Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


Görelim Mevla Ney’lermiş!

Hüseyin Alan

Kâinatı yaratan, her şeyi yoktan var eden, belli ve değişmez bir düzene göre de kusursuz olarak işleten, evrende bulunan her şeyi insanın emrine ve yararına sunup onları orada mukim kılan (Araf:10) Allah, bundan sonrasına karışmayıp gerisini de kullarının arzu ve hevalarına bırakır mı? Dünyada topluluklar halinde yaşamak durumunda kalacak olan insanlar; kuracakları toplumsal düzende, kafalarına göre takılabilirler mi? Siyasi-ekonomik-sosyal iktidarlarını, Allah’ı göz ardı ederek, çağdaş getiri ve ihtiyaçlara göre düzenleyebilirler mi? Din-u İslam sadece vaaz-ü nasihat’ten ibaret bir öğreti, kutsal kitaplar salt bir eğitim ve dua mecmuası, sırası ile gelip giden elçiler de yalnızca birer öğütçü/hatırlatıcı mı? Nihayet bu dini disiplin, kerameti kendinden menkul, sadece erdemli/etik davranış kalıpları sunan (Mekkede’ki Hanifler gibi) ama, siyasal’a /yönetime/tağut’a karışmayan birer insan tipi mi önerir..? Elbette ki değil.

        
“Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de yalnızca O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan yüce Allah ne büyüktür.” (Araf:54) Ayet, genel olarak tüm evren ve içindeki insan toplulukları dâhil her şeyin egemenliğinin, tam ve sınırsız olarak tasarruf yetkisinin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu göstermektedir. Diğer yaratıklar onun egemenliğine kayıtsız boyun eğiyorlarken, insanoğluna imtihanı gereği seçim hakkı tanınmıştır. Ancak onlara da yükümlükleri gereği; kendilerine gönderilen dine/elçiye uyarak yeryüzünü ifsat etmemeleri      (vahy dışında tercihte bulunmamaları) konusunda uyarı gelmiştir. Yaratan Allah doğrudan yönetsel velayet ve egemenlik hakkının (inzal edilene uyula-rak) kendisine ait olduğunu bildirmektedir. İşte Müslüman olanların görevleri ve yükümlülükleri buradan itibaren başlamaktadır. Yeryüzü serüveninde Münzel olan kitaba, gönderilmiş olan elçilere uymayıp yeryüzünü ifsat edenlere ve haksız yere yönetim erkini ele geçirip kan dökerek, zulmedenlere karşı, ıslah edicilerin harekete geçerek, yönetimi tağutlardan alması veya bu uğurda mücadele etmesi gerekmektedir. Çünkü onlar Allah’a ait olan bu kısmı, yeryüzü iktidarını gasp etmişlerdir. (Yusuf 40, Ali İmran 154, Nahl 116, Maide 45). Bu iş başka türlü anlaşılacak olsa idi; gelip giden elçilere gerek kalmaz, Allah kulları ile başka türlü bir iletişim kurar veya herkesi iman edenler olarak yaratırdı. Yahut, tamamının aynı tarz itirazlarla karşı konulduğu elçiler, etliye sütlüye karışmazlar, vaazlarını verip işin içinden çıkarlar ve görevlerini yapmış olarak giderlerdi. Böylelikle hem kendileri hem de inananları hiçbir sıkıntı/dert ile karşılaşmadan, yer-yurtlarını terke mecbur edilmeden, üstelik bu halde yaşarken saygın birileri, ölünce de mezarları türbe yapılıp ziyaret edilen birer azizler olarak anılmaya devam edilirlerdi.

