Giriş
Haklı, gerekçeli ve meşrû olanın dışında, bir insanın sırf çıkar
ilişkisi nedeniyle yahut da özenti gibi kişilik zaaflarıyla veya başka
nedenlerle kendi değerlerine, kendi inanç ve örflerine yabancılaşması,
hatta kendi toplumuna, kendi değer yargılarına ihanet etmesi, eşine az
rastlanır bir şey değildir. Hemen her kül-türde, bu yabancılaşma ve
ihanetin ahlakî açıdan kritiğini yapan birtakım edebî tasvirler,
hikayeler veya atasözleri bulunmaktadır; olması da gayet tabîdir.
Kitaplarla anlatılamayan çağrılar çoğu zaman bir çift sözle anlatılır.
Bu yazıda yer vereceğimiz mankurt efsanesi ve diğer iki
hikaye de işte bu türdendir. Yabancılaşma hususunda, meramımızı
anlatmaya yetmektedir.
Mankurt efsanesini dünyaya tanıtan, Kırgız yazar Cengiz
Aytmatov (1) oldu. Aytmatov, bu acıklı hikayeyi “Gün Olur Asra Bedel”
(2) adlı romanında anlatmaktadır. Mankurtlaşma hikayesi, Kazakistan’ın
Sarı-Özek bozkırının, neredeyse demiryolundan başka hiç kimsenin
tanımadığı, kuş uçmaz kervan geçmez küçük bir istasyon köyünün renkli
sîmâsı ve romanın kahramanı Yedigey’in ‘gün’ünü ‘asra bedel’ yapan
hikayelerden biridir.
Şu halde öncelikle
bu hikayeye biraz kulak vermeliyiz.
MANKURT EFSANESİ
Efsaneye göre, Kazakistan’ın uçsuz-bucaksız Sarı-Özek
bozkırının yerlisi olan Kazaklar, eski tarihlerde, onların su kuyularına
ve otlaklarına göz diken Juan-Juanlar’ın zaman zaman baskınlarına maruz
kalmaktadırlar. Baskınlarda bazen Kazaklar, bazen de Juan-Juanlar gâlip
gelmektedir. Juan-Juanlar savaşı kazandıklarında, alıp götürdükleri
esirlerin bazılarını başka kabilelere satmaktadırlar ki bunlar oldukça
şanslı sayılırlar. Çünkü hiç olmazsa, köle olarak da olsa, sağ
kalmaktadırlar. Güçlü kuvvetli esirleri ise satmamakta, akıl almaz
işkencelerle, hafızalarını kaybettirerek, adeta delirtmekte ve onları,
kendilerinin sâdık köleleri olarak en önemli işlerde
çalıştırmaktadırlar.
Juan-Juanlar’ın işkencesini dinlemek bile acı vericidir:
Önce esirin başını, bir tane bile saç bırakmamacasına tamamen tıraş
etmektedirler. Hemen o anda bir deve kesmekte, devenin derisinin en
kalın yeri olan boynundan parçalar keserek, kanlı kanlı, esirin tıraşlı
başına sımsıkı sarmaktadırlar. -Aytmatov bu deri başlığı, bugün yüzme
sporunda kafaya takılan kauçuk başlığa benzetmektedir.
Bu işkenceye maruz kalan esir bazen acılar içinde
kıvranarak ölmektedir (ki onlar da şanslı sayılmalıdır!), ölmeyenlerin
boynuna, kafasını yerlere sürtmesin diye bir boyunduruk takılmaktadır.
Bu haliyle esiri götürüp, çığlıklarının da duyulmayacağı ıssız bir yere,
elleri kolları bağlı, aç ve susuz, kızgın güneşin altında günlerce
bırakmaktadırlar. Tabi güneşte kavrulan deri kurudukça, kafayı bir
mengene gibi sıkmakta, işkence dayanılmaz hale gelmektedir. Fakat
işkenceyi asıl dayanılmaz yapan sadece bu değildir. Kafadaki saçlar bir
taraftan uzamaya çalışmaktadır. Fakat dışarıya doğru büyüyemediği için,
kafa derisinin içine doğru büyümeye çalışmaktadır. Sonunda esir, aklını
yitirmekte, hafızası iyice sıfırlanmaktadır. Adeta, içine saman
doldurulmuş bir post (korkuluk) haline gelmektedir.
İşkencenin beşinci günü Juan-Juanlar gelip sağ kalan
esirleri almakta, boynundaki engeli çıkartmakta, kendisine yiyecek
içecek vermektedirler. Böylece köle, beden gücünü yeniden toplayıp
kendine gelmektedir. Fakat bundan böyle o normal bir insan değildir, o
artık bir mankurttur!
Böyle bir mankurt köle pazarlarında, güçlü-kuvvetli 10
esirin fiyatına satılabilmektedir. Eğer aralarındaki bir savaşta bir
mankurt öldürülürse, Juan-Juanlar karşılık olarak, hür bir insanın
bedelinin üç katını almaktadırlar.
