|

Görelim Mevla Ney’lermiş!
Hüseyin Alan
Kâinatı yaratan, her şeyi yoktan var eden, belli ve
değişmez bir düzene göre de kusursuz olarak işleten, evrende bulunan her
şeyi insanın emrine ve yararına sunup onları orada mukim kılan (Araf:10)
Allah, bundan sonrasına karışmayıp gerisini de kullarının arzu ve
hevalarına bırakır mı? Dünyada topluluklar halinde yaşamak durumunda
kalacak olan insanlar; kuracakları toplumsal düzende, kafalarına göre
takılabilirler mi? Siyasi-ekonomik-sosyal iktidarlarını, Allah’ı göz
ardı ederek, çağdaş getiri ve ihtiyaçlara göre düzenleyebilirler mi?
Din-u İslam sadece vaaz-ü nasihat’ten ibaret bir öğreti, kutsal kitaplar
salt bir eğitim ve dua mecmuası, sırası ile gelip giden elçiler de
yalnızca birer öğütçü/hatırlatıcı mı? Nihayet bu dini disiplin, kerameti
kendinden menkul, sadece erdemli/etik davranış kalıpları sunan
(Mekkede’ki Hanifler gibi) ama, siyasal’a /yönetime/tağut’a karışmayan
birer insan tipi mi önerir..? Elbette ki değil.
“Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de yalnızca O’nundur. Âlemlerin
Rabbi olan yüce Allah ne büyüktür.” (Araf:54) Ayet, genel olarak tüm
evren ve içindeki insan toplulukları dâhil her şeyin egemenliğinin, tam
ve sınırsız olarak tasarruf yetkisinin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait
olduğunu göstermektedir. Diğer yaratıklar onun egemenliğine kayıtsız
boyun eğiyorlarken, insanoğluna imtihanı gereği seçim hakkı tanınmıştır.
Ancak onlara da yükümlükleri gereği; kendilerine gönderilen dine/elçiye
uyarak yeryüzünü ifsat etmemeleri (vahy dışında tercihte
bulunmamaları) konusunda uyarı gelmiştir. Yaratan Allah doğrudan
yönetsel velayet ve egemenlik hakkının (inzal edilene uyula-rak)
kendisine ait olduğunu bildirmektedir. İşte Müslüman olanların görevleri
ve yükümlülükleri buradan itibaren başlamaktadır. Yeryüzü serüveninde
Münzel olan kitaba, gönderilmiş olan elçilere uymayıp yeryüzünü ifsat
edenlere ve haksız yere yönetim erkini ele geçirip kan dökerek,
zulmedenlere karşı, ıslah edicilerin harekete geçerek, yönetimi
tağutlardan alması veya bu uğurda mücadele etmesi gerekmektedir. Çünkü
onlar Allah’a ait olan bu kısmı, yeryüzü iktidarını gasp etmişlerdir.
(Yusuf 40, Ali İmran 154, Nahl 116, Maide 45). Bu iş başka türlü
anlaşılacak olsa idi; gelip giden elçilere gerek kalmaz, Allah kulları
ile başka türlü bir iletişim kurar veya herkesi iman edenler olarak
yaratırdı. Yahut, tamamının aynı tarz itirazlarla karşı konulduğu
elçiler, etliye sütlüye karışmazlar, vaazlarını verip işin içinden
çıkarlar ve görevlerini yapmış olarak giderlerdi. Böylelikle hem
kendileri hem de inananları hiçbir sıkıntı/dert ile karşılaşmadan,
yer-yurtlarını terke mecbur edilmeden, üstelik bu halde yaşarken saygın
birileri, ölünce de mezarları türbe yapılıp ziyaret edilen birer azizler
olarak anılmaya devam edilirlerdi.
