Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


İNCİLER NEDEN HAPİSTİR *

Fatma SERENLİ
 

Yeşile doymuş, tüylü yapraklarının arasındaki mor kadifenin sonsuzluğuna çok uzun bir süre hasret kalacağım. Güzel menekşem, gönüldeşim benim. Mahzun olduğumda kim benimle mahzunlaşacak, güldüğümde kim gülecek? Ellemeye kıyamam, öpemem seni. Gözümün yaşı değer, yapraklarını tuzum acıtır. Ben dönene kadar penceremin tek ışığı ikindi güneşime emanetsin. Söz ver bana! Rutubetli duvarlar ve sert ranzalar sağ gönderirse beni güneşin tel tel süzüldüğü zamanda buluşalım.

Taze, sıcak acısını elleriyle böğrüne bastırsa da dindiremezdi. Odasını terk etmeden önce, aynada aksiyle göz göze geldi. Kendi gözlerinde kendi derinliğine baktı. Müsterih bir gönülle: "Sen doğrusunu yaptın." dedi.

Annesiyle vedalaşıyordu. İhtiyar ve yorgun anne-siyle... Ailenin beşinci ve en küçük kızıydı. Annesinin gençliğini hiç görmemişti. Belki de bu yüzden, kardeşlerinden daha çok annesini sever ve acırdı. O bir yaramaz, o bir inatçı, o bir söz dinlemezdi ailesinin gözünde. Olan olmuştu işte. "laf dinlemez, halden anlamazsan..." diyordu bütün gözler ona. Sadece annesi karşılıksız, hesapsız bir sabır diliyordu yüreğinden onun için. Bakışları hasta bebeğine acır, onu sever gibiydi. Merhametli ve dualı...

"Bir köy kızıyım ben" derdi. İlçede ortaokula başladığı yıllarda bundan utanmıştı, ama daha sonraları düşünceleri yeni ufuklar gördükçe bununla üzülmekten çok sevinç ve gurur duymaya başlamıştı. Hatta daha da ileri gitmiş, radikal bir öz bilince sahip olduğunu "Ben bir köylünün kızıyım..." diyerek anlatmaya başlamıştı. Bu cümleyi bitirmez, yazıyorsa üç nokta koyar, konuşuyorsa 'Anlatacaklarım daha çok' suskunluğunu takınırdı.
İlkokuldayken giyim kuşam derdini ablalarının düğünlere giderken yaşadığına şahit olmuştu. O da aslında tatlı bir heyecan ve sevinç duyardı ama çarçabuk geçerdi. Kendisinin yaşadığı ise bundan çok daha farklı bir şeydi. Her sabah okul yolunda başını çoğunluğun yaptığı gibi açmalı mıydı? Yoksa aile görgüsüyle kapamalı mıydı? Orta okul ve lise yılları bu ikilem arasında kâh öyle kah böyle gelip geçti.

Üniversiteye girmesi hiç sorun olmamıştı. Ama okumak bir çile olacaktı onun için, bunu bilmiyordu. Zeki bir kızdı. Kayıt olmak için gittiği ilk gün gördü. Mahşer yeryüzüne inmiş. Gençler saf ve bölükler halinde. Her şey görünmeyen bir elle ayarlanmış gibi. Evvela giyimine göre sonra ailesinin gelir düzeyine göre kendisine bir saf bulmakta hiç zorlanmadı.

Hem okulu, hem hayatı, hem kitapları okudu. Oku-dukça safına, yaklaştı. Okudukça 'saf'laştı, okudukça safını aştı. Son senesini okurken safsız olmasına rağmen safçı ilan edildi. İri, kalın, kıllı ve kirli parmaklar direkt başını işaret etti. "Kafanın içini ört dışını aç".

Ben bir köylünün kızı, anamın kuzusuyum. Bozkırın sıcağında kavruldum, kışından sıyrıldım. Yaylada sıçrayan ceylanlarla koştum, süzülen kartallarla uçtum. Maviliğim ummanı aşmıştır. Üzülmüyorum. Ne olursa olsun, evrenimde sönen bir yıldızın ardında başka bir yıldız her zaman olacaktır.

"Yok sayılmışların içinde de var olunur." dedi bir yerde. Anlattı derdini. Başını örttüğü için, bir günde on yıllık emeğinin katledilişini... Bu toprağa bastığı için, asfaltta da hakkını arayıp yürüdüğünü... Bilemedi. Meğer var sayılanların hadlerini aşmışmış.

Bir mahkemenin kararı evine tebliğ edilince, babası açmış ilk önce mektubu, okudukça kızıllaşmış gözünün akı. Ağlamak yok. Babalık gururuyla damıtıp, yutmuş gözyaşlarını.

Ağabeyleri üzüntülerini öfkeyle bastırmayı öğren-mişlerdi. Öfkeyi kadına yansıtmayı da... Her zaman için evde bacakları kırılacak bir kadın cinsi ve o cinsin işlediği bir kabahat muhakkak olurdu. "Neden evinde oturmadın da gittin oralarda zulme uğradın kız!" İçleri rahattı ama. Bu sefer kabahat tamamen onun. İnci! Suçlusun!

Gasptan çok, cinayetten az bir hüküm sırtındaki... Mahkûmiyete giden her adımında güneşi seyretti, yeşile baktı, temiz havayı teneffüs etti. İnsanoğlunun kadim ve vefalı dostu doğadan ayrılmak anadan ayrılmaktan da zormuş. Belediye parkının zakkumları, ne kadar masum, meğer ne kadar da mahzunmuşlar.

Ey benim mahpushaneye gittiğimden habersiz insan yığını! Döviz bürosunun önündeki istif! Caddenin karşısında çöp toplayan zavallı evsiz kadın, topuklarıyla caddeyi delen rüküş hanım, her sabah kafasına jöle yediren şık bey, ehli merkep sanılıp sırtına çanta dolusu kitap taşıtılan garip öğrenci, çığlık atarak caddeyi arşınlayan motosikletli genç, uzun adımlarla yürüyen iri yapılı siyah paltolu adam, çocuklarını aralarına alarak mutluluk tablosu sergileyen sevgili tasasız çekirdek aile...

Arabaların altında ezilmemek için oraya buraya koşan masum sokak köpeği, siz dahi özgür olamadınız. Yalnızca kuşlar terki diyar eyleyebilmişler. Ve bulutlar, gökdelenlerin arasından sürekli kaçıyorlar.

Peki, kim soracak yüreğine, acıtan o soruyu; Neden inciler hapistir?

*yolcu, sayı: otuzikibinbeş

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...