|

SANATIN MÜSLÜMAN ZİHİNLERDEKİ TİTREK KONUMU
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Sanatın müslüman
zihinlerdeki esnek konumu da diyebiliriz. O zaman müslümanların sanata
karşı ilgi(sizlik)lerinin boyutunu daha başlarken olumsuzlamış,
kendimizi ve rengimizi ele vermiş, yaka-latmış olurduk. Vakıa 'titrek'
deyince de bir oturmamışlık, belirsizlik kendini gösteriyor olsa gerek.
Olayı olumsuzlamadan düşünmeye ne kadar zorlansak nafile, iyisi mi biz
bize kimi gerçekleri konuşalım.
Müslüman kültürde deyim yerindeyse ortodoksiye, kalabalıkların
asabiyetine takılan alanların başında herhalde sanat gelir. Kendince
muharip kavim görevini üstlenen Osmanlılarda zenaatkârlığın bile
azınlıklara terkedilmiş olması, konumuz açısından bize manidar
gözükmektedir.
Bir başka açıdan düşünüldüğünde müslüman kültürlerde bilime, düşünceye,
içtihada hatta folklora beklenildiği ve umulduğu kadar, en azından
olması gerektiği kadar, doğru ve iyi bakılmış mıdır acaba? Belki bu
sorunun cevabı da olumsuz. Lakin, bilim, bilgi, tefekkür, içtihad ve
uygulamada folklor hiç değilse teorik planda sıralamadaki konumlarını ve
değerlerini korumuşlardır. Hiçbir zaman dışlanmamış, horlanmamış,
yadsınmamıştır. Sadece taklitçiliğin, kopyacılığın, şerhçi ve haşiyeci
mantığın kurbanı olmuştur. Sürekli ertelenmişlerdir.
Oysa sanatın kaderi böyle değildir. Sanat müslüman çoklukların ilgileri
sırasında ya hiç yoktur yahut sonuncu sıralarda yer alır. Sanatın bazı
dalları iti-barın arka sıralarında kendine yedek bir mevki
edinebilmiştir.
Acaba Kur'an-ı Kerim'deki, Hz. Peygamberi şair, vahy metnini de şiir
olmaktan tenzih eden ifadeler, bu sonuçta etkin olmuş mudur? Kanaatimce
evet. Gerçi o âyetlerde şairleri büyücü ve kâhinlerle bir tutar Kur’an.
Ancak arkasından hak'kı söyleyenleri istisna eder. Bunun bazı durumları
kurtarması beklenirdi. Lâkin Resulullah için 'biz ona şiir verme-dik,
şiir ona yakışmazdı' ifadeleri tek başına düşünülünce zihinleri hayli
meşgul etmiş anlaşılan.
Aslında yukarıdaki ifadeler insanları (müslümanları) asla sanattan
(şiirden) soğutucu, uzaklaştırıcı olmamalıydı. Yahut sanatın itibarını
geriletici, aşağılayıcı olarak algılanmamalıydı. Ama aşırı ihtiyatlılık,
din’de ince eleyip sık dokuma, tecessüs, yanlış yorumlama ve en önemlisi
Kur'an âyetlerine parçacı yaklaşım bu türden anlama aksamalarını
doğurmuştur.
Hz. Peygamber elbette şiir söyleyen bir şair değildi, olamazdı. Yalnızca
cahiliyye şairlerinin cinlerle, büyülerle ilgili olmalarından ötürü
değil. Başlı başına şiirin niteliği yüzünden Resulullah'ın söyledikleri,
tebliğ ettikleri şiir olamazdı. Zira şiir, şaere kökünden şuurla alakalı
bir sözcüktür. Tamamıyla beşerî bir edimdir. İnsan sezgilerine, fıtratın
derinleşmesine, şuurun keşifleşmesine yaslanır. İdrakin bir boyutudur.
Delilsiz idrak boyutudur. Yani nihayet beşerî idrak ve şuurun ürünüdür
şiir. Oysa Resulullah'ın tebliğlerine, hele vahyin ilk inmeye başladığı
yıllarda, ilahî boyutunu her yönüyle öne çıkarmak, te'kid etmek, kendini
ilahî olan'a nisbette azami hassasiyet göstermek gerekiyordu. Gerçi
insanların konuştuğu dile geliyordu vahy. Gerçekten şiirsel bir dili
vardı. Ama iddiası itibarıyla insan idrakinin eseri olmadığını, Allah
kelâmı özelliğini, elbette öne çıkarmalıydı. Kendini yalnızca şiirden de
değil, beşerî her tür yaratıcılık ve eserden tenzih etmeliydi.
