Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


Başörtüsü Meselesi ve Mukavemet Ruhu

Kenan Çamurcu

Başörtüsü yasağı ve buna direnç konusu, Türkiye siyasi tarihinin ihmal edilemez değişkenlerinden biri olarak, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgali; Ukrayna ve Gürcistan’da Romanya benzeri kalkış-mayı kışkırtarak ABD yanlısı yönetimleri iktidara getirmesi; Azerbaycan ve Ermenistan’ı etki alanına alması; Beyaz Rusya, İran, Küba, Venezüella, Sudan ve Mısır’a baskı uygulaması gibi uluslararası koşullarda Türkiye’nin milli kimlik ve mukavemet ruhuyla ilintili yeni bir veçhe kazanıyor. Sayılan ülkelerin karşı karşıya geldiği güvenlik sorununu doğru algılayan Türkiye’nin laik elitlerinin ve stratejik güvenlikten sorumlu yetkili çevrelerin, mesela yeni emperyalizmin keşif kolu olarak niteledikleri misyonerlik faaliyetlerini milli kimlik duyarlılığındaki aşınmayla irtibatlandırmaları, başörtüsü meselesi başta olmak üzere dindarların diğer tüm hassasi-yetlerine yönelik saldırılarla toplumdaki mukavemet ruhunu nasıl zedelediklerinin itirafları olarak da okunabilir. Din değiştirme ya da dine kayıtsızlığın toplumsal duyarlılıkları erozyona uğratacak dü-zeyde kökleşmesiyle uzak vadede Türkiye’nin demografisinin içinin boşalacağına dair kötü senaryonun işaret fişeği, başlangıç itibariyle, ülke yönetiminde geleneksel olarak etkinliği bulunan çevrelerin çocuklarının kimlik kaybı girdabında kaybolmaları ve yokolmalarıdır. Yönetici elitlerin ‘yakın tehdit’ değerlendirmesiyle acil gündemlerinde yer bulan bu tsunaminin Müslüman dindarlığa bağlı kesimlerin sahiline vurma ihtimali yoksa da, dinî değerlere yönelik mevcut saldırganlık ve dinî tezahürlere savaş açılmasının, zayıf dindarlığın çeperlerine tutunmuş yoksulluk anaforundaki genç popülasyonu önce geleneksel köklerinden, giderek ülkeye aidiyet duygusundan uzaklaştırabileceği çok açıktır.


ABD’nin, Ortadoğu’daki en güvenilir üslerinden biri olan Msır gibi bir ülkeye bile nükleer enerji bahanesiyle baskı uygulaması, çok daha fazla ve çözümü güç sorunlarda üstelik de kolaylıkla ABD ile karşıya  karşıya gelen Türkiye’de güvenlik de-ğerlendirmeleri ve stratejik ortaklık kavramsal-laştırmasına eleştirel bakmayı kaçınılmaz hale ge-tirdiği her bakımdan bellidir. Türkiye, ekonominin liberalizasyonunu küresel sermaye hareketlerinin rahat ve güvenceyle hareket edebilmesi için yeterli bulmamaktan, Amerikan askeri üslerinin komşu Müslüman toplumlara acı ve felaket yağdırmaya yataklık etmesini küstahça talep etmeye; ülkenin
uluslararası ve bölgesel güvenlik sorunlarında asgari beklentilere bile kayıtsız davranmaktan, toplumsal dokunun çözülmesine yolaçacak her türlü adımın gerçekleştirilmesinin pervasızca öne sürülmesine kadar pekçok konuda Türkiye’nin kırılgan bütün uzuvlarına acımasızca dokunulmasına direnç gösterebilme yeteneğini kaybetmeyle karşı karşıyadır. Ve bunun bilinen nedeni, düşünce belleğimizde esaslı yer tuttuğu varsayılan “Eş’arî kireçlenme” asla değildir. Belki akademiyadan ilahiyatçıların, kimi atölye çalışmalarında durum belirleme amaçlı değil ama geniş bir münazara panaromasının köşe taşları olarak sundukları böyle bir bilgi, sahaya ve uygulamaya dönük aceleleri bulunan kimi ellerde ister istemez totolojinin fast foodu haline geliyor olabilir. Fakat sınır ötesi sorun ve durumların yakın taki-binin kıstırmasına uğramamak için uluslararası ilişkilerin ‘büyük oyun’ otobanında son çıkış olarak görülüp bunca seneden ve tecrübeden sonra tekrar Lozan tartışmalarının laiklik uzlaşmasına bu kez Eş’ariîlik bahanesiyle varılıyorsa Türkiye’nin dev-leti ve toplumuyla mukavemet göstermek için gerçekten tek atımlık enerjisi bile kalmamış demektir.
Başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında tamamen oralardaki yöneticilerin tatminine bağlı olarak genişleyip daralabilen bir yasakla muamele görmesi, dünyanın üç büyük dininden biri olan İslam’ın ilgili düzenlemesinden örtünmeyi anlayan dindarlar ile müşterek kimlik ve aidiyet bilinci arasında sıcak temas kurmaya giden tüm imkanları berhava etmektedir. Kimlik kökünü bir yandan misyoner faaliyetler varlıklı veya yoksul kentli gençlerin beyninden aşağı doğru tırtıklıyorsa, diğer yandan laik elitler de başörtüsü ve ilintili diğer yasaklarla umutları tüketerek dindar gençlerin yüreklerinden yukarı doğru bu ameliyeye heyecan ve şevk katmaktadırlar. Ülkenin muhtemel ve öngörülebilir sürede karşılaşa-bileceği istiklal harbi boyutundaki tehditlerin öncü sarsıntılarına mukavemet etmede olası dinamikleri değerlendirirken (Gündüz Aktan, Radikal 8 Ocak 2005), yolaçtıkları içbükey yokedeci füzyonu görmek yerine kabahati dıştalayarak vicdan rahatlatmanın, memleketi kara bulutların gölgelemesinden kurtarmaya yardımcı olmayacağını ikaz etmekte fayda olabilir.


