|

MESCİD
Mescid
kelimesi, secde etmek fiilinden türemiş bir ismi mekân olup, secde
edilen yer anlamına gelir. Secde, iki türlüdür. Biri, canlı ve cansız
bütün varlıkların / âlemlerin ister istemez Allah’a boyun eğmesi, O’na
teslimiyet göstermesidir. Bu, kevnî bir secdedir. Yaratılmış olan her
şey, Allah’ın kendisi için yarattığı işlevi bilinçli ya da bilinçsiz
olarak yerine getirir. “Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şey,
gölgeleriyle birlikte ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.”
(13/Ra’d, 15). Canlı bir organizma olarak insan da bu anlamda (gayri
ihtiyârî) secde eden varlıklar kapsamındadır. Bu anlamıyla bütün kâinât
bir tür mescid durumundadır.
İkinci tür secde ise sadece insana mahsustur ve iradîdir, bilinç
eseridir, îmâna dayanır. ‘Mescid’ dendiğinde işte, insanın bu bilinçle
secde ettiği mahal anlaşılır.
Secde, insanın alnının, burnunun, iki eli, iki dizi ve iki ayağının yere
değdiği, âlemlerin Rabbi Allah’a tam bir teslimiyetin, kulluğu ifade
etmenin gerçek bir biçimidir. Bu açıdan ‘mescid’ önemsenmeye değer bir
mekandır. Secde kelimesi, Allah’a ibadet etmekten kinaye olarak da
kullanılmakta ve Kur’an literatü-ründe ‘mescid’ denilince, sadece alın,
burun, eller ve ayakların yere konduğu bir yer değil, genel anlamda
Allah’a ibadet yapılan ma’bedler anlaşılmaktadır. Mescid kelimesi bazen
‘secde’ anlamında da kullanılmaktadır. (7/A’raf, 29, 31).
Kur’an dilinde bazen ‘beyt’ kelimesiyle de mescid kastedilir. Kur’an’ın
çok açık tasrihi ile sabittir ki, yeryüzünde “Âlemler için mübarek ve
hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (beyt: mâbed)
Mekke’deki (Kâbe)dir.” (3/Al-i İmran, 96). Bu mâbedde apaçık işaretler,
beyyineler, kanıtlar bulunmaktadır. (3/Al-i İmran, 97).
Daha Yesrib’e hicret edilmediği, dolayısıyla Müslümanların Peygamber
Mescidini henüz inşâ etmedikleri dönemde, yani Mekke’de bulunan Kâbe’nin
(Beytullah) haremine ‘el-Mescidul Harâm’ denmiştir. ‘Haram’ kelimesi
kutsal, mukaddes, saygın anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu terim,
bizzat Kâbe anlamında kullanıldığı gibi, Kâbe’nin etrafındaki harem
bölgesi anlamında da kullanılmıştır. Eğer ‘el-Mescidul aksâ’ tabiri ile,
Kudüs’teki Süleyman mâbedinin kastedildiği kabul edilirse, Kur’an’ın
zikrettiği ikinci en eski mescidin burası olduğu açıklık kazanmış
olacaktır.
Aynı zamanda yeryüzündeki bütün mü’minlerin kıblesi olan Mescid-i Haram
(2/144, 149-150) bu niteliği ile kendisini merkez, yeryüzündeki bütün
mü’minleri ise bu merkez etrafında halkalar halinde saf tutmuş büyük bir
cemaat halinde algılamamıza imkan vermektedir. Bir tek Allah’a iman
eden, bir Peygamber’in önderliğinde, bir tek kıble (Mekke / Mescid-i
Haram) etrafında saf bağlayan bir tek ümmet… Evrensel bir âile, evrensel
bir cemaat, evrensel bir ümmet bilinci…
Görüldüğü gibi Muhammed (a.s) ve ilk mü’minler mescid kavramına henüz
İslam’ın başlangıç döneminde aşina idiler. Çünkü yeryüzünün bu ilk
mescidi el-Beytül Atîk’in (22/Hac, 29, 33) etrafında yaşıyorlardı.
