Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


ÖZGÜRLÜK VE FATURASI

Cahid ORHAN

Özgürlük insanoğluna çok hoş gelen, sempatik ve sevimli bir kavramdır. Bunun zıddı olan sınırlama, esaret, baskı ise soğuk, sempatik olmayan itici kavramlar olmuşlardır. İnsanlar yüzyıllar boyu kendileri için örülen setleri yıkmaya, kuralları delmeye ve yasakları çiğnemeye çalışmışlardır. Yine yüzyıllar hatta bin yıllar boyu bır kısım düşünürler devletler ve sistemler tarafından konan katı kalıp-lara, yasaklara ve sınırlamalara karşı fikrî ve bedenî olarak mücadele vermişlerdir. Bir çocuğun anne karnındaki dar ortamdan daha geniş ve özgür bir ortama çıkmaya çalışmasındaki o bilinçsiz hissiyatı daha bilinçli bir kalıba büründürmeye çalışmışlardır. Bu mücadelede karşılarına en büyük kural koyucu olarak devletler çıkmış, onunla mücadele etmişlerdir. Devletin dışında özgürlükleri sınırlandırıcı en büyük güç olarak dinleri görmüşlerdir. Bir kısım özgürlük sevdalısı kişiler, özgürlük adına dinlerle mücadele etmeyi ve bu engeli ortadan kaldırmayı da bir görev bilmişlerdir. Jean Paul Sartre Allah’ı insanın öz-gürlükleri önünde bir engel olarak görmüş ve onu inkâr etmiştir.

Sonsuz bir özgürlüğe sahip olduğunu söyleyen insan aslında bir çelişki içindedir. Zira Allah dışında hiçbir varlık sonsuz bir özgürlüğe sahip değildir. Çünkü insan gücüyle, zekâ kapasitesiyle, kabili-yetleriyle, maddi imkânlarıyla, sağlık durumuyla sınırlı bir varlıktır. Biraz açacak olursak insan gücüy-le sınırlıdır, istese de beş yüz kilo bir ağırlığı kaldı-ramaz, insan zekâ kapasitesiyle sınırlıdır, birbirin-den farklı olan bin tane simgeyi bir anda ezberleyemez. Maddi imkânları olmayan birisi istese de istediği bir ülkeye seyahat edemez, sağlık şartları elvermeyen birisi dünyanın en zengin insanlarından birisi olan Bill Gates de olsa istediğini yiyemez. Nitekim Ülkemizin en zengin şahsiyetlerinden birisi olan ve geçen yıllarda vefat eden Vehbi Koç’un sağlık durumundan dolayı sadece patates yediği söylenirdi.

Durum böyle olunca öncelikle insanın istese de mutlak bir özgürlüğe sahip olamayacağını bilmesi ve bunu kabullenmesi, hayatını ona göre yönlendirmesi gerekir. Ayrıca özgürlüklerini kullanır-ken de ölçülü olmalı, yaptığı şeylerin sonuçlarını düşünmelidir. İnsan bir davranışı yaparken özgür olabilir, fakat yaptıktan sonra artık özgür değildir. Davranışlarının doğurduğu sonuçlar vardır, istese de istemese de bu sonuçlara katlanması gerekir. Allah insanı sadece inanıp inanmama noktasında serbest bırakmıştır. Kur’an-ı Kerim’de: “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara/256), “Sizin dininiz size benim dinim banadır.” (Kafirun/6) şeklinde ifadeler kullanmıştır. Bu durum inancı, seçilebilen bir alan olduğu için daha değerli kılmaktadır. Fakat Allah insanları bu konuda serbest bırakırken bu özgürlüğü kullanmanın sonuçlarını ve faturasını da ortaya koymuştur; “Küfredenlere gelince, dünya ve ahirette şiddetli bir azapla cezalandıracağım.” (Ali- İmran/56).