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru ve sağlam yola iletir; Salih amel
işleyen müminlere, kendileri için bir ecir olduğunu müjdeler.” (İsra,9)
Dünya hayatında insan toplulukları, işlerini görmek üzere, kendilerinin
oluşturdukları bir takım ‘yolları’ hep olageldi. Kendi aralarında
kurdukları devletleri eliyle, işlerini o yol üzere gördüler. Başından
beri Allah’ın elçileri ve kitapları vasıtası ile öğrettiği tevhidi
mesajı bilmelerine rağmen, işine gelmediği durumlarda kendi yanlarından
ürettikleri ‘yollara’ saptılar. Bütün bu olup bitenler aslında,
kitap’ların tahrif ve tebdilinden başkası değildi. Böylece iktidarlar ve
uygulanan ‘yollar’, kutsal öğretiye uyarak hareket edenler ile diğerleri
arasında değişerek süre geldi. Egemenlik ve meşruiyet Müslümanlara ait
olduğunda; kitap devlete, insanlar ise ümmete dönüştü. Adalet kaim
kılındı, yeryüzü imar edildi ve maruf olanlar yaygınlaştırıldı. Tersi
durumlarda; kitap işlevsiz öğütlere, insanlar ise he-valarının peşinde
koşan müstağnilere dönüştü ve nihayet yeryüzü fesada boğulup münkerler
yaygınlaştırıldı. Oysa şerefli Kur’an’ın yukarıdaki ayetinde buyurulduğu
gibi; elçinin davetine esas oluşturan insan modelini, insanlığın tek
doğru olan yolu bulmasını sağlayacak rehberini ve ona bağlı kalarak
mücadele edenlere, büyük bir ödül hazırlandığı müjdesini vermektedir.
Ayetin devamında bu teklife uymayanlar içinse, büyük bir azabın
beklediği hatırlatılarak, karşılığında büyük bir ödül vaat edilen salih
ameller, takip edilmesi gerekli yolda ilerleyerek model insanlığı, nasıl
teoriden pratiğe aktarma, toplumsal gerçeklik haline dönüştürme
çabasını, canlı örnekleri ile de bildirmektedir. (Araf,128) Bu örnek
teşkil edecek çabalar da, öncelikle bir içyapı oluşturularak bir otorite
tesis edil-mesini, arkasından bir ümmet oluşturmaya gidil-mesini ve
sonuçta kitabın bir devlete dönüştürülme-sini şart kılmaktadır. Peki
nasıl? Biraz açalım.
“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla;
çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana, tarafından,
hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra,80) Son elçi bizler
için en güzel örnek. Rabbimizin rahmeti Muhammed(as)’in hayatından bazı
sahneleri hatırlayalım. Risaletin Mekke’deki son yılları idi.
Müslümanlar ile Kureyş topluluğu arasında ilişkiler kopmuş, peygamber ve
takipçileri için şimdilik, orada yapacak fazladan bir iş kalmamıştı.
Mekke’yi, Kâbe’nin olduğu dini ve kültürel merkezi, Araplar nezdinde
ticari-ekonomik cazibe alanını içerden dönüştürmek, küfrü ortadan
kaldırıp adaleti uygulamak mümkün görülmüyordu. Kureyş’in siyasi
elitleri, Muhammedi daveti yok etmek ve dolayısı ile var olan
siyasi/sosyal yapıyı korumak adına her şeyi göze almışlardı. O kadar ki;
kendi başlarına bitiremedikleri işi, İran Kisra’sı ile Muhammedi
öldürtme üzerine anlaşmaya varacak kadar azmışlardı. (İleride vaki
olacak İran-Roma savaşında Kureyş’in, İranlılar tarafında olmasının bir
nedeni de bu olmalıdır. Oysa Kureyşliler diğerleri ile de anlaşacak
kadar uyanıktılar. (Rum Suresi tefsirleri.)) Müslümanlar on üç yıllık
bir süreyi kapsayan Mekke hayatında, ciddi bir sınama devresinden başarı
ile çıkmışlardı. Bu süreçte peş peşe nazil olan Zümer, Mü’min, Fussilet,
Şura, Zuhruf, Duhan, Ahkaf surelerine ilaveten Araf ve İsra surelerine
topluca bakıldığında; Müslümanlara nasıl olmaları veya nasıl olmamaları
konusunda tarihi olaylar nakledilirken, benzeri mücadeleye katılan diğer
ümmetlerin hayatlarından örneklemelerle ufuk verilmektedir. Habeşistan
