|

NE
ANLAR HAYATTAN LAİKLER
Yusuf KAPLAN 27.04.2005 YENİ ŞAFAK
Socrates'le öğrencisi arasında geçen
harikulâde bir diyalog vardır: Socrates, öğrencisine "üzerinde
düşünülmeyen hayat, yaşa/n/maya değmez" der. Öğrencisinin cevabı, en az
üstadınınki kadar muhteşemdir: "Yaşanmayan, yaşanılamayan hayat,
üzerinde düşünmeye değmez."
Bugün gelinen noktaya baktığımızda, hayat üzerinde yeterince
düşündüğümüzü ya da üzerinde düşünülecek bir hayat yaşadığımızı
söyleyebilir miyiz?
Çağımızın en büyük filozoflarından Wittgenstein, bu soruya en azından
Batılılar açısından, "hayır" diye cevap veriyor ve Batı kültürünün 2500
yıllık tarihi boyunca yaşadığı ilginç ama nedense gözardı edilen bir
soruna dikkat çekererek, "Batılıların hayat üzerinde, hayatın anlamı
üzerinde yeterince düşünmediklerini" söylüyor.
Oysa, Batılılaşmış (Batılıların karikatürü olmaktan öteye gidemeyen
anlamında Batılılaşmış, dolayısıyla Batılılaştığını zanneden) insanlarda
veya kesimlerde şöyle bir kanaat tartışmasız kabul edilen bir mit
konumuna yükselmiş gibidir: Hayatı sadece Batılılar, Batı toplumları
yaşıyor. Batı dışındaki toplumlar, perişan vaziyetler; açlıktan
hukuksuzluklara kadar bir yığın ölümcül sorunla boğuştukları için,
hayatı yaşayamıyorlar. Yaşayamazlar; çünkü Batı'da olduğu gibi birey
yok, bireysel özgürlükler yok oralarda. Vs. vs.
Batıda bireysel özgürlüklerin olduğu doğru. Ama Batıda bireylerin mutlu,
huzurlu olduklarını söyleyebilmek pek de doğru değil. Bireysel
özgürlükler, Batılıların daha hayat dolu, dolayısıyla hayatı daha dolu
dolu yaşamalarına imkân tanıyacak türden durumlar üretmiyor. Batıda bir
refah toplumu veya tüketim toplumu var. Ama insanlar, sadece tüketmek ve
çiftleşmek için yaşıyor gibiler. Özgürlükler, tüketme ve çiftleşme
özgürlüğünün ötesine geçmiyor. Buna da özgürlük denebilir mi, varın
orasını da siz düşünün!
Batı'da insanlar, hayattan kaçmak için yaşıyorlar. O yüzden de yaşamak
için hayattan kaçıyorlar; sinema salonlarına, müzikhollere, stadyumlara
veya sanal âleme sığınıyorlar.
Çünkü Batı'da mekanik bir hayat var. Mekanik hayat, hayatı
banalleştiriyor; insanın kendi ve hayatı üzerine düşünmesini handiyse
imkânsızlaştırıyor.
Kendi ve hayat üzerine düşünmeyen insan, kendini gerçekleştirme, daha
anlamlı, insanların ve insanlığın sorunlarını kendi sorunları belleme
düzeyine ve düzlemine çıkamayacaktır. O, sadece kendi egosunu, kendi
çıkarını düşünecek; hazzın, uçuk zevklerin, iştihalarının peşinde
koşuşturacak, dolayısıyla soluğu hayattan kaçmakta, salonlara, hollere,
klüplere, stadyumlara, bu çekilmez hayatın dışındaki dünyalara, sanal ve
kurmaca dünyalara sığınmakta alacaktır.
Hayat üzerine düşün(e)meyen veya üzerinde düşünülecek bir hayat
yaşayamayan Batılıların, dolayısıyla laiklerin, hayattan ve insan'dan
bir şey anladıklarını söyleyebilir miyiz?
Eğer hayattan ve insan'dan hakîkaten bir şey anlamış olsalardı, dünyayı
yaşanılamayacak bir yere çevirirler miydi? Gezegenimizin geleceği, bu
denli tehlikeye düşebilir miydi? Başka insanlara, toplumlara ve
kültürlere hayat hakkı tanımamak gibi bir "barbarlık" gösterirler miydi?
Batılılar hayat ve insan üzerinde derûnî bir düşünme ameliyesi
geliştirebilecek bir ruha ve havsalaya sahip olsalardı, insanın her şeyi
yapabileceğini sandığımız bir güce ve kudrete sahip olduğu böylesi bir
zaman diliminde, hâlâ bu dünya üzerinde açlık, sefalet, işgaller ve
katliamlar koz gezebilir miydi?
Önce hayatı bütün labirentleriyle, bütün boyutlarıyla anlamak, sonra da
bu hayatta insanın ve diğer varlıkların yerini tespit etmek gerekiyor.
Oysa Wittgenstein'ın da dikkat çektiği gibi, Batılılar, 2500 yıldan bu
yana insan her şeydir diyerek, insanı hayatın merkezine yerleştirmekle
ve tanrılaştırmakla insana ve hayata en büyük kötülüğü yaptıklarını
henüz kavrayabilmiş değiller. Bundan sonra da kavrayabilmeleri büsbütün
imkânsız gibi. Oysa, insan her şeydir demek, insan hiçbir şeydir
demektir. Eğer, insan, hayata ve hayattaki her şeye hükmeden değil de,
hayatı ve hayattaki her şeyi anlamaya, hayata katılmaya çalışan bir
varlık olarak konumlandırılmış olsaydı, dünya bu kadar berbat bir yer
hâline gelmezdi.
Gelmek istediğim nokta şu: Alain Touraine, Radikal'de Pazar günü Nazlı
Ökten'le yaptığı konuşmada, laiklerin dinden anlamadıklarını söylüyor.
30 küsur yıldır Sorbonne Ünversitesi'nde kendisiyle birlikte çalışan
Afganistan asıllı bir İslâm felsefesi profesörünün kendisine sık sık
şöyle dediğini anımsatıyor: "Siz Fransızlar, İslâmiyet'ten hiçbir şey
anlayamazsınız; nedeni de çok basit; çünkü siz hiçbir dinden bir şey
anlamazsınız".
Touraine, bu sözü aktardıktan sonra şunu söylüyor: "Derinden haklı
olduğunu düşünüyorum. Laik formas-yonumuz, laiklerle cumhuriyetçiler
arasındaki mücadelenin mirası, Fransız düşüncesinin din olgusunu
bilmemEsine neden oluyor."
Hayattan anlamayanların, kendilerini hayatın merkezine yerleştirme
komikliğine soyunanların insandan da, dinden de bir şey anlamalarını
beklemek ve Batılıların, tüm dünyayı sömürgeleştirdikleri bir zaman
diliminde, insanlığa hakkın, hakkaniyetin, adaletin ve barışın ne demek
olduğunu öğreten İslâm'a saldırmalarını, dolayısıyla, İslâm'ın yeni bir
medeniyet sıçraması geliştirme ve gerçekleştirme imkânlarını daha işin
başındayken yok etmeye girişmelerini anlayamamAk, elbette ki safdillik
olur.
Peki, Batılıları anladık da; onların laik karikatürlerine ne demeli?
Nasıl anlayacağız, anlayışla karşılayacağız onları?
|