Bir mankurtu, ailesinden birileri gerek kaçırmak, gerekse
fidye vermek suretiyle v.b. geri almak istemezmiş. Çünkü o artık aileden
biri değildir, bilakis zararlı biri olmuştur.
Hafızası iyice boşaltılan mankurt, babasını,
soyunu-sopunu, çocukluğunu v.s. asla hatırlamamakta, hatta insan
olduğunu bile bilmemektedir. Yani ağzı var, dili yok. Efendisine mutlak
surette itaat eden, gayet evcil bir hayvana benzemektedir. Kaçmayı
bilmediği için böyle bir riski de yoktur mankurtun... Sadece karnının
acıktığını hissetmekte o kadar... Efendisinin emir ve komutlarına bir
köpek sadakatiyle bağlıdır. Mankurtlaşan köleler, en kötü ve en zor
işleri gık demeden yapmaktadırlar. Sarı-Özek’in uçsuz bucaksız
çöllerinde kavurucu sıcak altında deve sürüleri otlatmak ancak onların
yapacağı iştir. Ölmeyecek kadar yiyecek, donmayacak kadar giysi vermek
yeterlidir onlar için.
İşte Juan-Juanlar tutsak insanlara bu en ağır işken-ceyi,
hafızasını yitirme, anılarını elinden alma, kim-liğini unutturma
işkencesini tatbik etmektedirler. Nayman Ana hikayesi, oğlu Colaman
böyle bir mankurtlaşmaya maruz kalan bir ananın dramıdır.(3)
Nayman Ana, oğlu Kolaman (Colaman= yol aydınlığı)
kaçırıldıktan sonra yıllarca ondan hiçbir haber alamamıştır. Öldü mü,
kaldı mı, mankurt mu yapıldı, bilmemektedir. Derken bir gün Naymanlar
bölgesine gelen tüccarlar, Juan-Juanlar’ın su kuyuları yanından
geçerken, deve sürüleri güden genç bir çobanla karşılaştıklarından
bahsederler. Çobanın hiçbir şey hatırlamadığını, sorulan sorulara ‘evet’
ya da ‘hayır’ gibi kısa cevaplar verdiğini v.s. anlatırlar. Tüccarlar,
onunla biraz da alay etmişlerdir.
Nayman Ana, anlatılanları sessizce dinlemiş, fakat hiç
oralı olmamış, sanki bir şey duymamış gibi davranmıştır. Fakat birden
içine bir kor düşmüştür; sanki bu anlatılanın, oğlu Kolaman olduğuna
dair birden bir aydınlık belirmiştir içinde. Tabi aydınlıkla beraber de
bir korku...
Uzun lafın kısası, Nayman Ana, gördüğü böyle bir ışık
karşısında daha fazla duramaz, derhal hazırlıklara koyulur, hiç kimseye
sezdirmeden devesine biner ve sabahın erken saatinde, çobanların
bahsettiği, Juan-Juanlar’ın su kuyularına doğru yola koyulur.
Kilometrelerce gider Sarı-Özek bozkırında ve bin bir türlü korkunun
sarmalında nihayet oğlunu bulur. Evet, Nayman Ana, deve sürüsünün
başında, oğlu Kolaman’ı, başındaki deri şapkasıyla yapayalnız bulur. Her
şeye rağmen oğlunu tanımakta zorlanmaz.
Kolaman, gözlerine kadar indirdiği şapkasının altından
durgun gözlerle anasına bakmaktadır. Sanki o ıssız çölde yanına bir
insanın gelmiş olması onu hiç ama hiç ilgilendirmemektedir. Hiçbir
heyecan, depreşme, ne bileyim, o geleni bilme tanıma arzusu
görülmemektedir. Kolaman’a, oğluna yaklaşan Nayman Ana, evet gerçeği
artık iyice idrak etmiştir: Hıçkırıklar arasında varır sarılır oğlunun
boynuna. “Oğlum, oğlum Kolaman! Benim, bak ben geldim, ben annen, Nayman
Ana! Sen benim oğlumsun!” derse de, bu sözler Kolaman için hiçbir anlam
ifade etmemektedir. Nayman Ana tekrar tekrar dener, kendini oğluna
tanıtabilmeyi, ondan bir kelimelik olsun cevap alabilmeyi; adının
Kolaman olduğunu hatırlamasını, kendi memleketini, babasını, anasını
hatırlasın ister ama heyhât... Kolaman boş ve anlamsız gözlerle
bakmaktadır. Karşısındaki kadının niçin ağladığını, neden burada, bu
ıssız çölde, karşısında bulunduğunu, ondan ne istediğini hiç mi hiç
düşünemiyor, hiçbir şey hissetmiyor.
Anası bir girişim daha yapar ve bu sefer Kolaman, adının ‘Mankurt’
olduğunu söyler. Anası çırpınmakta, hüngür hüngür ağlamakta, bir
taraftan da bu zulmü yapanların akıllarına nasıl olup da böyle işkence
yöntemlerini getirdiği için Tanrı’ya sitem etmektedir...
