Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


SANATIN MÜSLÜMAN ZİHİNLERDEKİ TİTREK KONUMU

Metin Önal MENGÜŞOĞLU
 

Sanatın müslüman zihinlerdeki esnek konumu da diyebiliriz. O zaman müslümanların sanata karşı ilgi(sizlik)lerinin boyutunu daha başlarken olumsuzlamış, kendimizi ve rengimizi ele vermiş, yaka-latmış olurduk. Vakıa 'titrek' deyince de bir oturmamışlık, belirsizlik kendini gösteriyor olsa gerek. Olayı olumsuzlamadan düşünmeye ne kadar zorlansak nafile, iyisi mi biz bize kimi gerçekleri konuşalım.

Müslüman kültürde deyim yerindeyse ortodoksiye, kalabalıkların asabiyetine takılan alanların başında herhalde sanat gelir. Kendince muharip kavim görevini üstlenen Osmanlılarda zenaatkârlığın bile azınlıklara terkedilmiş olması, konumuz açısından bize manidar gözükmektedir.

Bir başka açıdan düşünüldüğünde müslüman kültürlerde bilime, düşünceye, içtihada hatta folklora beklenildiği ve umulduğu kadar, en azından olması gerektiği kadar, doğru ve iyi bakılmış mıdır acaba? Belki bu sorunun cevabı da olumsuz. Lakin, bilim, bilgi, tefekkür, içtihad ve uygulamada folklor hiç değilse teorik planda sıralamadaki konumlarını ve değerlerini korumuşlardır. Hiçbir zaman dışlanmamış, horlanmamış, yadsınmamıştır. Sadece taklitçiliğin, kopyacılığın, şerhçi ve haşiyeci mantığın kurbanı olmuştur. Sürekli ertelenmişlerdir.
Oysa sanatın kaderi böyle değildir. Sanat müslüman çoklukların ilgileri sırasında ya hiç yoktur yahut sonuncu sıralarda yer alır. Sanatın bazı dalları iti-barın arka sıralarında kendine yedek bir mevki edinebilmiştir.

Acaba Kur'an-ı Kerim'deki, Hz. Peygamberi şair, vahy metnini de şiir olmaktan tenzih eden ifadeler, bu sonuçta etkin olmuş mudur? Kanaatimce evet. Gerçi o âyetlerde şairleri büyücü ve kâhinlerle bir tutar Kur’an. Ancak arkasından hak'kı söyleyenleri istisna eder. Bunun bazı durumları kurtarması beklenirdi. Lâkin Resulullah için 'biz ona şiir verme-dik, şiir ona yakışmazdı' ifadeleri tek başına düşünülünce zihinleri hayli meşgul etmiş anlaşılan.

Aslında yukarıdaki ifadeler insanları (müslümanları) asla sanattan (şiirden) soğutucu, uzaklaştırıcı olmamalıydı. Yahut sanatın itibarını geriletici, aşağılayıcı olarak algılanmamalıydı. Ama aşırı ihtiyatlılık, din’de ince eleyip sık dokuma, tecessüs, yanlış yorumlama ve en önemlisi Kur'an âyetlerine parçacı yaklaşım bu türden anlama aksamalarını doğurmuştur.

Hz. Peygamber elbette şiir söyleyen bir şair değildi, olamazdı. Yalnızca cahiliyye şairlerinin cinlerle, büyülerle ilgili olmalarından ötürü değil. Başlı başına şiirin niteliği yüzünden Resulullah'ın söyledikleri, tebliğ ettikleri şiir olamazdı. Zira şiir, şaere kökünden şuurla alakalı bir sözcüktür. Tamamıyla beşerî bir edimdir. İnsan sezgilerine, fıtratın derinleşmesine, şuurun keşifleşmesine yaslanır. İdrakin bir boyutudur. Delilsiz idrak boyutudur. Yani nihayet beşerî idrak ve şuurun ürünüdür şiir. Oysa Resulullah'ın tebliğlerine, hele vahyin ilk inmeye başladığı yıllarda, ilahî boyutunu her yönüyle öne çıkarmak, te'kid etmek, kendini ilahî olan'a nisbette azami hassasiyet göstermek gerekiyordu. Gerçi insanların konuştuğu dile geliyordu vahy. Gerçekten şiirsel bir dili vardı. Ama iddiası itibarıyla insan idrakinin eseri olmadığını, Allah kelâmı özelliğini, elbette öne çıkarmalıydı. Kendini yalnızca şiirden de değil, beşerî her tür yaratıcılık ve eserden tenzih etmeliydi.

