. Tepesine vur lokmasını al, yetmez mi bu
özellikler, aileye katmak için birilerini.
Peki bu ne kadar doğru dersiniz? Ben kendi şahsım adına böyle bir
karakter ile tanımlanmaktan ar ederim. İnsan olur da, nasıl sadece işine
gücüne adar kendini, nasıl olur da çevresinde olup bitene yabancı
kalabilir? Hele ki bu insan bir Müslüman ise, Allah onu çevresindeki
olup biten her şey ile sorumlu tutmuş ise, bu, o kişi için bir övgü
değil, bir zül olmalı kanaatimce.
Damat, gelin seçerken bu kriterlere uyuyoruz da, çocuklarımızın
başkaları karşısında kendilerini savunmaları, ne denli sorumsuzca, asice
olursa olsun, bununla övünebiliyoruz.
Bunun tek sebebi, bencillik değil de nedir! Bu da, toplumumuzun, yani
inananların, Yüce Mesajdan uzaklaşması ve böylece de kendine
yabancılaşması ile açıklanabilir.
İnsanımızın eksik etmedikleri, adeta ibadet gibi algıladıkları bir
alışkanlıkları da türbe ziyaretleri olunca, Mevlana türbesini görmeyen
yok gibidir diye düşünüyorum. Orada Mevlevi dervişlerini tasvir eden
heykeller var, o insanların ruh hallerinin o sağlıksız görüntüsünü,
yüzlerine yansıtmayı inanılmaz başarmış bu işi kim yaptıysa. Derviş
teninin o soluk, şeffaflaşmış, renginin kirece çalan beyazını görmek
mümkün o maketlerin yüzlerinde. Eller göğüslerinde, başlar öne düşmüş,
gözler yarı kapalı, bedenler ileri doğru hafif eğik. Bunlar henüz
hizmetliler, tarikatın önemlileri ise sema halinde kendilerinden geçmiş
bir halde dönerlerken maketleştirilmiş. Bu da bende, canlıyken bile
cansızlarmış gibi bir etki yaptı.
İşte Müslümanların halim selimlik anlayışının, yüzde doksan bu
tarikatların etkisi ile oluştuğunu görüyoruz. Böyle bir ibadetin İslam
ile bir ilişkisi-ni düşünmek mümkün değil. Ne Kur’an’da böyle bir ibadet
biçimi var, ne de Allah’ın elçisi bir elini yere diğerini göğe açıp,
kendinden geçerek dönmüş durmuş. O zaman bu tür bir anlayışı İslam’a
nasıl sığdırabiliyor birileri anlamak mümkün değil. Anlamak mümkün de bu
daha derin bir konu, başka bir sefere açıklamaya çalışırız inşallah.
Halim selim olma tabiri, bazı tarikatların etkisiyle Müslümanlar
arasında uyuşukluk gibi algılanmış ve dinimizin insanı getireceği
olgunluğun zirvesi olarak benimsenmiş. Halim selim ifadesi, bu günkü
haliyle bunu çağrıştırıyor, ama bu kavrama, bu bakış açısı ne kadar
doğru dersiniz?
Pek çok şeyde olduğu gibi, bu tabirin de asıl anlamının değiştirilerek
kullanıldığını, yani içinin boşaltıp, hem yakın gibi görünen, hem de yüz
seksen derece zıt düşen bir anlam ile içinin doldurulduğunu görüyoruz.
Bu isim, Allah’ın isimleri arasında yer alıyorsa, yukarıdaki anlayış
kendiliğinden silinip gitmeli değil mi? Ama ne yazık ki böyle olmuyor.
Bütün yanlışlar gibi bu da genelin din anlayışı içinde yerine oturmuş
duruyor.
Halim kelimesinin lügat anlamı, ”Kudreti yettiği halde cezalandırmayan,
ve tamamen affetmeyip erteleyen.” Yani, ceza verirken de, tövbeleri
kabul ederken de acele etmeyen, sabır gösteren demektir kısaca.
Selim’in lügat anlamı ise, “Sağlam, kusursuz, refah ve selamet üzere
bulunan”dır.
Bu iki kelime bir araya geldiğinde, sağlam kusursuz ve sabırlı, cezaları
da ödülleri de erteleyen ama unutmayan anlamına geliyorsa, günümüzdeki
halim selim anlayışıyla bir benzerliği olabilir mi?