 
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru ve sağlam yola iletir; Salih amel işleyen müminlere, kendileri için bir ecir olduğunu müjdeler.” (İsra,9) Dünya hayatında insan toplulukları, işlerini görmek üzere, kendilerinin oluşturdukları bir takım ‘yolları’ hep olageldi. Kendi aralarında kurdukları devletleri eliyle, işlerini o yol üzere gördüler. Başından beri Allah’ın elçileri ve kitapları vasıtası ile öğrettiği tevhidi mesajı bilmelerine rağmen, işine gelmediği durumlarda kendi yanlarından ürettikleri ‘yollara’ saptılar. Bütün bu olup bitenler aslında, kitap’ların tahrif ve tebdilinden başkası değildi. Böylece iktidarlar ve uygulanan ‘yollar’, kutsal öğretiye uyarak hareket edenler ile diğerleri arasında değişerek süre geldi. Egemenlik ve meşruiyet Müslümanlara ait olduğunda; kitap devlete, insanlar ise ümmete dönüştü. Adalet kaim kılındı, yeryüzü imar edildi ve maruf olanlar yaygınlaştırıldı. Tersi durumlarda; kitap işlevsiz öğütlere, insanlar ise he-valarının peşinde koşan müstağnilere dönüştü ve nihayet yeryüzü fesada boğulup münkerler yaygınlaştırıldı. Oysa şerefli Kur’an’ın yukarıdaki ayetinde buyurulduğu gibi; elçinin davetine esas oluşturan insan modelini, insanlığın tek doğru olan yolu bulmasını sağlayacak rehberini ve ona bağlı kalarak mücadele edenlere, büyük bir ödül hazırlandığı müjdesini vermektedir. Ayetin devamında bu teklife uymayanlar içinse, büyük bir azabın beklediği hatırlatılarak, karşılığında büyük bir ödül vaat edilen salih ameller, takip edilmesi gerekli yolda ilerleyerek model insanlığı, nasıl teoriden pratiğe aktarma, toplumsal gerçeklik haline dönüştürme çabasını, canlı örnekleri ile de bildirmektedir. (Araf,128) Bu örnek teşkil edecek çabalar da, öncelikle bir içyapı oluşturularak bir otorite tesis edil-mesini, arkasından bir ümmet oluşturmaya gidil-mesini ve sonuçta kitabın bir devlete dönüştürülme-sini şart kılmaktadır. Peki nasıl? Biraz açalım.           

