|

ÖZGÜRLÜK VE FATURASI
Cahid ORHAN
Özgürlük
insanoğluna çok hoş gelen, sempatik ve sevimli bir kavramdır. Bunun
zıddı olan sınırlama, esaret, baskı ise soğuk, sempatik olmayan itici
kavramlar olmuşlardır. İnsanlar yüzyıllar boyu kendileri için örülen
setleri yıkmaya, kuralları delmeye ve yasakları çiğnemeye
çalışmışlardır. Yine yüzyıllar hatta bin yıllar boyu bır kısım
düşünürler devletler ve sistemler tarafından konan katı kalıp-lara,
yasaklara ve sınırlamalara karşı fikrî ve bedenî olarak mücadele
vermişlerdir. Bir çocuğun anne karnındaki dar ortamdan daha geniş ve
özgür bir ortama çıkmaya çalışmasındaki o bilinçsiz hissiyatı daha
bilinçli bir kalıba büründürmeye çalışmışlardır. Bu mücadelede
karşılarına en büyük kural koyucu olarak devletler çıkmış, onunla
mücadele etmişlerdir. Devletin dışında özgürlükleri sınırlandırıcı en
büyük güç olarak dinleri görmüşlerdir. Bir kısım özgürlük sevdalısı
kişiler, özgürlük adına dinlerle mücadele etmeyi ve bu engeli ortadan
kaldırmayı da bir görev bilmişlerdir. Jean Paul Sartre Allah’ı insanın
öz-gürlükleri önünde bir engel olarak görmüş ve onu inkâr etmiştir.
Sonsuz bir özgürlüğe sahip olduğunu söyleyen insan aslında bir çelişki
içindedir. Zira Allah dışında hiçbir varlık sonsuz bir özgürlüğe sahip
değildir. Çünkü insan gücüyle, zekâ kapasitesiyle, kabili-yetleriyle,
maddi imkânlarıyla, sağlık durumuyla sınırlı bir varlıktır. Biraz açacak
olursak insan gücüy-le sınırlıdır, istese de beş yüz kilo bir ağırlığı
kaldı-ramaz, insan zekâ kapasitesiyle sınırlıdır, birbirin-den farklı
olan bin tane simgeyi bir anda ezberleyemez. Maddi imkânları olmayan
birisi istese de istediği bir ülkeye seyahat edemez, sağlık şartları
elvermeyen birisi dünyanın en zengin insanlarından birisi olan Bill
Gates de olsa istediğini yiyemez. Nitekim Ülkemizin en zengin
şahsiyetlerinden birisi olan ve geçen yıllarda vefat eden Vehbi Koç’un
sağlık durumundan dolayı sadece patates yediği söylenirdi.
Durum böyle olunca öncelikle insanın istese de mutlak bir özgürlüğe
sahip olamayacağını bilmesi ve bunu kabullenmesi, hayatını ona göre
yönlendirmesi gerekir. Ayrıca özgürlüklerini kullanır-ken de ölçülü
olmalı, yaptığı şeylerin sonuçlarını düşünmelidir. İnsan bir davranışı
yaparken özgür olabilir, fakat yaptıktan sonra artık özgür değildir.
Davranışlarının doğurduğu sonuçlar vardır, istese de istemese de bu
sonuçlara katlanması gerekir. Allah insanı sadece inanıp inanmama
noktasında serbest bırakmıştır. Kur’an-ı Kerim’de: “Dinde zorlama
yoktur…” (Bakara/256), “Sizin dininiz size benim dinim banadır.”
(Kafirun/6) şeklinde ifadeler kullanmıştır. Bu durum inancı, seçilebilen
bir alan olduğu için daha değerli kılmaktadır. Fakat Allah insanları bu
konuda serbest bırakırken bu özgürlüğü kullanmanın sonuçlarını ve
faturasını da ortaya koymuştur; “Küfredenlere gelince, dünya ve ahirette
şiddetli bir azapla cezalandıracağım.” (Ali- İmran/56).
Tarih boyunca insanlar nüfuzlarını, maddi imkânlarını, dinî misyonlarını
kullanarak kendilerine bir özgürlük alanı oluşturmuşlardır. Krallar,
hü-kümdarlar, sultanlar, bazı toplumlarda din adamları çok geniş
özgürlük alanına sahip idiler. Çünkü bunları engelleyecek, yaptıklarına
yanlış diyecek kimseler ve mekanizmalar yoktu. Her şey bu kimselerin iki
dudağının arasından çıkacak söze bağlı idi. Sadece eğer varsa vicdanları
bu kimselerin önünde engeldi. Allahu Teâlâ kendilerini sorumsuz gören bu
tür insanlarla ve oluşturdukları sistemlerle mücadele etmek için
peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin kendi özgürlük alanını
sınırlandırdığını gören güç çevreleri onların getirdikleri dine pek
sıcak bakmamışlardır. Fakat sonuçta zulüm ile âbâd olmamışlar ve yok
olup gitmişlerdir. Tarih bu tür kimseleri zalim olarak yazmıştır.
