|

SİSTEMİN SİGORTASI
Erdal ŞAFAK 03.05.2005 SABAH
Meclis Başkanı Arınç'ın Anayasa Mahkemesi
için pek olumlu düşünceye sahip olmadığı sır değil.
Geçmişte Meclis kürsüsünden ve basın toplantılarında yaptığı
eleştirilerden biliyoruz. O nedenle başlattığı tartışmayı yadırgamadık.
Ancak ceza hukukçusu olan Arınç, anayasal hukuk kapsamına giren bir
konuda yorumda bulunurken, ciddi yanlışlara düşüyor . Örneğin, "Yasama
yetkisini biz, halkımızın egemenliğinden alıyoruz. Bunu da kimseyle
paylaşmaya niyetimiz yok" diyor.
Kusura bakmasın ama bu "mutlakiyet" biraz ilkel egemenlik anlayışının
izlerini taşıyor. Yanıtı rahmetli Coşkun Kırca'nın bir anısıyla verelim:
"1961 Meclisi'nde Adalet Partili bir eski Şanlıurfa Valisi vardı: Kadri
Erdoğan. Bu zat Anayasa Komisyonu'nda, İnönü Hükümeti'nin sevkettiği
Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşuna dair tasarıya gerek olmadığını, zira
'egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması ilkesinin egemenliğin
Meclis'e ait olduğu anlamına geldiğini' ileri sürüyor ve bu mahkemenin
Meclis'in egemenliğini sınırlayacağını söylüyordu! Bir de önerisi vardı:
Bütün senatör ve milletvekilleri ön avluda Meclis binasının dibine
dizilsinler ve hep birlikte Meclis'in duvarına işesinler! Bu zata göre
parlamenterlerimiz bu suretle her şeyi yapma hakkına sahip
bulunduklarını herkese göstermiş olacaklardı. Tam o sırada Anayasa
Komisyonu'nda merhum Emin Paksüt'ün davudi sesi duyuldu: Evet ama
Kadri'ciğim, elde makas bekleyenler var."
Mutlak gücün tehlikesi
Yine Arınç, "Yasama organı olarak herşeyi yapabilirim, ben Meclis'im"
diyor.
Bu otoriter yaklaşıma da cevabı Cumhurbaşkanı Sezer versin. 25 Nisan
2000 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak bakın neler söylüyor:
"Hukuk devletinde yasakoyucu organ da dahil olmak üzere, devletin tüm
organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması,
yasakoyucunun faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun
üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir.
Hukuk devletinin gerçekleşmesinde, yasaların Anayasa'ya uygunluğunun
denetiminin belirleyici bir işlevi bulunmaktadır. Anayasa'da yasama
organının hukuka bağlılığını sağlamak üzere Anayasa Mahkemesi
öngörülmüştür." Nüfusun neredeyse üçte ikisi 50 yaşın altında olduğu
için, Arınç'a tepkilerdeki bazı imaların kodlarını çözmeleri zor.
Örneğin Baykal, "Anayasa Mahkemesi'ni kaldırmaya kalkarsak, daha büyük
tehlikeleri davet ederiz" uyarısıyla ne demek istiyor? Ya Anayasa
Mahkemesi Başkanı Bumin, "Hukuk devletinde, yasama dahil yürütmeyi
denetleyen yargı organları vardır. Aksi takdirde geçmişteki acı
deneyimler tekrar yaşanabilir" cümlesiyle ne kastediyor?
Anayasa Mahkemesi, sistemimize 1961 Anayasası ile girdi. Ondan önce
Meclis tam da Arınç'ın anlattığı ya da özlediği güce sahipti. Dönemin
Başbakanı Adnan Menderes'in "Siz isterseniz hilafeti bile geri
getirebilirsiniz" cümlesinde ifadesini bulan Demokrat Parti iktidarının
denetimindeki bu mutlak güç, Osman Bölükbaşı'nı seçen Kırşehir'i
cezalandırmak için ilçe yaptı, muhalefeti ve basını susturmak için
olağanüstü yetkilere sahip Tahkikat Komisyonu kurdu. Ve bu yasalar
Türkiye'yi 27 Mayıs 1960 ihtilaline götürdü.
Baykal ve Bumin'in ima ettikleri "Tehlike" ve "Acı deneyim" bu.
Arınç boş bir zamanında düşünmeli: O dönem iktidarın Anayasa'ya aykırı
zorba yasalarını geri çevirecek Anayasa Mahkemesi bulunsaydı, 27 Mayıs
olur muydu?
Kısacası, Anayasa Mahkemesi, iktidarın, hatta rejimin sigortası.
Değerini bilelim...
|