|

NEYİ KAYBETTİĞİNİ HATIRLA
*
Nihat DAĞLI
Yaşadığı yerde hep 'güzel'
kalan insanlar, zamanla, isimlerinden çok 'güzellikleriyle' anılırlar.
Biyolojinin çok ötesinde olan güzellikleriyle insana ve hayata
yöneldiklerindendir ki, arkalarında, daha çok gönül ve zihinlerde
ışıltılı bir iz bırakırlar. Bakışlarının, ellerinin, dahası kalplerinin
değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar. Güzeldirler; güzelce yaşar ve
güzelce kılarlar.
Güzel görünmek gibi bir dertleri de yoktur; güzel görünmeye çalışmanın
profesyonelce bir şey olduğunu düşünüp, bundan fellik fellik kaçınırlar.
Hayatın oynanacak değil, yaşanacak bir şey olduğuna inanırlar. Başka
türlü olmak ellerinde değil; kalplerinde ne yaşanıyorsa, bakışlarından
ve ellerinden o dökülür. Ayak bastıkları toprağı, sokaktaki kediyi,
kanadı kırık kuşu, topal leyleği, aç köpeği, kalbi kırık yetimi, düşmüş
insanı 'kardeşi' görür, acılarını acısı bilir, onlarsız bir huzurun
huzur olamayacağını düşünürler. Kalplerinde ve sofralarında başkasına
yer ayırırlar. Başkasına kapanma içinde oburlaşan bencilliği; insana,
kalbe, iyiliğe ve güzelliğe düşman bir şey gibi görürler. Kendilerinden
vazgeçtikçe kendileri olurlar.
Ama gelin görün ki, şimdilerde 'güzel insanlar atlarına binip'
gitmişler. Nazım Hikmet şiirinde öyle diyordu:
'Güzel insanlar atlarına binip gittiler.'
Bu iç yakıcı bir deyiş, 'güzel insan' yoksulu bir zamandan geçen veya
buna yakın düşen döneme karşılık gelen bir tespittir. Ve bugün için de
söylenebilecek bir şeydir. Bizi, dolayısıyla yaşadığımız hayatı
güzelleştiren ‘vasıf’ların arkalara düştüğünü, öne çıkan başka türlü
'değer’lerin olduğunu gösteren bir şey... Şimdi bu güzel insanlar, niçin
ve nasıl atlarına binip gittiler? 'Güzel'in diline yabancılaşarak
çirkinleşen insanların arasında bir 'yabancı' oluvermek, taşınmaz bir
hal alınca mı?
Güzel adamı atına bindiren şey, herkesin delirdiği bir yerde hâlâ selim
akla sahip olmak durumu mudur? Güzel bir şey niçin yitirilir bilmiyorum,
insanlar niçin güzel bir şeye dört elle sarılmaz?
Bu sorulara kendimce bulduğum cevap şudur: Güzeli taşımak zordur!
'Güzel' kalmak gerçekten zordur; bedel ister. O esaslı şey olabilmek
için çok şeyden vazgeçmek gerekiyor. Evet her kazanç, bir çok kaybın
göze alınmasıyla mümkün oluyor.
Bizleri güzelleştiren değerlerin hayatımızdan düşüşü, bazı kazançlar
adına görmezden gelinmiş veya üzerinde çok fazla düşünülmemiştir.
Atlarına binip giden güzel adamlarla birlikte hayatımızdan çekilen bu
değerler, yine de 'geçmiş zaman sesleri' gibi, arada bir kuytularda
çınlar. Yüzü 'geçmiş'e dönük değer bilir 'eski zaman insanları'nın
konuşmalarında çınlayan bu kayıplara baktığımızda, kaybettiklerimizin az
şey olmadığını görürüz. Ve bunu fark ettiğimizde, ellerimiz öylece
aşağılara düşer.
Nasıl bir kayıptan bahsettiğimi, bilmem anlatabiliyor muyum? Profesör
Saffet Solak, bir konuşmasında şöyle bir anısını paylaşmıştı:
"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev
yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve
misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam
yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol
yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,
ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.
Saatler epey ilerliyor, yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan
hacıanneye sıkılarak, 'Anneciğim, sizin burada kaçta yatılıyor?' dedim.