Irak’ta 30 Ocak 2005 genel seçimlerinden sonra nasıl bir siyasi ve idari yapı oluşturulması gerektiği tartışmalarına katılan Ayetullahiluzma Sistanî’nin, kurulacak hükümetin Irak’ın kimlik, gelenek ve değerlerlerine sırt çevirmemesi, bunun Irak’ın bütünlüğü, birliği ve umutverici geleceği için çok önemli olduğu yönündeki uyarılarının, Türkiye’de kimlik ve mukavemet ruhuna olumsuz etkisi çok açık gözlenebilen başörtüsü meselesi ve laiklik algısı içindeki seçkinlere söyleyecek sözü olmalıdır.    


Başörtüsünü haç, kipa, türban gibi başka dinlere ait simgelerle karşılaştırarak dinî simgelerin ilköğretim okulları ve liselerden başlayarak tüm kamu kurum ve kuruluşlarında baskı oluşturmasının önüne geçileceği fikrini yaygınlaştırmaya çalışan Fransa’daki laik muhafızların din karşıtlığı temelinde geliştir-dikleri uygulamaya bakılarak Türkiye’deki başörtüsü meselesinin anlaşılmaya çalışılması, ülkedeki laik elitlerin kimlik ve yerli duyarlılığa hangi ölçüde yabancılaştıklarından başka bir anlama işaret etmez. Ülke için yabancı unsur sayılarak sadece başörtü-sünün yasaklanmaya başlandığı ve bu tür tedbirlerin ancak siyasal genlerindeki yabancı karşıtlığından besleniyor olabileceği Almanya’da, başörtüsü yasağının Türkiye’dekine benzer biçimde Essen eyaletinde uygulanmaya başlamasından duyulan sevinç de yine aynı yabancılaşmanın sıradaki örneğidir. Türkiye’de başörtüsü yasağını savunurken ya da yasak uygulamasının üniversiteler ve kamu kurumları dışına da taşıp iyice yaygınlaşmasını umarken başka ülkelerdeki din karşıtlığını veya siyasetin damarlarında dolaşan ırk ayrımı ve yabancı düşmanlığını emsal almanın yasakçılara bedeli, kimliğe ve topluma yabancılaşmaları yoluyla harici tehditlere karşı duyarsızlaşmaları, retorik düzeyinde duyarlı davransalar da ne kendilerini ne de toplumsal dinamikleri harekete geçirebilecek inandırıcılıkları kalmaması, mukavemet ateşini söndürmeleri ve Türkiye’nin Afganistan-Irak ya da Gürcistan-Ukrayna modelinden biriyle zaptedilmesinin önüne geçecek teyakkuz halet-i ruhiyesini öldürmeleridir. Anlaşılan odur ki, asker ve sivil bürokrasi içinde meselelere stratejik analiz düzeyinden bakabilen kimi gruplar, yaşanan halin ürettiği buhranın farkındadırlar ve bunun yakınlaşan vadede yolaça-cağı sıkışmayı öngörmektedirler. Fakat başörtüsü meselesinin dindarlar lehine çözümlenmesiyle bu tribünün zafer, diğerinin ise mağlubiyet göreceği izahına indirgedikleri düşünce yöntemleriyle, tarihin bu kesitinde en kırılgan fay hatları üzerinde varolmaya çalışan bir halkı anlamsız bir çıkmazda kalmaya zorlamaktan da kendilerini alamamaktadırlar.        