Bulundukları şehrin Mekke (Bekke)nin merkezinde Mescid-i Haram
bulunuyordu. Müslümanlar için mescid kavramı o kadar bildik bir şey idi
ki, Peygamber (a.s)ın en sadık dostu Ebubekir (r.a) kendi evinin bir
bölmesini mescid edinmişti ve müşrikler bundan rahatsızlık duydukları
için, o mescidi kapatması yolunda baskı yapmışlardı. Çok ilginçtir,
ondört asır öncenin o günkü müşrikleri de, böyle bir mescidin Mekke’nin
müşrik insanlarını Muhammed’in yeni dinine girdirmede bir ‘baskı’
unsuru, zorlama sebebi olabileceği(!) şeklinde kaygı taşıyorlardı.
‘Başörtüsü’ tartışmaları bağlamında, bunu toplumun geneli için bir baskı
unsuru(!) olarak gören yorumlar bu bakımdan, Müslümanlar tarafından daha
bir anlaşılır bulunmalıdır!
Rasûlullah (a.s)ın, Yesrib’e hicret eder etmez ilk iş olarak orada bir
mescid inşa ettiği malumdur. Aslında ilk mescidin, henüz Medine’ye
girmeden önce, 15 gün veya daha az bir süre kaldığı rivayet edilen Kubâ
köyünde onun tarafından yaptırıldığı da bilinmektedir. Daha sonraları
Rasûlullah haftanın belirli günlerinde bu mescide gidip namaz
kıldırmıştır.
Medine’de Rasûlullah’ın da bizzat çalıştığı, mü’minler tarafından
yapılan, oldukça basit malzemelerden yapılan sâde mescid, Mescid-i Nebî
adını almıştır, hala da bu adla anılmaktadır. Bu mescid, gerek muhâcir,
gerekse ensâr mü’minlerin sanki alın terleriyle birlikte imanlarını,
azim ve kararlılıklarını, İslam’a, Rasûlullah’a olan bağlılıklarını,
İslam yolundan dönmeyeceklerine dair yeminlerini, elleriyle ördükleri
duvarların arasına harç niyetiyle akıttıkları bir yapıydı. Burası adeta
İslam’ın ilk tüzel çocuğuydu. Yükselen, sanki mescidin duvarları değil
de, İslam’ın yeryüzüne kök salan âmentüsüydü. İşte bu yüzdendir ki,
Rableri’nin, “Daha ilk günden temelleri takvâ üzere kurulan mescid,
içinde namaz kılmana daha layıktır” (9/Tevbe, 108) biçimindeki övgüsüne
mazhar olmuştur. (Bu ayette kastedilenin Kubâ mescidi olduğu ileri
sürülmekte ise de, bu yorum isabetli değildir). Çünkü bu Mescid’de
temizlenmeyi, yani şirkten ve nifaktan arınmayı seven adamlar vardır.
Allah’ın da sevdiği işte bu kimselerdir. (9/Tevbe, 108).
Peygamber (a.s)ın, çıkmak zorunda kaldığı memleketinden yeni geldiği
Yesrib’de, ilk iş olarak bir mescid inşa etmesini nasıl yorumlamalıdır?
Bu hâdise bize göstermektedir ki, yeni bir İslam toplumunun inşası,
mescidden geçmektedir. Mescid Müslüman bir toplumun merkez üssüdür.
Mescid, dört duvarla çevrili sıradan bir mekan değildir; o bir mâbeddir,
Yaratıcı ile buluşulan, Allah’a ibadet edilen, Yaratıcı adına
Peygamber’e (İmam’a) ahid verilen, kalp ile kafanın, akıl ile duygunun
birleştiği bir kürsüdür. Herkes bilmektedir ki İslam’da bütün yeryüzü
mescid hükmündedir. Allah’a secde etmek için illa da dört duvarla
çevrili bir bina gerekmez. Fakat İslam toplumunun kalbi mesabesinde
olması, birlikteliğin, cemaat ruhunun neşvü nema bulduğu, ‘İslam
cemaati’ denilen sosyal varlığın fiiliyata geçtiği yer olması nedeniyle
mescid kaçınılmazdır. Yani o dört duvarla çevrili mekan, oraya gelen
mü’minlerle, mü’minlerin imamı ile ve mü’minlerin akîdesi (ideoloji) ile
mescid olmaktadır.
Mescid aynı zamanda bir mekteptir. İslam’ın ilk dönemlerinde mescidler
aynı zamanda medrese görevini ifâ etmekteydiler. Rasulullah’ın suffesi
bunun ilk adımıdır.
