|

ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI
Her yıl Nisan ayında kamuoyunun gündemini meşgul eden
sözde Ermeni soykırımı meselesi, bu yıl da tartışmaların merkezinde yer
almayı sürdürdü. Ancak bu kez, kampanyanın Türkiye ayağında Ermeni
tarafının daha aktif olduğu gözlemlenmektedir. Bunun temel nedeni, AKP
hükümetinin AB politikasıyla da uyumlu olarak yürüttüğü ‘ılımlı’
tavırdır. Baykal ve Erdoğan’ın soykırım iddialarını araştıracak bir
ortak komisyon kurulması yönünde yaptığı çağrı, bu konuda dışarıdan
gelen baskıları göğüslemek için yapılmış görünmektedir. Ancak bu tavır,
sonuç itibarıyla, devletin resmi politikasından bir ölçü
de de farklıdır. Resmi ideolojinin rijit tavrını yumuşatmayı amaçlayan
bu yeni çıkışın sonuç vermesi ise kısa vadede mümkün görünmemektedir.
Zira her şeyden önce ‘Ermeni Meselesi’, Ermenilerin olmaktan çok,
küresel siyasetin aktif merkezlerinin kaşıdığı bir meseledir. Bu yüzden
konuyla ilgili ‘tarihsel gerçekler’den ziyade, meseleden elde edilecek
‘siyasal fayda’ öncelenmektedir. Hal böyle olunca, konuyu sağlıklı bir
zeminde tartışmanın da pek zemini kalmamaktadır.
Konunun özüne gelince, iddia edildiği gibi, 1915 olaylarını bir
‘soykırım’ olarak nitelemek isabetli değildir. Zira ‘soykırım’ sözcüğü
BM literatürüne 1948 yılında geçmiştir. BM metnindeki ifadede “bir
halkın kısmen veya tamamen yokedilmesi amacıyla işlenmiş suçlar”
kastedilmektedir. 19151923 yılları arasındaki uygulamanın ise ‘haddi
aşan’ boyutları olduğu kuşkusuz olmakla birlikte, gerek tehcirin gerekse
tehcir öncesi ve sonrasında meydana gelen olayların ‘soykırım’ olarak
nitelendirilmesi doğru değildir. Burada altı çizilmesi gereken nokta,
Ermeniler’in tebaası oldukları bir devlete karşı bir takım faaliyetlere
giriştikleri ve Osmanlı hükümetinin de buna karşı bir tedbir
uyguladığıdır. Bu icraatın haddi aşan boyutları olmasının da nedenleri
elbette tartışılabilir ve tartışılmalıdır. Ancak uygulamanın, resmi
ideolojinin söylemiyle paralel düşerek, bütünüyle meşrulaştırılması da
söz konusu olmamalıdır. Malum olduğu üzere, o dönemde İttihat ve
Terakki’nin komitacı ve yarımilliyetçi söyleminin de bu icraatta payı
vardır. Bu hususun altının çizilmesi ve işlenen hataların
sorumluluğunun, icraat sahiplerine yüklenilmesi daha doğru bir tavırdır.
Şurası da unutulmamalıdır ki, tarih boyunca hiçbir Müslüman halkın,
başka kavim ve din mensuplarına karşı iddia edildiği gibi bir ‘soykırım’
uygulamasına şahit olunmamışken, Osmanlı’nın en zayıf olduğu bir
dönemde, üstelik milliyetçi bir kadronun yönetimindeki bir devletin
icraatının faturasını bir halka veya Müslümanlara çıkarmak asla insaflı
bir yaklaşım değildir. Bilakis Müslümanlar, başka kavim veya din
mensuplarına karşı tarihin en müsamahalı uygulamasını göstermişlerdir.
Bunu bütün tarih kitapları yazmakta, başka din mensuplarının tarihçileri
dahi bunu ikrar etmektedirler. Bu yüzden ‘soykırım’ iddialarının
‘siyasi’ boyutunun önde olduğu açıktır. Bu ise, tarihsel gerçekler
noktasında hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan bir faktördür. |