|

EMİNE
VEDUD OLAYI
Kürşad ATALAR 18.04.2005
gazetem.net
Virginia
Üniversitesi profesörlerinden Emine Vedud’un kadınlı-erkekli yaklaşık
100 kişilik bir gruba Cuma namazı kıldırması olayının ‘sembolik anlamı’
üzerine neler söylenebilir? Acaba, organizatörler arasında yer alan,
Wall Street Journal Gazetesi eski yazarlarından Esra Numani’nin dediği
gibi, ‘eylem’, İslam’da ‘kadın hakları mücadelesi’ açısından ‘tarihi bir
değer’ mi taşıyor, yoksa, ‘reformist’ taleplerin alışıldık türden bir
tekrarından mı ibaret?
Kanaatimce meseleyi, iki ana noktadan değerlendirmek gerekiyor. İlki,
eylemin ‘siyasal anlamı’dır. Burada, feminist bir grubun, medyatik bir
şovu ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz; ancak daha önemli olan,
eylemin ‘tarzı’ ve ‘mesajı’ olmalı.
Hemen ifade edelim ki, İslam dünyasında, zaman zaman bu tür ‘ajitatif’
girişimler olmuştur, ancak genel eğilim, ‘ortayolcu’ reformizm yönünde
olmuştur. Örneğin, bir dönem, Türkiye’de, ezanın Türkçe okunması veya
camilere, tıpkı Kiliselerde olduğu gibi, sıra konulması teklifi gündeme
gelmiştir; fakat bu ‘ajitatif’ öneriler, toplumsal düzeyde destek
görmemişlerdir. Bununla birlikte, ‘ılımlı’ reformist çabalardan,
nisbeten sonuç alındığını söyleyebiliriz. En sert laik uygulamalardan
sonra dahi, geleneksel anlayışların yeniden güç kazandığı pek çok
ülkenin adını sayabiliriz, ancak ılımlı reformist çabaların nisbeten
başarılı olduğu yerlerde, modernizmin de kendine nisbeten bir toplumsal
taban bulabildiğini görebiliriz.
Buradan şu basit sonuç çıkar: modernizm, İslam dünyasında, aslında
radikal değil, ılımlı reform çabalarıyla tutunabilmektedir.
Buradan Vedud örneğine dönecek olursak, bir kadının imamlığında,
kadın-erkek toplu halde Cuma namazı kılınması eyleminin, ‘radikal/rijit’
bir örnek olduğuna kuşku yoktur. Eylemi organize edenlerin, radikal
feminist/modernist talepleri olduğu göz önüne alınırsa, buradan şu
sonuca ulaşmak mümkün olabilir: eylemin, geniş toplum kesimleri üzerinde
etki bırakması ihtimali çok zayıf olduğu gibi, entelektüel kesimler
arasında dahi kabul görmesi zordur.
Ancak, bu ‘rijit’ eylemin gerçekleştirildiği konjonktür hesaba
katıldığında, eylemin anlamı konusunda bir takım sonuçlar çıkarmak
mümkün olabilir.
Bu noktada, eylemin, küresel siyaset bağlamında, uygun bir konjonktürde
gerçekleştirildiği tespitinde bulunmak gerekiyor. Yani eylemin ajitatif
karakterinin, Amerika’nın Müslüman coğrafyaya yönelik ‘sert’
politikalarıyla bir biçimde uyum arz ettiğini gözlemlemek gerekiyor.
Bunu, fırsatı değerlendirmek isteyen küçük bir grubun, marjinal bir
girişimi olarak değerlendirmek de elbette mümkündür. Ancak burada asıl
dikkat edilmesi gereken şey, belirli kesimlerin, daha önceki dönemlerde
defalarca test edilmiş bir yöntemi, yeni dönemde niçin bir kez daha
denemek isteyebilecekleri olmalıdır.
Denenmişi denemek kabilinden bu girişimi anlamlandırmak için ise yine
iktidar ilişkileri kavramına müracaat etmemiz gerekiyor.
