Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 317 | Mayıs  2005

                   

 

 


ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI

Her yıl Nisan ayında kamuoyunun gündemini meşgul eden sözde Ermeni soykırımı meselesi, bu yıl da tartışmaların merkezinde yer almayı sürdürdü. Ancak bu kez, kampanyanın Türkiye ayağında Ermeni tarafının daha aktif olduğu gözlemlenmektedir. Bunun temel nedeni, AKP hükümetinin AB politikasıyla da uyumlu olarak yürüttüğü ‘ılımlı’ tavırdır. Baykal ve Erdoğan’ın soykırım iddialarını araştıracak bir ortak komisyon kurulması yönünde yaptığı çağrı, bu konuda dışarıdan gelen baskıları göğüslemek için yapılmış görünmektedir. Ancak bu tavır, sonuç itibarıyla, devletin resmi politikasından bir ölçü
de de farklıdır. Resmi ideolojinin rijit tavrını yumuşatmayı amaçlayan bu yeni çıkışın sonuç vermesi ise kısa vadede mümkün görünmemektedir. Zira her şeyden önce ‘Ermeni Meselesi’, Ermenilerin olmaktan çok, küresel siyasetin aktif merkezlerinin kaşıdığı bir meseledir. Bu yüzden konuyla ilgili ‘tarihsel gerçekler’den ziyade, meseleden elde edilecek ‘siyasal fayda’ öncelenmektedir. Hal böyle olunca, konuyu sağlıklı bir zeminde tartışmanın da pek zemini kalmamaktadır.

Konunun özüne gelince, iddia edildiği gibi, 1915 olaylarını bir ‘soykırım’ olarak nitelemek isabetli değildir. Zira ‘soykırım’ sözcüğü BM literatürüne 1948 yılında geçmiştir. BM metnindeki ifadede “bir halkın kısmen veya tamamen yokedilmesi amacıyla işlenmiş suçlar” kastedilmektedir. 19151923 yılları arasındaki uygulamanın ise ‘haddi aşan’ boyutları olduğu kuşkusuz olmakla birlikte, gerek tehcirin gerekse tehcir öncesi ve sonrasında meydana gelen olayların ‘soykırım’ olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Burada altı çizilmesi gereken nokta, Ermeniler’in tebaası oldukları bir devlete karşı bir takım faaliyetlere giriştikleri ve Osmanlı hükümetinin de buna karşı bir tedbir uyguladığıdır. Bu icraatın haddi aşan boyutları olmasının da nedenleri elbette tartışılabilir ve tartışılmalıdır. Ancak uygulamanın, resmi ideolojinin söylemiyle paralel düşerek, bütünüyle meşrulaştırılması da söz konusu olmamalıdır. Malum olduğu üzere, o dönemde İttihat ve Terakki’nin komitacı ve yarımilliyetçi söyleminin de bu icraatta payı vardır. Bu hususun altının çizilmesi ve işlenen hataların sorumluluğunun, icraat sahiplerine yüklenilmesi daha doğru bir tavırdır. Şurası da unutulmamalıdır ki, tarih boyunca hiçbir Müslüman halkın, başka kavim ve din mensuplarına karşı iddia edildiği gibi bir ‘soykırım’ uygulamasına şahit olunmamışken, Osmanlı’nın en zayıf olduğu bir dönemde, üstelik milliyetçi bir kadronun yönetimindeki bir devletin icraatının faturasını bir halka veya Müslümanlara çıkarmak asla insaflı bir yaklaşım değildir. Bilakis Müslümanlar, başka kavim veya din mensuplarına karşı tarihin en müsamahalı uygulamasını göstermişlerdir. Bunu bütün tarih kitapları yazmakta, başka din mensuplarının tarihçileri dahi bunu ikrar etmektedirler. Bu yüzden ‘soykırım’ iddialarının ‘siyasi’ boyutunun önde olduğu açıktır. Bu ise, tarihsel gerçekler noktasında hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan bir faktördür.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...