Mescidler sadece ve sadece Allah içindir. Mescidde sadece Allah’a
tapılır, Allah’dan gayrı bütün sanal, sözel, tüzel, kişisel, soyut veya
somut putlar kesin bir dille reddedilir. Orası, Allah’dan başka hiç
kimseye prestij edilmeyen bir ‘beytullah’dır, Allah’ın evidir. Allah’ın
evinde Allah’dan başka kimin adı seslendirilir? Mecazen Allah’ın evi
sayılan mescidlerde Allah’dan başka hiç kimseye ibadet edilmemesi için
Kur’an açıkça uyarmıştır. (72/Cin, 18). Öyleyse mescidlerde Allah’ın
dışında hiçbir insan veya ideoloji ta’zim edilmemeli, şirk
koşulmamalıdır. Bu akideye bağlı kalan Müslüman geleneği, câmî ve
mescidlerde herhangi bir resim, heykel v.b. bulundurmamış, sadeliğe önem
vermiştir. Müslümanların camileri gerek mimari olarak gerekse sadelik ve
ferahlık olarak oldukça etkileyicidir.
‘Allahu ekber’ sanki mescidin kod adıdır. İlâyı kelimetullah mescidden
başlar. İslamî tebliğin merkezi mesciddir. Bu sebeple belirtilmelidir
ki, mescid gibi bir kuruma sahip olan mü’minler, eğer ‘misyonerlik
faaliyetleri’ gibi işleri kendileri için tehlike olarak görüyorlarsa,
bunda bir tersliğin olduğu düşünülmelidir.
Bizzat Kur’an’ın ültimatomu ile sabittir ki, Mes
cid-i Haram insanlar için bir kıyam merkezidir. (5/Maide, 97). Mescid-i
Haram’ın birer şubesi durumunda olan diğer mescidler de İslamî kıyamın,
dirilişin ve yeniden İslamlaşmanın merkezleri olmak durumundadırlar.
İslamî tebliğ gibi İslamî hareket de mescidden başlamalı ve mescidden
yönlendirilmelidir. İslam toplumunun yapılanmasının mescid-merkezli
olduğunu anlamak için, Peygamber (a.s)ın, tıpkı mescid gibi mütevâzî
odalarını (hucurât) mescide bitiştirmiş olmasına bakmak gerekir. Bu
yolla Peygamber (a.s) dinle dünyayı, dinle âhireti, din işleriyle dünya
işlerini ayırmamış, bunların bir bütün oluşturduğu mesajını vermiştir.
Hayatı, yaratılışı, varlığı, insanı bölen putperest seküler medeniyetin
aksine, Din, bunları bir bütün kabul etmektedir. Varlığa, hayata,
fıtrata yabancı putperest medeniyet, oluşturduğu iğreti toplumun
merkezinden mescidi tard etmiş, onun yerine insanın zevklerini tatmine
hitap eden tüketim ve eğlence merkezlerini, bankayı, borsayı, marketleri
v.b. yerleştirmiştir. Günde beş kez Allah’a secde etmekten imtina eden,
mescidden yalıtılmış bu iğreti toplumlar ömürlerini, anılan seküler
merkezlerde şeytana secde ederek tüketmektedirler.
Şüphesiz mescidin esas işlevi, namazın ikamesidir. Fakat Peygamber
(a.s)ın mescidinin sadece beş vakit namazın kılındığı ve namaz bitiminde
kapısı kilitlenip çıkılan, içinde ‘dünya kelamı’ edilmeyen bir yer
olmadığı gerçeği üzerinde düşünüp ibret almak gerekir. Mescid-i Nebî
aynı zamanda Rasûlullah’ın devleti yönettiği siyasi bir merkez, askerî
kararları istişare ettiği karargâh ve mü’minlerin bir anlaşma ile kardeş
kılındığı faaliyet alanıydı. Bununla beraber şu bir gerçek ki, Mescid-i
Nebî bir sivil toplum kuruluşu (STK) değildi.
Rasûlullah’ın, hariçten gelen elçileri de burada kabul ettiği
bilinmektedir. Mü’min cemaatin meseleleri burada çözülmekte idi. Öyle ki
mescid, bugünkü anlamda bir basın-yayın merkezi işlevini de üstlenmişti.