Bu bağlamda, mevcut Amerikan yönetiminin, ‘geçiş dönemi’ süresince,
‘şahin’ politikaları tercih etmesinin sadece basit bir siyasal tercih
olmadığı, aksine stratejik değeri düşünülerek, bilinçli bir şekilde
benimsendiği unutulmamalıdır. Çünkü bu tercihin altında, masaya güçlü
oturan tarafın, elindeki kozları sonuna kadar kullanması mantığı
yatmaktadır. Böylesi dönemlerde, iktidar sahiplerinin siyaset ‘tarzı’
radikalleşir ve ‘normal’ dönemlerde uygulamadıkları ‘sert’ politikaları
denemeyi düşünebilirler.
Nitekim, Soğuk Savaş dönemi boyunca, İslam dünyasında, ılımlı kesimleri
desteklemiş olan Amerika, tek-kutuplu dünyada ‘hard politics’i bilerek
ve isteyerek tercih etmiştir. Bu politikanın bir sonucu da, radikal laik
kesimlerin dini gruplara ilişkin önerdiği ‘hard politics’in, yeni
küresel politikada bir şekilde yer bulabilmesi olacaktır.
Fakat unutulmamalıdır ki, ajitatif reform çabaları, genellikle, radikal
toplumsal dönüşüm çabalarıyla paralellik arz eder. Düzen kurulup, taşlar
yerli yerine oturduğunda ise, soft politics’in kuralları egemen olur.
Özetle şunları söyleyebiliriz: içinden geçmekte olduğumuz dönemde,
radikal stratejilerin tercih edilmesini, fakat düzenin bir biçimde tesis
olduğuna dair bir kanaat hasıl olduğunda da, siyasetin söyleminin de
tarzının da yumuşayacağını beklemeliyiz. Bu bağlamda, Amerika’nın, BOP
projesini, ‘orta-vadeli’ bir strateji olarak düşündüğünü de
söyleyebiliriz.
Emine Vedud olayı ise, bu tür radikal reformist çabaların denendiği
vasata ilişkin sonuçlar çıkarmayı mümkün kılması açısından önemlidir.
Yoksa, söylemi, itirazları ve önerileri, bildik türdendir ve ciddi
anlamda bir etki bırakması da söz konusu değildir.
Vedud hadisesinin ikinci önemli yönü, eyleme yönelik ‘statükocu’
tepkilerle, tecdid ve islah çabası güden grupların tepkisinin birbirine
karıştırılması riskinin yüksek olmasıdır. Çünkü bu tür girişimlerin
radikal reformist karakteri ne kadar baskın olursa, tepkilerin
ayrıştırılması da o denli güç olmaktadır.
Nitekim, radikal İslamcılıktan geleneksel sufi kesimlere kadar uzanan
geniş bir yelpazenin, Vedud’a bir biçimde tepki gösterdiği görülmektedir.
Ancak bir radikal İslamcının tepkisiyle, gelenekçinin tepkisi birbirine
karıştırılmamalıdır. Gelenekçi kesimler, çoğunlukla, geleneksel fıkhın
postülaları temelinde itirazlarını yükseltirken, radikaller, fıkhi
gerekçeleri fazla öncelemeyen, fakat daha çok siyasal gerekçelerden
hareket ederek Vedud’u eleştirmiştir. Bu iki farklı yaklaşımın iktidar
alanındaki yansıması ise, ilkinin çoğunlukla statükoyu besleyici,
ikincisinin ise statükoyu sorgulayıcı sonuçlar üretmesi olmuştur.
Bu fark, İslam dünyasının ‘içsel devinimi’ üzerine görüş beyan edenlerce,
mutlaka dikkat alınmalıdır. Aksi taktirde, Müslümanların, geleceğin
inşasında söz sahibi olup-olmayacakları hususunda, aceleci ve isabetsiz
tahminlerde bulunma riski yüksektir. |