Nayman Ana Sarı-Özek’te söylenen bir ağıdı hatırlar:
“Ben, öldürülen, derisine saman doldurulan yavru devenin
anasıyım. Buraya, saman dolu yavrumun tulumunu koklamaya, yavrumun
kokusunu almaya geldim.”
Nayman Ana tekrar tekrar oğluna bir mankurt olmadığını,
kendisinin bir Nayman, asıl adının Colaman olduğunu söylerse de sonuç
alamaz. O anda uzaktan gelen bir Juan-Juan’ı fark eder ve kaçar.
Juan-Juan da onu fark etmiştir, fakat Nayman Ana gizlenir ve
Juan-Juan’ın eline geçmekten kurtulur. Nayman Ana geceyi orada geçirir.
Sabahleyin etrafı kolaçan ederek yeniden sokulur, “içine saman
doldurulan yavrusunun tulumunun” yanına... Kararı, ne pahasına olursa
olsun oğlunu alıp buralardan götürmek, onu kaçırmaktır. Bu sefer yine
Juan-Juanlar gelmektedirler, o yine kaçar. Juan-Juanlar kadının kim
olduğunu öğrenmek için Kolaman’ı iyice sorguya çekerler. Tabi ki
meseleyi anlamışlardır ve Kolaman’a emir verir, o kadın yine gelirse,
onu öldürmesini sıkı sıkıya tembih ederler.
Kolaman’ın efendileri gittikten sonra son bir umutla
yanına gelen annesi bir an oğlunu göremez. Göremez çünkü o anda Kolaman
bir devenin arkasına sinmiş, elindeki oku annesine nişan almakla
meşguldür. Annesi oğlunu fark ettiğinde ok yaydan çıkmıştır ve öldürücü
darbeyle Nayman Ana devesinden yere yığılır. Düşerken son sözleri,
“adını hatırla, adını hatırla!” olmuştur.
Kolaman, yani Mankurt, öz anasını düşman evinde, düşmanın
sürüsünün başında ve düşmanın talimatına bağlı kalarak öldürmüştür.
Nayman Ana’nın düşüp öldüğü bu yere ‘Ana-Beyit mezarlığı’ denmiştir.
Yani ‘Ananın yattığı yer’...
Şimdi, Nayman Ana efsanesinden hareketle günümüzdeki
mankurtlaşma hadiseleri üzerine yorum yapmaya geçmeden önce, diğer iki
hikayeyi de kısaca anlatıp, her üçünü birden değerlendirmeye tabi tutmak
istiyorum.
KÖZKAMANLAŞMAK
Bazı araştırmacılar, mankurt efsanesinin kahramanı olan
Kolaman’ın baskı ve işkenceyle benliğini yitirdiği için masum olduğuna
dikkat çekerek, bunun yerine, ‘Köz-Kaman’ tipinin, yabancılaşmayı ve
ihaneti daha iyi anlattığını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, anlatılmak
istenen yabancılaşma, ihanet ve kendini inkarın asıl canlı örneği
‘Köz-Kaman’dır.(4) Bu durumda, ‘Köz-Kaman’ın kim olduğunun kısaca
açıklanması gerekmektedir.
Manas Destanı ve Köz-Kaman: Köz-Kaman, Manas Destanı (5)
kahramanlarından birinin adıdır. Adını bir Kırgız yiğidinden alan, 400
bin mısralık Manas Destanı, bir Kırgız destanı olup, Müslüman
Kırgızlar’la, putperest Kalmuklar arasındaki mücadeleyi anlatmaktadır.
Manas’ın tarihî bir şahsiyet olmadığını ileri sürenler varsa da, onun
bir Kırgız beyi, ya da bir Kırgız yiğidi olması kuvvetle muhtemeldir. Bu
destanda Kırgızlar’ın bütün örf-adet ve gelenekleri, inanç ve dünya
görüşleri işlenmiştir.
Destana göre Manas, Alma Ata ıramağının göze-sinde,
Sungur’da oturan, hiç oğlu olmamış Yakup (Cakıp) Han’ın, duasından sonra
Tanrı’nın verdiği yiğit oğludur. Manas birçok olağanüstülükler
göstermiş, İslam yolunda mücadele etmiş biri olarak takdim
edilmektedir.
Manas’ın, küçükken Kalmuklar’a esir düşen ve Moğolistan’a götürülüp
orada büyütülen Köz-Kaman adında bir amcası vardır. Köz-Kaman (6)
Moğolistan’da Kalmuklar arasında büyütülür, bir Kalmuk kızıyla
evlendirilir, oğulları olur ve bir gün oğullarıyla birlikte ata yurduna
geri döner. Fakat o artık Kalmukça konuşmaktadır. Manas daha önce
amcasını hiç görmemiştir, dolayısıyla onu tanımamaktadır. Üstelik de
Kalmukça konuştuğu için, amcasını casus zannetmektedir. Manas amcasını
yakalar ve zincire vurur. Bu arada Manas, babasına mektup yazarak,
amcası hakkında istihbarat yapar. Babası, amcasına iyi davranmasını
ister. Manas babasının sözüne uyarak amcasını salıverir. Hatta bir de
onun onuruna şölen verir fakat işte Köz-Kaman’lık gerçek yüzünü ortaya
koymuştur: Köz-Kaman’ın oğulları şölende arbede çıkarırlar ve Manas’ı
döverler. Manas ileride Kalmuklar’a karşı sefere çıktığında da Köz-Kaman
ve oğullarının ihanetinden kurtulamaz.