Kralların zalimce tavırları insanları başka arayışlara yönlendirmiş ve
tek kişinin değil halkın sözünün geçtiği demokrasi adlı yönetim biçimini
benimsemişlerdir. Demokrasilerde tek kişinin değil halkın sözü
geçmektedir! Bu slogan tutmuş, halk boş vaatlerle ve basit sloganlarla
aldatılmıştır. Halka belli kimseler gösterilmiş ve bunları seçmeleri
istenmiş, seçtikten sonra da dönüp yüzlerine bakılmamış ve menfaat
çevreleriyle işbirliğine gidilmiştir. Zulüm sadece boyut değiştirmiştir,
önceleri zalimler kuralsızca zulümlerini icra ederken artık zulüm
kurallara bağlanmıştır. Yöneticiler halkın aslında zavallı, neyin iyi
neyin kötü olduğunu bilemeyecek kadar saf olduğunu ileri sürüp hep onlar
adına karar vermişlerdir. Öncelikle kendi özgürlük alanını genişletmek,
halkın ise özgürlük alanını kısıtlamak için anayasa maddeleri ve
kanunlar çıkarmışlardır. Halkın gözünü boyamak için on tane özgürlük
alanı verdilerse başka maddeler ekleyerek bunun sekizini geri
almışlardır.
Bugün insan haklarından, adaletten, eşitlikten, özgürlüklerden dem vuran
Avrupa ve onun ta-kipçileri, iş Müslümanlara gelince ya yan çizmişler ya
da yaptıklarını haklı gösterecek kılıflar bul-muşlardır. En fazla
kullandıkları sloganlardan birisi ise demokrasinin kendi kendisini
koruma hakkıdır. Asıl korunan haklar zalimlerin, güç odaklarının, para
babalarının, medya patronlarının ve hakkı değil kuvveti esas alanların
haklarıdır. Zalimler ne yaparsa haklı, mazlumlar ise haksızdır. Çünkü
bütün bir düzen zalime göre düzenlenmiştir. Gerçekte hiçbir zaman halka
yönetimde, anayasa ve kanun yapmada tercih hakkı tanınmamıştır. Eğer
tanınırsa bu zalimler kendi saltanatlarını devam ettiremezler. Bu
zalimler kendi özgürlük alanına engel olacak kimseler olmadığı için bu
zulümlerini devam ettirebilirler fakat yapılan her kötülüğün bir
faturası vardır. Bu insanlar faturayı hep mazlumlara ödettirseler de
sonunda kendileri de onmamakta ve bir şekilde yok olup gitmektedirler.
Eğer onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah’ın
değişmez kanunları vardır. Bunlar, fiziksel kanunlar, biyolojik
kanunlar, toplumsal ve ahlaki kanunlardır. Yanlış kullanılan
özgürlüklerin doğurduğu sonuçlar da bu kanunlara göre işlemektedir.
Tarih ibret alınacak sahnelerle doludur, eğer tarihi incelersek Allah’ın
toplumsal ve ahlaki kanunlarına uymayan insanların ve sistemlerin aynı
sonuçlarla karşılaştığını görürüz. Şimdi özgürlükler ve bunların
muhtemel sonuçlarıyla ilgili örnekler vermeye çalışalım.
Bir devlet, siyasetçileri aracılığı ile imkânlarını seçim malzemesi
olarak kullanıp daha sonra seçildiklerinde diyet borçlarını fazlasıyla
ödeyebilir, enflasyonun yükselmesine ses çıkarmayabilir, bankaların
düzensiz bir finans yapısına sahip olmasına ses çıkarmayabilir, bu
alanlarda özgürdür, politikasını istediği gibi belirleyebilir. Fakat
bunun kaçınılmaz sonucu, her beş ya da on yılda bir devalüasyon, paranın
değer kaybetmesi ve binlerce kişinin işsiz kalması, faiz borçlarının her
geçen gün artması, gün gelip bütün gelirlerinin sadece faize gitmesi ve
paradan para kazanan yüzde onluk kesim dışında herkesin fakirleşmesidir.
Bunun en kötü tarafı da borç aldığı kimse veya ülkelerden emir almak
zorunda kalmasıdır.
