Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


EMİNE VEDUD OLAYI

Kürşad ATALAR 18.04.2005 gazetem.net

Virginia Üniversitesi profesörlerinden Emine Vedud’un kadınlı-erkekli yaklaşık 100 kişilik bir gruba Cuma namazı kıldırması olayının ‘sembolik anlamı’ üzerine neler söylenebilir? Acaba, organizatörler arasında yer alan, Wall Street Journal Gazetesi eski yazarlarından Esra Numani’nin dediği gibi, ‘eylem’, İslam’da ‘kadın hakları mücadelesi’ açısından ‘tarihi bir değer’ mi taşıyor, yoksa, ‘reformist’ taleplerin alışıldık türden bir tekrarından mı ibaret?

Kanaatimce meseleyi, iki ana noktadan değerlendirmek gerekiyor. İlki, eylemin ‘siyasal anlamı’dır. Burada, feminist bir grubun, medyatik bir şovu ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz; ancak daha önemli olan, eylemin ‘tarzı’ ve ‘mesajı’ olmalı.
Hemen ifade edelim ki, İslam dünyasında, zaman zaman bu tür ‘ajitatif’ girişimler olmuştur, ancak genel eğilim, ‘ortayolcu’ reformizm yönünde olmuştur. Örneğin, bir dönem, Türkiye’de, ezanın Türkçe okunması veya camilere, tıpkı Kiliselerde olduğu gibi, sıra konulması teklifi gündeme gelmiştir; fakat bu ‘ajitatif’ öneriler, toplumsal düzeyde destek görmemişlerdir. Bununla birlikte, ‘ılımlı’ reformist çabalardan, nisbeten sonuç alındığını söyleyebiliriz. En sert laik uygulamalardan sonra dahi, geleneksel anlayışların yeniden güç kazandığı pek çok ülkenin adını sayabiliriz, ancak ılımlı reformist çabaların nisbeten başarılı olduğu yerlerde, modernizmin de kendine nisbeten bir toplumsal taban bulabildiğini görebiliriz.

Buradan şu basit sonuç çıkar: modernizm, İslam dünyasında, aslında radikal değil, ılımlı reform çabalarıyla tutunabilmektedir.

Buradan Vedud örneğine dönecek olursak, bir kadının imamlığında, kadın-erkek toplu halde Cuma namazı kılınması eyleminin, ‘radikal/rijit’ bir örnek olduğuna kuşku yoktur. Eylemi organize edenlerin, radikal feminist/modernist talepleri olduğu göz önüne alınırsa, buradan şu sonuca ulaşmak mümkün olabilir: eylemin, geniş toplum kesimleri üzerinde etki bırakması ihtimali çok zayıf olduğu gibi, entelektüel kesimler arasında dahi kabul görmesi zordur.

Ancak, bu ‘rijit’ eylemin gerçekleştirildiği konjonktür hesaba katıldığında, eylemin anlamı konusunda bir takım sonuçlar çıkarmak mümkün olabilir.

Bu noktada, eylemin, küresel siyaset bağlamında, uygun bir konjonktürde gerçekleştirildiği tespitinde bulunmak gerekiyor. Yani eylemin ajitatif karakterinin, Amerika’nın Müslüman coğrafyaya yönelik ‘sert’ politikalarıyla bir biçimde uyum arz ettiğini gözlemlemek gerekiyor.

Bunu, fırsatı değerlendirmek isteyen küçük bir grubun, marjinal bir girişimi olarak değerlendirmek de elbette mümkündür. Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken şey, belirli kesimlerin, daha önceki dönemlerde defalarca test edilmiş bir yöntemi, yeni dönemde niçin bir kez daha denemek isteyebilecekleri olmalıdır.

Denenmişi denemek kabilinden bu girişimi anlamlandırmak için ise yine iktidar ilişkileri kavramına müracaat etmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda, mevcut Amerikan yönetiminin, ‘geçiş dönemi’ süresince, ‘şahin’ politikaları tercih etmesinin sadece basit bir siyasal tercih olmadığı, aksine stratejik değeri düşünülerek, bilinçli bir şekilde benimsendiği unutulmamalıdır. Çünkü bu tercihin altında, masaya güçlü oturan tarafın, elindeki kozları sonuna kadar kullanması mantığı yatmaktadır. Böylesi dönemlerde, iktidar sahiplerinin siyaset ‘tarzı’ radikalleşir ve ‘normal’ dönemlerde uygulamadıkları ‘sert’ politikaları denemeyi düşünebilirler.

Nitekim, Soğuk Savaş dönemi boyunca, İslam dünyasında, ılımlı kesimleri desteklemiş olan Amerika, tek-kutuplu dünyada ‘hard politics’i bilerek ve isteyerek tercih etmiştir. Bu politikanın bir sonucu da, radikal laik kesimlerin dini gruplara ilişkin önerdiği ‘hard politics’in, yeni küresel politikada bir şekilde yer bulabilmesi olacaktır.

Fakat unutulmamalıdır ki, ajitatif reform çabaları, genellikle, radikal toplumsal dönüşüm çabalarıyla paralellik arz eder. Düzen kurulup, taşlar yerli yerine oturduğunda ise, soft politics’in kuralları egemen olur.

Özetle şunları söyleyebiliriz: içinden geçmekte olduğumuz dönemde, radikal stratejilerin tercih edilmesini, fakat düzenin bir biçimde tesis olduğuna dair bir kanaat hasıl olduğunda da, siyasetin söyleminin de tarzının da yumuşayacağını beklemeliyiz. Bu bağlamda, Amerika’nın, BOP projesini, ‘orta-vadeli’ bir strateji olarak düşündüğünü de söyleyebiliriz.

Emine Vedud olayı ise, bu tür radikal reformist çabaların denendiği vasata ilişkin sonuçlar çıkarmayı mümkün kılması açısından önemlidir. Yoksa, söylemi, itirazları ve önerileri, bildik türdendir ve ciddi anlamda bir etki bırakması da söz konusu değildir.

Vedud hadisesinin ikinci önemli yönü, eyleme yönelik ‘statükocu’ tepkilerle, tecdid ve islah çabası güden grupların tepkisinin birbirine karıştırılması riskinin yüksek olmasıdır. Çünkü bu tür girişimlerin radikal reformist karakteri ne kadar baskın olursa, tepkilerin ayrıştırılması da o denli güç olmaktadır.

Nitekim, radikal İslamcılıktan geleneksel sufi kesimlere kadar uzanan geniş bir yelpazenin, Vedud’a bir biçimde tepki gösterdiği görülmektedir. Ancak bir radikal İslamcının tepkisiyle, gelenekçinin tepkisi birbirine karıştırılmamalıdır. Gelenekçi kesimler, çoğunlukla, geleneksel fıkhın postülaları temelinde itirazlarını yükseltirken, radikaller, fıkhi gerekçeleri fazla öncelemeyen, fakat daha çok siyasal gerekçelerden hareket ederek Vedud’u eleştirmiştir. Bu iki farklı yaklaşımın iktidar alanındaki yansıması ise, ilkinin çoğunlukla statükoyu besleyici, ikincisinin ise statükoyu sorgulayıcı sonuçlar üretmesi olmuştur.

Bu fark, İslam dünyasının ‘içsel devinimi’ üzerine görüş beyan edenlerce, mutlaka dikkat alınmalıdır. Aksi taktirde, Müslümanların, geleceğin inşasında söz sahibi olup-olmayacakları hususunda, aceleci ve isabetsiz tahminlerde bulunma riski yüksektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...