Köz-Kaman hikayesi görüldüğü üzere, kendi ailesine ve
kendi kültürüne sırt dönüp düşmanla işbirliği yaparak bir ihanet
şebekesine karışmayı işlemektedir.
KANARALAŞMAK
Üçüncü hikayemiz ‘kanaralaşmak’ üzerinedir.
Kanaralaşmak, Anadolu’da halen kullanılmakta olan kelimedir. Fakat
bildiğim kadarıyla kanaralaşmayı, kavramsal bir temele oturtarak yazıya
geçiren ilk kişi merhum Ercümend Özkan’dır. (7) Ercümend Özkan’ın
kanaralaşma kavramsallaştırması, 1940’ larda CHP iktidarı döneminde
Ziraat Bakanlığı da yapmış olan Şevket Raşit Hatiboğlu’nun, seçim
çalışmaları sırasında bizzat yaşlı bir köylüden dinlediği hikayeye
dayanmaktadır. Hikayenin özeti şöyledir:
Bir köyde yaşlı bir adam ve oğulları yaşamaktadır. Bir gün adamın
sürüsünden esrarengiz bir şekilde koyunlar eksilmeye başlar. Oğullar,
eksilen koyunların ölüsünü ya da dirisini aramadık yer bırakmazlar ama
maalesef bulunamamaktadır. Babaları bu duruma epeyce kafa yormakta
fakat, akıl erdirememektedir. Adamın en sonunda aklına yatan fikir
şudur: Koyunları evin köpekleri, yani bizzat sürüyü korumakla görevli
olan ‘bekçi’ köpekler yemektedirler. Bu demektir ki köpekler
kanaralaşmıştır!
Yaşlı adam oğullarına talimat verir, der ki, gidin,
evdeki bütün köpekleri öldürün. Hiçbir eniği de sağ bırakmayın! Daha
sonra başka köylerden yeni enikler bulur getirir ve onları yeni baştan
eğitirsiniz. Oğullar babalarının dediği gibi yaparlar ve fakat birkaç
sene sonra yine aynı durum görülmeye başlar. Bu sefer adam çocuklarını
başına toplar ve onlara, birkaç sene evvel kendilerine verdiği talimatı
aynen yapıp yapmadıklarını sorar. Küçük oğul, o gün küçük bir eniği,
acıdığı için öldürmemiş olduğunu itiraf eder. Evet, mesele
anlaşılmıştır: O küçük enik, anasından-babasından kanaralaşmayı
öğrenmiştir, kanaralaşmak bir şekilde ona da bulaşmıştır. Bü-yüdükçe o
da bu ahlâkı diğer köpeklere öğretmiştir.
NAYMAN ANA’DAN GÜNÜMÜZE MANKURTLAŞMA
Herkesin bir mankurtu var
Mankurt efsanesi o kadar etkileyici ki, hemen herkes
kendi toplumunun başına gelenlerle ilgili bir mankurtlaşma dersi
çıkartmaktadır. Mesela Yahu-diler, kendi içlerinde mankurtlaşan bir
sınıftan bahsetmekte, Türkiye Alevileri de bazı Alevilerin
mankurtlaşması hadisesini, “celladına aşık aleviler” olarak
değerlendirmektedirler. (8)- Kafkas Türkleri, yaşadıkları trajediyi bir
mankurtlaşma olarak görmektedirler. (9) Kemalistler de, Kemalist eğitim
ve kültür anlayışından uzaklaştırılma yönünde bir çaba olduğu
gerekçesiyle, bir mankurtlaştırma politikasıyla karşı karşıya
olduklarından yakınmakta-dırlar. (10)
Şüphesiz herkes kendi mantığı içinde tutarlıdır ve
kendine göre doğrudur. Biz de bu yazıda, bir Müslüman gözüyle,
kendilerini İslam’a nispet eden toplumlar nezdindeki mankurtlaşmadan
bahsetmeyi düşünüyoruz. Bir başka deyişle, acaba mankurtlaşma bizim için
ne ifade etmektedir?
MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR İÇİNDE MANKURTLAŞMA
Mankurtlaşma, Köz-Kamanlaşma ve kanaralaşma... Bu üç
kavram birbirinden farklı hikayelere dayansa da, hüzün verici boyutları
bir yana dursun, oldukça düşündürücü, ibret verici ve öğretici içeriğe
sahiptirler. Aslında bu üç kavram veya hikaye birbiriyle çelişmemekte,
birbirinin mesajını nakzetme-
mekte, tam tersine birbirini tamamlamakta ve bü-tünleşmektedir. Toplum
içinde menfi roller üstlenen insanların tamamı Köz-Kaman bilinciyle
hareket etmediği gibi, mankurtlaşma da azımsanmayacak kadar ileri
boyuttadır. Kanaralaşmak ise, içinden geldiği bir ana yapıya yapılan
ihaneti resmetmekte çok başarılı bir temsildir. Dolayısıyla bu üç
hikayeyi harmanlayarak, içimizdeki yabancılaşmaya dikkat çekmek
gerekmektedir.
Nayman Ana efsanesi, adı üstünde bir efsanedir,
gerçekliğini tartışmanın bir anlamı yoktur. Fakat şu bilinmelidir ki bu
tür hikayeler yerine göre, bazı yaşanmış gerçekleri, çok daha güzel
özetlemektedir. Bu yaşanan trajedilerin kuşaktan kuşağa sağlam bir
şekilde aktarılabilmesi için önemli bir köprü vazifesi görmektedirler.
Öncelikle şunu kabul etmek zorundayız: Mankurt-laşma
tarihte bir kez olmuş bitmiş bir hadise değildir. Mankurtlaşma, tarihte
hemen her toplumda bir biçimde yaşanmış, yaşanmaya da devam etmektedir.
Muhtemelen de kıyamete kadar sürecektir. Çünkü bu, aynı zamanda
insanlığın hikayesidir. Tıpkı Kabil’in, böyle bir ‘kötü insan’ın
hikayesi olduğu gibi...
Mankurtlaşmak için tam olarak, düşünmeyen, gör-meyen,
işitmeyen, hissetmeyen, akletmeyen, aklını efendilerine emanet etmiş,
körü körüne taklit eden insanlar gerekmektedir. Mağribden Maşrık’a,
‘İslam ülkeleri’ denilen memleketlerde yığınlarca insan, geçmişi mutlak
biçimde kutsamakta, atalarını idolleştirmektedir. Kendilerini adeta,
geçmişi ve geleceği kurtarılmış ve her türlü beladan masun kılınmış bir
kesitin tam ortasında hissetmektedirler. Mankurtlar için, geçmişteki
bazı ‘efendilerimiz’ her meseleyi çözmüşler, her sorunu halletmişler,
her soruyu cevaplamışlardır. Bize düşen onları anlamaktan ibarettir.
Mankurtlaşma elbette ve ilk başta bizim için el-Ümm (ana)
mesabesinde olan Kur’an’a karşı oluşmaktadır. Müslüman bir genci mankurt
yapmak demek doğrudan ve yalın bir biçimde onun na-zarındaki Kur’an’ın
yerini sıradanlaştırmak, Kur’an’ın saygınlığını bozmak demektir.
Müslüman bir gencin Kur’an’a olan sarsılmaz imanı sulandırılmadıkça tam
bir mankurt yapılamaz. Çünkü Kur’an, aklı hiç kimsenin ipoteğine
vermemeyi emreder.
Gerçek mankurtlaşma, Köz-Kamanlaşma ve kanaralaşma siyasi
bilinçten yoksunlaştırma biçiminde cereyan etmektedir. Modernizm
öncesinde tasavvuf kültürüne kurban edilen Kur’an, modernizm sonrasında
ise daha ciddi bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Kendilerini
İslam’la tanımlayan toplumlara asırlardır biteviye, “siz şu halinizle
zaten çok iyi Müslümansınız; sizin kitabınız Kur’an öyle zannettiğiniz
gibi önemli bir kitap değildir; Kur’an sizi geri bırakmaktadır;
Peygamberiniz de zannettiğiniz gibi siyasete talip olmamıştır, o bir
rahip gibidir; namazınızı(!) kılın, Allahınıza şükredin, derin memleket
meselelerine burnunuzu sokmayın; ağır olun molla desinler” kabilinden
ninniler fısıldanmaktadır. Gün geldi bu toplumun çocukları, daha hayata
yeni gözlerini açmış bir yavru çağında iken, “uyu uyu yat; yat yat uyu”
gibi uyutucu ders-lerle eğitildiler. Ama aynı sıralarda, kendi içlerinde
yaşayan Köz-Kaman’lara, Amerikan kolejlerinde, dünyanın en ileri
eğitim-öğretimi veriliyordu. Şu anda halâ o kolejlerin mezun ettiği
Köz-Kaman’lar siyasete, ekonomiye, eğitime, kültüre yön vermekte, adına
medya dedikleri, havuç ve sopa rolündeki aygıt onların elinde
bulunmaktadır.