Medine’de inen Kur’an ayetleri buradan, muhataplarına yayınlanıyor,
alınan tepkiler bilahare yine buradan cevaplandırılıyordu.
O gün mescidde temerküz eden bütün bu fonksiyonlar, kendi kurumlarına
ayrışmış, artık bunların her biri kendine ait binalarda ifâ
edilmektedir. Fakat bu durum bizi, mescidin artık günümüzde işlevini
büyük oranda yitirdiği gibi bir zehaba götürmemelidir. Çünkü, mescidde
yapılan işler azalsa da, sosyal, akîdevî ve siyasî tavrın belirleyici
merkezi olmaktan hiçbir zaman çıkmayacaktır. İslam toplumunda bütün
siyasi, askeri, malî ve idarî politikalar, mescidde olgunlaşan anlayış
doğrultusunda belirlenecektir. Mescid bu kurumlara yön verecektir.
Önemli olan mescidin, ‘beytullah’ olma özelliğini yitirmemesi, ‘mescid-i
dırâr’a dönüşmemesidir.
İslam’ın sadr-ı evvelinde Peygamber’in mescidi, içinde ibadet edilen,
Kur’an eğitimi ve öğretimi yapılan, dinin tebliğ edildiği bir merkez
idi. İnsanların orada yatması ve uyuması da sorun teşkil etmiyordu.
Hatta mescidde -günümüzde tamamen unutulmuş ve kimsenin yapmaya cesaret
edemediği- îtikaf ibadeti (2/Bakara, 187) yapılıyordu. Ne zaman ki
İslam, melik-i adûdların (zalim sultanların) inhisarına kaldı, o zaman
mescid de işlevini büyük oranda yitirdi. ‘Beytullah’ telakki edilen
mescidler bu sultanlar zamanında ‘beytül melik’e dönüştü. Artık
mescidler melikler lehine kamuoyu oluşturulan propaganda merkezleri
haline gelmişti. Bir şehre yeni tayin edilen bir vali ilk önce oranın en
büyük mescidine (câmî) gidiyor ve halkla mescidde tanışıyordu. Emevî
valisi zalim Haccac misali, halk içinde işleyeceği cinayetlerin haberini
de mescidlerde ilan ediyorlardı.
Günümüzde mescidler fiilen açık, fonksiyon olarak kapalıdır, tatil
edilmiştir. Bu mekanlarda ‘kelimetullah’ değil, egemen rejimlerin
‘kelimesi’ îlâ edilmektedir. Mescidlere halkın gelmemesi değil, bilakis
gelmesi istenmektedir. Din karşıtı yönetimler mescidlerin tamamen
‘cemaatsiz’ kalmasını kesinlikle arzu etmezler. Çünkü dînî bir geleneğe
yaslanan toplumu sinema salonlarında değil, mescidlerde
laikleştirebilirler. Camiler, hele de Cuma günleri halkı İslam karşıtı
siyasete angaje etmenin en önemli araçları durumundadır. İslam karşıtı
yürütülen bütün politikalar, ‘camilerin açık’ olmasıyla kamufle
edilmekte, bu politikaların tepki doğurmaması için kullanılmaktadır.
Tesettür yasağını bin yıl -kıyamete kadar- sürdüreceklerini ilan
edenler, camileri neden kapatmazlar? İşte camiler, halkın bunu
anlamaması için açık tutulurlar. Dolayısıyla mescidler üzerinden
yürütülen bu politika, laikliğin ‘ete kemiğe bürünmüş’ halidir.
Mescidlere ilişkin bu tutum sıradan bir siyaset değildir. Bunu anlamak
için, Peygamber dönemine bakmak gerekmektedir. Mü’minlerin Mekke
müşrikleri tarafından Mekke’den hicret etmek zorunda bırakılmaları
Kur’an tarafından, “Mescid-i Haram ehlini oradan çıkarmak” olarak
tanımlanır ve bu hadise bir fitne olarak değerlendirilir. Fitne ise adam
öldürmekten daha büyük bir günahtır. (2/Bakara, 191, 217). Laik
sistemlerin mescidlere ilişkin politikalarının gerçek anlamda bir fitne
olduğu ne zaman anlaşılırsa, mescidler işte o zaman tekrar asıl
fonksiyonuna kavuşmuş sayılacaktır. Kur’an’da değişik vesilelerle
müşriklerin mü’minleri Mescid-i Haram’dan çıkmaya zorlamalarına veyahut
da, Hudeybiye’de önleri kesilerek mü’minlerin Mescid-i Haram’ı ziyaret
etmekten alıkonmalarına atıf yapılır. (5/Maide, 2; 22/Hac, 25; 48/Fetih,
25). Kafirler, Mescid-i Haram’ın en yakın mütevellileri olmadığı halde,
öyleymiş gibi davranıyorlardı. Halbuki mallarını, sırf insanları
Mescid-i Haram’dan engellemek için harcıyorlardı. (8/Enfal, 34, 36).