Beşerî şiirle ilâhî kelâmın birbirine karıştırılmama-sına vahy'in
titizlik göstermesinden daha doğal ne olabilirdi? Amaç beşerî bir sanatı
karalamak, kötülemek elbet değildi. Allah kelâmını tebliğ eden bir
zat’ın, söylemine beşeri şiir değil yalnızca, daha başka ifadeler
karıştırması, vahy'i azaltması, ya da çoğaltması beklenemezdi. Bu, ona
yakışmazdı. Resulullah'ın ağzından vahy'i ilk işiten cahiliyye arapları
o ifadeleri benzetecek tek modele sahiptiler. O da cahiliyye şiiriydi.
Kâbe duvarlarına asılıyordu bu şiir. Muallakatus Sebâ adı veriliyor, bir
nevi kutsanıyordu. Görünmez güçlere (cin, şeytan, büyü v.b.) yaslanma
iddiası taşıyordu. Şimdi inen vahy de kendini görünmez en yüce güç olan
Allah'a nisbet etmesi bakımından, cahiliyye arabının zihninde, en
azından bu yönüyle benzeşiyordu. Ancak bu tehlikeli bir benzetmeydi.
Zira cahiliyye şiiri putperestti. Vahy tevhid'i tebliğ ediyordu.
Cahiliyye arabının zihninden bu yanılsama behemehal silinmeli, ortadan
kal-dırılmalıydı. Sözkonusu tenzihdeki bu olağanüs-
tü titizlik bile gelen âyetlerin Allah kelâmı oldu-
ğuna ayrı bir delil sayılmalıydı.
İşte belki bu aşırı sanılan tenzih giderek kimi müs-lüman zihinlerde
şiire, şairlere, oradan da sanata karşı bir ihtiyata dönüştü. Hatta bir
endişe ve korkuya inkılab etti zaman zaman. Bizce müslümanların sanata
karşı ilgi(sizlik)lerinde bu zannın rolü var gibi.
Yeryüzündeki tarihî doku ve beşeri medeniyetler in-celendiğinde, beşeri
dinlerin etkisiyle yaratılmış, ortaya konulmuş, sanatsal eserlerde,
putperest üslûp ve tavır gözden kaçmaz. Müslümanların sanatsal yapılara
karşı tutumlarında yeryüzündeki putperest imajlı kültür ve sanat
yapılarının rolü de varsayılabilir. Adeta Yaratıcı'yı taşa tutmak için
yükseltilmiş nice saraylar, aslında ölümlü olan bir sevgiliyi sanki
ölümsüzleştirmek için dikilmiş makberler, heykeller önündeki sunaklar,
yüzyılımıza kadar gelebilmiş, taştan, tunçtan insan heykelleri önündeki
tazim ve ayinler, müslümanları bu türden sanat yapılarına karşı tedbire
yöneltmiş olabilir. Bu giderek sanatın her alanına az ya da çok
yansımıştır.
Yeryüzünde semavi din bağlılarının kurduğu mede-niyet yok yalnızca.
Beşeri dinlerin bağlılarının kurup sürdürdükleri nice uygarlıklar vardı.
Ve putperest sanatçıların imza attığı, çekiç salladığı, fırça değdirdiği
nice eser, yalnız putperestleri değil müslümanları da zaman zaman hayran
bırakabilir. Yaratıcı'sına isyan yolunda yoğunlaşan beşeri deha ve
sanat, ahiret boyutu olmayan dünyacı bir sanattır. Ve müslümanları
akibet endişesiyle ürpertmektedir. Zira ahireti ihmal eden bir hayat
müslümanlar için gerçek ölümdür.
İzah etmeden, kaynak vermeden bir nice zaman İslam'da müzik yoktur,
resim yoktur, heykel yoktur, hatta roman, sinema, tv olmaz denile geldi.