Öte yandan, sömürge dönemlerinin bir mirası olarak,
sözünü ettiğimiz ümmetin bölünük fertleri, hakikaten cellatlarına aşık
olmuş gibidirler. Aslında celladına aşık olanlar, toplumun tamamı
olmayıp, topluma yön veren, mekanı, biçimi ne olursa olsun, bir şekilde
etrafında insanların kümelendiği, insanlara ağabeylik, şeyhlik, hocalık,
önderlik, liderlik, başkanlık, aşiret reisliği v.s. yapan kanaat
önderleridir. Etraflarında kümelenen insanların dini, onların
kanaatleridir. İşte bu kanaat önderleri çok zaman tam bir ihanet içinde,
kendi geleceklerini, sömürge valileri ve onların haleflerine hizmet
etmeye bağlı görmektedirler. Ağızlarına çalınan bir parmak bal onları
Köz-Kamanlaştırmaya, kanaralaştırmaya ve mankurtlaştırmaya yetmektedir.
Kolaman’lar bir türlü, mankurtlaşmışlıklarının farkına
varamamaktadırlar. Kafalarına geçirilen deri parçası değil de,
modernleşme, demokratikleştirme, sekülerleştirme şapkasının orada ne işi
olduğunu bir türlü sorgulayamamaktadırlar. Onlar, kurulu bir makine gibi
sadece kendi değerlerine küfretmekle meşguller.
Juan-Juanlar’ın, mankurtlaştırmak istedikleri esir-lerin
boynuna taktıkları boyunduruğu bugün nasıl anlamamız gerekmektedir?
Mankurtlaştırılmak istenen kişiler, bir biçimde kirli işlere ortak
kılınmakta, çıkar hesaplarına alet edilmekte veyahut da onlara bazı
sahte hedefler sahiciymiş gibi göste-rilmekte ve böylece neo-mankurtun
bu rolü terk edip kaçması engellenmektedir. Yani kişiler bir şekilde,
efendilerine gebe bırakılmaktadırlar. Kirli ilişkilere bir kez bulaşan
bir kimse, artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini fark etmekte ve
bundan böyle, mankurtlaşmayı sonuna kadar oynamaktan başka çare
kalmadığını idrak etmektedir.
Sebebi ve yolu ne olursa olsun, şu veya bu şekilde bir
parçası olduğumuz toplumun çok büyük kesimi kendini, kendi geçmişini
unutmuş, kendi değerlerine sırt dönmüş, kendi kendini inkar etmiş
durumdadır. İnsanların beynindeki bilgi merkezinin tamamen
boşaltıldığını sanmanız için yeteri kadar neden vardır. Kolaman’ın
hafızası işkence ile boşaltılmıştı. Günümüzdekiler ise oldukça komplike
yöntemlerle bu hale getirilmişlerdir. Elbette bu çağdaş mankurtların
Kolaman misali, kafalarına deve derisi geçirilmedi. Fakat onlara öyle
gözlükler takıldı ki, tamamen efendilerinin gözüyle görüyorlar. Onlar
gibi düşünüyor, onlar gibi hissediyorlar. ‘Aramızda fark yok’ diyorlar.
Gerçek bir mankurtlaşmanın olması için, hedef kitlenin,
bütün köklerinden, maddi ve manevî de-ğerlerinden, bir toplumu toplum
yapan, bir ümmeti ümmet yapan bütün doktrinel temellerinden, ideolojik
bağlarından kopartılması gerekir. Bunlar-dan soğutulmalı ve soyutlanmalı
ki, derisinin içi boşaltılıp, içine saman doldurulacak bir hale gelmeli,
mankurt yapılmaya elverişli kılınmalıdır.
Mankurtlar, kimliklerini, kim olduklarını, hangi dine
mensup olduklarını unutturmaya matuf kesif propagandayı
benimsemişlerdir. Çağın Juan-Juanlar’ı, baskı yaptıkça köleler
tarafından daha da yüceltilmektedir. Savaşlar, katliamlar, sürgünler
aşağılamalar, alay ve hakaretler, sövgüler ve yergiler mankurtlaşması
istenen hedef kitleyi hiç ayıktırmamaktadır. Tıpkı Kolaman’ın, anasının
çırpınışlarını duymaması gibi, bunlar da kendilerine dostça uyarılarda
bulunan insanları hiç duymamakta, daha doğrusu aslında duymaktadırlar;
fakat bunların, saçlarının deri içine doğru büyümesi gibi bir dertleri
yoktur. Bilakis, amerikan tıraşlı saçları gayet de ‘düzgün’
büyümektedir. Dolayısıyla bunlar, Kolamanvarî akıllarını tamamen
yitirmiş değildirler. Fakat kendilerini, efendilerinin hizmetine
adamışlardır.