Demek ki tarihin hangi döneminde hangi müşrik sistem mescidler için bir
harcamada bulunuyorsa, bu harcamalar sadece ve sadece insanları Allah
yolundan engelleme amacına yöneliktir.
Mekke müşrikleri, İbrahim Peygamber’in, oğlu İsmail’le birlikte, Allah’a
şirk koşmamanın, O’na ibadet etmenin ve dini sadece Allah’a has kılmanın
merkezi olarak yaptıkları Kâbe’ye açıkça tahakküm ediyorlardı. Halbuki
müşriklerin, böyle bir mescidin koruyucusu, mütevellisi olmaya hakları
olmadığı gibi (8/Enfal, 34), ne Mescid-i Haram’ı ne de Allah’ın diğer
mescidlerini imar etme hakları yoktur. (9/Tevbe, 17-18). Hatta müşrikler
şirkleri sebebiyle necis kabul edilirler ve Allah’ın mescidine
yaklaşmamaları istenir. (9/Tevbe, 28). Bu yasak hicri 9. yılda gelmişse
de kıyamete kadar geçerlidir.
Allah’ın mescidlerini müşrikler imar edemezler. “Allah’ın Mescidlerini
ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı
veren ve sadece Allah’dan korkan kimseler imar edebilirler. İşte bu
kimselerin hidayete ermişler olmaları umulur.” (9/Tevbe, 18). Bu ayetin
devamında, Mekke müşriklerinin hacılara su vermeleri ve mescide bakıp
çekmeleri tenkid edilerek, bunun onların sâlih kimseler sayılmaları için
bir ölçü olmadığı, zira insanların iyiliklerinin, Allah’a ve âhiret
gününe iman etmekle ve Allah yolunda cihat etmekle anlaşılabileceği
açıklanmaktadır. (9/Tevbe, 19). Bu ayetler bizim için ne ifade
etmektedir? Demek ki her çağın mürâî müşrikleri, iman etmeyi
gerektirmeyen, zevahire yönelik bazı ‘hayır’ görünüşlü işler
yapabilirler, fakat bu yoldaki çabaları ve yaptıkları masraflar sadece
insanları kandırmak içindir, insanları Allah’ın yolundan engellemek
içindir.
Müşriklerin mescidleri imar etmelerini, bizzat kendi elleriyle mescid
yapmaları veyahut da bizatihi mescidlere halı-kilim sermeleri şeklinde
anlamamak gerekir. Müşriklerin mescid yapımına izin vermeleri, bu konuda
zorluk(!) çıkartmıyor olmaları, mescidlerin ve görevlilerin masraflarını
karşılıyor olmaları, yukarıda yer verdiğimiz Tevbe suresinin 17-19.
ayetleri kapsamı dışında değerlendirilemez. Çünkü hangi dönemin
müşrikleri olursa olsun, bunlar, sadece insanları Allah yolundan
engellemek için bunca masrafı yaparlar. Mescidler ibadete açık(!)
tutularak, topluma, kendilerinin din düşmanı olmadıkları, kendilerinin
de ‘müslüman’ oldukları mesajını vermek isterler. Mescidlerde elbette
ayetler ve hadisler ışığında vaazlar yapılmaktadır, fakat bu vaazlar,
Kur’an İslamı’nı anlatmadığı ölçüde tolere edilmekte, ayetler ve
hadisler bu doğrultuda tevil edilmektedir. Dolayısıyla Allah’ın
indirdiği Din değil, rejime hizmet eden muharref bir din anlatılarak
kitleler yanıltılmakta, din adına alternatif bir din, zalimlerin hoşuna
gidecek bir ‘başka islam’ empoze edilmektedir.