            
“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana, tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra,80) Son elçi bizler için en güzel örnek. Rabbimizin rahmeti Muhammed(as)’in hayatından bazı sahneleri hatırlayalım. Risaletin Mekke’deki son yılları idi. Müslümanlar ile Kureyş topluluğu arasında ilişkiler kopmuş, peygamber ve takipçileri için şimdilik, orada yapacak fazladan bir iş kalmamıştı. Mekke’yi, Kâbe’nin olduğu dini ve kültürel merkezi, Araplar nezdinde ticari-ekonomik cazibe alanını içerden dönüştürmek,  küfrü ortadan kaldırıp adaleti uygulamak mümkün görülmüyordu. Kureyş’in siyasi elitleri, Muhammedi daveti yok etmek ve dolayısı ile var olan siyasi/sosyal yapıyı korumak adına her şeyi göze almışlardı. O kadar ki; kendi başlarına bitiremedikleri işi, İran Kisra’sı ile Muhammedi öldürtme üzerine anlaşmaya varacak kadar azmışlardı. (İleride vaki olacak İran-Roma savaşında Kureyş’in, İranlılar tarafında olmasının bir nedeni de bu olmalıdır. Oysa Kureyşliler diğerleri ile de anlaşacak kadar uyanıktılar. (Rum Suresi tefsirleri.)) Müslümanlar on üç yıllık bir süreyi kapsayan Mekke hayatında, ciddi bir sınama devresinden başarı ile çıkmışlardı. Bu süreçte peş peşe nazil olan Zümer, Mü’min, Fussilet, Şura, Zuhruf, Duhan, Ahkaf surelerine ilaveten Araf ve İsra surelerine topluca bakıldığında; Müslümanlara nasıl olmaları veya nasıl olmamaları konusunda tarihi olaylar nakledilirken, benzeri mücadeleye katılan diğer ümmetlerin hayatlarından örneklemelerle ufuk verilmektedir.   Habeşistan hicreti ve Taif seferi arasında nazil olan yukarıdaki sureler, bu sureci anlatırken aynı zamanda geçmiş kavimlerin hayatlarından örneklemeler sunarak tecrübe kazandırmaktadır. (Sadece İsra sure-sinde bile, Allah’ın elçisine gösterdiği ayetlere bakıl-dığında, kitap ehli Yahudilerin, devlet ve iktidar sahibi kavimlerin hayatlarından, yok oluşlarından ve sebeplerinden tablolar sunularak, peygamberin lokal durumdan uluslararası arenaya hazırlandığı görülmektedir.)  Azim peygamberler, kavimleri, medeniyet kurmuş toplulukları ve devletleri, yıkılışları ile aralarında geçen mücadeleler ayrıntıları ile artık onların bilgileri dahilinde idi. Geçmiş resuller ve arkadaşlarının güçlerinden, güç kaynaklarından bahsedilir. Ortak özellikleri vurgulanır. Bu süreçten anlaşılan o ki; artık, Müslümanlar hedefleri belli, stratejileri çizilmiş, ne yapmaları gerektiğini öğrenmiş bir topluluktu. Böylece Peygamberin (as) bu günlerinde, neden bir devlet adamı gibi davrandığını daha rahat kavrayabiliyoruz. Özellikle egemenliği sağlayan, iktidarı kesin olarak mümkün kılan (eksik parçalar) diğer unsurların bir araya getirilmesi için kabilelerle ama özellikleri olanları ile görüşmelere başlamıştı. Belli ki, Resulün stratejisi, artık sadece