Beşerî şiirle ilâhî kelâmın birbirine karıştırılmama-sına vahy'in titizlik göstermesinden daha doğal ne olabilirdi? Amaç beşerî bir sanatı karalamak, kötülemek elbet değildi. Allah kelâmını tebliğ eden bir zat’ın, söylemine beşeri şiir değil yalnızca, daha başka ifadeler karıştırması, vahy'i azaltması, ya da çoğaltması beklenemezdi. Bu, ona yakışmazdı. Resulullah'ın ağzından vahy'i ilk işiten cahiliyye arapları o ifadeleri benzetecek tek modele sahiptiler. O da cahiliyye şiiriydi. Kâbe duvarlarına asılıyordu bu şiir. Muallakatus Sebâ adı veriliyor, bir nevi kutsanıyordu. Görünmez güçlere (cin, şeytan, büyü v.b.) yaslanma iddiası taşıyordu. Şimdi inen vahy de kendini görünmez en yüce güç olan Allah'a nisbet etmesi bakımından, cahiliyye arabının zihninde, en azından bu yönüyle benzeşiyordu. Ancak bu tehlikeli bir benzetmeydi. Zira cahiliyye şiiri putperestti. Vahy tevhid'i tebliğ ediyordu. Cahiliyye arabının zihninden bu yanılsama behemehal silinmeli, ortadan kal-dırılmalıydı. Sözkonusu tenzihdeki bu olağanüs-
tü titizlik bile gelen âyetlerin Allah kelâmı oldu-
ğuna ayrı bir delil sayılmalıydı.

İşte belki bu aşırı sanılan tenzih giderek kimi müs-lüman zihinlerde şiire, şairlere, oradan da sanata karşı bir ihtiyata dönüştü. Hatta bir endişe ve korkuya inkılab etti zaman zaman. Bizce müslümanların sanata karşı ilgi(sizlik)lerinde bu zannın rolü var gibi.

Yeryüzündeki tarihî doku ve beşeri medeniyetler in-celendiğinde, beşeri dinlerin etkisiyle yaratılmış, ortaya konulmuş, sanatsal eserlerde, putperest üslûp ve tavır gözden kaçmaz. Müslümanların sanatsal yapılara karşı tutumlarında yeryüzündeki putperest imajlı kültür ve sanat yapılarının rolü de varsayılabilir. Adeta Yaratıcı'yı taşa tutmak için yükseltilmiş nice saraylar, aslında ölümlü olan bir sevgiliyi sanki ölümsüzleştirmek için dikilmiş makberler, heykeller önündeki sunaklar, yüzyılımıza kadar gelebilmiş, taştan, tunçtan insan heykelleri önündeki tazim ve ayinler, müslümanları bu türden sanat yapılarına karşı tedbire yöneltmiş olabilir. Bu giderek sanatın her alanına az ya da çok yansımıştır.

Yeryüzünde semavi din bağlılarının kurduğu mede-niyet yok yalnızca. Beşeri dinlerin bağlılarının kurup sürdürdükleri nice uygarlıklar vardı. Ve putperest sanatçıların imza attığı, çekiç salladığı, fırça değdirdiği nice eser, yalnız putperestleri değil müslümanları da zaman zaman hayran bırakabilir. Yaratıcı'sına isyan yolunda yoğunlaşan beşeri deha ve sanat, ahiret boyutu olmayan dünyacı bir sanattır. Ve müslümanları akibet endişesiyle ürpertmektedir. Zira ahireti ihmal eden bir hayat müslümanlar için gerçek ölümdür.