hicreti ve Taif seferi arasında nazil olan yukarıdaki sureler, bu sureci
anlatırken aynı zamanda geçmiş kavimlerin hayatlarından örneklemeler
sunarak tecrübe kazandırmaktadır. (Sadece İsra sure-sinde bile, Allah’ın
elçisine gösterdiği ayetlere bakıl-dığında, kitap ehli Yahudilerin,
devlet ve iktidar sahibi kavimlerin hayatlarından, yok oluşlarından ve
sebeplerinden tablolar sunularak, peygamberin lokal durumdan
uluslararası arenaya hazırlandığı görülmektedir.) Azim peygamberler,
kavimleri, medeniyet kurmuş toplulukları ve devletleri, yıkılışları ile
aralarında geçen mücadeleler ayrıntıları ile artık onların bilgileri
dahilinde idi. Geçmiş resuller ve arkadaşlarının güçlerinden, güç
kaynaklarından bahsedilir. Ortak özellikleri vurgulanır. Bu süreçten
anlaşılan o ki; artık, Müslümanlar hedefleri belli, stratejileri
çizilmiş, ne yapmaları gerektiğini öğrenmiş bir topluluktu. Böylece
Peygamberin (as) bu günlerinde, neden bir devlet adamı gibi davrandığını
daha rahat kavrayabiliyoruz. Özellikle egemenliği sağlayan, iktidarı
kesin olarak mümkün kılan (eksik parçalar) diğer unsurların bir araya
getirilmesi için kabilelerle ama özellikleri olanları ile görüşmelere
başlamıştı. Belli ki, Resulün stratejisi, artık sadece Kureyş’in elde
edilmesi ile yetinecek darlıktan çıkmış, bilakis Kisra ve Rum diyarının
(dönemin iki süper gücü ve egemenlik alanları itibarı ile) ele
geçirilmesi hesabına dayanıyordu. İsrail oğullarının başından geçenler
ve sonradan onların siyasi kölelikle biten ibret dolu hayat sahifeleri
onun için öğretilmişti. (o nedenle Musa (as) ile çok uzun görüşmüş
olmalıdır) Bu sebepten dolayı işe öncelikle Kureyş’ten başlaması normal
olanıydı. Bunun içindir ki, Kureyş’in can damarı sayılan ticaret yolları
üzerinde konuşlanmış, önceden seçtiği kabileler ile ittifak
görüşmelerinde bulunmuştur. Bu görüşmeler sadece askeri ittifaka
varacak, ganimetler için yahut salt iktidara yönelik değildi elbet. O
nedenle görüşmelerde öncelik, davetin kabulü ve pazarlıksız teslimiyete
veriliyor, bundan sonradır ki diğer konulara geçiliyordu. Bu tür
görüşmelerin yapıldığı kabilelere bakılınca, söylenmek istenenler daha
iyi anlaşılacaktır; Habeşistan (Rumlarla dini bir bağlantısı olsa da,
bağımsız bir krallıktır. İlk muhacirlerin vardıkları yer,
gönde-rilenlerin çoğunun ise Mekke’nin zayıflarından değil seçkin
kabilelerinden oluşu, önceden düşü-nülmüş, belli bir amacın güdüldüğünü
gösterir. İlk denemenin orada, muhacirler vasıtası ile yapıldığı
söylenebilir…) Taif, Amr bin Sasa oğulları ve Medineliler. Hepsinin
konumu, güç durumu, özellikleri itibarı ile seçilmiş oldukları bellidir.
Habeşistan coğrafi uzaklığı hariç, stratejik olarak diğerleri gibi
Kureyş’in can damarı ticari yollar üzerinde mukim, güçlü, bağımsız ve
saygın topluluklardı. Bunlardan birisi ile kurulabilecek bir ittifak,
Mekke’yi civardan kuşatmaya yarayacaktı. İlk elde buradan çıkartılacak
ders; görüşmelerin doğrudan ve kendi başına ayakta duracak, bağımsız bir
devlet kurmaya yönelik atılan adımlardır. Bu konu yukarıdaki ayette de
belirtildiği üzere; Allah’ın peygamberine yönelik bir emri olarak
algılanmaya müsaittir. Üstelik peygamberini ken-disinden bir güç ile
destekleme vadinden dolayı, egemenlik istemeye teşvik etmektedir. Bu
kurulacak otorite sayesinde ayaklar yere sağlam basacak, kendisine ve
arkadaşlarına karşı çeşitli komplolar düzenleyenlere ve başkaldıranlara
karşı gerekli dersi verebilecekti. Bu işin başkaca bir yolu da yoktu.