Bir devlet sağlam bir eğitim sistemi oluşturmayıp, eğitim sistemini
yap-boz tahtası haline getirebilir. Haksız atamalar yapabilir, plansız
ve programsız hareket edebilir, böyle bir özgürlüğe sahiptir. Maalesef
bu özgürlüğün faturası da, üniversite kapısında bekleyen iki milyon
genç, milyonlarca okumuş işsiz, sınavlarda binlerce sıfır puan alan
öğrenci, kitap okumayan ve bilgi üretmeyen bir nesil olarak karşımıza
çıkmaktadır. Daha kötüsü bu sonuçlar ortadayken hala gerekli önlemlerin
alınmamasıdır. Böyle bir anlayıştan başka bir sonucun çıkması da tesadüf
olurdu herhalde.
Bir devlet, gücünü ve bu güce dayalı özgürlüklerini halkına zulmetme ve
halkının sahip olduğu hakları kısıtlama yönünde kullanabilir, tarihte
böyle birçok devlet olmuştur, halen de bu şekilde birçok devlet vardır.
Fakat böyle bir uygulamaya girmesi halkının devlete karşı sevgisini,
güvenini ve bağlılığını zedeler hatta ortadan kaldırır. Böyle olunca da
halkı devleti zayıf ve güçsüz duruma düştüğü zaman başta bulunan ve gücü
elinde bulunduran iktidar sahiplerini değiştirmeye çalışır; bundan
dolayı devlet, halka hizmet etmesi gerektiğini bilmeli, halkına
zulmetmemelidir aksi halde ömrü kısa olur.
Yine bir devlet, halkının ahlaki ve inanç değerlerini ihmal edebilir,
tamamen kapitalist bir mantıkla hareket edebilir, böyle bir mentaliteyi
seçme özgürlüğüne sahiptir. Böyle bir özgürlüğü seçen devletlerin bu
davranışlarının sonuçlarına da razı olması gerekir. Bu davranışlar
sonucunda ahlaki değerler ve inanç boyutu ihmal edildiği için yetişen
insanlar, iyilik, yardımseverlik, cömertlik, hayâ, hak yememe gibi güzel
değerlerden yoksun olarak yetişecek ve o ülkede fuhuş, zina, rüşvet,
hortumculuk, kapkaç gibi kötü davranışlar her yıl artarak devam edecek,
ahlaki bir çöküntü olacaktır. Bu ahlaki çöküntü, devletin sonunu da
getirecektir.
Bir devlette üniversiteler, bilimi bırakıp, ideolojik kaygılarla hareket
edip ehil olmayan kişileri iş başına getirebilir, öğrencilerin
inançlarından dolayı giydikleri giysilerine karışabilir, kendisini la
yüs’el görebilir, böyle bir özgürlüğü vardır. Bu davranışlar da şu
sonuçları doğurur: bilgi ve teknoloji üretemeyen, diğer ülkelerdeki
üniversitelerle rekabet edemeyen, üretken olmadığı için ülkesinin
kalkınmasını tetikleyemeyen, bilakis kalkınmasına set olan ve
öğrencileri tarafından sevilmeyen ve istenmeyen bir kurum haline gelmek.
Her ne kadar bu üniversite mensupları yukarda sayılanları inkâr edip biz
iyiyiz deseler bile sadece kendilerini aldatırlar. Bilginin değil
ideolojinin öne geçtiği, insan haklarına saygının değil baskının hâkim
olduğu üniversiteden başka bir sonuç çıkamaz.
Bir parti, halkının manevi değerlerini hafife alma, önemsememe, bu tür
ihtiyaçlarını yok sayma özgürlüğüne sahiptir. Bu parti sandığa gittiği
zaman değerlerini önemsemediği halktan da oy beklememeli, seçimlerin
sonucuna razı olmalıdır. Hiçbir halk kendi değerlerine saygı duymayan,
sahip çıkmayan, hatta bu değerleri aşağılayan bir partiye olağan üstü
durumlar ve baskı olmadığı sürece oy vermez. Böyle bir parti ya halkını
iyi tanımıyordur, ya çok iyimserdir ya da aklını ve mantığını hiç
kullanmıyordur. (Bu durum demokrasiyi kabul eden bir toplum için
geçerlidir.)
Bir devlet Allah’ı tanımama veyahut kabul edip Allah’ın emirlerine göre
hareket etmeme özgürlüğüne sahiptir, bu özgürlüğünü kullanabilir.