Tarih boyunca insanlar nüfuzlarını, maddi imkânlarını, dinî misyonlarını kullanarak kendilerine bir özgürlük alanı oluşturmuşlardır. Krallar, hü-kümdarlar, sultanlar, bazı toplumlarda din adamları çok geniş özgürlük alanına sahip idiler. Çünkü bunları engelleyecek, yaptıklarına yanlış diyecek kimseler ve mekanizmalar yoktu. Her şey bu kimselerin iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı idi. Sadece eğer varsa vicdanları bu kimselerin önünde engeldi. Allahu Teâlâ kendilerini sorumsuz gören bu tür insanlarla ve oluşturdukları sistemlerle mücadele etmek için peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin kendi özgürlük alanını sınırlandırdığını gören güç çevreleri onların getirdikleri dine pek sıcak bakmamışlardır. Fakat sonuçta zulüm ile âbâd olmamışlar ve yok olup gitmişlerdir. Tarih bu tür kimseleri zalim olarak yazmıştır. Kralların zalimce tavırları insanları başka arayışlara yönlendirmiş ve tek kişinin değil halkın sözünün geçtiği demokrasi adlı yönetim biçimini benimsemişlerdir. Demokrasilerde tek kişinin değil halkın sözü geçmektedir! Bu slogan tutmuş, halk boş vaatlerle ve basit sloganlarla aldatılmıştır. Halka belli kimseler gösterilmiş ve bunları seçmeleri istenmiş, seçtikten sonra da dönüp yüzlerine bakılmamış ve menfaat çevreleriyle işbirliğine gidilmiştir. Zulüm sadece boyut değiştirmiştir, önceleri zalimler kuralsızca zulümlerini icra ederken artık zulüm kurallara bağlanmıştır. Yöneticiler halkın aslında zavallı, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilemeyecek kadar saf olduğunu ileri sürüp hep onlar adına karar vermişlerdir. Öncelikle kendi özgürlük alanını genişletmek, halkın ise özgürlük alanını kısıtlamak için anayasa maddeleri ve kanunlar çıkarmışlardır. Halkın gözünü boyamak için on tane özgürlük alanı verdilerse başka maddeler ekleyerek bunun sekizini geri almışlardır.

Bugün insan haklarından, adaletten, eşitlikten, özgürlüklerden dem vuran Avrupa ve onun ta-kipçileri, iş Müslümanlara gelince ya yan çizmişler ya da yaptıklarını haklı gösterecek kılıflar bul-muşlardır. En fazla kullandıkları sloganlardan birisi ise demokrasinin kendi kendisini koruma hakkıdır. Asıl korunan haklar zalimlerin, güç odaklarının, para babalarının, medya patronlarının ve hakkı değil kuvveti esas alanların haklarıdır. Zalimler ne yaparsa haklı, mazlumlar ise haksızdır. Çünkü bütün bir düzen zalime göre düzenlenmiştir. Gerçekte hiçbir zaman halka yönetimde, anayasa ve kanun yapmada tercih hakkı tanınmamıştır. Eğer tanınırsa bu zalimler kendi saltanatlarını devam ettiremezler. Bu zalimler kendi özgürlük alanına engel olacak kimseler olmadığı için bu zulümlerini devam ettirebilirler fakat yapılan her kötülüğün bir faturası vardır. Bu insanlar faturayı hep mazlumlara ödettirseler de sonunda kendileri de onmamakta ve bir şekilde yok olup gitmektedirler. Eğer onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah’ın değişmez kanunları vardır. Bunlar, fiziksel kanunlar, biyolojik kanunlar, toplumsal ve ahlaki kanunlardır. Yanlış kullanılan özgürlüklerin doğurduğu sonuçlar da bu kanunlara göre işlemektedir. Tarih ibret alınacak sahnelerle doludur, eğer tarihi incelersek Allah’ın toplumsal ve ahlaki kanunlarına uymayan insanların ve sistemlerin aynı sonuçlarla karşılaştığını görürüz. Şimdi özgürlükler ve bunların muhtemel sonuçlarıyla ilgili örnekler vermeye çalışalım.

Bir devlet, siyasetçileri aracılığı ile imkânlarını seçim malzemesi olarak kullanıp daha sonra seçildiklerinde diyet borçlarını fazlasıyla ödeyebilir, enflasyonun yükselmesine ses çıkarmayabilir, bankaların düzensiz bir finans yapısına sahip olmasına ses çıkarmayabilir, bu alanlarda özgürdür, politikasını istediği gibi belirleyebilir. Fakat bunun kaçınılmaz sonucu, her beş ya da on yılda bir devalüasyon, paranın değer kaybetmesi ve binlerce kişinin işsiz kalması, faiz borçlarının her geçen gün artması, gün gelip bütün gelirlerinin sadece faize gitmesi ve paradan para kazanan yüzde onluk kesim dışında herkesin fakirleşmesidir. Bunun en kötü tarafı da borç aldığı kimse veya ülkelerden emir almak zorunda kalmasıdır.

