|

BATI’YI BATI YAPAN…
Etyen MAHÇUPYAN 24.04.2005
gazetem.net
Her ne kadar
medeniyetleri birbirine yakınlaştıran öğelere vurgu yapsak da, ‘modern’
Batının bizden farklı olduğunu apaçık bir bilgi olarak biliriz. Bunun
nedeni tarihsel dinamiğin Batı dediğimiz coğrafi ve kültürel bölgede,
bizdekinden farklı bir ‘doğayı’ ifade etmesi. Söz konusu dinamiğin
ayırıcı niteliği, değişimin kural olması; geleceğin sürekli olarak
yeniden kurulmakla kalmayıp, bunun insanların ‘doğal’ beklentisi olarak
toplumsal tasavvurda yer alması. Dolayısıyla da Batı bir belirsizlik
dünyası... Batılı insan yarının dünden kesin olarak farklı olacağının
farkında olan ve bu geleceğin nasıl olacağını bilmemeyi de kabullenen
biri. Bu durumun başlıca tezahürü ise çatışmanın normal bir yaşam
kriteri olarak içselleşmesi. Çünkü süreklilik taşıyan bir istikrarsızlık,
insani iradeyi ön plana çıkartması yanında; insanlar arasındaki
geleneksel hakemlik müesseselerini de anlamsızlaştırır. Gerçekten de
geleceğin farklı olacağı inancı karşısında, bugünün kurumsal
değerlerinin pek de saygınlık taşımaması anlaşılır bir durum...
Böylece insani iradenin geleceği üretme açısından meşru tek unsur olarak
algılandığı bir anlam dünyası ortaya çıkmakta. Geleceğin toplumsal
düzeninin ve değerlerinin çatışma içinde üremesi ise, güç kullanımını
Batıda işlevsel bir siyasi araç haline getirmekte. Çünkü ‘siyaset’
çatışmalardan galip çıkmak anlamını içerdiği ve günün değer yargılarının
değişip eskimeye mahkum olduğuna inanıldığı ölçüde; kendini ahlaki bir
kaygıya tabi kılma zorunluluğu hissetmeyen aktörlerin güç kullanma
eğilimi göstermeleri kolaylaşır. Nitekim modern Batıda vahşet
derecesinde güç kullanan kişi ve grupların, kendilerini ‘yeni bir
geleceğin’ misyonerleri olarak sunduklarını tarihten biliyoruz...
Diğer taraftan istikrarsızlık karşısında insani iradenin bir ‘özne’
olarak kabulü, aynı zamanda Batılı insanın önüne bir özgürlük alanının
açılmış olduğunu ima eder. Çünkü bilinmeyen gelecek karşısında herkes,
gücü oranında deneme yapma fırsatına sahiptir. Toplumda aynı anda
kazananların ve kaybedenlerin olması ve bu durumun normalleşmesi ise,
kendi ayakları üzerinde durmaya çabalayan ‘birey’e gönderme yapar.
Sonuçta Batı, güce dayanan çatışmacı bir dinamik içinde bireysel var
oluşun hikayesidir. Ne var ki bu denli kuralsız ve kaotik bir yapıyı
taşımak, buradan toplumsal bir denge üretmek son derece zordur. Belki de
bu nedenle Batı’nın kuramsal çerçevesi daima istikrar ve denge modelleri
önerme yönünde olmuştur. Sosyal bilim alanında neoklasik iktisattan,
liberal demokrasiye uzanan bütün kuramlar; bireyler ne yaparsa yapsın
sistemin ‘doğal olarak’ dengeye geleceği varsayımına dayanır ve çoğu
zaman bunu gerçeklikle ilgisi olmayan kabuller üzerine inşa eder.
Toplumsal dinamiğin bir iç tehdit oluşturması ise, bu kuramlarda esas
öznenin ‘doğa’ olmasına yol açmıştır. Diğer bir deyişle, bizzat insanın
denge bozucu rolü karşısında, Batı kendi istikrarını doğada aramış; bu
da günümüzdeki bilim anlayışına esas rengini kazandırmıştır.
Dolayısıyla
günümüzdeki ‘evrensel’ sosyal bilim algılaması, gerçekte Batı toplumsal
yaşamının içerdiği potansiyel kaotik savrulma karşısında üretilmiş
psikolojik bir savunma mekanizmasını da ifade eder. Batı medeniyeti
dizginlenemeyen değişim dürtüsünü böylece kendi içinde meşrulaştırmakla
kalmamış; bunu kendi dışına da ihraç etmenin ahlaki temeline sahip
olmuştur. Çünkü değişmenin güç kullanımı yoluyla gerçekleşmesinin
‘normal’leşmesi, söz konusu gücün başkalarını değiştirmesini de meşru
kılar... Bugün bile bazı Batılı’ların ‘ötekilere’ müdahale ederken
kendilerini bir ‘özgürlük taşıyıcısı’ olarak görmesinin nedeni de budur. |