Şimdilerde, kendisi Avrupa’dan gelmediği, Avrupa’lı olmadığı, geçmişinde
de az veya çok Avrupacılık akımına karşıtlık bulunduğu halde, AB’ne
giriş sürecinde olağanüstü performans gösterenlerin bu atakları,
Kolaman’ın, Juan-Juanlar’ın develerini gütmedeki sadakatine ne kadar da
benzemektedir! Kolaman’ın bugünkü benzerleri, içinde yaşadıkları ülkenin
AB’ne girmesi, daha genel tanımıyla, muasır medeniyet seviyesini
yakalamasını, kendilerine emanet edilmiş en kutsal görev olarak
bilmektedirler. Ezberlerini böyle yapmışlardır. Batılı devletlerin kendi
soylarına, namuslarına, ülkelerine, din ve medeniyetlerine yaptıklarını
unutmuş gözükmektedirler. Batı’dan çok Batı’cı kesilmişlerdir. Dünya ve
ahiret saadetini tamamen onların bâb-ı âlîle-rinde görmektedirler. Bir
Nayman Ana misyonuyla kendilerini uyaranları ise, “siz hala bıraktığımız
yerde misiniz?” mantığı ile üst perdeden yermekte, hatta
acımaktadırlar... Çünkü onlar mankurtturlar…
Konuyu bitirmeden önce şu hususu özellikle açıklığa
kavuşturmamız gerekir: Mankurtlaşmanın bütün kabahatini ‘Juan-Juanlar’a
yıkmak elbette çok kolaycı ve yanıltıcı bir açıklama olur.
Mankurtlaşmışların suçluluk payı da en az ‘Juan-Juanlar’ kadardır.
Bugünün ‘Juan-Juanlar’ı başta ABD olmak üzere diğer bazı Avrupa
devletleridir. Fakat unutulma-malıdır ki, bu güçlü sömürgeci devletler
ancak, mankurtlaşmaya uygun kavimleri böyle yapmaktadırlar.
Bizler kendi çocuklarımızı kendi ellerimizle,
mankurtlaştırma sürecine -eti de kemiği de onların olacak biçimde-
teslim etmekteyiz. Ellerine tutuşturulan testlerden, sınav sorularından,
sayısal ve sözel dergilerden başka hiçbir şey tanımayan, bir arkadaşıyla
şöyle beş dakika yürümeye, tabiatı seyretmeye, eşyayı tanımaya bile
vakit ayıramayan gençler bizim çocuklarımızdır. Postları içine sadece
sınav, testler, sayısal ve sözel sorular, puanlar v.s. doldurulan bu
‘gençler’, içi tamamen boşaltılmış bir postu andırmakta, ama
üzerlerindeki metal araç-gereçlerle de bir robota benzemektedirler. Bu
esnada, onlara çengel atıp mankurtlaştırma kapanına kıstı-ranlar,
çocukların ellerine tutuşturdukları bazı me-tinleri ezberletmektedirler.
Fakat bu çocuklar o metinleri hiç anlamamakta, dolayısıyla
özümseyememektedir. Bu metinleri ezberleyerek, belirli düşünce ve
davranış kalıplarını körü körüne savunur hale gelmektedirler. Belki iyi
birer matematikçi, fizikçi, v.s. olarak yetişmekte, fakat ‘fikir’ namına
hiçbir şeye sahip olmamakta, sadece idolleştirilen bazı kişilere prestij
etmektedirler. Kendilerine yöneltilen “dışarıda hava nasıl?” sorusuna
bile neredeyse verecekleri bir cevapları yoktur. Prestij ettiği cemaate
ilişkin bir eleştiri yapsanız ve neden bu yanlışlara ses çıkartmadığını
sorgulasanız, susmak, başını yere eğmek ve masum masum bakmanın dışında
hiçbir cevap alamazsınız. Belki abartı gelebilir ama bu gençlerin çoğu
şu anda, Irak’da Amerikan askerlerinin işgalci olarak bulunduğunu bile
bilmemektedir.
Öte yandan, dinden ve dînî bağlardan tamamen soyutlanmış
bir diğer gençlik grubu ise, tamamen zevkperesttir. Para, eğlence,
bedensel hazlar ve ‘mutlu bir gelecek’ gibi putların kulu bu gençlik
daha da içler acısı bir durumdadır. Bunlar boylarına kadar cehalete
batmış durumdadırlar. Bu mankurtlar ya alkol, ya uyuşturucu, ya fuhuş ya
da cinayet, terör ya da ara sıra da olsa, çok yemekten ölüp
gitmektedirler. Fakat çağdaş Juan-Juanlar, bu gençleri telef eden
suçları üreten mekanizmayı itiraf etmeye asla yanaşmamaktadırlar.
SONUÇ
Nayman Ana’nın, dokuz ay rahminde yatmış öz oğlu tarafından öldürülmesi
veya kanaralaşmış köpeklerin kendi sürülerini yemesi elbette, ‘ayık’
insanları karamsarlığa düşürmemelidir. Elbette Dünya hep mankurtlaşmaya
doğru gitmeye mahkum değildir. Kur’an gibi ilahî bir yol gösteren
hazîneye sahip olan Müslümanlar Nayman Ana gibi çaresiz ve yalnız
değildirler. ‘Müslüman’ demek, aslında Kur’an’la çok güçlü bir kişi
demektir.