Bir devlet sağlam bir eğitim sistemi oluşturmayıp, eğitim sistemini yap-boz tahtası haline getirebilir. Haksız atamalar yapabilir, plansız ve programsız hareket edebilir, böyle bir özgürlüğe sahiptir. Maalesef bu özgürlüğün faturası da, üniversite kapısında bekleyen iki milyon genç, milyonlarca okumuş işsiz, sınavlarda binlerce sıfır puan alan öğrenci, kitap okumayan ve bilgi üretmeyen bir nesil olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha kötüsü bu sonuçlar ortadayken hala gerekli önlemlerin alınmamasıdır. Böyle bir anlayıştan başka bir sonucun çıkması da tesadüf olurdu herhalde.

Bir devlet, gücünü ve bu güce dayalı özgürlüklerini halkına zulmetme ve halkının sahip olduğu hakları kısıtlama yönünde kullanabilir, tarihte böyle birçok devlet olmuştur, halen de bu şekilde birçok devlet vardır. Fakat böyle bir uygulamaya girmesi halkının devlete karşı sevgisini, güvenini ve bağlılığını zedeler hatta ortadan kaldırır. Böyle olunca da halkı devleti zayıf ve güçsüz duruma düştüğü zaman başta bulunan ve gücü elinde bulunduran iktidar sahiplerini değiştirmeye çalışır; bundan dolayı devlet, halka hizmet etmesi gerektiğini bilmeli, halkına zulmetmemelidir aksi halde ömrü kısa olur.

Yine bir devlet, halkının ahlaki ve inanç değerlerini ihmal edebilir, tamamen kapitalist bir mantıkla hareket edebilir, böyle bir mentaliteyi seçme özgürlüğüne sahiptir. Böyle bir özgürlüğü seçen devletlerin bu davranışlarının sonuçlarına da razı olması gerekir. Bu davranışlar sonucunda ahlaki değerler ve inanç boyutu ihmal edildiği için yetişen insanlar, iyilik, yardımseverlik, cömertlik, hayâ, hak yememe gibi güzel değerlerden yoksun olarak yetişecek ve o ülkede fuhuş, zina, rüşvet, hortumculuk, kapkaç gibi kötü davranışlar her yıl artarak devam edecek, ahlaki bir çöküntü olacaktır. Bu ahlaki çöküntü, devletin sonunu da getirecektir.

Bir devlette üniversiteler, bilimi bırakıp, ideolojik kaygılarla hareket edip ehil olmayan kişileri iş başına getirebilir, öğrencilerin inançlarından dolayı giydikleri giysilerine karışabilir, kendisini la yüs’el görebilir, böyle bir özgürlüğü vardır. Bu davranışlar da şu sonuçları doğurur: bilgi ve teknoloji üretemeyen, diğer ülkelerdeki üniversitelerle rekabet edemeyen, üretken olmadığı için ülkesinin kalkınmasını tetikleyemeyen, bilakis kalkınmasına set olan ve öğrencileri tarafından sevilmeyen ve istenmeyen bir kurum haline gelmek. Her ne kadar bu üniversite mensupları yukarda sayılanları inkâr edip biz iyiyiz deseler bile sadece kendilerini aldatırlar. Bilginin değil ideolojinin öne geçtiği, insan haklarına saygının değil baskının hâkim olduğu üniversiteden başka bir sonuç çıkamaz.

Bir parti, halkının manevi değerlerini hafife alma, önemsememe, bu tür ihtiyaçlarını yok sayma özgürlüğüne sahiptir. Bu parti sandığa gittiği zaman değerlerini önemsemediği halktan da oy beklememeli, seçimlerin sonucuna razı olmalıdır. Hiçbir halk kendi değerlerine saygı duymayan, sahip çıkmayan, hatta bu değerleri aşağılayan bir partiye olağan üstü durumlar ve baskı olmadığı sürece oy vermez. Böyle bir parti ya halkını iyi tanımıyordur, ya çok iyimserdir ya da aklını ve mantığını hiç kullanmıyordur. (Bu durum demokrasiyi kabul eden bir toplum için geçerlidir.)