Yaf-talamalardan kendini en çok kurtarabilen sanat nedense şiirdi. Kimse
ne hikmetse şiire doğrudan karşı çıkmadı. Ve şiir her zaman var
olageldi. Oysa ne gariptir ki İslâm'da (burada Kur'an’da demek
istiyoruz) resim, heykel, müzik için açık bir uyarı yokken, şiir için
yukarıdan beri değindiğimiz gibi, böyle bir uyarı vardı. Ama şiir nasıl
becerdiyse aradan kendini sıyırabildi. Heykel ve resim sanatı başta
olmak üzere, arkasından müzik müslümanların dünyasında hep çekinceli
sanatlardı.
Kültürde müzik bir süre sonra tecvid, yedi vecih üzre Kur'an okuma gibi
buluşlarla Kur'an tegannisine sıçrama yaptı. Oradan ezan ve mevlide
inkılab ederek kendisine kısmî bir alan açmayı başardı. Saba ezanlar,
Itrî bestesi tekbirler, mehter marşları gibi genel kabul gören
bölgelerde kendine özgü form bile kazandı. Heykel hemen hemen hiç yüz
göremedi. Resim bir süre minyatürlerde boy gösterdi. En çok yazı'nın
resim biçiminde kullanılmasında, hat sanatında yinelendi, yaşadı.
Nakkaşların kalemine atlayarak soluk alabildi.
Sanatın karakteri, tabiatı gereği sanatkâr insan öznel, sıradışı ve
farklıdır. Yaptığı işle birlikte sanatkâr kendine özgü bir karakter
çizince ister istemez kalabalıkların karşısına düşer. Bir de kişisel
kaprisler, hevâ ve hevesin kabarması sonuçta sanatkârın bunu bile isteye
sürdürdürdüğünü düşünelim, insanların sanata karşı tavır takınması için
işte bir neden daha. Gerçekten sanat üreten insanların çoğu, sanki
vahy'in sınırlarını zorlamayı, ondan uzaklara düşmeyi, böylece sükse
yapmayı seçmişlerdir. Vahy'den beslenmesi gereken müslüman sanat,
zamanla emdiği damarı değiştirmiş, yabancı rüzgarların etkisine
kapılmıştır.
Tasavvuf kapısından İslâm dünyasına giren ne varsa, ölçüsüz tartısız
müslüman sanatçıların çoğundan kabul görmüştür. Yabancı etkilerin
çoğalmasını biraz da müslüman sanatçılar sağ-lamışlardır, Celaleddin
Rumi, Yunus Emre veya Nesimi olmadan bir tasavvuf edebiyatı tasavvur
edebilir miyiz? Bu arada tasavvufun sanatkârı halka kalabalığa
yaklaştırdığını da yadsıyamayız. Ancak kalabalıklar Rumi'nin ya da
Yunus'un sanatını takdir ettikleri için değil, tam aksine sanatın
yeniden cahiliyyedeki işlevine döndüğünün bir göstergesi olarak
sanatkâra yaklaşmışlardır. Sanat kolay tesir eden, kalabalıkları çabucak
büyüleyen bir cazibe merkezidir. Kimileri tasavvufun insanları İslâm'a
yaklaştırdığını, bunun için dışlanmaması gerektiği savunmuşlardır. Oysa
tasavvufu halka karşı kullanan sanatkârlar çok kere halkı fıtratın
din'inden uzaklaştırdı. Kur'an'dan önceki cahiliyye döneminin
ilkelliğine yaklaştırdı.
Müslümanları sanat olayına karşı ihtiyatlı bakmaya, kuşkucu yönelmeye
sevkeden din'in kendisi değildi elbet. Ancak raşit halifeler döneminden
sonra başgösteren saltanat yönetimlerinin, uygulanan genel siyasetin
din'i temsil yetkisi iddiası taşıyan yöneticilerin rolü büyüktü. Çünkü
otorite, dinî karaktere bürünerek halkların sırtında bir tür
totalitarizme, despotizme dönüşmüştü bile. Din'in ana kaynağındaki
özgürlükçü ruhu, saltanat yönetimlerinin uyguladıkları sözde fıkh ve
içtihatlarla din'i insanlara baskı aracına çevirmişti. Zira yönetim
biçimleri, çıkartılan yasalar gün geçtikçe beşerîleşiyor, beşerileştikçe
özgürlükleri önüne katıp kovalıyordu. En çok da peşpeşe kurulan büyük
İslâmî devletlerin hemen her biri bir aile devleti özelliğindeydi.
