|

Başörtüsü Meselesi ve Mukavemet Ruhu
Kenan Çamurcu
Başörtüsü yasağı ve
buna direnç konusu, Türkiye siyasi tarihinin ihmal edilemez
değişkenlerinden biri olarak, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgali;
Ukrayna ve Gürcistan’da Romanya benzeri kalkış-mayı kışkırtarak ABD
yanlısı yönetimleri iktidara getirmesi; Azerbaycan ve Ermenistan’ı etki
alanına alması; Beyaz Rusya, İran, Küba, Venezüella, Sudan ve Mısır’a
baskı uygulaması gibi uluslararası koşullarda Türkiye’nin milli kimlik
ve mukavemet ruhuyla ilintili yeni bir veçhe kazanıyor. Sayılan
ülkelerin karşı karşıya geldiği güvenlik sorununu doğru algılayan
Türkiye’nin laik elitlerinin ve stratejik güvenlikten sorumlu yetkili
çevrelerin, mesela yeni emperyalizmin keşif kolu olarak niteledikleri
misyonerlik faaliyetlerini milli kimlik duyarlılığındaki aşınmayla
irtibatlandırmaları, başörtüsü meselesi başta olmak üzere dindarların
diğer tüm hassasi-yetlerine yönelik saldırılarla toplumdaki mukavemet
ruhunu nasıl zedelediklerinin itirafları olarak da okunabilir. Din
değiştirme ya da dine kayıtsızlığın toplumsal duyarlılıkları erozyona
uğratacak dü-zeyde kökleşmesiyle uzak vadede Türkiye’nin demografisinin
içinin boşalacağına dair kötü senaryonun işaret fişeği, başlangıç
itibariyle, ülke yönetiminde geleneksel olarak etkinliği bulunan
çevrelerin çocuklarının kimlik kaybı girdabında kaybolmaları ve
yokolmalarıdır. Yönetici elitlerin ‘yakın tehdit’ değerlendirmesiyle
acil gündemlerinde yer bulan bu tsunaminin Müslüman dindarlığa bağlı
kesimlerin sahiline vurma ihtimali yoksa da, dinî değerlere yönelik
mevcut saldırganlık ve dinî tezahürlere savaş açılmasının, zayıf
dindarlığın çeperlerine tutunmuş yoksulluk anaforundaki genç popülasyonu
önce geleneksel köklerinden, giderek ülkeye aidiyet duygusundan
uzaklaştırabileceği çok açıktır.
ABD’nin, Ortadoğu’daki en güvenilir üslerinden biri olan Msır gibi bir
ülkeye bile nükleer enerji bahanesiyle baskı uygulaması, çok daha fazla
ve çözümü güç sorunlarda üstelik de kolaylıkla ABD ile karşıya karşıya
gelen Türkiye’de güvenlik de-ğerlendirmeleri ve stratejik ortaklık
kavramsal-laştırmasına eleştirel bakmayı kaçınılmaz hale ge-tirdiği her
bakımdan bellidir. Türkiye, ekonominin liberalizasyonunu küresel sermaye
hareketlerinin rahat ve güvenceyle hareket edebilmesi için yeterli
bulmamaktan, Amerikan askeri üslerinin komşu Müslüman toplumlara acı ve
felaket yağdırmaya yataklık etmesini küstahça talep etmeye; ülkenin
uluslararası ve bölgesel güvenlik sorunlarında asgari beklentilere bile
kayıtsız davranmaktan, toplumsal dokunun çözülmesine yolaçacak her türlü
adımın gerçekleştirilmesinin pervasızca öne sürülmesine kadar pekçok
konuda Türkiye’nin kırılgan bütün uzuvlarına acımasızca dokunulmasına
direnç gösterebilme yeteneğini kaybetmeyle karşı karşıyadır. Ve bunun
bilinen nedeni, düşünce belleğimizde esaslı yer tuttuğu varsayılan
“Eş’arî kireçlenme” asla değildir. Belki akademiyadan ilahiyatçıların,
kimi atölye çalışmalarında durum belirleme amaçlı değil ama geniş bir
münazara panaromasının köşe taşları olarak sundukları böyle bir bilgi,
sahaya ve uygulamaya dönük aceleleri bulunan kimi ellerde ister istemez
totolojinin fast foodu haline geliyor olabilir. Fakat sınır ötesi sorun
ve durumların yakın taki-binin kıstırmasına uğramamak için uluslararası
ilişkilerin ‘büyük oyun’ otobanında son çıkış olarak görülüp bunca
seneden ve tecrübeden sonra tekrar Lozan tartışmalarının laiklik
uzlaşmasına bu kez Eş’ariîlik bahanesiyle varılıyorsa Türkiye’nin
dev-leti ve toplumuyla mukavemet göstermek için gerçekten tek atımlık
enerjisi bile kalmamış demektir.
Başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında tamamen oralardaki
yöneticilerin tatminine bağlı olarak genişleyip daralabilen bir yasakla
muamele görmesi, dünyanın üç büyük dininden biri olan İslam’ın ilgili
düzenlemesinden örtünmeyi anlayan dindarlar ile müşterek kimlik ve
aidiyet bilinci arasında sıcak temas kurmaya giden tüm imkanları berhava
etmektedir. Kimlik kökünü bir yandan misyoner faaliyetler varlıklı veya
yoksul kentli gençlerin beyninden aşağı doğru tırtıklıyorsa, diğer
yandan laik elitler de başörtüsü ve ilintili diğer yasaklarla umutları
tüketerek dindar gençlerin yüreklerinden yukarı doğru bu ameliyeye
heyecan ve şevk katmaktadırlar. Ülkenin muhtemel ve öngörülebilir sürede
karşılaşa-bileceği istiklal harbi boyutundaki tehditlerin öncü
sarsıntılarına mukavemet etmede olası dinamikleri değerlendirirken
(Gündüz Aktan, Radikal 8 Ocak 2005), yolaçtıkları içbükey yokedeci
füzyonu görmek yerine kabahati dıştalayarak vicdan rahatlatmanın,
memleketi kara bulutların gölgelemesinden kurtarmaya yardımcı
olmayacağını ikaz etmekte fayda olabilir.
Irak’ta 30
Ocak 2005 genel seçimlerinden sonra nasıl bir siyasi ve idari yapı
oluşturulması gerektiği tartışmalarına katılan Ayetullahiluzma
Sistanî’nin, kurulacak hükümetin Irak’ın kimlik, gelenek ve
değerlerlerine sırt çevirmemesi, bunun Irak’ın bütünlüğü, birliği ve
umutverici geleceği için çok önemli olduğu yönündeki uyarılarının,
Türkiye’de kimlik ve mukavemet ruhuna olumsuz etkisi çok açık
gözlenebilen başörtüsü meselesi ve laiklik algısı içindeki seçkinlere
söyleyecek sözü olmalıdır.
Başörtüsünü haç, kipa, türban gibi başka dinlere ait simgelerle
karşılaştırarak dinî simgelerin ilköğretim okulları ve liselerden
başlayarak tüm kamu kurum ve kuruluşlarında baskı oluşturmasının önüne
geçileceği fikrini yaygınlaştırmaya çalışan Fransa’daki laik
muhafızların din karşıtlığı temelinde geliştir-dikleri uygulamaya
bakılarak Türkiye’deki başörtüsü meselesinin anlaşılmaya çalışılması,
ülkedeki laik elitlerin kimlik ve yerli duyarlılığa hangi ölçüde
yabancılaştıklarından başka bir anlama işaret etmez. Ülke için yabancı
unsur sayılarak sadece başörtü-sünün yasaklanmaya başlandığı ve bu tür
tedbirlerin ancak siyasal genlerindeki yabancı karşıtlığından besleniyor
olabileceği Almanya’da, başörtüsü yasağının Türkiye’dekine benzer
biçimde Essen eyaletinde uygulanmaya başlamasından duyulan sevinç de
yine aynı yabancılaşmanın sıradaki örneğidir. Türkiye’de başörtüsü
yasağını savunurken ya da yasak uygulamasının üniversiteler ve kamu
kurumları dışına da taşıp iyice yaygınlaşmasını umarken başka
ülkelerdeki din karşıtlığını veya siyasetin damarlarında dolaşan ırk
ayrımı ve yabancı düşmanlığını emsal almanın yasakçılara bedeli, kimliğe
ve topluma yabancılaşmaları yoluyla harici tehditlere karşı
duyarsızlaşmaları, retorik düzeyinde duyarlı davransalar da ne
kendilerini ne de toplumsal dinamikleri harekete geçirebilecek
inandırıcılıkları kalmaması, mukavemet ateşini söndürmeleri ve
Türkiye’nin Afganistan-Irak ya da Gürcistan-Ukrayna modelinden biriyle
zaptedilmesinin önüne geçecek teyakkuz halet-i ruhiyesini
öldürmeleridir. Anlaşılan odur ki, asker ve sivil bürokrasi içinde
meselelere stratejik analiz düzeyinden bakabilen kimi gruplar, yaşanan
halin ürettiği buhranın farkındadırlar ve bunun yakınlaşan vadede
yolaça-cağı sıkışmayı öngörmektedirler. Fakat başörtüsü meselesinin
dindarlar lehine çözümlenmesiyle bu tribünün zafer, diğerinin ise
mağlubiyet göreceği izahına indirgedikleri düşünce yöntemleriyle,
tarihin bu kesitinde en kırılgan fay hatları üzerinde varolmaya çalışan
bir halkı anlamsız bir çıkmazda kalmaya zorlamaktan da kendilerini
alamamaktadırlar.