Dünyada birçok devlet bu özgürlüğü kullanıyor da. Böyle bir devlet maddi
olarak başka ülkeleri de sömürerek kalkınsa bile halkı mutlu, huzurlu,
birbirine güvenen, birbirine yardım eden, akrabalık ilişkileri güçlü,
komşuluk ilişkileri gelişmiş, aile yapısı sağlam, gençleri ahlaki
değerlerle donanmış bir devlet olmayacaktır. Çünkü insanın son söze
sahip olduğu bir yerde insanın ihtirasları, bencillikleri, kibri,
kendini beğenme duygusu, menfaati gibi birçok insani zafiyet işin içine
girer. Bunun sonucunda da insanlar kendi kafalarına göre bir medeniyet
oluşturmaya çalışır. Bazen demokrasi götürüyorum diyerek bir ülkeyi
işgal eder ve halkına akla gelmedik işkenceler yapar, bazen zulme
uğrayan ve açıkça haksızlığa uğradığını haykıran milletleri görmezlikten
gelir hatta ona zulmeden zalimleri destekler. Bazen de fakir ülkeleri
parasızlıklarını ve borçlarını bahane ederek minnet altında bırakıp
onları istediği gibi pis emellerine alet eder. Hep onlar haklıdırlar,
çünkü güçlüdürler. Bu saydığımız şeyleri bir devlet yapmada özgürdür
fakat sonuçlarına da katlanmalıdır. Gün gelir yaptığı zulümler ayağına
dolanır, hiç hesap etmediği noktalardan zarara uğrar ve mutlu olamazlar.
Çünkü başkalarının gözyaşları, inlemeleri, çığlıkları üzerine kurulmuş
bir mutluluk uzun süreli olamaz. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Böyle
davranış içinde bulunanlar bir gün hesap vereceklerini düşünmelidirler
ve firavunlardan, zalim krallardan ibret almalıdırlar.
Yukarıdaki örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu tür olayların benzerleri
hem tarihte olmuş hem de günümüzde devam edegelmektedir. Fiziksel ve
biyolojik kanunlarda göreceli bir başarı yakalayan batı toplumu,
toplumsal ve ahlaki kanunlarda aynı ilerlemeyi gösterememiştir. Sağlık,
teknoloji vb. alanlarda doğru şeyler yapmış ve kısmi bir başarı elde
etmiştir. Maalesef bu başarılarına da gölge düşürücü hareketler
içerisine girmişlerdir. Sahip oldukları teknolojiyi tahribat amaçlı
kullanmışlar, teknolojinin nimetlerinden faydalanan insanlar, onun
birçok külfetlerini de görmeye başlamışlardır. Teknoloji adeta
insanoğlunun sonunu hazırlayan bir tehdit haline gelmiştir. Aile
yapısındaki tahri-bat, ahlaki çöküş, insani değerlerin yok oluşu, bu tür
pislikleri topluma pompalayanları bile korkutur hale gelmiştir. Nitekim
başkalarına zarar vereyim derken kendi çocukları ve yakın çevresi bile
bu toplumsal hastalıklardan etkilenir hale gelmişlerdir.
Bu örneklerden dünyanın her kötülüğün ve iyiliğin karşılığının
görüldüğü, adaletin hâkim olduğu bir yer olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.
Bu dünyada bir takım kimseler yaptıkları zulümlerin, haksızlıkların
karşılığını görmeden ölmektedirler. Eğer dünya tam anlamıyla adaletin
sağlandığı, haklı ve haksızın ayırt edildiği bir alan olsaydı ahirete
gerek kalmazdı. Şurası kesin ki bu dünyada yaptıkları zu-lüm ve
haksızlığın karşılığını görmeyenler, suç işleyip mahkemeyi yanıltanlar
ahirette bunların hesabını verecektir. Fakat sünnetullahın sınırları
içerisinde yapılan birçok kötülüğün sonuçlarını insanlar dünyada
görmektedirler. İnanan insana yakışan davranış, Allah’ın çizdiği
sınırlar içerisinde kalıp bu sınırı ihlal etmemektir. Allah’a gerçekten
inanmış bir kişi oturup zalimlere Allah tarafından veya başkaları
tarafından ceza verilmesini beklememeli, kötülükle ve zulümle mücadele
etmelidir. Zalimlerin zulümlerinin karşılığını görmesi, buna ses
çıkarmayanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
İnsanoğlu hala yenildiğini, kendisini mutlu edecek bir sistem
oluşturamadığını kabul etmemekte ısrar ediyor, ısrar ettikçe de
bataklığa saplanıyor. Kendi nefsi özgürlüklerini tatmin etmek yerine
Yüce Yaratıcı’nın kullandıracağı özgürlük alanına girebilmiş, O’nun
rahmet iklimini teneffüs etmiş olsalar herhalde bundan en fazla
kendileri kârlı çıkarlar. Çünkü kısa süreli ve geçici olan bir mutluluğu
değil, daha kalıcı olan ve haz verici olan bir mutluluğu yakalamış
olurlar. Fakat şeytan onlara yaptıkları işi süslü göstermekte, sahip
oldukları maddi imkânlar ayaklarını yerden kesmektedir. Kibir, enaniyet,
kötülüğü emreden nefis, paslanmış vicdanlar ve şeytan insanların
davranışlarına yön verdiği sürece insanoğlu daha çok fatura ödeyecektir.
|