Aileler, sultalarını sürdürmek için dinî kimlikleri etkili şahısları da
yanlarına alarak hüküm sürüyorlardı. Aydınlar, okumuş yazmışlar,
sanatçılar, çoğunlukla yöneticilerle içice hayat sürdürüyorlardı.
Geniş halk yığınları din'i ana kaynağından bilme/ öğrenme imkânına sahip
değildi. Başlarındaki yönetimi her haliyle din'in gereği sanmaktaydı.
Fasık bile olsa kendisine itaat edilmesi vacip sayılan yöneticiye karşı
bir düşünce geliştirmek kimin haddine? Zira geliştirilen düşünce
yalnızca yönetimce cezalandırılmayacak, Allah indinde de hoş
karşılanmayacak diye bir yanlış inanış vardı. Hülasa uzun yüzyıllar
boyunca İslâm alemindeki yönetim biçimleri insanların benliklerini
kafese sokmuştu. Kimlikleri sinelere gömmüştü. Kişilikleri kökünden
zedelemişti. Kişiliği zedelenmiş, kimliği belirsiz, ruhsuz ve köksüz
insanların fıtratlarında yatan sanatkârı keşfetmesi, sanat üretmesi
doğrusu beklenemezdi.
Yine çok zaman siyasilerin gizli yönlendirmesiyle türlü tekke ve
zaviyelere devam ettirilen halk, oralarda iradelerini kendileri gibi bir
beşere teslim edip mürid olmaktaydılar, iradesini bile başkasına havale
eden insandan özgür ve özgün sanatkâr çıkması düşünülebilir mi? Sanat,
kendisi olabilen insanın eseridir. Benliğini yokedenin elbette sanatı da
gelişmez.
Oysa Rab'bimiz sani-i hakikidir. Yaratıkları arasında cüz'i irade ve
sanat yetisi bahşettiği yalnız insandır. Arı, örümcek, melek ve şeytan
ancak içgüdülerle, emirle işlevlerini yerine getiren yaratıklardır.
Memur olduklarının dışına çıkamazlar. Oysa insan çift yönlüdür. Yapar,
bozar yine yapar. İşler, vazgeçer yine işler, insanlar bir modelden
hareketle, deyim yerindeyse, yaratır. Yoktan varetmek anlamında değil
elbet. Bu yaratma ille bir model gerektiren yaratmadır. Özgünlüğü,
kendine özgülüğü, modelin yorumunda ortaya çıkar. İnsan, yaptığını,
işlediğini, sanatını izah eder. Anlamak, inanmak ve ifade etmek
yaratıklar arasında insana mahsustur.
İslâm dünyasında yüzyıllarca süren saltanat kökenli siyasi atmosfer,
yöneticilerin zulmü ve yanlışlığı sonucu, maalesef, İslâm'ı hem kendi
halklarına hem de dışarıya karşı yasakçı bir din olarak yansıtmıştır.
Sanatın, özgün üretimin, yaratıcılığın en büyük düşmanıysa
yasakçılıktır. Mesela sanat alanındaki yasaklamalar resim, müzik yasağı
için ciddi hiçbir delil yoktur. Bu konularda Kur'an'dan yasakçı bir
üslubu kimse çıkaramaz. Geriye bazı hadis iddiaları kalmaktadır. Hadis
alanı ise İslâm dünyasının en netameli alanıdır. Hilâfetin kureyşlilere
ait olduğunu bildireninden, Resulullahtan otuz yıl sonra çıkacak bağy
yöneticiyi işaret edene, oradan birçok tasavvufi iddiaya kaynaklık eden
hadis-i kudsi başlıklı ifadelere kadar, tümü izaha, anlamaya, yeniden
düşünmeye muhtaç dolu bir literatür sözkonusudur.
Meselâ Akit Gazetesi'nde şair arkadaşımız Müştehir Karakaya ile bir
söyleşi yayınlandı. Müştehir arkadaşımız "Kâinat bir aşkın tezahürüdür"
diyordu. Bunu da uydurmalığı sıhhatinden daha meşhur bir hadis iddiasına
dayandırıyordu: "Levlâke..."
