Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


BATI’YI BATI YAPAN…

Etyen MAHÇUPYAN 24.04.2005 gazetem.net

Her ne kadar medeniyetleri birbirine yakınlaştıran öğelere vurgu yapsak da, ‘modern’ Batının bizden farklı olduğunu apaçık bir bilgi olarak biliriz. Bunun nedeni tarihsel dinamiğin Batı dediğimiz coğrafi ve kültürel bölgede, bizdekinden farklı bir ‘doğayı’ ifade etmesi. Söz konusu dinamiğin ayırıcı niteliği, değişimin kural olması; geleceğin sürekli olarak yeniden kurulmakla kalmayıp, bunun insanların ‘doğal’ beklentisi olarak toplumsal tasavvurda yer alması. Dolayısıyla da Batı bir belirsizlik dünyası... Batılı insan yarının dünden kesin olarak farklı olacağının farkında olan ve bu geleceğin nasıl olacağını bilmemeyi de kabullenen biri. Bu durumun başlıca tezahürü ise çatışmanın normal bir yaşam kriteri olarak içselleşmesi. Çünkü süreklilik taşıyan bir istikrarsızlık, insani iradeyi ön plana çıkartması yanında; insanlar arasındaki geleneksel hakemlik müesseselerini de anlamsızlaştırır. Gerçekten de geleceğin farklı olacağı inancı karşısında, bugünün kurumsal değerlerinin pek de saygınlık taşımaması anlaşılır bir durum...

Böylece insani iradenin geleceği üretme açısından meşru tek unsur olarak algılandığı bir anlam dünyası ortaya çıkmakta. Geleceğin toplumsal düzeninin ve değerlerinin çatışma içinde üremesi ise, güç kullanımını Batıda işlevsel bir siyasi araç haline getirmekte. Çünkü ‘siyaset’ çatışmalardan galip çıkmak anlamını içerdiği ve günün değer yargılarının değişip eskimeye mahkum olduğuna inanıldığı ölçüde; kendini ahlaki bir kaygıya tabi kılma zorunluluğu hissetmeyen aktörlerin güç kullanma eğilimi göstermeleri kolaylaşır. Nitekim modern Batıda vahşet derecesinde güç kullanan kişi ve grupların, kendilerini ‘yeni bir geleceğin’ misyonerleri olarak sunduklarını tarihten biliyoruz...

Diğer taraftan istikrarsızlık karşısında insani iradenin bir ‘özne’ olarak kabulü, aynı zamanda Batılı insanın önüne bir özgürlük alanının açılmış olduğunu ima eder. Çünkü bilinmeyen gelecek karşısında herkes, gücü oranında deneme yapma fırsatına sahiptir. Toplumda aynı anda kazananların ve kaybedenlerin olması ve bu durumun normalleşmesi ise, kendi ayakları üzerinde durmaya çabalayan ‘birey’e gönderme yapar.

Sonuçta Batı, güce dayanan çatışmacı bir dinamik içinde bireysel var oluşun hikayesidir. Ne var ki bu denli kuralsız ve kaotik bir yapıyı taşımak, buradan toplumsal bir denge üretmek son derece zordur. Belki de bu nedenle Batı’nın kuramsal çerçevesi daima istikrar ve denge modelleri önerme yönünde olmuştur. Sosyal bilim alanında neoklasik iktisattan, liberal demokrasiye uzanan bütün kuramlar; bireyler ne yaparsa yapsın sistemin ‘doğal olarak’ dengeye geleceği varsayımına dayanır ve çoğu zaman bunu gerçeklikle ilgisi olmayan kabuller üzerine inşa eder. Toplumsal dinamiğin bir iç tehdit oluşturması ise, bu kuramlarda esas öznenin ‘doğa’ olmasına yol açmıştır. Diğer bir deyişle, bizzat insanın denge bozucu rolü karşısında, Batı kendi istikrarını doğada aramış; bu da günümüzdeki bilim anlayışına esas rengini kazandırmıştır.

Dolayısıyla günümüzdeki ‘evrensel’ sosyal bilim algılaması, gerçekte Batı toplumsal yaşamının içerdiği potansiyel kaotik savrulma karşısında üretilmiş psikolojik bir savunma mekanizmasını da ifade eder. Batı medeniyeti dizginlenemeyen değişim dürtüsünü böylece kendi içinde meşrulaştırmakla kalmamış; bunu kendi dışına da ihraç etmenin ahlaki temeline sahip olmuştur. Çünkü değişmenin güç kullanımı yoluyla gerçekleşmesinin ‘normal’leşmesi, söz konusu gücün başkalarını değiştirmesini de meşru kılar... Bugün bile bazı Batılı’ların ‘ötekilere’ müdahale ederken kendilerini bir ‘özgürlük taşıyıcısı’ olarak görmesinin nedeni de budur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...