İzah etmeden, kaynak vermeden bir nice zaman İslam'da müzik yoktur, resim yoktur, heykel yoktur, hatta roman, sinema, tv olmaz denile geldi. Yaf-talamalardan kendini en çok kurtarabilen sanat nedense şiirdi. Kimse ne hikmetse şiire doğrudan karşı çıkmadı. Ve şiir her zaman var olageldi. Oysa ne gariptir ki İslâm'da (burada Kur'an’da demek istiyoruz) resim, heykel, müzik için açık bir uyarı yokken, şiir için yukarıdan beri değindiğimiz gibi, böyle bir uyarı vardı. Ama şiir nasıl becerdiyse aradan kendini sıyırabildi. Heykel ve resim sanatı başta olmak üzere, arkasından müzik müslümanların dünyasında hep çekinceli sanatlardı.

Kültürde müzik bir süre sonra tecvid, yedi vecih üzre Kur'an okuma gibi buluşlarla Kur'an tegannisine sıçrama yaptı. Oradan ezan ve mevlide inkılab ederek kendisine kısmî bir alan açmayı başardı. Saba ezanlar, Itrî bestesi tekbirler, mehter marşları gibi genel kabul gören bölgelerde kendine özgü form bile kazandı. Heykel hemen hemen hiç yüz göremedi. Resim bir süre minyatürlerde boy gösterdi. En çok yazı'nın resim biçiminde kullanılmasında, hat sanatında yinelendi, yaşadı. Nakkaşların kalemine atlayarak soluk alabildi.

Sanatın karakteri, tabiatı gereği sanatkâr insan öznel, sıradışı ve farklıdır. Yaptığı işle birlikte sanatkâr kendine özgü bir karakter çizince ister istemez kalabalıkların karşısına düşer. Bir de kişisel kaprisler, hevâ ve hevesin kabarması sonuçta sanatkârın bunu bile isteye sürdürdürdüğünü düşünelim, insanların sanata karşı tavır takınması için işte bir neden daha. Gerçekten sanat üreten insanların çoğu, sanki vahy'in sınırlarını zorlamayı, ondan uzaklara düşmeyi, böylece sükse yapmayı seçmişlerdir. Vahy'den beslenmesi gereken müslüman sanat, zamanla emdiği damarı değiştirmiş, yabancı rüzgarların etkisine kapılmıştır.

Tasavvuf kapısından İslâm dünyasına giren ne varsa, ölçüsüz tartısız müslüman sanatçıların çoğundan kabul görmüştür. Yabancı etkilerin çoğalmasını biraz da müslüman sanatçılar sağ-lamışlardır, Celaleddin Rumi, Yunus Emre veya Nesimi olmadan bir tasavvuf edebiyatı tasavvur edebilir miyiz? Bu arada tasavvufun sanatkârı halka kalabalığa yaklaştırdığını da yadsıyamayız. Ancak kalabalıklar Rumi'nin ya da Yunus'un sanatını takdir ettikleri için değil, tam aksine sanatın yeniden cahiliyyedeki işlevine döndüğünün bir göstergesi olarak sanatkâra yaklaşmışlardır. Sanat kolay tesir eden, kalabalıkları çabucak büyüleyen bir cazibe merkezidir. Kimileri tasavvufun insanları İslâm'a yaklaştırdığını, bunun için dışlanmaması gerektiği savunmuşlardır. Oysa tasavvufu halka karşı kullanan sanatkârlar çok kere halkı fıtratın din'inden uzaklaştırdı. Kur'an'dan önceki cahiliyye döneminin ilkelliğine yaklaştırdı.

Müslümanları sanat olayına karşı ihtiyatlı bakmaya, kuşkucu yönelmeye sevkeden din'in kendisi değildi elbet. Ancak raşit halifeler döneminden sonra başgösteren saltanat yönetimlerinin, uygulanan genel siyasetin din'i temsil yetkisi iddiası taşıyan yöneticilerin rolü büyüktü. Çünkü otorite, dinî karaktere bürünerek halkların sırtında bir tür totalitarizme, despotizme dönüşmüştü bile. Din'in ana kaynağındaki özgürlükçü ruhu, saltanat yönetimlerinin uyguladıkları sözde fıkh ve içtihatlarla din'i insanlara baskı aracına çevirmişti. Zira yönetim biçimleri, çıkartılan yasalar gün geçtikçe beşerîleşiyor, beşerileştikçe özgürlükleri önüne katıp kovalıyordu. En çok da peşpeşe kurulan büyük İslâmî devletlerin hemen her biri bir aile devleti özelliğindeydi. Aileler, sultalarını sürdürmek için dinî kimlikleri etkili şahısları da yanlarına alarak hüküm sürüyorlardı. Aydınlar, okumuş yazmışlar, sanatçılar, çoğunlukla yöneticilerle içice hayat sürdürüyorlardı.

