Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


NE ANLAR HAYATTAN LAİKLER

Yusuf KAPLAN 27.04.2005 YENİ ŞAFAK

Socrates'le öğrencisi arasında geçen harikulâde bir diyalog vardır: Socrates, öğrencisine "üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşa/n/maya değmez" der. Öğrencisinin cevabı, en az üstadınınki kadar muhteşemdir: "Yaşanmayan, yaşanılamayan hayat, üzerinde düşünmeye değmez."
Bugün gelinen noktaya baktığımızda, hayat üzerinde yeterince düşündüğümüzü ya da üzerinde düşünülecek bir hayat yaşadığımızı söyleyebilir miyiz?

Çağımızın en büyük filozoflarından Wittgenstein, bu soruya en azından Batılılar açısından, "hayır" diye cevap veriyor ve Batı kültürünün 2500 yıllık tarihi boyunca yaşadığı ilginç ama nedense gözardı edilen bir soruna dikkat çekererek, "Batılıların hayat üzerinde, hayatın anlamı üzerinde yeterince düşünmediklerini" söylüyor.

Oysa, Batılılaşmış (Batılıların karikatürü olmaktan öteye gidemeyen anlamında Batılılaşmış, dolayısıyla Batılılaştığını zanneden) insanlarda veya kesimlerde şöyle bir kanaat tartışmasız kabul edilen bir mit konumuna yükselmiş gibidir: Hayatı sadece Batılılar, Batı toplumları yaşıyor. Batı dışındaki toplumlar, perişan vaziyetler; açlıktan hukuksuzluklara kadar bir yığın ölümcül sorunla boğuştukları için, hayatı yaşayamıyorlar. Yaşayamazlar; çünkü Batı'da olduğu gibi birey yok, bireysel özgürlükler yok oralarda. Vs. vs.

Batıda bireysel özgürlüklerin olduğu doğru. Ama Batıda bireylerin mutlu, huzurlu olduklarını söyleyebilmek pek de doğru değil. Bireysel özgürlükler, Batılıların daha hayat dolu, dolayısıyla hayatı daha dolu dolu yaşamalarına imkân tanıyacak türden durumlar üretmiyor. Batıda bir refah toplumu veya tüketim toplumu var. Ama insanlar, sadece tüketmek ve çiftleşmek için yaşıyor gibiler. Özgürlükler, tüketme ve çiftleşme özgürlüğünün ötesine geçmiyor. Buna da özgürlük denebilir mi, varın orasını da siz düşünün!
Batı'da insanlar, hayattan kaçmak için yaşıyorlar. O yüzden de yaşamak için hayattan kaçıyorlar; sinema salonlarına, müzikhollere, stadyumlara veya sanal âleme sığınıyorlar.
Çünkü Batı'da mekanik bir hayat var. Mekanik hayat, hayatı banalleştiriyor; insanın kendi ve hayatı üzerine düşünmesini handiyse imkânsızlaştırıyor.

Kendi ve hayat üzerine düşünmeyen insan, kendini gerçekleştirme, daha anlamlı, insanların ve insanlığın sorunlarını kendi sorunları belleme düzeyine ve düzlemine çıkamayacaktır. O, sadece kendi egosunu, kendi çıkarını düşünecek; hazzın, uçuk zevklerin, iştihalarının peşinde koşuşturacak, dolayısıyla soluğu hayattan kaçmakta, salonlara, hollere, klüplere, stadyumlara, bu çekilmez hayatın dışındaki dünyalara, sanal ve kurmaca dünyalara sığınmakta alacaktır.
Hayat üzerine düşün(e)meyen veya üzerinde düşünülecek bir hayat yaşayamayan Batılıların, dolayısıyla laiklerin, hayattan ve insan'dan bir şey anladıklarını söyleyebilir miyiz?

Eğer hayattan ve insan'dan hakîkaten bir şey anlamış olsalardı, dünyayı yaşanılamayacak bir yere çevirirler miydi? Gezegenimizin geleceği, bu denli tehlikeye düşebilir miydi? Başka insanlara, toplumlara ve kültürlere hayat hakkı tanımamak gibi bir "barbarlık" gösterirler miydi?
Batılılar hayat ve insan üzerinde derûnî bir düşünme ameliyesi geliştirebilecek bir ruha ve havsalaya sahip olsalardı, insanın her şeyi yapabileceğini sandığımız bir güce ve kudrete sahip olduğu böylesi bir zaman diliminde, hâlâ bu dünya üzerinde açlık, sefalet, işgaller ve katliamlar koz gezebilir miydi?

Önce hayatı bütün labirentleriyle, bütün boyutlarıyla anlamak, sonra da bu hayatta insanın ve diğer varlıkların yerini tespit etmek gerekiyor. Oysa Wittgenstein'ın da dikkat çektiği gibi, Batılılar, 2500 yıldan bu yana insan her şeydir diyerek, insanı hayatın merkezine yerleştirmekle ve tanrılaştırmakla insana ve hayata en büyük kötülüğü yaptıklarını henüz kavrayabilmiş değiller. Bundan sonra da kavrayabilmeleri büsbütün imkânsız gibi. Oysa, insan her şeydir demek, insan hiçbir şeydir demektir. Eğer, insan, hayata ve hayattaki her şeye hükmeden değil de, hayatı ve hayattaki her şeyi anlamaya, hayata katılmaya çalışan bir varlık olarak konumlandırılmış olsaydı, dünya bu kadar berbat bir yer hâline gelmezdi.

Gelmek istediğim nokta şu: Alain Touraine, Radikal'de Pazar günü Nazlı Ökten'le yaptığı konuşmada, laiklerin dinden anlamadıklarını söylüyor. 30 küsur yıldır Sorbonne Ünversitesi'nde kendisiyle birlikte çalışan Afganistan asıllı bir İslâm felsefesi profesörünün kendisine sık sık şöyle dediğini anımsatıyor: "Siz Fransızlar, İslâmiyet'ten hiçbir şey anlayamazsınız; nedeni de çok basit; çünkü siz hiçbir dinden bir şey anlamazsınız".

Touraine, bu sözü aktardıktan sonra şunu söylüyor: "Derinden haklı olduğunu düşünüyorum. Laik formas-yonumuz, laiklerle cumhuriyetçiler arasındaki mücadelenin mirası, Fransız düşüncesinin din olgusunu bilmemEsine neden oluyor."

Hayattan anlamayanların, kendilerini hayatın merkezine yerleştirme komikliğine soyunanların insandan da, dinden de bir şey anlamalarını beklemek ve Batılıların, tüm dünyayı sömürgeleştirdikleri bir zaman diliminde, insanlığa hakkın, hakkaniyetin, adaletin ve barışın ne demek olduğunu öğreten İslâm'a saldırmalarını, dolayısıyla, İslâm'ın yeni bir medeniyet sıçraması geliştirme ve gerçekleştirme imkânlarını daha işin başındayken yok etmeye girişmelerini anlayamamAk, elbette ki safdillik olur.

Peki, Batılıları anladık da; onların laik karikatürlerine ne demeli? Nasıl anlayacağız, anlayışla karşılayacağız onları?
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...