Türkiye’de başörtüsüyle ilgili tüm tecrübeler, yasal düzenlemeler veya
düzensizlikler, yasak uygulamaları, keyfilikler ve bu konuda oluşmuş
tartışma biri-kiminin bize gösterdiği, başörtüsünün laik elitleri her
türlü iktidardan edecek bir dip dalgasının simge-si olarak okunduğu,
buradan belirgin bir tehdit algısı ve korkusu çıkarıldığıdır. Siyasi
enerjilerini bu tür yabancılaşmaların doğurduğu kaygılara yönlendi-rerek
tüketmeyi göze alabilecek süregiden gözü-karalalığın değişik tezahürleri
ve gövde gösteriler-den geriye sadece başörtülü insanların ve
ailelerinin bölünmüş ruhları, parçalanmış dünyaları ve dramatik öyküleri
kalmıştır. Geleceğe dair iddiası bulunan hiçbir devlet böylesine yüksek
insan maliyetini hiçbir analizin içinde yoksayamaz. Başörtüsünün hem her
yönüyle yabancı olduğu hem de tarihsel belleğin dışında kaldığı
ülkelerde bile sırf mevcut sosyolojinin parçası sayıldığından bu maliyet
he-sap dışı tutulmazken başörtüsünün evsahibi Tür-kiye’deki mevcut
kayıtsızlığı ‘şuurunda olmama’yla açıklayıp rafa kaldırmak mümkündür.
Çözümün nereden çıkmayacağını bilmekle yetinmek istiyorsak bu ‘şuurunda
olmama’ bilgisizliğinin kibri ve acımasızlığını tesbit etmek kafi
gelebilir. Fakat Tür-kiye’nin çoktan önemli bir değişkeni haline geldiği
bölgesel kriz denklemleri açısından ülkenin güvenlik geleceğine
endişeyle bakanların dikkatine sunulacak hukuki, sosyal, ekonomik,
stratejik ve uluslararası yönleriyle bir başörtüsü meselesi vardır.
Sorunun iç hukuk tarafından kayıtsız, ilgisiz, insafsız ve baskıcı
değerlendirmelere konu edilmesi; dış hukukun da iç hukuka atıfta
bulunarak aynı kayıtsızlığı sürdür-mesi konunun dar hukuk havzasında ele
alınmaya sığamayacak kapsamda olduğunun kanıtlarından yalnızca biridir.
İç hukuktaki tutarsızlık, çelişki ve uzlaşmazlığın AİHM’e götürülmesinde
usül ve üslup hatası yapıldığı eleştirilerini saklı tutmak koşuluyla
söylersek, bu yönde doğru olan yapılsaydı bile başka hukuki sorunlarda
izlenen yöntem, süreç ve zaman kullanımı başörtüsü meselesinde geçerli
olmayacaktı. Çünkü konu, sorunun evsahibi elitler tarafından iç
siyasetle ilişkilendirilme biçimiyle uluslararası siyasetin önüne
konduğunda ‘öteki’yle arasına duvarlar örmeye gereğinden fazla teşne
uluslararası siyasetin batı yakasında dışlama, ayrımcılık, düşmanlık ve
ötekileştirmeyle karşılanmaktan başka seçeneği olmayacaktır.
Dindarlığının gereği saydığı başörtüsü örtme tercihini yerine getirmenin
tüm yolları tıkandığında başörtüsü yasağını uluslararası siyasetin
gündemine bir hukuk ve insan hakları sorunu olarak koymak durumunda
bırakılan mağdurları, üstelik bir de bu yolu seçmek zorunda kaldıkları
için intikam sadedinde bir tepkiyle uluslararası siyasetin İslam karşıtı
reflekslerine ihbar etmekten bile kaçınılmaması, zora koşulan
çaresizlerin öfkesini biriktirmeye yaradığı kadar, ülkenin temel bir
dinamiğini dış etkiye açık hale de getirebilir. Elbette ki başörtüsü
yasağı mağduriyetinin özneleri yabancı destek ve himayeye istekli
değillerse de ve bu konuda liberal kolaycılığa özenip onun ardına
düşmüyorlarsa da iç beklentilere göz dikip beklemekle geçen süre boyunca
sorunun toplumsal hayal kırıklığının bilinçaltına işleyen öylesine ağır,
derin ve çözümsüz bir mesele olarak yerli yerinde durdu-ğu gerçeği tüm
yıkıcılığıyla her gün yinelenerek yaşanmaktadır.
ABD’nin Türkiye’nin çevresinde giriştiği türlü entrika, baskı, yağma ve
saldırılar karşısında hiçkimse herşeye karşın Türkiye’nin bu karmaşadan
masun kalabileceğini söyleyemiyorsa ve gerilimlerin doruk noktasında
ülkenin en önemli iç enerjisinin hiç olmazsa sokaklarda tehdide meydan
okumasına ihtiyaç duyuluyorsa (Kemal Yavuz) başörtüsü eksenine
topaklanmış dahili gerginliğin çözümlenmesi için elverişli zemin
olgunlaşmış demektir. Olan biteni Atlantik-Ortadoğu hattını hizalayarak
anlamladırmayı başaramayanların atmosferi zehirlemesine aldırmaksızın ve
izin vermeksizin başörtüsü yasağının cesaretle kaldırılması, 1923 ve
1946 cumhuriyetlerinden sonra üçüncü cumhuriyetin miladı sayılabilecek
büyük adım olacaktır. |