Kureyş’in elde edilmesi ile yetinecek darlıktan çıkmış, bilakis Kisra ve Rum diyarının (dönemin iki süper gücü ve egemenlik alanları itibarı ile) ele geçirilmesi hesabına dayanıyordu. İsrail oğullarının başından geçenler ve sonradan onların siyasi kölelikle biten ibret dolu hayat sahifeleri onun için öğretilmişti. (o nedenle Musa (as) ile çok uzun görüşmüş olmalıdır) Bu sebepten dolayı işe öncelikle Kureyş’ten başlaması normal olanıydı. Bunun içindir ki, Kureyş’in can damarı sayılan ticaret yolları üzerinde konuşlanmış, önceden seçtiği kabileler ile ittifak görüşmelerinde bulunmuştur. Bu görüşmeler sadece askeri ittifaka varacak, ganimetler için yahut salt iktidara yönelik değildi elbet. O nedenle görüşmelerde öncelik, davetin kabulü ve pazarlıksız teslimiyete veriliyor, bundan sonradır ki diğer konulara geçiliyordu. Bu tür görüşmelerin yapıldığı kabilelere bakılınca, söylenmek istenenler daha iyi anlaşılacaktır; Habeşistan (Rumlarla dini bir bağlantısı olsa da, bağımsız bir krallıktır. İlk muhacirlerin vardıkları yer, gönde-rilenlerin çoğunun ise Mekke’nin zayıflarından değil seçkin kabilelerinden oluşu, önceden düşü-nülmüş, belli bir amacın güdüldüğünü gösterir.   İlk denemenin orada, muhacirler vasıtası ile yapıldığı söylenebilir…) Taif, Amr bin Sasa oğulları ve Medineliler. Hepsinin konumu, güç durumu, özellikleri itibarı ile seçilmiş oldukları bellidir. Habeşistan coğrafi uzaklığı hariç, stratejik olarak diğerleri gibi Kureyş’in can damarı ticari yollar üzerinde mukim, güçlü, bağımsız ve saygın topluluklardı. Bunlardan birisi ile kurulabilecek bir ittifak, Mekke’yi civardan kuşatmaya yarayacaktı. İlk elde buradan çıkartılacak ders; görüşmelerin doğrudan ve kendi başına ayakta duracak, bağımsız bir devlet kurmaya yönelik atılan adımlardır. Bu konu yukarıdaki ayette de belirtildiği üzere; Allah’ın peygamberine yönelik bir emri olarak algılanmaya müsaittir. Üstelik peygamberini ken-disinden bir güç ile destekleme vadinden dolayı, egemenlik istemeye teşvik etmektedir. Bu kurulacak otorite sayesinde ayaklar yere sağlam basacak, kendisine ve arkadaşlarına karşı çeşitli komplolar düzenleyenlere ve başkaldıranlara karşı gerekli dersi verebilecekti. Bu işin başkaca bir yolu da yoktu. Böylelikle Allah’ın farzlarını yerine getirebilmede engel olmaya çalışanlar bertaraf edilebilecektir. (Taberi’den) Taberi, Katade’nin bu ayette; “Allahın elçisi bu işi ancak güçle gerçekleştirebileceğini biliyordu. Bu yüzden Allah’ın kitabına, onun koyduğu hadlere, O’nun farzlarına yardımcı olacak, Allah’ın dininin egemen olmasını sağlayacak bir güç istedi. Çünkü güç ve yönetim Allah’ın bir rahmetidir, onu en gözde kullarına bahşeder. Şayet yönetim erki olmasa, insanlar birbirlerine saldıracak, güçlüler zayıfları ezecektir” dediğini nakleder.       