Yoksa maazallah, biz de pek çoğunun düştüğü yanlışa düşeriz.
Bu konudaki dağınıklık akıl almaz boyutlara ulaştı. Allah kullarından ne
istiyor, kullar Allah rızası adına nelere saplanıp kalıyorlar. İş
nerelerden nerelere götürülüyor. Halim selim olmak ile huşu ve hipnoz
hali iç içe geçmiş durumda bazılarının islami ahlak litaratüründe.
Bu psikoloji içinde olanların, müslümanın hal ve hareketini tarif
ederken, ibadet eden insanın içinde bulunması tavsiye edilen huşu
kavramını da bu çerçeve içinde değerlendirmeye aldıklarını görü-yoruz.
Böylece namazda oluşması gereken huşu kavramının da uyuşukluk olarak
algılanması ve de işin vurdumduymazlığa kadar götürülmesidir yanlış
olan.
Hemen aklıma gelen ve huşu konusunda inananları motive etmek için
anlatılan bir olayı sizinle paylaşarak irdelemesini yapacağım.
Hz. Ali bacağına saplanan oku, “Ben namaza durunca çıkartın” demiş. Bu
da namaz sırasında müminin ne kadar kendinden geçmesi gerektiği
konusunda Müslümanlara bir mesaj veriyor.
Peki bu ne kadar doğru!.
Şayet, gerçekten namaza duran mümin bu kadar kendinden geçmeli ise,
Peygamber Efendimiz, (sa) sırtına binen torunlarını, sırtından alıp yere
koymakta gafil davranmaz mıydı!. Hz. Ayşe validemiz namazda iken ona
dokunduğu için veya elinin kanadığını fark ettiği için veya abdestinin
herhangi bir sebep ile bozulduğunu fark ettiği için, kalkıp abdest
aldığı rivayet ediliyor. Bu nasıl bir çelişki!. . Allah’ın elçisi
namazda bir çok şeyin farkına varırken, Hz. Ali, o kadar kendinden
geçiyor ki, bacağına batan oku namazda çıkarmalarını istiyor.
Buradan yola çıkarak, diyorum ki, namaza duran birilerinin evine hırsız
giriyor, namazdaki annenin küçük çocuğu herhangi bir biçimde kendine
zarar veriyor, bir yerden düşüyor, ağlıyor, namazdaki insanın hemen
ötesinde yangın çıkıyor, bunları görmeyip, duymayıp devam mı etmeli,
yani bu olan biteni duymayıp görmemek için kendini uyuş-turmalı mı!
Bunun yöntemi de, kendi kendinizi ipnotize etmek olur diye düşünüyorum.
Bu işin bir başka adı da cezbeye gelmek oluyor sanırım, bu da tarikat
ehlinin ipnotize yöntemi. Ben bu konuda böyle düşünüyorum, siz ne
dersiniz!.
Bu konuda önemli bir şey daha var, her gün eve gelen eşine, ben huşu
içinde namaz kılarken yemek yanmış, yiyecek bir şey yok, diyen bir eşe
mümin bir erkek ne kadar katlanır acaba. Katlanamaz, kısa bir süre sonra
hır gür başlar. Niye mi çünki, bu bahse konu olan huşu anlayışı, fıtrata
uygun değildir de ondan.
Kur’an’da bahsedilen huşu, yukarıdaki anlatılan huşu değil. İslam’ın
huşu anlayışı, kendinde olarak, ne dediğini bilerek, tertemiz bir yürek
ile Allah’ın huzuruna durmaktır. O anda Rabbinizin sizden ne istediğini
hatırdan çıkarmayıp, rızasını kazanmak
için ondan yardım dileyerek, onun karşısına çıkmaktır. Yaratanın size
emrettiklerini samimiyetle yapmaya çalıştığınızdan emin olarak
durursanız o divana, işte o zaman gerçek huşu içinde olursunuz.
Bu huşu kimseyi uyuşturmaz, diri tutar. Tam tersi aklettirir, müminin
nasıl olması, nasıl davranması gerektiği konusunda zihninizi açar,
ufkunuzu genişletir.