Kendisinin de mensup olduğunu iddia ettiği toplumuna hep ihanet eden,
adeta bekçiliğini yapmakla görevli olduğu sürüye saldıran köpeğe
benzeyen hain Köz-Kamanlar, Müslüman cemaati için, panik yaratacak kadar
ciddi bir tehlike değildirler. Sürü sahibi bilge köylü, oğullarından,
kanaralaşmış köpeklerin tamamını telef etmeyi istemişti. Müslümanlar
ise, bu ‘telef etme’yi, onlara saldırmak değil, onların bâtıl
fikirlerini telef etmek, Hakk’ı ikame ederek bâtılı zail etmek suretiyle
onları etkisiz hale getirmek olarak anlamak durumundadırlar. Hik-metle
ve güzel öğütle insanları Allah’ın dinine çağırmak, bütün ihanet
şebekelerine verilecek en iyi cevaptır. Onların bâtıl fikirlerinin hiç
birine, zerresine bile değer vermemek suretiyle, onlarla uzlaşmayı, hoş
görmeyi ve onlarla dost olmayı kesin bir dille reddederek onlara layık
oldukları muameleyi yapmak, Köz-Kamanlaşmanın ve kanaralaşmanın
panzehiridir. Evet, kanaralaşmanın, Köz-Kaman-laşmanın ve
mankurtlaşmanın yegane çaresi İslam’dır. İslam’la mankurtlaşma,
Köz-Kamanlaşma ya da kanaralaşma birbirine tamamen zıt şeylerdir.
Dolayısıyla İslam’a dönüş zaten mankurtlaşmaktan kesinkes kurtuluş
demektir. İşte müslümanların yapması gereken budur; Kur’an’a dönüş ve
İslamlaşmak... Kanaralaşmanın en küçük virüsü bile nasıl yeniden
nüksetmekte ise, İslam dışı ve İslam karşıtı bütün ...izmler de en küçük
bir söylemiyle İslamî düşünüşü ifsad edebilir. Kur’an’ın kayıtsız
şartsız bir hayat nizamı olduğuna ilişkin en küçük bir kayd-ı ihtirazî
bile, bir müslümanın bütün fikriyatını kuşatabilecek tehlikeli bir
hastalıktır. Dolayısıyla Müslümanlar olarak sürekli ama sürekli
Kur’an’la kafamızı, kalbimizi, beynimizi, kulağımızı, gözümüzü
temizlemeliyiz. Kendimizi Kur’an’a teslim etmeliyiz ki Kur’an da
kendisini bize açsın ve Rabbimiz bizi bütün ihanetlerden,
mankafalık-lardan korusun.
Unutmamalı ki, mankurtlar, Köz-Kamanlar ve kanaralar tıpkı bir asalak
gibi, başkalarının sırtında ve gölgesinde yaşamaya alışmış, üretemeyen,
iki ayağı üzerine dikilemeyen sürüngen canlılardır. Müslüman demek ise,
iki ayakları üstünde dik durabilen, kazanmak için alın teri döken,
kişiliğini koruyabilen, Allah’ın düşmanlarını dost edinmeyen, zalime
alkış tutmayan, bükemediği bileği öpmek gibi zillete düşmeyen izzetli,
şerefli kimselerdir.
Kabul etmeli ki, Nayman Ana’nın, mankurt oğlunu kurtarma yolunda ölmesi,
“bir hiç uğruna” değildir.
Dipnotlar
1- Cengiz Aytmatov, kalemi çok güçlü bir Kırgız yazardır. 1928
Kırgızistan doğumludur. Kendisi şu anda
Kırgızistan’ın Paris büyükelçisi olarak görev
yapmaktadır.
2- Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Y.,
İst- 2001.
3- Nayman Ana hikayesinin filmi de yapılmış. Yıllarca önce bir yerel
televizyon kanalında izlemiştim.
4- Köz-Kamanlaşma’yı kavramsallaştıran, Kazak düşünür Rahmankul
Berdibey’dir. Bkz. Şükrü Ünalan, Dil ve Kültür, Ank-2001,
s.179.
5- Mustafa Necati Sepetçioğlu, Türk Destanları, İst-1972.
6- ‘Köz-Kaman’ ‘Kös Kaman’ olarak da yazılmaktadır ve “domuz göz,
domuz gibi gözü olan” anlamına
gelmektedir. Bkz. Naciye Yıldız,
Manas Destanı ve Kırgız Kültürü İle İlgili Tespit ve Tahliller,
Ank-1995, s.115.
7- Ercümend Özkan, İnanmak ve yaşamak-II, Ank-1999,
s.89-93.
8- Hüseyin Demirtaş, ‘Mankurtlaşan’ Veya Celladına Aşık Aleviler,
‘Alevi Yol’ adlı
internet sitesinden, 06.08.2003.
9- Hulusi Üstün, Mankurd’un Ölümü, Kafkas org.tr. internet sitesinden,
11.05.2004.
10-Yrd. Doç. İkram Çınar, Mankurtlaştırılma Sürecinde Ateş Suyu Etkisi,
İnönü Üniversitesi’ne
ait bir internet sitesinden.