Böylelikle Allah’ın farzlarını yerine getirebilmede engel olmaya
çalışanlar bertaraf edilebilecektir. (Taberi’den) Taberi, Katade’nin bu
ayette; “Allahın elçisi bu işi ancak güçle gerçekleştirebileceğini
biliyordu. Bu yüzden Allah’ın kitabına, onun koyduğu hadlere, O’nun
farzlarına yardımcı olacak, Allah’ın dininin egemen olmasını sağlayacak
bir güç istedi. Çünkü güç ve yönetim Allah’ın bir rahmetidir, onu en
gözde kullarına bahşeder. Şayet yönetim erki olmasa, insanlar
birbirlerine saldıracak, güçlüler zayıfları ezecektir” dediğini
nakleder.
“Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten
batıl yıkılmaya mahkûmdur.”( İsra,81) Fahrettin er-Razi bu ayeti
tefsir ederken şunları söylüyor: “Yüce Allah, Peygamberine gerçekten
yardım edici bir kuvvet (devlet) bahşederek duasını kabul etti. Ona
kendisini insanlardan koruyacağını bildirdi. Ve dedi ki; hak geldi batıl
yıkılıp gitti. Yani, devlet ve caydırıcılık gücüne sahip olsa da batılın
varlığı kalıcı değildir.” Birçok müfessire göre de güç; yardımcı, batılı
yok etmek için gelen hak, ‘devletin örgütlü gücü’dür. Zaten ayetler de
doğrudan buna delalet etmektedir. Genelde İsra suresinin anlatım
tarzında, tarihsel olayları, olayların içinde tanığı ve öncüsü
peygamberleri, devletlerin ifsada gittiğinde, eninde sonunda kendisinden
daha güçlü bir örgütsel güç tarafından yıkıldığını göstermektedir. Bu
ise bize kitap’ın devlete, insanların da ümmete (örgütlü toplum)
dönüşmesini öngörmektedir. Buna göre Kitabi devlet kurmak, dinsel
çözülmeyi ve parçalanmayı önleyecek ve aynı zamanda siyasal köleleşmeyi
de ortadan kaldıracaktır. (İsrail oğullarının geçmişte başına geldiği,
yahut günümüz Müslümanların durumu gibi.)… Bu ayetler nazil olduğunda
ortada iki süper güç vardır; Farslar ve Romalılar. İsra suresi
Peygamberin yolculuğunu anlatırken, daha önce benzeri durumları yaşamış
tarihi dönemlere ve o dönemlerin kavimlerine elçi olarak yollanmış
pey-gamberleri ile görüştü. Buradan anlaşılıyor ki; artık Mekke dışında,
uluslararası arenada bir kavgaya tutuşulacaktı. Bu yüzden bu güçleri
değerlendirmek, herkesin konumunu belirginleştirecek, düşmanları ve
dostları ortaya koyacak bir zorunluluktu. Örgütün gücü, kendisini
oluşturan fertlerin gücünden kat be kat fazladır. İktidar organizasyonu,
hedef olarak yerel çapta bazı şeyleri bir strateji olarak
benimseyebilir. Bu organizasyon aynı zamanda, dünyanın her tarafından
kendisine bağlı unsurlar bulabilir ve bu unsurları istediği gibi
yönlendirebilir. Bu da organizasyonun doğurduğu güç’ün sonuçlarındandır.
TAİF ZİYARETİ VE AMR BİN SASAOĞULLARI İLE GÖRÜŞME
Tarihçiler ve tefsirciler Hz peygamberin Taife gidişinin,
Mescidi Aksa’ya götürülüşünden (İsra) ve Hz Hatice ile Ebu Talip’in
ölümünden sonra olduğunda müttefiktirler. Taif ziyaretinde, Kureyş’ten
ümidin kesildiği için yardım isteme ve kendisinin tasdik edilmesi talebi
ile gittiğini anlı-yoruz. Orada kabul görülse, yerleşik bir varlık
olunacak ve siyasal bir egemenlik tesis edilecekti. Taife gidişte
Mekke’den çıkmak, bir tür çekilme veya dini mantığa ters olabilir mi?