Efendim, insanlar yaratılış itibariyle çok farklı fark-lı
karakterlerdedir. Önemli olan bu karakter fark-lılıklarını iyiye güzele
yönlendirebilmektir. Bunun yolu da İslam’dan geçer.
İnsanı, Allah, çamurun da en adisi olan balçıktan yarattığını söylüyor.
Daha sonra da kendi ruhundan ona üflediğini.
“O her şeyi mükemmel yarattı, insanı da ilkin çamurdan varetti. Sonra
onu şekillendirdi ve ona Ruhundan üfledi ve sizi işiten, gören ve
düşünen varlıklar haline getirdi. Ne kadar az şükredi-yorsunuz!”(Secde
suresi-7-9)
Ali Şeriati bu konuda, “insanın hem en aşağılık hem de en yüce varlık
olmasının sebebinin, yaradılıştan geldiğini” söylüyor. “İnsan ruhunun
derinliklerinde en adi olan ile en yüce olan hep çatışır” diyor.
Bu konuda çok da haksız değil. Hepimizin içinde her zaman bir kötü ile
bir iyi savaşır durur. Önemli olan iyinin kötüye galip gelmesidir. İşte
burada insanın iradesi söz konusudur. İradenin bir anlık zaafı insanı
uçurumun kenarına getirir, hatta uçurumun dibini boylatır.
“Andolsun incire ve zeytine. Andolsun Sina dağına. Andolsun bu güvenli
Mekke şehrine. Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu
aşağıların en aşağısına yuvarladık. Yalnız inanıp yararlı iş işleyen-ler
bunun dışındadır. Onlara kesintisiz ecir vardır.” (Tin
suresi-1-2-3-4-5-6)
Görüyoruz ki insan, çelişkiler ile yaratılmış bir varlık. Böyle olunca
da tek düze davranışlar sergilemeleri, aynılaşmaları mümkün görünmüyor.
Yeryüzünde ne kadar birey varsa, parmak izleri gibi bir o kadar da
karakter var.
İnsanoğlunun kimisi, sanki safi sinirden oluşmuş, kimisinin de sinirleri
alınmış, sadece et ve kemikten hasıl olmuş gibi. Bu iki türün de normal
olmadığı kanaatindeyim ben.
İnsan dediğinin, eti kemiği ve sinirleri de olan bir varlık olarak
yaratıldı. Allah kemiği ete bürüdü, sinirler vasıtasıyla da insanın dış
dünya ile iletişim kurmasını sağladı. Böylece insanoğlunun algılarını
dengeledi. Bundan da anlıyoruz ki, insan duyarsız, çevresine karşı ve
kendisine karşı hissiz olamaz. Normal insanın tepkileri vardır. Bu
tepkiler, gerektiğinde sert de olabilir. Sertten kastım, vurup kırmak
gibi algılanmamalı, bundan kararlılık ve kesin tavır alan insan
anlaşılmalı.
İnsanı doğadaki haliyle ele alır isek, kaba saba, ak-lıyla mantığıyla
hareket etmek yerine içgüdüleriyle davranan bir varlık buluruz
karşımızda. Onlar bile kendi aralarında genetik farklılıklar
sergilerler, davranışları aynı değildir. Bu farklılıklar insanın
özelliği ve güzelliğidir.
Allah yarattığı kullarını onlardan çok daha iyi tanı-dığı için, ilk
günden beri onları başı boş bırakmadı. Bizim bildiğimiz, bilmediğimiz
elçiler (peygamberler) ile kavimleri uyardı, onlara doğru yolu gösterdi.
İslam öncesi Arap toplumunun, cahiliye yaşantısını göz önüne alırsak,
bütün bu olumsuzlukları ve İslam’ın bu olumsuzluklara nasıl baktığını,
bunlara nasıl çözümler getirdiğini açık ve net bir biçimde göreceğiz.
Kendini gözden geçirmeyen, kendini yontmayan insan, her devirde kaba
saba, vurucu kırıcı ve çekilmez olmuştur. Birbirini yer derken, insanın
kavgası anlaşılır, ama insan, yol iz bilmediğinde birbirinin etini de
yemiştir.