Türkiye’de başörtüsüyle ilgili tüm tecrübeler, yasal düzenlemeler veya düzensizlikler, yasak uygulamaları, keyfilikler ve bu konuda oluşmuş tartışma biri-kiminin bize gösterdiği, başörtüsünün laik elitleri her türlü iktidardan edecek bir dip dalgasının simge-si olarak okunduğu, buradan belirgin bir tehdit algısı ve korkusu çıkarıldığıdır. Siyasi enerjilerini bu tür yabancılaşmaların doğurduğu kaygılara yönlendi-rerek tüketmeyi göze alabilecek süregiden gözü-karalalığın değişik tezahürleri ve gövde gösteriler-den geriye sadece başörtülü insanların ve ailelerinin bölünmüş ruhları, parçalanmış dünyaları ve dramatik öyküleri kalmıştır. Geleceğe dair iddiası bulunan hiçbir devlet böylesine yüksek insan maliyetini hiçbir analizin içinde yoksayamaz. Başörtüsünün hem her yönüyle yabancı olduğu hem de tarihsel belleğin dışında kaldığı ülkelerde bile sırf mevcut sosyolojinin parçası sayıldığından bu maliyet he-sap dışı tutulmazken başörtüsünün evsahibi Tür-kiye’deki mevcut kayıtsızlığı ‘şuurunda olmama’yla açıklayıp rafa kaldırmak mümkündür. Çözümün nereden çıkmayacağını bilmekle yetinmek istiyorsak bu ‘şuurunda olmama’ bilgisizliğinin kibri ve acımasızlığını tesbit etmek kafi gelebilir. Fakat Tür-kiye’nin çoktan önemli bir değişkeni haline geldiği bölgesel kriz denklemleri açısından ülkenin güvenlik geleceğine endişeyle bakanların dikkatine sunulacak hukuki, sosyal, ekonomik, stratejik ve uluslararası yönleriyle bir başörtüsü meselesi vardır. Sorunun iç hukuk tarafından kayıtsız, ilgisiz, insafsız ve baskıcı değerlendirmelere konu edilmesi; dış hukukun da iç hukuka atıfta bulunarak aynı kayıtsızlığı sürdür-mesi konunun dar hukuk havzasında ele alınmaya sığamayacak kapsamda olduğunun kanıtlarından yalnızca biridir. İç hukuktaki tutarsızlık, çelişki ve uzlaşmazlığın AİHM’e götürülmesinde usül ve üslup hatası yapıldığı eleştirilerini saklı tutmak koşuluyla söylersek, bu yönde doğru olan yapılsaydı bile başka hukuki sorunlarda izlenen yöntem, süreç ve  zaman kullanımı başörtüsü meselesinde geçerli olmayacaktı. Çünkü konu, sorunun evsahibi elitler tarafından iç siyasetle ilişkilendirilme biçimiyle uluslararası siyasetin önüne konduğunda ‘öteki’yle arasına duvarlar örmeye gereğinden fazla teşne uluslararası siyasetin batı yakasında dışlama, ayrımcılık, düşmanlık ve ötekileştirmeyle karşılanmaktan başka seçeneği olmayacaktır. Dindarlığının gereği saydığı başörtüsü örtme tercihini yerine getirmenin tüm yolları tıkandığında başörtüsü yasağını uluslararası siyasetin gündemine bir hukuk ve insan hakları sorunu olarak koymak durumunda bırakılan mağdurları, üstelik bir de bu yolu seçmek zorunda kaldıkları için intikam sadedinde bir tepkiyle uluslararası siyasetin İslam karşıtı reflekslerine ihbar etmekten bile kaçınılmaması, zora koşulan çaresizlerin öfkesini biriktirmeye yaradığı kadar, ülkenin temel bir dinamiğini dış etkiye açık hale de getirebilir. Elbette ki başörtüsü yasağı mağduriyetinin özneleri yabancı destek ve himayeye istekli değillerse de ve bu konuda liberal kolaycılığa özenip onun ardına düşmüyorlarsa da iç beklentilere göz dikip beklemekle geçen süre boyunca sorunun toplumsal hayal kırıklığının bilinçaltına işleyen öylesine ağır, derin ve çözümsüz bir mesele olarak yerli yerinde durdu-ğu gerçeği tüm yıkıcılığıyla her gün yinelenerek yaşanmaktadır.


ABD’nin Türkiye’nin çevresinde giriştiği türlü entrika, baskı, yağma ve saldırılar karşısında hiçkimse herşeye karşın Türkiye’nin bu karmaşadan masun kalabileceğini söyleyemiyorsa ve gerilimlerin doruk noktasında ülkenin en önemli iç enerjisinin hiç olmazsa sokaklarda tehdide meydan okumasına ihtiyaç duyuluyorsa (Kemal Yavuz) başörtüsü eksenine topaklanmış dahili gerginliğin çözümlenmesi için elverişli zemin olgunlaşmış demektir. Olan biteni Atlantik-Ortadoğu hattını hizalayarak anlamladırmayı başaramayanların atmosferi zehirlemesine aldırmaksızın ve izin vermeksizin başörtüsü yasağının cesaretle kaldırılması, 1923 ve 1946 cumhuriyetlerinden sonra üçüncü cumhuriyetin miladı sayılabilecek büyük adım olacaktır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...