Sonraki gelişmelerden anlıyoruz ki, (dönüşte eman müessesini kullanışı,
kullandığı haberci, eman istenen kavmin seçilişi bile bir zafer
doğuracaktır…) Orada bir toprak parçası ele geçirmek ve fiili bir varlık
oluşturmak amaçlanıyordu. Çünkü Taif ziyareti Mekke’den çekilmek
sayılmayacağı gibi, Taife giderken Mekke’nin siyasal önderliğini
Kureyş’in seçkinlerine bırakmak da düşünülmüyordu. Bilakis, şayet orada
kabul görseydi, oradaki varlığı çok daha etkili olacak ve kâfirler için
büyük bir tehlike doğacaktı.
“Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız
yere taşkınlık edenlerin aleyhine bir yol vardır” (Şura,42). Bu
ayeti İsra:9’la birlikte düşündüğümüzde; yolun apaçık olduğunu ve
resulün de bu yolu takip ederek bir devlet adamı gibi strateji
izlediğini görürüz. Stratejisini de; Kureyş’in siyasal egemenliğini
(İbrahim’i davetin saptırılarak kendilerini meşru kıldıkları siyasi erk)
ret, elitlerinin can damarı sayılan ekonomik çıkarlarını felç ederek,
mümkün olan en büyük darbeyi vurmak üzere kurduğunu görüyoruz.
Taif ziyaretinin önceden düşünülmüş ve planlanmış bir
gidiş olduğu besbellidir. Zira Kureyş’in Taif ile ilgili emelleri vardı
ve orası stratejik derinliğe sahip bir yerdi. Nitekim Kureyş, bir zaman
Taife saldırmış ve ‘vec’ vadisini ele geçirmişlerdi. O dönemin Taif
sakinleri olan Sakif oğulları onlardan korkmuş ve anlaşmaya varmışlardı.
Kureyş’in zenginlerinin çoğunun orada yazlıkları ve mülkleri vardı.
Haşim ve Abduşems kabilelerinin Taif’lilerle sürekli ve yakın ilişkileri
sürmekte idi. Ayrıca Mahzum kabilesinin de Sakif oğulları ile ortak mali
çıkarları ve bağları vardı. Şayet orada ayak basacak bir imkân bulunsa,
bu Kureyş için doğrudan ve etkili bir tehditle sonuçlanacaktı. Bir
anlamda Kureyş’in çembere alınıp dış dünya ile ilgili bağlantısının
kesilmesi gibi ciddi bir tehdit. Bu anlatımın en somut göstergesi,
Resul’ün Taifte genel halk ile görüşerek zaman kaybetmekten ziyade,
doğrudan otorite merkezi ile görüşmeye oturmuş olmasıdır. O günlerde
Taif’in siyasi otoritesini Ben-u Malik ve Ahlaf kabileleri temsil
etmekteydi. En eski ve en güçlü kabileler onlardı. Buna rağmen
Arabistan’ın en güzel, en yeşil ve en göz alıcı beldesi olan Taif’i tek
başlarına savunma imkânlarından da yoksundular. En çok da Hevazin,
Kureyş ve Ben-i Amir kabilesinden çekinirlerdi. Bunların her birisi,
kor-kulan, talan edici ve yakıcı bir güce sahip, güçlü kabilelerdi. O
nedenledir ki Taif’liler uzlaşmacı bir politika güderek dengeleri
gözetiyor ve siyasi istikrarlarını sağlıyorlardı. Bu politikaları
gereği; Ben-i Malik kabilesi Hevazin ile ilişki kurarak, Ahlaf kabilesi
de Kureyş’le ittifak kurarak kendilerini garantiye alıyorlardı… Bu iki
oymaktan birisi pey-gamber ile anlaşmış olsa, dengeler tamamı ile
değişmiş olacaktı. Hiç kuşkusuz peygamberin bu dengeleri bilmemesi,
oraya rast gele gitmiş olması söz konusu olamazdı. İşte bunun için
peygamber Taife varır varmaz, Ahlaf kabilesinin liderliğini yürüten ve
Kureyş ile bağlantılı Amr bin Umeyr oğullarına misafir oldu,
Hevazin’lilerle müttefik olan Ben-i Malik’e değil. Fakat Amr oğulları
son derece korkak ve çekingen bir yapıda idiler. Resulün davetini kabul
