|

SON SİYASİ GELİŞMELER
Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök ve
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in açıklamalarının ardından, AKP
hükümetinin ‘gözden çıkarılabileceği’ne ilişkin yorumları nasıl
değerlendirmek gerekiyor? Acaba, bu çıkışları neye yormalı? Bunlar,
‘düğmeye basıldığı’na mı delalet ediyor, yoksa, gelişmelerin ardında
başka bir şeyler mi var?
Bu soruların cevabını ararken, öncelikle, AKP hükümetinin ‘misyonu’na
dair bazı gözlemlerde bulunmak yararlı olacaktır. Her şeyden önce
bilinmelidir ki, AKP hükümeti, Derviş’in uyguladığı IMF programının
‘siyaset ayağı’nı güçlendirmek için iktidara taşınmıştır. Aradan geçen
2.5 yıllık dönemde, bu görevini layıkıyla da yerine getirmiştir. IMF
programından ciddi anlamda bir sapma olmadan geçen bu süre içinde,
Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiyle ilişkileri perçinlenmiştir.
Siyaset alanında da, Türkiye’nin küresel sisteme entegrasyonunu takviye
edecek Avrupa Birliği sürecinde önemli bir mesafe alınmıştır. Yani,
geneli itibarıyla bakıldığında, AKP’nin bu dönemde misyonunu yerine
getirdiği söylenebilir.
Peki, bu vasatta, AKP hükümetinin gözden çıkarılabileceğine dair
söylentilerin nedeni ne olabilir? Burada bazı ihtimallerden
bahsedilebilir. İlki, özellikle 3 Ekim randevusu öncesinde,
statülerinden taviz vermek zorunda kalabileceğini hesab eden kesimlerin
hükümete bir takım sinyaller göndermesi olabilir. Nitekim Özkök ve
Bumin’in açıklamalarını bu şekilde yorumlamak mümkündür. İkincisi ise,
bir ‘hazırlık dönemi’ ile ilgili olabilir. Eğer AKP, aradan geçen süre
zarfında misyonunu icra ettiyse, bu durumda, yeni arayışlara girişmenin
zemini hazır demektir. Nitekim AKP’den kopmaları ve CHP içindeki yeni
arayışları buna bağlamak mümkündür. Özellikle hükümet ve AKP kanadından
bazı isimlerin zaman zaman sivri çıkışlarda bulunması da, bu ihtimalin
doğru olması durumunda, tabana yönelik bir takım atraksiyonlarda bulunma
ihtiyacından kaynaklanabilir. Gerek Erdoğan’ın gerekse Arınç’ın
çıkışları, AKP’ye gönderilen sinyallelendirilebilir. Üçüncüsü ise,
hükümetin, Amerika’nın Ortadoğu politikasına ayak direr bir görüntü
verdiği noktasından hareketle gözden çıkarılabileceği ihtimalini dile
getirenlerin görüşüdür. Suriye ve İran’a birlikte ortaya çıkmıştır.
Stratejik ortaklığı bulunan iki ülke arasında zaman zaman yaşanan
gerginliklerden olmadık sonuçlar çıkaranlar, bu son İsrail ziyaretiyle
birlikte, öngörülerinin bir kez daha boş çıktığını görmüşlerdir.
Bu noktada şu tespiti yapmayı yararlı görüyoruz: mevcut şartlar altında,
AKP’nin bir alternatifi olmadığı söylenebilir. Bu nedenle, kısa vadede,
halihazırdaki dengeleri bozacak bir girişimin şansı olmadığını söylemek
mümkündür. Olanbiteni ve yapılan kimi sert açıklamaları, farklı
tandansları olan kesimlerin birbirlerine mesaj göndermesi şeklinde
yorumlamak daha doğru görünmektedir. Ancak önümüzdeki dönümde, yeni
arayışların olacağı ve bunların hız kazanacağını söylemek de mümkündür.
Zira alttan alta da olsa, kimi mahfillerde ‘erken seçim’ lafının
dillendirildiği gözlemlenmektedir. Bu seslerin tonajına bakıldığında,
kısa vadede bir erken seçim yapılmasının zor olduğu söylenebilir.
Özellikle de bu yıl içinde bir baskın seçim yapılması ihtimali zayıf
görünmektedir. Hükümetin öncelikle kendi içinde bir değişikliğe gitmeyi
tercih edeceği ve yaz aylarının sonunda AB sürecini hızlandırarak taban
desteğini artırmayı hesab edeceği düşünülebilir. Bu şartlar altında,
kendini zorlayacak ciddi bir etken ortaya çıkmadıkça, hükümetin bir
‘baskın seçim’i tercih etmesi zor görünmektedir. Her ne kadar kabine
değişikliğinin gecikmesini bir baskın seçimin işareti olarak görenler
varsa da, bu yorum için henüz vakit erkendir.
Avrupa Birliği ile yapılacak müzakerelerde, pozisyonlarını kaybetme
riski bulunan grupların da kimi çıkışlar yapma ihtiyacı hissedecekleri
kuşkusuzdur. Şu an itiraz sesleri düşükyoğunluklu çıkan bu askersivil
bürokrat kesimin, özellikle yaz aylarının sonlarına doğru, daha gür
edayla tepkilerini dillendireceklerini beklemek gerekir. Fakat bundan,
bu kesimlerin AB sürecini bütünüyle baltalamaya çalışacakları neticesini
çıkarmak doğru değildir. Bu kesimler, bu süreçten istifade edecekleri
noktalarda, Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı çıkmamaktadırlar. Çünkü bu
durumda, kaybedecekleri daha fazla şeyler olacaktır. Bunların bütün
yapmak istedikleri, statülerini mümkün olduğunca fazla koruyabilmektir.
Elbette bu bile, bu kesimlerin seslerinin çok yüksek çıkmasına
yetmektedir. Ama bu iki konuyu birbirine karıştırmamak da çok önemlidir.
|