 “Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur.”( İsra,81) Fahrettin er-Razi bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor: “Yüce Allah, Peygamberine gerçekten yardım edici bir kuvvet (devlet) bahşederek duasını kabul etti. Ona kendisini insanlardan koruyacağını bildirdi. Ve dedi ki; hak geldi batıl yıkılıp gitti. Yani, devlet ve caydırıcılık gücüne sahip olsa da batılın varlığı kalıcı değildir.” Birçok müfessire göre de güç; yardımcı, batılı yok etmek için gelen hak, ‘devletin örgütlü gücü’dür. Zaten ayetler de doğrudan buna delalet etmektedir. Genelde İsra suresinin anlatım tarzında, tarihsel olayları, olayların içinde tanığı ve öncüsü peygamberleri, devletlerin ifsada gittiğinde, eninde sonunda kendisinden daha güçlü bir örgütsel güç tarafından yıkıldığını göstermektedir. Bu ise bize kitap’ın devlete, insanların da ümmete (örgütlü toplum) dönüşmesini öngörmektedir. Buna göre Kitabi devlet kurmak, dinsel çözülmeyi ve parçalanmayı önleyecek ve aynı zamanda siyasal köleleşmeyi de ortadan kaldıracaktır. (İsrail oğullarının geçmişte başına geldiği, yahut günümüz Müslümanların durumu gibi.)… Bu ayetler nazil olduğunda ortada iki süper güç vardır; Farslar ve Romalılar. İsra suresi Peygamberin yolculuğunu anlatırken, daha önce benzeri durumları yaşamış tarihi dönemlere ve o dönemlerin kavimlerine elçi olarak yollanmış pey-gamberleri ile görüştü. Buradan anlaşılıyor ki; artık Mekke dışında, uluslararası arenada bir kavgaya tutuşulacaktı. Bu yüzden bu güçleri değerlendirmek, herkesin konumunu belirginleştirecek, düşmanları ve dostları ortaya koyacak bir zorunluluktu. Örgütün gücü, kendisini oluşturan fertlerin gücünden kat be kat fazladır. İktidar organizasyonu, hedef olarak yerel çapta bazı şeyleri bir strateji olarak benimseyebilir. Bu organizasyon aynı zamanda, dünyanın her tarafından kendisine bağlı unsurlar bulabilir ve bu unsurları istediği gibi yönlendirebilir. Bu da organizasyonun doğurduğu güç’ün sonuçlarındandır.

              
          TAİF ZİYARETİ VE AMR BİN SASAOĞULLARI İLE GÖRÜŞME

Tarihçiler ve tefsirciler Hz peygamberin Taife gidişinin, Mescidi Aksa’ya götürülüşünden (İsra) ve Hz Hatice ile Ebu Talip’in ölümünden sonra olduğunda müttefiktirler. Taif ziyaretinde, Kureyş’ten ümidin kesildiği için yardım isteme ve kendisinin tasdik edilmesi talebi ile gittiğini anlı-yoruz. Orada kabul görülse, yerleşik bir varlık olunacak ve siyasal bir egemenlik tesis edilecekti. Taife gidişte Mekke’den çıkmak, bir tür çekilme veya dini mantığa ters olabilir mi? Sonraki gelişmelerden anlıyoruz ki, (dönüşte eman müessesini kullanışı, kullandığı haberci, eman istenen kavmin seçilişi bile bir zafer doğuracaktır…) Orada bir toprak parçası ele geçirmek ve fiili bir varlık oluşturmak amaçlanıyordu. Çünkü Taif ziyareti Mekke’den çekilmek sayılmayacağı gibi, Taife giderken Mekke’nin siyasal önderliğini Kureyş’in seçkinlerine bırakmak da düşünülmüyordu. Bilakis, şayet orada kabul görseydi, oradaki varlığı çok daha etkili olacak ve kâfirler için büyük bir tehlike doğacaktı.

“Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlerin aleyhine bir yol vardır” (Şura,42). Bu ayeti İsra:9’la birlikte düşündüğümüzde; yolun apaçık olduğunu ve resulün de bu yolu takip ederek bir devlet adamı gibi strateji izlediğini görürüz. Stratejisini de; Kureyş’in siyasal egemenliğini (İbrahim’i davetin saptırılarak kendilerini meşru kıldıkları siyasi erk) ret, elitlerinin can damarı sayılan ekonomik çıkarlarını felç ederek, mümkün olan en büyük darbeyi vurmak üzere kurduğunu görüyoruz.

Taif ziyaretinin önceden düşünülmüş ve planlanmış bir gidiş olduğu besbellidir. Zira Kureyş’in Taif ile ilgili emelleri vardı ve orası stratejik derinliğe sahip bir yerdi. Nitekim Kureyş, bir zaman Taife saldırmış ve ‘vec’ vadisini ele geçirmişlerdi. O dönemin Taif sakinleri olan Sakif oğulları onlardan korkmuş ve anlaşmaya varmışlardı. Kureyş’in zenginlerinin çoğunun orada yazlıkları ve mülkleri vardı. Haşim ve Abduşems kabilelerinin Taif’lilerle sürekli ve yakın ilişkileri sürmekte idi. Ayrıca Mahzum kabilesinin de Sakif oğulları ile ortak mali çıkarları ve bağları vardı. Şayet orada ayak basacak bir imkân bulunsa, bu Kureyş için doğrudan ve etkili bir tehditle sonuçlanacaktı. Bir anlamda Kureyş’in çembere alınıp dış dünya ile ilgili bağlantısının kesilmesi gibi ciddi bir tehdit. Bu anlatımın en somut göstergesi, Resul’ün Taifte genel halk ile görüşerek zaman kaybetmekten ziyade, doğrudan otorite merkezi ile görüşmeye oturmuş olmasıdır. O günlerde Taif’in siyasi otoritesini Ben-u Malik ve Ahlaf kabileleri temsil etmekteydi. En eski ve en güçlü kabileler onlardı. Buna rağmen Arabistan’ın en güzel, en yeşil ve en göz alıcı beldesi olan Taif’i tek başlarına savunma imkânlarından da yoksundular. En çok da Hevazin, Kureyş ve Ben-i Amir kabilesinden çekinirlerdi. Bunların her birisi, kor-kulan, talan edici ve yakıcı bir güce sahip, güçlü kabilelerdi. O nedenledir ki Taif’liler uzlaşmacı bir politika güderek dengeleri gözetiyor ve siyasi istikrarlarını sağlıyorlardı. Bu politikaları gereği; Ben-i Malik kabilesi Hevazin ile ilişki kurarak, Ahlaf kabilesi de Kureyş’le ittifak kurarak kendilerini garantiye alıyorlardı… Bu iki oymaktan birisi pey-gamber ile anlaşmış olsa, dengeler tamamı ile değişmiş olacaktı. Hiç kuşkusuz peygamberin bu dengeleri bilmemesi, oraya rast gele gitmiş olması söz konusu olamazdı. İşte bunun için peygamber Taife varır varmaz, Ahlaf kabilesinin liderliğini yürüten ve Kureyş ile bağlantılı Amr bin Umeyr oğullarına misafir oldu, Hevazin’lilerle müttefik olan Ben-i Malik’e değil. Fakat Amr oğulları son derece korkak ve çekingen bir yapıda idiler. Resulün davetini kabul etmedikleri gibi alçakça edepsizliği de reva gördüler. İbn-i Hişam’ın nakline göre, peygamber oradan hemen ayrıldı, Sakif’ den hayır gelmeyeceğini anlamıştı. Ama Sakif’in önderlerine dönüşte şöyle diyordu; ‘Mademki böyle davranı-yorsunuz, bari benim size geldiğimi kimseye anlatmayın.’ Belli ki Resul (as), kendi kavminin bu durumdan haberdar olmasını istemiyordu. Bu isteği onları daha da çirkinleştirip sert davranmalarına neden oldu. Resul üzgündü, denemesi başarısız sonuçlanmıştı ve dönüşte şu meşhur duasını oku-yordu; “Allah’ım! Gücümün zayıflığını, çaremin azlığını ve insanların beni önemsememelerini sana şikâyet ediyorum.” Bu arada dağların hareketlerinden sorumlu melek gelip (daha önceleri Nuh, Ad, Semud, lut kavimlerinin başlarına gelen, köklerinin kurutulması durumu) Taif’liler’le Kureyş’in yeryüzünden silinmelerini isteyip iste-meyeceğini soruyor. Bu arada kendisi ile birlik olan Zeyd; Kureyş’in onu dışladığını, Taif’lilerin ise yüz üstü bıraktığını görerek, ‘işin’ bittiğini sanıyordu. O nedenle sürekli hicreti öne sürdü. Fakat Resul iki öneriyi de geri çevirdi. Üç gün boyunca Mekke ile Taif arasında Nahle denilen yerde kaldı. Sonra Hira mağarasına geçti ve Mekke’ye eman için girişimlere başladı... (Arada geçen olaylar ve ayrıntıları bütün siyer kitaplarında mevcut olduğu için atlıyoruz.) Belli ki ‘işe’ devam edecekti, ama planlarında bazı değişmeler yaparak. İki yöntemi de benimsemediğine göre, yeniden mücadeleyi göze almıştı. (Oysa Hira’da kalıp ruhbanca bir hayatı da sürdürebilir, yahut eski kavimlerde olduğu gibi helaki isteyebilirdi!)… Bundan sonra görüyoruz ki; peygamber hac mevsiminde çevreden gelen kabile-lerle, Ebu Bekir aracılığı ile görüşmeler yapıyordu. Fakat her kabile ile değil. Ebu Bekir ünlü kabileleri sorup soruşturuyor, onlar hakkında bilgi topluyordu. Onlara; ‘kaç kişi oldukları, savunma ve caydırıcı güçlerinin ne durumda oldukları, savaşçı olup olmadıkları, etraflarında nasıl bilindikleri...’ vs. konusunda sorular yöneltiyordu. Sonra peygamber devreye girip görüşmelere başlıyordu.       