Bir devlet Allah’ı tanımama veyahut kabul edip Allah’ın emirlerine göre hareket etmeme özgürlüğüne sahiptir, bu özgürlüğünü kullanabilir. Dünyada birçok devlet bu özgürlüğü kullanıyor da. Böyle bir devlet maddi olarak başka ülkeleri de sömürerek kalkınsa bile halkı mutlu, huzurlu, birbirine güvenen, birbirine yardım eden, akrabalık ilişkileri güçlü, komşuluk ilişkileri gelişmiş, aile yapısı sağlam, gençleri ahlaki değerlerle donanmış bir devlet olmayacaktır. Çünkü insanın son söze sahip olduğu bir yerde insanın ihtirasları, bencillikleri, kibri, kendini beğenme duygusu, menfaati gibi birçok insani zafiyet işin içine girer. Bunun sonucunda da insanlar kendi kafalarına göre bir medeniyet oluşturmaya çalışır. Bazen demokrasi götürüyorum diyerek bir ülkeyi işgal eder ve halkına akla gelmedik işkenceler yapar, bazen zulme uğrayan ve açıkça haksızlığa uğradığını haykıran milletleri görmezlikten gelir hatta ona zulmeden zalimleri destekler. Bazen de fakir ülkeleri parasızlıklarını ve borçlarını bahane ederek minnet altında bırakıp onları istediği gibi pis emellerine alet eder. Hep onlar haklıdırlar, çünkü güçlüdürler. Bu saydığımız şeyleri bir devlet yapmada özgürdür fakat sonuçlarına da katlanmalıdır. Gün gelir yaptığı zulümler ayağına dolanır, hiç hesap etmediği noktalardan zarara uğrar ve mutlu olamazlar. Çünkü başkalarının gözyaşları, inlemeleri, çığlıkları üzerine kurulmuş bir mutluluk uzun süreli olamaz. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Böyle davranış içinde bulunanlar bir gün hesap vereceklerini düşünmelidirler ve firavunlardan, zalim krallardan ibret almalıdırlar.

Yukarıdaki örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu tür olayların benzerleri hem tarihte olmuş hem de günümüzde devam edegelmektedir. Fiziksel ve biyolojik kanunlarda göreceli bir başarı yakalayan batı toplumu, toplumsal ve ahlaki kanunlarda aynı ilerlemeyi gösterememiştir. Sağlık, teknoloji vb. alanlarda doğru şeyler yapmış ve kısmi bir başarı elde etmiştir. Maalesef bu başarılarına da gölge düşürücü hareketler içerisine girmişlerdir. Sahip oldukları teknolojiyi tahribat amaçlı kullanmışlar, teknolojinin nimetlerinden faydalanan insanlar, onun birçok külfetlerini de görmeye başlamışlardır. Teknoloji adeta insanoğlunun sonunu hazırlayan bir tehdit haline gelmiştir. Aile yapısındaki tahri-bat, ahlaki çöküş, insani değerlerin yok oluşu, bu tür pislikleri topluma pompalayanları bile korkutur hale gelmiştir. Nitekim başkalarına zarar vereyim derken kendi çocukları ve yakın çevresi bile bu toplumsal hastalıklardan etkilenir hale gelmişlerdir.

Bu örneklerden dünyanın her kötülüğün ve iyiliğin karşılığının görüldüğü, adaletin hâkim olduğu bir yer olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bu dünyada bir takım kimseler yaptıkları zulümlerin, haksızlıkların karşılığını görmeden ölmektedirler. Eğer dünya tam anlamıyla adaletin sağlandığı, haklı ve haksızın ayırt edildiği bir alan olsaydı ahirete gerek kalmazdı. Şurası kesin ki bu dünyada yaptıkları zu-lüm ve haksızlığın karşılığını görmeyenler, suç işleyip mahkemeyi yanıltanlar ahirette bunların hesabını verecektir. Fakat sünnetullahın sınırları içerisinde yapılan birçok kötülüğün sonuçlarını insanlar dünyada görmektedirler. İnanan insana yakışan davranış, Allah’ın çizdiği sınırlar içerisinde kalıp bu sınırı ihlal etmemektir. Allah’a gerçekten inanmış bir kişi oturup zalimlere Allah tarafından veya başkaları tarafından ceza verilmesini beklememeli, kötülükle ve zulümle mücadele etmelidir. Zalimlerin zulümlerinin karşılığını görmesi, buna ses çıkarmayanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

İnsanoğlu hala yenildiğini, kendisini mutlu edecek bir sistem oluşturamadığını kabul etmemekte ısrar ediyor, ısrar ettikçe de bataklığa saplanıyor. Kendi nefsi özgürlüklerini tatmin etmek yerine Yüce Yaratıcı’nın kullandıracağı özgürlük alanına girebilmiş, O’nun rahmet iklimini teneffüs etmiş olsalar herhalde bundan en fazla kendileri kârlı çıkarlar. Çünkü kısa süreli ve geçici olan bir mutluluğu değil, daha kalıcı olan ve haz verici olan bir mutluluğu yakalamış olurlar. Fakat şeytan onlara yaptıkları işi süslü göstermekte, sahip oldukları maddi imkânlar ayaklarını yerden kesmektedir. Kibir, enaniyet, kötülüğü emreden nefis, paslanmış vicdanlar ve şeytan insanların davranışlarına yön verdiği sürece insanoğlu daha çok fatura ödeyecektir.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...