Kur’an, Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve
mescidlerin harâb olması için çalışan kimselerden bahseder ve onların en
zalim kimseler olduğunu ifade eder. (2/Bakara, 114). Fakat bazı zamanlar
bu zalimler Allah tarafından, bazı kulları eliyle engellenmektedir, aksi
taktirde bütün ibadethaneler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
(22/Hac, 40).
Bu anlatmaya çalıştığımız durumun örneği Rasûlullah (a.s) zamanında
mescid-i dırâr olarak ortaya çıkmıştır. Mescid-i dırâr, kelime olarak
‘zarar veren mescid’ anlamına gelmektedir ve İslam’ın önünü kesmek,
Muhammed (a.s)ın cemaatine fitne girdirmek için münafıklar tarafından
tasarlanmış çok ciddi bir nifak projesidir. Fakat Allah’ın uyarısı ile
Rasûlullah (a.s) o mescide gitmemiş, içinde namaz kılmamış (9/Tevbe,
107-108) ve hatta arkadaşlarını göndererek o nifak merkezini
yıktırmıştır.
Dırâr Mescidi bağlamında çok önemli bir husus vardır. Münafıklar
kafirlik olarak, tamamen zarar vermek için ve mü’minler cemaati arasına
nifak sokmak ve Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açmış bir adama destek vermek
amacıyla böyle bir merkez kur-muşlardı. Fakat Kur’an onların bu
nifaklarını ortaya çıkarttı, deşifre etti. O gün bu olayı vahiy açığa
çıkardığı için hiç kimsenin itirazı mümkün olmamıştır. Fakat bugün aynı
tür nifak merkezlerine dikkat çeken, münafıkların nifaklarına karşı
mü’minleri uyaran kimseler, münafıklar tarafından, insanların
niyetlerini okuma, yargısız infaz gibi yaftalarla damgalanmakta ve
mü’minler tereddüte düşürülmektedir. Her çağdaki mescid-i dırârları
deşifre etmek için vahiy mi gelmesi gerekir? Bu olayın Muhammed (a.s)
zamanında vukû bulmuş olması ve buna ilişkin vahyin yönlendirmesiyle
Peygamber (a.s)ın takındığı tavır, her dönem için örnek olamaz mı? Olaya
bu açıdan bakan mü’minler, tereddütlerini gidermelidirler.
Şu var ki, günümüzde ‘mescid-i dırâr’, bizatihi mescid dışındaki
kurumlar da olabilmektedir. Mescidin esas fonksiyonu Allah’a ibadet
edilen yer olmasıdır. Buna göre, İslam’a alternatif olarak öne
çıkartılan, Amerikan İslamı, liberal İslam, laik-demokratik İslam v.b.
sahte İslamları kotaran kurumların hepsi de mescid-i dırârın modern
versiyonu olarak algılanmalıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne harp açmış
sistemlerin eliyle işletilen bu kurumların dînî söylemleri mü’minleri
aldatmamalı, Rasûlullah’ın mescid-i dırârda namaz kılmaktan men edilmesi
misali, mü’minler de oraları meşrulaştıracak her türlü ilişkiden, tutum
ve davranıştan kaçınmalıdırlar.
Biz Müslümanlar ‘mescid’siz yapamayız, mescidsiz bir hayat tasavvur
edemeyiz. Mescid bizim evimizdir. Yeryüzünde bulunan binlerce mescid,
gerçek fonksiyonuna döndürülmeyi beklemektedir. Bu süreçte ilkin, tıpkı
Mûsâ ve Hârun’a emredildiği gibi (10/Yunus, 87), bizler de evlerimizi
birer mescide dönüştürmeliyiz. Evlerimiz tıpkı Ebubekir (r.a)ın yaptığı
gibi mescid olmadan, mahallemizde, ülkemizde ve yeryüzünde mescid inşâ
edemeyiz.
Gayri Müslim kavimler sanırım, bu kadar mescide sahip olup da, sosyal,
siyasi, fikrî ve dînî açıdan nasıl bu kadar sefâlet içinde bulunduğumuza
şaşmaktadırlar. Yerine göre düşmanımızın şaşkınlığını gidermek ise
hepimizin hayrına olacaktır…
|