|

İNCİLER NEDEN HAPİSTİR *
Fatma SERENLİ
Yeşile doymuş, tüylü
yapraklarının arasındaki mor kadifenin sonsuzluğuna çok uzun bir süre
hasret kalacağım. Güzel menekşem, gönüldeşim benim. Mahzun olduğumda kim
benimle mahzunlaşacak, güldüğümde kim gülecek? Ellemeye kıyamam, öpemem
seni. Gözümün yaşı değer, yapraklarını tuzum acıtır. Ben dönene kadar
penceremin tek ışığı ikindi güneşime emanetsin. Söz ver bana! Rutubetli
duvarlar ve sert ranzalar sağ gönderirse beni güneşin tel tel süzüldüğü
zamanda buluşalım.
Taze, sıcak acısını elleriyle böğrüne bastırsa da dindiremezdi. Odasını
terk etmeden önce, aynada aksiyle göz göze geldi. Kendi gözlerinde kendi
derinliğine baktı. Müsterih bir gönülle: "Sen doğrusunu yaptın." dedi.
Annesiyle vedalaşıyordu. İhtiyar ve yorgun anne-siyle... Ailenin beşinci
ve en küçük kızıydı. Annesinin gençliğini hiç görmemişti. Belki de bu
yüzden, kardeşlerinden daha çok annesini sever ve acırdı. O bir yaramaz,
o bir inatçı, o bir söz dinlemezdi ailesinin gözünde. Olan olmuştu işte.
"laf dinlemez, halden anlamazsan..." diyordu bütün gözler ona. Sadece
annesi karşılıksız, hesapsız bir sabır diliyordu yüreğinden onun için.
Bakışları hasta bebeğine acır, onu sever gibiydi. Merhametli ve dualı...
"Bir köy kızıyım ben" derdi. İlçede ortaokula başladığı yıllarda bundan
utanmıştı, ama daha sonraları düşünceleri yeni ufuklar gördükçe bununla
üzülmekten çok sevinç ve gurur duymaya başlamıştı. Hatta daha da ileri
gitmiş, radikal bir öz bilince sahip olduğunu "Ben bir köylünün
kızıyım..." diyerek anlatmaya başlamıştı. Bu cümleyi bitirmez, yazıyorsa
üç nokta koyar, konuşuyorsa 'Anlatacaklarım daha çok' suskunluğunu
takınırdı.
İlkokuldayken giyim kuşam derdini ablalarının düğünlere giderken
yaşadığına şahit olmuştu. O da aslında tatlı bir heyecan ve sevinç
duyardı ama çarçabuk geçerdi. Kendisinin yaşadığı ise bundan çok daha
farklı bir şeydi. Her sabah okul yolunda başını çoğunluğun yaptığı gibi
açmalı mıydı? Yoksa aile görgüsüyle kapamalı mıydı? Orta okul ve lise
yılları bu ikilem arasında kâh öyle kah böyle gelip geçti.
Üniversiteye girmesi hiç sorun olmamıştı. Ama okumak bir çile olacaktı
onun için, bunu bilmiyordu. Zeki bir kızdı. Kayıt olmak için gittiği ilk
gün gördü. Mahşer yeryüzüne inmiş. Gençler saf ve bölükler halinde. Her
şey görünmeyen bir elle ayarlanmış gibi. Evvela giyimine göre sonra
ailesinin gelir düzeyine göre kendisine bir saf bulmakta hiç zorlanmadı.
Hem okulu, hem hayatı, hem kitapları okudu. Oku-dukça safına, yaklaştı.
Okudukça 'saf'laştı, okudukça safını aştı. Son senesini okurken safsız
olmasına rağmen safçı ilan edildi. İri, kalın, kıllı ve kirli parmaklar
direkt başını işaret etti. "Kafanın içini ört dışını aç".
Ben bir köylünün kızı, anamın kuzusuyum. Bozkırın sıcağında kavruldum,
kışından sıyrıldım. Yaylada sıçrayan ceylanlarla koştum, süzülen
kartallarla uçtum. Maviliğim ummanı aşmıştır. Üzülmüyorum. Ne olursa
olsun, evrenimde sönen bir yıldızın ardında başka bir yıldız her zaman
olacaktır.
"Yok sayılmışların içinde de var olunur." dedi bir yerde. Anlattı
derdini. Başını örttüğü için, bir günde on yıllık emeğinin
katledilişini... Bu toprağa bastığı için, asfaltta da hakkını arayıp
yürüdüğünü... Bilemedi. Meğer var sayılanların hadlerini aşmışmış.
Bir mahkemenin kararı evine tebliğ edilince, babası açmış ilk önce
mektubu, okudukça kızıllaşmış gözünün akı. Ağlamak yok. Babalık
gururuyla damıtıp, yutmuş gözyaşlarını.
Ağabeyleri üzüntülerini öfkeyle bastırmayı öğren-mişlerdi. Öfkeyi kadına
yansıtmayı da... Her zaman için evde bacakları kırılacak bir kadın cinsi
ve o cinsin işlediği bir kabahat muhakkak olurdu. "Neden evinde
oturmadın da gittin oralarda zulme uğradın kız!" İçleri rahattı ama. Bu
sefer kabahat tamamen onun. İnci! Suçlusun!
Gasptan çok, cinayetten az bir hüküm sırtındaki... Mahkûmiyete giden her
adımında güneşi seyretti, yeşile baktı, temiz havayı teneffüs etti.
İnsanoğlunun kadim ve vefalı dostu doğadan ayrılmak anadan ayrılmaktan
da zormuş. Belediye parkının zakkumları, ne kadar masum, meğer ne kadar
da mahzunmuşlar.
Ey benim mahpushaneye gittiğimden habersiz insan yığını! Döviz bürosunun
önündeki istif! Caddenin karşısında çöp toplayan zavallı evsiz kadın,
topuklarıyla caddeyi delen rüküş hanım, her sabah kafasına jöle yediren
şık bey, ehli merkep sanılıp sırtına çanta dolusu kitap taşıtılan garip
öğrenci, çığlık atarak caddeyi arşınlayan motosikletli genç, uzun
adımlarla yürüyen iri yapılı siyah paltolu adam, çocuklarını aralarına
alarak mutluluk tablosu sergileyen sevgili tasasız çekirdek aile...
Arabaların altında ezilmemek için oraya buraya koşan masum sokak köpeği,
siz dahi özgür olamadınız. Yalnızca kuşlar terki diyar eyleyebilmişler.
Ve bulutlar, gökdelenlerin arasından sürekli kaçıyorlar.
Peki, kim soracak yüreğine, acıtan o soruyu; Neden inciler hapistir?
*yolcu, sayı: otuzikibinbeş |