etmedikleri gibi alçakça edepsizliği de reva gördüler. İbn-i Hişam’ın
nakline göre, peygamber oradan hemen ayrıldı, Sakif’ den hayır
gelmeyeceğini anlamıştı. Ama Sakif’in önderlerine dönüşte şöyle diyordu;
‘Mademki böyle davranı-yorsunuz, bari benim size geldiğimi kimseye
anlatmayın.’ Belli ki Resul (as), kendi kavminin bu durumdan haberdar
olmasını istemiyordu. Bu isteği onları daha da çirkinleştirip sert
davranmalarına neden oldu. Resul üzgündü, denemesi başarısız
sonuçlanmıştı ve dönüşte şu meşhur duasını oku-yordu; “Allah’ım! Gücümün
zayıflığını, çaremin azlığını ve insanların beni önemsememelerini sana
şikâyet ediyorum.” Bu arada dağların hareketlerinden sorumlu melek gelip
(daha önceleri Nuh, Ad, Semud, lut kavimlerinin başlarına gelen,
köklerinin kurutulması durumu) Taif’liler’le Kureyş’in yeryüzünden
silinmelerini isteyip iste-meyeceğini soruyor. Bu arada kendisi ile
birlik olan Zeyd; Kureyş’in onu dışladığını, Taif’lilerin ise yüz üstü
bıraktığını görerek, ‘işin’ bittiğini sanıyordu. O nedenle sürekli
hicreti öne sürdü. Fakat Resul iki öneriyi de geri çevirdi. Üç gün
boyunca Mekke ile Taif arasında Nahle denilen yerde kaldı. Sonra Hira
mağarasına geçti ve Mekke’ye eman için girişimlere başladı... (Arada
geçen olaylar ve ayrıntıları bütün siyer kitaplarında mevcut olduğu için
atlıyoruz.) Belli ki ‘işe’ devam edecekti, ama planlarında bazı
değişmeler yaparak. İki yöntemi de benimsemediğine göre, yeniden
mücadeleyi göze almıştı. (Oysa Hira’da kalıp ruhbanca bir hayatı da
sürdürebilir, yahut eski kavimlerde olduğu gibi helaki isteyebilirdi!)…
Bundan sonra görüyoruz ki; peygamber hac mevsiminde çevreden gelen
kabile-lerle, Ebu Bekir aracılığı ile görüşmeler yapıyordu. Fakat her
kabile ile değil. Ebu Bekir ünlü kabileleri sorup soruşturuyor, onlar
hakkında bilgi topluyordu. Onlara; ‘kaç kişi oldukları, savunma ve
caydırıcı güçlerinin ne durumda oldukları, savaşçı olup olmadıkları,
etraflarında nasıl bilindikleri...’ vs. konusunda sorular yöneltiyordu.
Sonra peygamber devreye girip görüşmelere başlıyordu.
İşte bu arada Amir bin Sasa oğulları ile görüşme böyle
bir durumda, Taif sonrası gerçekleşti. Bu kabile savaşçı, kalabalık,
aynı zamanda çevrelerinde saygın birileri idiler. Üstelik hiçbir krala
boyun eğmemiş, hiç birine haraç vermeye de yanaş-mamışlardı. Tıpkı
Kureyş ve Huzaa kabileleri gibi. Burada ilginç olan bir durum söz
konusudur; bu kabile ile Taif’teki Sakifoğulları arasında ezelden bir
husumet de vardı. Bu Amir oğulları evvelden Taif’in yerleşik sakinleri
idiler. Sakif oğulları o dönemde, Amir oğullarının bahçelerini eken,
tarlalarını işleyen, onların işlerini gören, savaşta askerlik
hizmetlerini sunan ve karşılığında ürünlerin yarısını alan işçileri
durumunda idiler. Yani, marabaları. Bu marabalar, Amiroğullarının
gösterdikleri yerde de yatarlardı. Giderek Amiroğullarının güvenlerini
kazanmışlar ve onların ihmal davranmalarını sağlamışlardı. Bir süre
sonra oturdukları yerlere kaleler yapıp bahçelere sahip çıktılar ve
çıkan çatışmada Amiroğullarını yendiler. Bunun üzerine Amir oğulları
orayı terk etmeye mecbur kaldı. İşte peygamber (as) geçmişte atalarının
başına gelen bu olayı biliyordu ve o nedenle onlarla görüşmeye oturdu.