Kendini nereye yönlendirmesi gerektiği konusunda da insan, her zaman
kendi dışında bir yol göstericiye ihtiyaç duyar. İşte yarattığı kulunu
en iyi bilen Rabbi, ona bu konuda en doğru yolu defalarca göstermiş, bu
işi de, azgınlaşan kavimlere elçiler göndererek yapmıştır.
Mekke’de yaşayan halkın ne hale geldiğini hepimiz aşağı yukarı
biliyoruz. Ahlaksızlığın en zirveye ulaştığı bir zamanda, Allah
kullarına, Muhammed (a.s) ile rahmetini ulaştırdı ve bu mesajın da, son
ve evrensel olduğunu anlattı. Bunu koruyacağını, nurunu kıyamete kadar
baki kılacağını, Kuran ile bize bildirdi.
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kafirler hoşlanmasa
da Allah nurunu tamam-layacaktır.” (Saff-8)
Cahiliyenin hüküm sürdüğü dönemde insanlar azgınlıktan ne yapacaklarını
şaşırmış bir durum-daydılar. Allah’ın yol göstermesiyle, bir olan iki,
iki olan üç, beş, derken, azlar çoğa doğru gitmeye başladı. Üç beşler
kırk oldu. Sayıları az ama öz artıyor, az olmasına rağmen, bir Mekke
şehrine karşı duracak gücü kendilerinde bulabiliyorlardı.
Onlar, ölü iken diri olmuşlardı, demek hiç de yanlış olmaz. Dipdiri ve
güçlüydüler. Allah’a olan güvenleri kendilerine olan güveni öyle
artırmıştı ki, yerlerinde duramıyorlardı.
Görüyoruz ki, İslam, kendine gerçekten inananları, zavallılaştırmak
yerine dipdiri ve capcanlı kılıyor.
Muhammed (a.s) devrinden itibaren dört büyük halifenin icraatlarına da
baktığımızda bu karakter farklılıklarının neler ifade ettiğini
göreceğiz.
Peygamber (a.s)’dan sonra, sakin, ama kararlı ve istikrarlı olan bir
halife olarak, Hz. Ebu Bekir’i görüyoruz. İslam onun zamanında durmak
bilmeyen bir ilerleme sağlıyor.
Hz. Ömer ile en parlak dönemini yaşıyor, yayılıyor, genişliyor. O
döneme, Ömer’in adaleti damgasını vuruyor. İşte burada keskin ve
kararlı, hatta celalli bir kişilik ile karşı karşıyayız. Bu kabına
sığmayan, celallenmesiyle etrafına korku salan insan, İslam ile
şereflendikten sonra, kendi nefsi ile verdiği savaş sonrası, örnek bir
Müslüman kişilik olarak karşımıza çıkmakta, kararlı uyanık, adaletli ve
basiretli.
Daha sonra, Hz. Osman’ı görüyoruz, halifelik makamında. Onun yumuşak bir
kişilik sahibi ol-
ması, kimseyi kırmak istememesi yüzünden, onca fedakarlık ile kurulan
İslam devleti sarsıntı geçirmeye başladı.
Osman döneminde başlayan ayrışma, Hz. Ali döneminde de devam etti.
Burada anlatmak istediğim, Asrı Saadet tarihi değil, kişilik
farklılıklarının anlaşılması açısından örnekler vermek için bu konuya
değindim.
“Kafirler, kalplerindeki cahiliyye öfkesini alevlendirdiklerinde, Allah
da Rasul’ünün ve müminlerin üzerine sükun indirdi ve onların takva üzere
hareket etmelerini sağladı. Çünkü onlar ona layık ve ehil idiler. Allah
her şeyi çok iyi bilmektedir.” (Fetih-26)
“Rahman’ın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller
kendilerine sataştıklarında, ‘selam’ derler.” (Furkan-63)
Bu iki ayetten bazıları halim selim olmak gibi bir anlam çıkarıyorlar.
Böyle anlamak herhalde işlerine geliyor diye düşünmeden edemiyorum.
Dikkat edersek, görürüz ki, bu iki ayette de anlatılmak istenen,
cahillerin öfkelerine, onların tarzı ile cevap verilmemesidir. Allah,
inanan kullarından, vakarlı olmalarını, temkinli olmalarını, yani
açıkçası seviyesizlerin seviyelerine düşmemelerini tavsiye ediyor. |