Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


HALİM SELİM OLMAK

Mukaddes ÖZKAN

Halim selim olmak, ilk bakışta belki de hiç de önemli görünmeyen bir konu gibi geliyor insana. Ama, işin aslı pek de öyle değil diye düşünüyorum. Hem İslamî hem de Müslümanların oluşturduğu top-lumlar açısından, kişilerin nasıl olmaları gerektiği konusu bizi çok yakından ilgilendirmeli değil mi?

Bizim insanımızın çok alışık olduğu ve derinden kabullendiği bir değerlendirme anlayışı vardır. Bir insanı tarif ederken, “halim selim, sessiz sedasız, işinde gücünde biri, etliye sütlüye karışmaz, kendi halindedir” diye tanıtıveririz. Bu da tanıttığımız o kişi için övgü ve yüceltmedir, halkın anladığı dilde.

Toplumumuzda damat ve gelin adayı bu özelliklere sahip ise, işini gücünü de bildiğine göre, parası pulu da var demektir otomatikman, daha ne istenir ki Allah’tan. Tepesine vur lokmasını al, yetmez mi bu özellikler, aileye katmak için birilerini.

Peki bu ne kadar doğru dersiniz? Ben kendi şahsım adına böyle bir karakter ile tanımlanmaktan ar ederim. İnsan olur da, nasıl sadece işine gücüne adar kendini, nasıl olur da çevresinde olup bitene yabancı kalabilir? Hele ki bu insan bir Müslüman ise, Allah onu çevresindeki olup biten her şey ile sorumlu tutmuş ise, bu, o kişi için bir övgü değil, bir zül olmalı kanaatimce.

Damat, gelin seçerken bu kriterlere uyuyoruz da, çocuklarımızın başkaları karşısında kendilerini savunmaları, ne denli sorumsuzca, asice olursa olsun, bununla övünebiliyoruz.
Bunun tek sebebi, bencillik değil de nedir! Bu da, toplumumuzun, yani inananların, Yüce Mesajdan uzaklaşması ve böylece de kendine yabancılaşması ile açıklanabilir.

İnsanımızın eksik etmedikleri, adeta ibadet gibi algıladıkları bir alışkanlıkları da türbe ziyaretleri olunca, Mevlana türbesini görmeyen yok gibidir diye düşünüyorum. Orada Mevlevi dervişlerini tasvir eden heykeller var, o insanların ruh hallerinin o sağlıksız görüntüsünü, yüzlerine yansıtmayı inanılmaz başarmış bu işi kim yaptıysa. Derviş teninin o soluk, şeffaflaşmış, renginin kirece çalan beyazını görmek mümkün o maketlerin yüzlerinde. Eller göğüslerinde, başlar öne düşmüş, gözler yarı kapalı, bedenler ileri doğru hafif eğik. Bunlar henüz hizmetliler, tarikatın önemlileri ise sema halinde kendilerinden geçmiş bir halde dönerlerken maketleştirilmiş. Bu da bende, canlıyken bile cansızlarmış gibi bir etki yaptı.

İşte Müslümanların halim selimlik anlayışının, yüzde doksan bu tarikatların etkisi ile oluştuğunu görüyoruz. Böyle bir ibadetin İslam ile bir ilişkisi-ni düşünmek mümkün değil. Ne Kur’an’da böyle bir ibadet biçimi var, ne de Allah’ın elçisi bir elini yere diğerini göğe açıp, kendinden geçerek dönmüş durmuş. O zaman bu tür bir anlayışı İslam’a nasıl sığdırabiliyor birileri anlamak mümkün değil. Anlamak mümkün de bu daha derin bir konu, başka bir sefere açıklamaya çalışırız inşallah.

Halim selim olma tabiri, bazı tarikatların etkisiyle Müslümanlar arasında uyuşukluk gibi algılanmış ve dinimizin insanı getireceği olgunluğun zirvesi olarak benimsenmiş. Halim selim ifadesi, bu günkü haliyle bunu çağrıştırıyor, ama bu kavrama, bu bakış açısı ne kadar doğru dersiniz?

Pek çok şeyde olduğu gibi, bu tabirin de asıl anlamının değiştirilerek kullanıldığını, yani içinin boşaltıp, hem yakın gibi görünen, hem de yüz seksen derece zıt düşen bir anlam ile içinin doldurulduğunu görüyoruz.

