Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


SON SİYASİ GELİŞMELER

Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in açıklamalarının ardından, AKP hükümetinin ‘gözden çıkarılabileceği’ne ilişkin yorumları nasıl değerlendirmek gerekiyor? Acaba, bu çıkışları neye yormalı? Bunlar, ‘düğmeye basıldığı’na mı delalet ediyor, yoksa, gelişmelerin ardında başka bir şeyler mi var?

Bu soruların cevabını ararken, öncelikle, AKP hükümetinin ‘misyonu’na dair bazı gözlemlerde bulunmak yararlı olacaktır. Her şeyden önce bilinmelidir ki, AKP hükümeti, Derviş’in uyguladığı IMF programının ‘siyaset ayağı’nı güçlendirmek için iktidara taşınmıştır. Aradan geçen 2.5 yıllık dönemde, bu görevini layıkıyla da yerine getirmiştir. IMF programından ciddi anlamda bir sapma olmadan geçen bu süre içinde, Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiyle ilişkileri perçinlenmiştir. Siyaset alanında da, Türkiye’nin küresel sisteme entegrasyonunu takviye edecek Avrupa Birliği sürecinde önemli bir mesafe alınmıştır. Yani, geneli itibarıyla bakıldığında, AKP’nin bu dönemde misyonunu yerine getirdiği söylenebilir.

Peki, bu vasatta, AKP hükümetinin gözden çıkarılabileceğine dair söylentilerin nedeni ne olabilir? Burada bazı ihtimallerden bahsedilebilir. İlki, özellikle 3 Ekim randevusu öncesinde, statülerinden taviz vermek zorunda kalabileceğini hesab eden kesimlerin hükümete bir takım sinyaller göndermesi olabilir. Nitekim Özkök ve Bumin’in açıklamalarını bu şekilde yorumlamak mümkündür. İkincisi ise, bir ‘hazırlık dönemi’ ile ilgili olabilir. Eğer AKP, aradan geçen süre zarfında misyonunu icra ettiyse, bu durumda, yeni arayışlara girişmenin zemini hazır demektir. Nitekim AKP’den kopmaları ve CHP içindeki yeni arayışları buna bağlamak mümkündür. Özellikle hükümet ve AKP kanadından bazı isimlerin zaman zaman sivri çıkışlarda bulunması da, bu ihtimalin doğru olması durumunda, tabana yönelik bir takım atraksiyonlarda bulunma ihtiyacından kaynaklanabilir. Gerek Erdoğan’ın gerekse Arınç’ın çıkışları, AKP’ye gönderilen sinyallelendirilebilir. Üçüncüsü ise, hükümetin, Amerika’nın Ortadoğu politikasına ayak direr bir görüntü verdiği noktasından hareketle gözden çıkarılabileceği ihtimalini dile getirenlerin görüşüdür. Suriye ve İran’a birlikte ortaya çıkmıştır. Stratejik ortaklığı bulunan iki ülke arasında zaman zaman yaşanan gerginliklerden olmadık sonuçlar çıkaranlar, bu son İsrail ziyaretiyle birlikte, öngörülerinin bir kez daha boş çıktığını görmüşlerdir.

Bu noktada şu tespiti yapmayı yararlı görüyoruz: mevcut şartlar altında, AKP’nin bir alternatifi olmadığı söylenebilir. Bu nedenle, kısa vadede, halihazırdaki dengeleri bozacak bir girişimin şansı olmadığını söylemek mümkündür. Olanbiteni ve yapılan kimi sert açıklamaları, farklı tandansları olan kesimlerin birbirlerine mesaj göndermesi şeklinde yorumlamak daha doğru görünmektedir. Ancak önümüzdeki dönümde, yeni arayışların olacağı ve bunların hız kazanacağını söylemek de mümkündür. Zira alttan alta da olsa, kimi mahfillerde ‘erken seçim’ lafının dillendirildiği gözlemlenmektedir. Bu seslerin tonajına bakıldığında, kısa vadede bir erken seçim yapılmasının zor olduğu söylenebilir. Özellikle de bu yıl içinde bir baskın seçim yapılması ihtimali zayıf görünmektedir. Hükümetin öncelikle kendi içinde bir değişikliğe gitmeyi tercih edeceği ve yaz aylarının sonunda AB sürecini hızlandırarak taban desteğini artırmayı hesab edeceği düşünülebilir. Bu şartlar altında, kendini zorlayacak ciddi bir etken ortaya çıkmadıkça, hükümetin bir ‘baskın seçim’i tercih etmesi zor görünmektedir. Her ne kadar kabine değişikliğinin gecikmesini bir baskın seçimin işareti olarak görenler varsa da, bu yorum için henüz vakit erkendir.

Avrupa Birliği ile yapılacak müzakerelerde, pozisyonlarını kaybetme riski bulunan grupların da kimi çıkışlar yapma ihtiyacı hissedecekleri kuşkusuzdur. Şu an itiraz sesleri düşükyoğunluklu çıkan bu askersivil bürokrat kesimin, özellikle yaz aylarının sonlarına doğru, daha gür edayla tepkilerini dillendireceklerini beklemek gerekir. Fakat bundan, bu kesimlerin AB sürecini bütünüyle baltalamaya çalışacakları neticesini çıkarmak doğru değildir. Bu kesimler, bu süreçten istifade edecekleri noktalarda, Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı çıkmamaktadırlar. Çünkü bu durumda, kaybedecekleri daha fazla şeyler olacaktır. Bunların bütün yapmak istedikleri, statülerini mümkün olduğunca fazla koruyabilmektir. Elbette bu bile, bu kesimlerin seslerinin çok yüksek çıkmasına yetmektedir. Ama bu iki konuyu birbirine karıştırmamak da çok önemlidir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...