Yanımızda/yakınımızda bulunan bir genç şair arkadaşımızın bile, bu
ifadelerin uydurma olduğunu bugünden sonraya hiç işitmemiş gibi,
poetikasını oluşturmada delil olarak kullanmasını, nasıl açıklayacağız?
Çünkü kimsenin başka bir kaynağı yok. İnsanlar sanatı şiiri konuşurken
birinci elden kaynağa bakma ihtiyacı duymuyorlar her nedense.
Oradan ürkütülmüşler sanki, korkuyorlar. Ya orada sanatın önünü tıkayan
ifadelere rastlarsak diye endişe ediyorlar belki de. Böylece uydurmalara
sığınmak daha tehlikesiz gözüküyor. Tabii biraz da ucuz ve kolay bir yol
bu. Ayrıca otoriteyi ellerinde bulun- duranlar insanları birinci el
kaynaktan olabildiğince soğutmuş, uzaklaştırmışlar. Bunun yerine tekke
ve zaviyelere kapatılan halk yıllarca oralarda "sen olmasan kâinatı
yaratmazdım" türünden uydurmalarla avutuldular. Resulün yüzünün suyu
hürmetine yaratılmış bir kâinat imajı tasavvufun temel teoremlerinden
birisi olmuştur yıllarca.
Oysa asıl yasakçı bizce tekke ve zaviyelerdi. Zira oraları da yönetenler
kendilerine caiz gördükleri hayatı müridlerinden her zaman
esirgemişlerdir. Müridlerini tek başlarına düşünme zahmetinden bile
kurtarmış, onların yerine kendileri düşünmüşlerdir. Böylece oralarda
müslüman insanlar kimliksizleşmiş, kişiliksizleşmiş, renksizleşmiş,
TEKTİPLEŞMİŞ-LERDİR. İnsanî hasletleri elinden alınmış, giderek
gerizekâlılığa terkedilmiş, taklidçi bir halktan sanatkâr nasıl çıksın?
Din (İslâm) bir asabiyet değil bir basirettir. İslâm beşeri dinlerin
mensuplarının algıladıkları gibi bir asabiyet değildi ama öyle görmek
isteyenler çoktu. Biraz da kimi mensuplarının tutumu İslâm'ı dışa karşı
dogmatik bir yapı gibi sunuyordu. Bir asabiyetin özgün üretimi ve sanatı
elbet gelişmez. Yaratıcılık, düşünmenin havale edildiği yerde gelişir
mi? Siyasal iktidarların, saltanat yanlılarının da işine geliyordu bu
sonuç. Siyasal iktidarlar mürid, derviş, mecnun, meczub gibi tipleri
daima özgür sanatkârlara tercih etmişlerdir. İtaat, her halükârda
itaatti onların istedikleri. Oysa sanatkâr içinin, kalbinin, fıtratının
sesini dinleyendir. Dışarıdan geleni ölçüp biçen, ona göre davranandır.
Özgürlüğünü, benliğini, kimliğini ucuz bedellerle satmaz. Onları en
azından kendisi gibi bir beşere bağlamaz.
Bütün insanlar potansiyel akıllı oldukları gibi, potansiyel sanat
yetisine sahiptirler. O, bizim hayatımızda, fıtratımızda, Rab'bimizin
ruhundan üflemesi sonucu cevher olarak mevcuttur. Hepimiz onu
keşfetmeliyiz İnce zekâsı, derin anlayışı, kapsamlı yorumuyla
Resulullah'ın tüm hayatı yüce bir sanatkârın hayatıdır. O'nun hayatının
ayrıntılarından estetik, incelik, zarafet, nezaket, yerli yerindelik,
vakar, şaheser bir üslup bize modellik etmektedir. Onu görelim.
Anlayalım. O Allah'tan getirdiklerini iletirken elbet kendiliğinden
birşey katmadı onlara. Çıkarmadı da. İhanet etmedi. Aynen iletti.
Bizleri de şahit tuttu. Yine O yaşarken bize model oldu. Haydi herkes o
modelden hareketle kim-liğini bulsun. Kişiliğini geliştirsin. Benliğini
kemâle doğru yöneltsin. Sanatı sanatkarlığa çağrı algılayacağımıza göre,
sanatın, hayatı incelten, kemâle doğru yönelten soluğuna kulak
vermeliyiz.
*düş çınarı kasım 1997, iktibas sayı: 237
|