Bu isim, Allah’ın isimleri arasında yer alıyorsa, yukarıdaki anlayış kendiliğinden silinip gitmeli değil mi? Ama ne yazık ki böyle olmuyor. Bütün yanlışlar gibi bu da genelin din anlayışı içinde yerine oturmuş duruyor.

Halim kelimesinin lügat anlamı, ”Kudreti yettiği halde cezalandırmayan, ve tamamen affetmeyip erteleyen.” Yani, ceza verirken de, tövbeleri kabul ederken de acele etmeyen, sabır gösteren demektir kısaca.

Selim’in lügat anlamı ise, “Sağlam, kusursuz, refah ve selamet üzere bulunan”dır.

Bu iki kelime bir araya geldiğinde, sağlam kusursuz ve sabırlı, cezaları da ödülleri de erteleyen ama unutmayan anlamına geliyorsa, günümüzdeki halim selim anlayışıyla bir benzerliği olabilir mi?

Yoksa maazallah, biz de pek çoğunun düştüğü yanlışa düşeriz.

Bu konudaki dağınıklık akıl almaz boyutlara ulaştı. Allah kullarından ne istiyor, kullar Allah rızası adına nelere saplanıp kalıyorlar. İş nerelerden nerelere götürülüyor. Halim selim olmak ile huşu ve hipnoz hali iç içe geçmiş durumda bazılarının islami ahlak litaratüründe.

Bu psikoloji içinde olanların, müslümanın hal ve hareketini tarif ederken, ibadet eden insanın içinde bulunması tavsiye edilen huşu kavramını da bu çerçeve içinde değerlendirmeye aldıklarını görü-yoruz. Böylece namazda oluşması gereken huşu kavramının da uyuşukluk olarak algılanması ve de işin vurdumduymazlığa kadar götürülmesidir yanlış olan.

Hemen aklıma gelen ve huşu konusunda inananları motive etmek için anlatılan bir olayı sizinle paylaşarak irdelemesini yapacağım.

Hz. Ali bacağına saplanan oku, “Ben namaza durunca çıkartın” demiş. Bu da namaz sırasında müminin ne kadar kendinden geçmesi gerektiği konusunda Müslümanlara bir mesaj veriyor.

Peki bu ne kadar doğru!.

Şayet, gerçekten namaza duran mümin bu kadar kendinden geçmeli ise, Peygamber Efendimiz, (sa) sırtına binen torunlarını, sırtından alıp yere koymakta gafil davranmaz mıydı!. Hz. Ayşe validemiz namazda iken ona dokunduğu için veya elinin kanadığını fark ettiği için veya abdestinin herhangi bir sebep ile bozulduğunu fark ettiği için, kalkıp abdest aldığı rivayet ediliyor. Bu nasıl bir çelişki!. . Allah’ın elçisi namazda bir çok şeyin farkına varırken, Hz. Ali, o kadar kendinden geçiyor ki, bacağına batan oku namazda çıkarmalarını istiyor.

Buradan yola çıkarak, diyorum ki, namaza duran birilerinin evine hırsız giriyor, namazdaki annenin küçük çocuğu herhangi bir biçimde kendine zarar veriyor, bir yerden düşüyor, ağlıyor, namazdaki insanın hemen ötesinde yangın çıkıyor, bunları görmeyip, duymayıp devam mı etmeli, yani bu olan biteni duymayıp görmemek için kendini uyuş-turmalı mı! Bunun yöntemi de, kendi kendinizi ipnotize etmek olur diye düşünüyorum. Bu işin bir başka adı da cezbeye gelmek oluyor sanırım, bu da tarikat ehlinin ipnotize yöntemi. Ben bu konuda böyle düşünüyorum, siz ne dersiniz!.

Bu konuda önemli bir şey daha var, her gün eve gelen eşine, ben huşu içinde namaz kılarken yemek yanmış, yiyecek bir şey yok, diyen bir eşe mümin bir erkek ne kadar katlanır acaba. Katlanamaz, kısa bir süre sonra hır gür başlar. Niye mi çünki, bu bahse konu olan huşu anlayışı, fıtrata uygun değildir de ondan.