Geniş halk yığınları din'i ana kaynağından bilme/ öğrenme imkânına sahip değildi. Başlarındaki yönetimi her haliyle din'in gereği sanmaktaydı. Fasık bile olsa kendisine itaat edilmesi vacip sayılan yöneticiye karşı bir düşünce geliştirmek kimin haddine? Zira geliştirilen düşünce yalnızca yönetimce cezalandırılmayacak, Allah indinde de hoş karşılanmayacak diye bir yanlış inanış vardı. Hülasa uzun yüzyıllar boyunca İslâm alemindeki yönetim biçimleri insanların benliklerini kafese sokmuştu. Kimlikleri sinelere gömmüştü. Kişilikleri kökünden zedelemişti. Kişiliği zedelenmiş, kimliği belirsiz, ruhsuz ve köksüz insanların fıtratlarında yatan sanatkârı keşfetmesi, sanat üretmesi doğrusu beklenemezdi.

Yine çok zaman siyasilerin gizli yönlendirmesiyle türlü tekke ve zaviyelere devam ettirilen halk, oralarda iradelerini kendileri gibi bir beşere teslim edip mürid olmaktaydılar, iradesini bile başkasına havale eden insandan özgür ve özgün sanatkâr çıkması düşünülebilir mi? Sanat, kendisi olabilen insanın eseridir. Benliğini yokedenin elbette sanatı da gelişmez.

Oysa Rab'bimiz sani-i hakikidir. Yaratıkları arasında cüz'i irade ve sanat yetisi bahşettiği yalnız insandır. Arı, örümcek, melek ve şeytan ancak içgüdülerle, emirle işlevlerini yerine getiren yaratıklardır. Memur olduklarının dışına çıkamazlar. Oysa insan çift yönlüdür. Yapar, bozar yine yapar. İşler, vazgeçer yine işler, insanlar bir modelden hareketle, deyim yerindeyse, yaratır. Yoktan varetmek anlamında değil elbet. Bu yaratma ille bir model gerektiren yaratmadır. Özgünlüğü, kendine özgülüğü, modelin yorumunda ortaya çıkar. İnsan, yaptığını, işlediğini, sanatını izah eder. Anlamak, inanmak ve ifade etmek yaratıklar arasında insana mahsustur.

İslâm dünyasında yüzyıllarca süren saltanat kökenli siyasi atmosfer, yöneticilerin zulmü ve yanlışlığı sonucu, maalesef, İslâm'ı hem kendi halklarına hem de dışarıya karşı yasakçı bir din olarak yansıtmıştır. Sanatın, özgün üretimin, yaratıcılığın en büyük düşmanıysa yasakçılıktır. Mesela sanat alanındaki yasaklamalar resim, müzik yasağı için ciddi hiçbir delil yoktur. Bu konularda Kur'an'dan yasakçı bir üslubu kimse çıkaramaz. Geriye bazı hadis iddiaları kalmaktadır. Hadis alanı ise İslâm dünyasının en netameli alanıdır. Hilâfetin kureyşlilere ait olduğunu bildireninden, Resulullahtan otuz yıl sonra çıkacak bağy yöneticiyi işaret edene, oradan birçok tasavvufi iddiaya kaynaklık eden hadis-i kudsi başlıklı ifadelere kadar, tümü izaha, anlamaya, yeniden düşünmeye muhtaç dolu bir literatür sözkonusudur.

Meselâ Akit Gazetesi'nde şair arkadaşımız Müştehir Karakaya ile bir söyleşi yayınlandı. Müştehir arkadaşımız "Kâinat bir aşkın tezahürüdür" diyordu. Bunu da uydurmalığı sıhhatinden daha meşhur bir hadis iddiasına dayandırıyordu: "Levlâke..."