Eğer anlaşmaya varılsa idi, bu aynı zamanda Taif’lilerin de sonu
olacaktı. Bir taşla iki kuş misali. Resul önce kendini takdim edip
onları dine davet etti. Onlardan Buhayra bin Firas adlı önde gelen
birisi; “Allaha yemin ederim ki, eğer bu genci Kureyş’ten alabilirsem
bütün Arapları yiyebilirim”. Belli ki peygamberimizi ve tavırlarını çok
beğenmişti. Sonra peygamberimize şöyle dedi; ‘şayet sana uyarsak, sonra
sen muhaliflerine karşı üstünlük sağlarsan, senden sonra bu iş, yönetim
bize geçer mi?’. Peygamber ise; ‘O iş, Allah’ın elindedir, onu
dilediğine verir’ dedi. Bunun üzerine o cevap verdi; ‘Seni korumak için
boyunlarımızı Arapların önüne uzatacağız ve sen üstünlük sağladıktan
sonra da yönetim bize geçmeyecek öyle mi? Hayır, vallahi bizim senin
işine ihtiyacımız yoktur’… Görüşme bir sonuç alınamadan sona erdi. Bu
görüşmede dikkat edilecek husus; şayet resul sadece askeri bir ittifak
arıyor olsa idi, bu işi kabul eder pazarlığı bitirirdi. Çünkü aradığını
bulmuştu. Yahut prag-matik davranıp başka türlü hesap yapabilirdi de.
Fakat, Resul böyle bir işe girişemezdi. Bu tür hedefin yanında dini
davetin kabulü ve desteklenmesini de şart koşuyordu. Bu nedenle büyük
ve güçlü kabilelerin küçük kabileleri yok ederek ganimetlerle
beslenmelerine, erkeklerinin köle, kadınlarının cariye olmasına razı
gelemezdi. Yine, iktidarı her halükarda düşünüyor olsa idi, bu teklifi
kabul etmemesi de düşünülemezdi. Ancak o iktidarı, toplumun dönüşmesi ve
yeni değerler üzerinde yükselmesi için istiyordu. Çünkü Allah böyle
istiyor ve bu şartlarla yardım ve güç vaat ediyordu. Şayet Arap-ların
yapageldiği uygulamaları doğru kabul etseydi, bu yol üzere anlaşmayı da
yapardı. Yani o günün reel politiği, Resul için hiçbir şey ifade
etmemişti. (Cabiri ve ondan etkilenip böyle düşünenlere hatırlatma’!).
Amiroğullarından bir netice çıkmayınca, resul görevini yapmış ve
denemelerini bitirmiş olmalı ki; bilindiği gibi Allah onun karşısına Evs
ve Hazreci çıkaracak ve nihayet bu işi neticelendirecekti. Artık
beklenen yardım gelmişti. Bundan sonra geriye kalan uygulamalar, vakit
ve zaman belirlemelerine kalmıştı… Yine bilindiği gibi; hicret’den on
yıl gibi kısa bir sürede Allah, Müslümanları hem Fars’lıların hem de
Romalı’ların topraklarına mirasçı kılmış, hem de Kureyş’e boyun
eğdirmişti. Dünya tarihi küçücük bir ümmet’in böylesi olağanüstü
başarısına, iki süper gücün yıkıntıları üzerine, güçlü bir devlet eli
ile medeniyeti kurduğuna bir daha şahit olmadı. Ama aynen geçmişte
İsrailoğullarının başına gelen yıkım gibi aynı ümmetin yıkılışına da
şahit olundu. Ancak bu ‘iş’ bir daha olamayacak anlamında değildir.
Yeter ki bu iş için, ehillerinin elinde ve aynı yöntemle mücadele
ediliyor olsun. Allah’ın vaadi, kayıtlı şartlı her daim geçerli… Hak
gelecek ve batıl mutlaka yok olacaktır.
NOT: Bu yazıda T. Abdulkadir Hamit’in Ekin Yayınevinden
çıkan Mekke döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi isimli kitabindan
esinlenilmiştir. |