Kur’an’da bahsedilen huşu, yukarıdaki anlatılan huşu değil. İslam’ın huşu anlayışı, kendinde olarak, ne dediğini bilerek, tertemiz bir yürek ile Allah’ın huzuruna durmaktır. O anda Rabbinizin sizden ne istediğini hatırdan çıkarmayıp, rızasını kazanmak
için ondan yardım dileyerek, onun karşısına çıkmaktır. Yaratanın size emrettiklerini samimiyetle yapmaya çalıştığınızdan emin olarak durursanız o divana, işte o zaman gerçek huşu içinde olursunuz.

Bu huşu kimseyi uyuşturmaz, diri tutar. Tam tersi aklettirir, müminin nasıl olması, nasıl davranması gerektiği konusunda zihninizi açar, ufkunuzu genişletir.

Efendim, insanlar yaratılış itibariyle çok farklı fark-lı karakterlerdedir. Önemli olan bu karakter fark-lılıklarını iyiye güzele yönlendirebilmektir. Bunun yolu da İslam’dan geçer.

İnsanı, Allah, çamurun da en adisi olan balçıktan yarattığını söylüyor. Daha sonra da kendi ruhundan ona üflediğini.

“O her şeyi mükemmel yarattı, insanı da ilkin çamurdan varetti. Sonra onu şekillendirdi ve ona Ruhundan üfledi ve sizi işiten, gören ve düşünen varlıklar haline getirdi. Ne kadar az şükredi-yorsunuz!”(Secde suresi-7-9)

Ali Şeriati bu konuda, “insanın hem en aşağılık hem de en yüce varlık olmasının sebebinin, yaradılıştan geldiğini” söylüyor. “İnsan ruhunun derinliklerinde en adi olan ile en yüce olan hep çatışır” diyor.

Bu konuda çok da haksız değil. Hepimizin içinde her zaman bir kötü ile bir iyi savaşır durur. Önemli olan iyinin kötüye galip gelmesidir. İşte burada insanın iradesi söz konusudur. İradenin bir anlık zaafı insanı uçurumun kenarına getirir, hatta uçurumun dibini boylatır.

“Andolsun incire ve zeytine. Andolsun Sina dağına. Andolsun bu güvenli Mekke şehrine. Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına yuvarladık. Yalnız inanıp yararlı iş işleyen-ler bunun dışındadır. Onlara kesintisiz ecir vardır.” (Tin suresi-1-2-3-4-5-6)
Görüyoruz ki insan, çelişkiler ile yaratılmış bir varlık. Böyle olunca da tek düze davranışlar sergilemeleri, aynılaşmaları mümkün görünmüyor. Yeryüzünde ne kadar birey varsa, parmak izleri gibi bir o kadar da karakter var.

İnsanoğlunun kimisi, sanki safi sinirden oluşmuş, kimisinin de sinirleri alınmış, sadece et ve kemikten hasıl olmuş gibi. Bu iki türün de normal olmadığı kanaatindeyim ben.

İnsan dediğinin, eti kemiği ve sinirleri de olan bir varlık olarak yaratıldı. Allah kemiği ete bürüdü, sinirler vasıtasıyla da insanın dış dünya ile iletişim kurmasını sağladı. Böylece insanoğlunun algılarını dengeledi. Bundan da anlıyoruz ki, insan duyarsız, çevresine karşı ve kendisine karşı hissiz olamaz. Normal insanın tepkileri vardır. Bu tepkiler, gerektiğinde sert de olabilir. Sertten kastım, vurup kırmak gibi algılanmamalı, bundan kararlılık ve kesin tavır alan insan anlaşılmalı.

İnsanı doğadaki haliyle ele alır isek, kaba saba, ak-lıyla mantığıyla hareket etmek yerine içgüdüleriyle davranan bir varlık buluruz karşımızda. Onlar bile kendi aralarında genetik farklılıklar sergilerler, davranışları aynı değildir. Bu farklılıklar insanın özelliği ve güzelliğidir.

Allah yarattığı kullarını onlardan çok daha iyi tanı-dığı için, ilk günden beri onları başı boş bırakmadı. Bizim bildiğimiz, bilmediğimiz elçiler (peygamberler) ile kavimleri uyardı, onlara doğru yolu gösterdi.

İslam öncesi Arap toplumunun, cahiliye yaşantısını göz önüne alırsak, bütün bu olumsuzlukları ve İslam’ın bu olumsuzluklara nasıl baktığını, bunlara nasıl çözümler getirdiğini açık ve net bir biçimde göreceğiz.