Hacıanne, 'Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu
bekliyoruz.' dedi. Merak ettim, tekrar sordum: 'Trenden sizin bir
yakınınız mı inecek?' Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: 'Hayır
evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir
yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte,
yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların
yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz."
Uzaklarda, karanlığın kuytularında bir yerde, oraların yabancısı birine
'ışığı yanan ev' olmak, ne muhteşem bir şeydir. Karanlığı, yabancılığı,
üşümüşlüğü çözüveren sıcak bir yuva; gidebileceği bir yeri olmayana
çalacak bir kapı; yorgun bir bedene serilmiş bir yatak; aç bir mideye
hazırlanmış bir sofra olmak ne iyileştirici bir durumdur. Yolcuya,
yabancıya, düşküne, kimsesize, yetime, kırık kalplere yer açmak; 'hiçbir
yer' olan bir ara durakta onlara 'bir yer' olmak, yersiz ve yurtsuz
kaldıkları için hiçbir yere gidemeyenlerin yanı başında,
yaslanabilecekleri bir duvar gibi durmak ne çok makbuldür. Üşümüş bir
kediyi evin içine almak; aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakmak;
kanadı kırık bir kuşun yarasına inceden bir merhem sürmek; hayatın
dokunup geçerken acıttığı bir insan kalbinde, esastan bir sabır
estirmek, hayatı yaşanılır kılan ne diri bir güzelliktir.
Konya ovasında, son trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan ev'ler
yerinde hâlâ duruyor mudur acaba? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün
yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir
kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar
sahi şimdi neredeler?
Atlarına binip giden güzel adamları olan bir medeniyetin sonrasında
yaşıyoruz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran
yoksullarız. Kalabalıkların ortasında, kocaman bir 'yalnızlık'la hemhal
'ya-bancı'lar gibiyiz. Akra-balarımızın, dostlarımızın, dahası insan
kardeş-lerimizin uzağında yalnız başına yaşlanıp ölüyoruz. Psikiyatrist
ve şair Kemal Sayar, Özgürlüğün Başdönmesi kitabında, düşmüşlüğümüzü
anlatan ne ilginç bir anekdot aktarıyordu: "Bursa'da yaşayan bir
arkadaşıma Bayburtlu hemşehrisi ziyarete gelmiş, evlerinin önündeki
sokakta yürürlerken konuk kişi bir camiden selâ verildiğini duymuş ve
arkadaşıma kimin öldüğünü sormuş. Arkadaşım bilmediğini söyleyince,
Bayburtlu misafir çok şaşırmış. Şaşkınlığı, ev sahibinin tanımadığı bir
kişinin cenaze namazına gitmek istememesi karşısında daha da büyümüş."
'Öz'den bağımsız soru ve ihtiyaçların kurduğu karmaşada, dört nala koşan
atların sürüklediği bir arabada uçuruma giderken, aklımıza ne kendimiz
ne de yitiklerimiz geliyor. Güzel adamlara uzaklığımızda, gün gün bizi
kemiren yoksullukta, çocuksu oyun ve uğraşlarımızda boğuluyoruz.
Kalbimizi giydirerek nefessiz bırakmış, 'can'ımızı soluksuz 'canan'ların
arkasında koşturarak yormuşuz. Hayat üzerindeki giysileri geçip
kalbimize ulaşamıyor, yorgun düşmüş 'can'ımıza bir şey ifade edemiyor.
Neyi kaybettiğimizi hatırlamadan yeniden yola koyamayız. İsmet Özel,
'Neyi kaybettiğini hatırla!' diyordu. Zira hatırlamamak, kişiyi;
kimliğinden, yürüdüğü ve geldiği yeri kuran 'tarih'ten yoksun bırakır.
Kişisel tarihin çöktüğü yerde, kişi de kalmaz. Hafıza kaybını yaşayan
hasta için dün, bugün, etrafta dönen çok şey, yani hayat
anlamsızlaşıyorsa, neyi kaybettiğini hatırlamayan biri için de bu
böyledir. 'Tarih'siz kalmışsanız, yanı 'dün'ünüz yoksa, 'yarın'sız
kalmış sayılırsınız. 'Dün'süzlüğün ve 'yarın'sızlığın orta
yerindeyseniz, 'bugün' diye bir şeyiniz de kalmamış demektir.
*ayvakti, kasım 2004
|