‘İyiler elbette nimet içindedirler. Koltukları üzerinde
oturup bakarlar. Yüzlerinde nimetin, sevinci ve pırıltısını sezersin.
Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilir. İçildikten sonra misk gibi
kokar. İşte artık ona imrensin imrenenler…’(Mutafifin/22-25).
Özenti ve taklit daima arkadan takiptir. Taklit edilen
şeyin özü yakalanmadığı gibi kendi özünden de feragat etmektir. Ve
insan tabiatı genelde özenti ve taklidi, daima tahkik ve özgün olmaya
tercih etmiş-tir. Her çağın meşhur olmuş ün yapmış kişileri,
mukallitleri tarafından taklit edilirken çoğu zaman onları tahkik
edemedikleri için onları erişilemez kılmışlardır.
Tarihe belli yetenek ve gayretleri doğrultusunda isim
yazdırıp, kalıcı eserler bırakanlar; artık müzeye konulan eserler
misali metruk bırakılmışlardır. Çağın yeni nesli artık böyle ün yapmış
insanları taklit etmek, onlara özenmek şöyle dursun; onları sıkıcı görüp
şiddetle onlardan kaçmaya çalışıyor. Kendilerince star ve marka olmuş
insanların ardı sıra gitmekteler. Toplumun yönünü belirleyen gençlik,
şöhretin kapısında el pençe divan durmuş; yeteneklerini körelten sefih
düşünceye teslim olmakta... Çünkü sefih düşünce, kol kanat germeye
başladı daha olgunlaşmadan yaşlanmaya yüz tutan ruhlara... Sefahatin
sunduğu o yere basmayan ayakları şöhretin, hep yukardan bakan gözleri,
iğreti duran hayat tarzı bir mıknatıs gibi toplumu kendisine çekme
çabasına girdi...
Manşet manşet görüntülenen, satır satır yazılan ve
konuşuldukça konuşulan; kuşanılan şöhret... Şaşalı çok boyalı ve renkli
bir dünya... İçinde bulunan vatandaşı olan yerlilerinin, kimi zaman
şikayetleri kimi zaman sitemleri ama her halükarda vazgeçemedikleri
dünya... Kuyrukta bekleyen mülteci olmak için didişip duran
hayranları... Bazen överek bazen yererek, mülteci olmayı başaramayan
sadece pasif izleyici konumunda olan; kendilerini o dünyadan
soyutlayamayan, hayatlarının her yönüne imrenerek bakan ve bakarken de
asıl imrenilecek yeri hafızalarından silen; ve bir yerde o dünyayı
oluşturan şöhret kılan destekleyicileri...
Şahsiyetin ve onurun ucuzladığı dünya... Bir çocuk misali
eline verilen kıymetli bir inciyi değerini bilmediğinden ağzını
sulandıran bir elmaya tercih edenlerin dünyası... Heva ve arzuların
fikre galip gelip, hazların tatmin edildiği dünya... Fütursuzca
davranışların sergilendiği, davranışların kazanılmasında damlaların
ereye düştüğüne dikkat et-meyenlerin dünyası... Akıl ve erdemi ufalayıp
toz haline getirenlerin dünyası... Kendisinden başka her şey olmayı göze
alan sefalet dünyası... Hayata açılan ciddiyet penceresinin kapatılıp,
alın teri, beyin gücü ve inanç emniyetinin bir kenara itildiği dünya...
Rüyaların pembe hayali, realitenin karabasanı... Kısa yoldan kişiliği
yozlaştıranların, yeni yetme akılların tutkulu sevdası...
Artık yeni neslin çoğu, emek vermeden kestirme yollardan
bir yerlere gelmek, çok para kazanıp flaşların kendi yüzlerinde
patlamasını istiyorlar. Ve bu kestirme yolu kendilerini kralların
yerine koyup ‘kralın soytarısını’ bulma peşinde olanlar vaad ediyor. Hem
şöhret hem kapital ikisi bir arada... İşin ürkütücü yanı kralların çok
olduğu bir dönemde soytarılarında çok olacağı... Acaba kadim krallar
zamane kralları ve şöhret olma adına insanları soytarılaştıranları
görselerdi ne düşünürlerdi... Kralların ve soytarıların da
çağdaşlaştığını mı?
İhtiras, intikam ve tutku... Şöhret dünyasının durduğu
yer... Bu yere dikkatle durup bakmak gereki-yor. Hani fareye demişler:
Bak şurada büyük bir peynir parçası duruyor gidip alsana. Fare; bir
peynire bir de peynirin durduğu yere bakar, bu işte bir gariplik var
der; hem peynir büyük hem yol kısa...
Toplumu böyle şöhret sarhoşu haline getirenlerin ‘haydi
gidip olsana’ –‘haydi alkışlasana’ diye sürekli telkinde bulunanların
bu kısa yoldan, bu büyük ödül (!) niye diye düşünmeleri gerekiyor.
Fakat sarhoş bir beyin ne kadar düşünebilir ki ?
Oysa büyüklerimiz ne özlü bir sözle ifade etmiş-ler,
‘şöhret afettir’ diye. Bu afeti bir saadet diye gösterip, insan aklını
sefih bırakanlar; elbette bir gün üçüncü sayfa haberi olarak
gözlerimizin önünde satır satır dizilecekler... Hem de afetin
yüzlerinde çizgi çizgi okunduğu fotoğraflarıyla... Ama gelin görün ki o
zamana kadar şöhret gemisi çoktan demir alıp bizden bir şeyler alıp
götürmesin.
Sakın ola şöhretin o şaşalı hülyası duygu ve
düşün-celerinizi işgal etmesin. Ne yerlisi ne mültecisi ve en önemlisi
destekleyicisi olarak. Onlardan akan necaset sizin temiz fıtrat
suyunuzu bulandırmasın. En önemlisi kendinizden yana, kendinizden ve
sizden olanlarla taraf olunuz.
‘Eğer ben kendimden yana değilsem kim benden yana. Ve
kendi nefsimden yana olmakla ben neyim. Eğer şimdi değilse ne zaman’.