Kendini gözden geçirmeyen, kendini yontmayan insan, her devirde kaba saba, vurucu kırıcı ve çekilmez olmuştur. Birbirini yer derken, insanın kavgası anlaşılır, ama insan, yol iz bilmediğinde birbirinin etini de yemiştir.

Kendini nereye yönlendirmesi gerektiği konusunda da insan, her zaman kendi dışında bir yol göstericiye ihtiyaç duyar. İşte yarattığı kulunu en iyi bilen Rabbi, ona bu konuda en doğru yolu defalarca göstermiş, bu işi de, azgınlaşan kavimlere elçiler göndererek yapmıştır.

Mekke’de yaşayan halkın ne hale geldiğini hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Ahlaksızlığın en zirveye ulaştığı bir zamanda, Allah kullarına, Muhammed (a.s) ile rahmetini ulaştırdı ve bu mesajın da, son ve evrensel olduğunu anlattı. Bunu koruyacağını, nurunu kıyamete kadar baki kılacağını, Kuran ile bize bildirdi.

“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kafirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamam-layacaktır.” (Saff-8)

Cahiliyenin hüküm sürdüğü dönemde insanlar azgınlıktan ne yapacaklarını şaşırmış bir durum-daydılar. Allah’ın yol göstermesiyle, bir olan iki, iki olan üç, beş, derken, azlar çoğa doğru gitmeye başladı. Üç beşler kırk oldu. Sayıları az ama öz artıyor, az olmasına rağmen, bir Mekke şehrine karşı duracak gücü kendilerinde bulabiliyorlardı.

Onlar, ölü iken diri olmuşlardı, demek hiç de yanlış olmaz. Dipdiri ve güçlüydüler. Allah’a olan güvenleri kendilerine olan güveni öyle artırmıştı ki, yerlerinde duramıyorlardı.

Görüyoruz ki, İslam, kendine gerçekten inananları, zavallılaştırmak yerine dipdiri ve capcanlı kılıyor.

Muhammed (a.s) devrinden itibaren dört büyük halifenin icraatlarına da baktığımızda bu karakter farklılıklarının neler ifade ettiğini göreceğiz.

Peygamber (a.s)’dan sonra, sakin, ama kararlı ve istikrarlı olan bir halife olarak, Hz. Ebu Bekir’i görüyoruz. İslam onun zamanında durmak bilmeyen bir ilerleme sağlıyor.
Hz. Ömer ile en parlak dönemini yaşıyor, yayılıyor, genişliyor. O döneme, Ömer’in adaleti damgasını vuruyor. İşte burada keskin ve kararlı, hatta celalli bir kişilik ile karşı karşıyayız. Bu kabına sığmayan, celallenmesiyle etrafına korku salan insan, İslam ile şereflendikten sonra, kendi nefsi ile verdiği savaş sonrası, örnek bir Müslüman kişilik olarak karşımıza çıkmakta, kararlı uyanık, adaletli ve basiretli.

Daha sonra, Hz. Osman’ı görüyoruz, halifelik makamında. Onun yumuşak bir kişilik sahibi ol-
ması, kimseyi kırmak istememesi yüzünden, onca fedakarlık ile kurulan İslam devleti sarsıntı geçirmeye başladı.

Osman döneminde başlayan ayrışma, Hz. Ali döneminde de devam etti.

Burada anlatmak istediğim, Asrı Saadet tarihi değil, kişilik farklılıklarının anlaşılması açısından örnekler vermek için bu konuya değindim.

“Kafirler, kalplerindeki cahiliyye öfkesini alevlendirdiklerinde, Allah da Rasul’ünün ve müminlerin üzerine sükun indirdi ve onların takva üzere hareket etmelerini sağladı. Çünkü onlar ona layık ve ehil idiler. Allah her şeyi çok iyi bilmektedir.” (Fetih-26)

“Rahman’ın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine sataştıklarında, ‘selam’ derler.” (Furkan-63)

Bu iki ayetten bazıları halim selim olmak gibi bir anlam çıkarıyorlar. Böyle anlamak herhalde işlerine geliyor diye düşünmeden edemiyorum.

Dikkat edersek, görürüz ki, bu iki ayette de anlatılmak istenen, cahillerin öfkelerine, onların tarzı ile cevap verilmemesidir. Allah, inanan kullarından, vakarlı olmalarını, temkinli olmalarını, yani açıkçası seviyesizlerin seviyelerine düşmemelerini tavsiye ediyor.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...