İşte bu arada Amir bin Sasa oğulları ile görüşme böyle bir durumda, Taif sonrası gerçekleşti. Bu kabile savaşçı, kalabalık, aynı zamanda çevrelerinde saygın birileri idiler. Üstelik hiçbir krala boyun eğmemiş, hiç birine haraç vermeye de yanaş-mamışlardı. Tıpkı Kureyş ve Huzaa kabileleri gibi. Burada ilginç olan bir durum söz konusudur; bu kabile ile Taif’teki Sakifoğulları arasında ezelden bir husumet de vardı. Bu Amir oğulları evvelden Taif’in yerleşik sakinleri idiler. Sakif oğulları o dönemde, Amir oğullarının bahçelerini eken, tarlalarını işleyen, onların işlerini gören, savaşta askerlik hizmetlerini sunan ve karşılığında ürünlerin yarısını alan işçileri durumunda idiler. Yani, marabaları. Bu marabalar, Amiroğullarının gösterdikleri yerde de yatarlardı. Giderek Amiroğullarının güvenlerini kazanmışlar ve onların ihmal davranmalarını sağlamışlardı. Bir süre sonra oturdukları yerlere kaleler yapıp bahçelere sahip çıktılar ve çıkan çatışmada Amiroğullarını yendiler. Bunun üzerine Amir oğulları orayı terk etmeye mecbur kaldı. İşte peygamber (as) geçmişte atalarının başına gelen bu olayı biliyordu ve o nedenle onlarla görüşmeye oturdu. Eğer anlaşmaya varılsa idi, bu aynı zamanda Taif’lilerin de sonu olacaktı. Bir taşla iki kuş misali. Resul önce kendini takdim edip onları dine davet etti. Onlardan Buhayra bin Firas adlı önde gelen birisi; “Allaha yemin ederim ki, eğer bu genci Kureyş’ten alabilirsem bütün Arapları yiyebilirim”. Belli ki peygamberimizi ve tavırlarını çok beğenmişti. Sonra peygamberimize şöyle dedi; ‘şayet sana uyarsak, sonra sen muhaliflerine karşı üstünlük sağlarsan, senden sonra bu iş, yönetim bize geçer mi?’.  Peygamber ise; ‘O iş, Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir’ dedi. Bunun üzerine o cevap verdi; ‘Seni korumak için boyunlarımızı Arapların önüne uzatacağız ve sen üstünlük sağladıktan sonra da yönetim bize geçmeyecek öyle mi? Hayır, vallahi bizim senin işine ihtiyacımız yoktur’… Görüşme bir sonuç alınamadan sona erdi. Bu görüşmede dikkat edilecek husus; şayet resul sadece askeri bir ittifak arıyor olsa idi, bu işi kabul eder pazarlığı bitirirdi. Çünkü aradığını bulmuştu. Yahut prag-matik davranıp başka türlü hesap yapabilirdi de. Fakat, Resul böyle bir işe girişemezdi. Bu tür hedefin yanında dini davetin kabulü ve desteklenmesini de şart koşuyordu.  Bu nedenle büyük ve güçlü kabilelerin küçük kabileleri yok ederek ganimetlerle beslenmelerine, erkeklerinin köle, kadınlarının cariye olmasına razı gelemezdi. Yine, iktidarı her halükarda düşünüyor olsa idi, bu teklifi kabul etmemesi de düşünülemezdi. Ancak o iktidarı, toplumun dönüşmesi ve yeni değerler üzerinde yükselmesi için istiyordu. Çünkü Allah böyle istiyor ve bu şartlarla yardım ve güç vaat ediyordu. Şayet Arap-ların yapageldiği uygulamaları doğru kabul etseydi, bu yol üzere anlaşmayı da yapardı. Yani o günün reel politiği, Resul için hiçbir şey ifade etmemişti. (Cabiri ve ondan etkilenip böyle düşünenlere hatırlatma’!). Amiroğullarından bir netice çıkmayınca, resul görevini yapmış ve denemelerini bitirmiş olmalı ki; bilindiği gibi Allah onun karşısına Evs ve Hazreci çıkaracak ve nihayet bu işi neticelendirecekti. Artık beklenen yardım gelmişti. Bundan sonra geriye kalan uygulamalar, vakit ve zaman belirlemelerine kalmıştı… Yine bilindiği gibi; hicret’den on yıl gibi kısa bir sürede Allah, Müslümanları hem Fars’lıların hem de Romalı’ların topraklarına mirasçı kılmış, hem de Kureyş’e boyun eğdirmişti. Dünya tarihi küçücük bir ümmet’in böylesi olağanüstü başarısına, iki süper gücün yıkıntıları üzerine, güçlü bir devlet eli ile medeniyeti kurduğuna bir daha şahit olmadı. Ama aynen geçmişte İsrailoğullarının başına gelen yıkım gibi aynı ümmetin yıkılışına da şahit olundu.  Ancak bu ‘iş’ bir daha olamayacak anlamında değildir. Yeter ki bu iş için, ehillerinin elinde ve aynı yöntemle mücadele ediliyor olsun. Allah’ın vaadi, kayıtlı şartlı her daim geçerli… Hak gelecek ve batıl mutlaka yok olacaktır.

NOT: Bu yazıda T. Abdulkadir Hamit’in Ekin Yayınevinden çıkan Mekke döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi isimli kitabindan esinlenilmiştir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...