Yanımızda/yakınımızda bulunan bir genç şair arkadaşımızın bile, bu ifadelerin uydurma olduğunu bugünden sonraya hiç işitmemiş gibi, poetikasını oluşturmada delil olarak kullanmasını, nasıl açıklayacağız? Çünkü kimsenin başka bir kaynağı yok. İnsanlar sanatı şiiri konuşurken birinci elden kaynağa bakma ihtiyacı duymuyorlar her nedense.

Oradan ürkütülmüşler sanki, korkuyorlar. Ya orada sanatın önünü tıkayan ifadelere rastlarsak diye endişe ediyorlar belki de. Böylece uydurmalara sığınmak daha tehlikesiz gözüküyor. Tabii biraz da ucuz ve kolay bir yol bu. Ayrıca otoriteyi ellerinde bulun- duranlar insanları birinci el kaynaktan olabildiğince soğutmuş, uzaklaştırmışlar. Bunun yerine tekke ve zaviyelere kapatılan halk yıllarca oralarda "sen olmasan kâinatı yaratmazdım" türünden uydurmalarla avutuldular. Resulün yüzünün suyu hürmetine yaratılmış bir kâinat imajı tasavvufun temel teoremlerinden birisi olmuştur yıllarca.

Oysa asıl yasakçı bizce tekke ve zaviyelerdi. Zira oraları da yönetenler kendilerine caiz gördükleri hayatı müridlerinden her zaman esirgemişlerdir. Müridlerini tek başlarına düşünme zahmetinden bile kurtarmış, onların yerine kendileri düşünmüşlerdir. Böylece oralarda müslüman insanlar kimliksizleşmiş, kişiliksizleşmiş, renksizleşmiş, TEKTİPLEŞMİŞ-LERDİR. İnsanî hasletleri elinden alınmış, giderek gerizekâlılığa terkedilmiş, taklidçi bir halktan sanatkâr nasıl çıksın?

Din (İslâm) bir asabiyet değil bir basirettir. İslâm beşeri dinlerin mensuplarının algıladıkları gibi bir asabiyet değildi ama öyle görmek isteyenler çoktu. Biraz da kimi mensuplarının tutumu İslâm'ı dışa karşı dogmatik bir yapı gibi sunuyordu. Bir asabiyetin özgün üretimi ve sanatı elbet gelişmez. Yaratıcılık, düşünmenin havale edildiği yerde gelişir mi? Siyasal iktidarların, saltanat yanlılarının da işine geliyordu bu sonuç. Siyasal iktidarlar mürid, derviş, mecnun, meczub gibi tipleri daima özgür sanatkârlara tercih etmişlerdir. İtaat, her halükârda itaatti onların istedikleri. Oysa sanatkâr içinin, kalbinin, fıtratının sesini dinleyendir. Dışarıdan geleni ölçüp biçen, ona göre davranandır. Özgürlüğünü, benliğini, kimliğini ucuz bedellerle satmaz. Onları en azından kendisi gibi bir beşere bağlamaz.

Bütün insanlar potansiyel akıllı oldukları gibi, potansiyel sanat yetisine sahiptirler. O, bizim hayatımızda, fıtratımızda, Rab'bimizin ruhundan üflemesi sonucu cevher olarak mevcuttur. Hepimiz onu keşfetmeliyiz İnce zekâsı, derin anlayışı, kapsamlı yorumuyla Resulullah'ın tüm hayatı yüce bir sanatkârın hayatıdır. O'nun hayatının ayrıntılarından estetik, incelik, zarafet, nezaket, yerli yerindelik, vakar, şaheser bir üslup bize modellik etmektedir. Onu görelim. Anlayalım. O Allah'tan getirdiklerini iletirken elbet kendiliğinden birşey katmadı onlara. Çıkarmadı da. İhanet etmedi. Aynen iletti. Bizleri de şahit tuttu. Yine O yaşarken bize model oldu. Haydi herkes o modelden hareketle kim-liğini bulsun. Kişiliğini geliştirsin. Benliğini kemâle doğru yöneltsin. Sanatı sanatkarlığa çağrı algılayacağımıza göre, sanatın, hayatı incelten, kemâle doğru yönelten soluğuna kulak vermeliyiz.

*düş çınarı kasım 1997, iktibas sayı: 237

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...