Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


Ucuzlayan Onur, Kuşanılan Şöhret

Yasemin Şuheda

‘İyiler elbette nimet içindedirler. Koltukları üzerinde oturup bakarlar. Yüzlerinde  nimetin, sevinci ve pırıltısını sezersin. Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilir. İçildikten sonra misk gibi kokar. İşte artık ona imrensin imrenenler…’(Mutafifin/22-25).         

Özenti ve taklit daima arkadan takiptir. Taklit  edilen şeyin özü yakalanmadığı  gibi kendi özünden de feragat etmektir. Ve insan tabiatı genelde özenti ve taklidi, daima tahkik ve özgün olmaya tercih etmiş-tir. Her çağın meşhur olmuş ün yapmış kişileri, mukallitleri tarafından taklit edilirken çoğu zaman onları tahkik edemedikleri için onları erişilemez kılmışlardır.

Tarihe belli yetenek ve gayretleri doğrultusunda isim yazdırıp, kalıcı eserler  bırakanlar;  artık müzeye konulan eserler misali metruk bırakılmışlardır. Çağın yeni nesli artık böyle ün yapmış insanları taklit etmek, onlara özenmek şöyle dursun; onları sıkıcı görüp şiddetle onlardan kaçmaya çalışıyor. Kendilerince star ve marka olmuş insanların ardı sıra gitmekteler. Toplumun yönünü belirleyen gençlik, şöhretin  kapısında el pençe divan durmuş; yeteneklerini körelten sefih düşünceye teslim olmakta... Çünkü sefih düşünce, kol kanat germeye başladı daha olgunlaşmadan yaşlanmaya yüz tutan ruhlara... Sefahatin sunduğu o yere basmayan ayakları şöhretin, hep yukardan bakan gözleri, iğreti duran hayat tarzı bir mıknatıs gibi toplumu kendisine çekme çabasına girdi...

Manşet manşet görüntülenen, satır satır yazılan ve konuşuldukça konuşulan;  kuşanılan şöhret... Şaşalı çok boyalı ve renkli bir dünya... İçinde bulunan vatandaşı  olan yerlilerinin, kimi zaman şikayetleri kimi zaman sitemleri ama her halükarda vazgeçemedikleri dünya... Kuyrukta bekleyen mülteci olmak için didişip duran  hayranları... Bazen överek bazen yererek, mülteci olmayı başaramayan sadece pasif  izleyici konumunda olan; kendilerini o dünyadan soyutlayamayan, hayatlarının her  yönüne imrenerek bakan ve bakarken de asıl imrenilecek yeri hafızalarından silen; ve  bir yerde o dünyayı oluşturan şöhret kılan destekleyicileri...

Şahsiyetin ve onurun ucuzladığı dünya... Bir çocuk misali eline verilen kıymetli bir inciyi değerini bilmediğinden ağzını sulandıran bir elmaya tercih  edenlerin dünyası... Heva ve arzuların fikre galip gelip, hazların tatmin edildiği  dünya... Fütursuzca davranışların sergilendiği, davranışların kazanılmasında  damlaların ereye düştüğüne dikkat et-meyenlerin dünyası... Akıl ve erdemi ufalayıp toz haline getirenlerin dünyası... Kendisinden başka her şey olmayı göze alan sefalet  dünyası... Hayata açılan ciddiyet penceresinin kapatılıp, alın teri, beyin gücü ve inanç  emniyetinin bir kenara itildiği dünya... Rüyaların pembe hayali, realitenin karabasanı... Kısa yoldan kişiliği yozlaştıranların, yeni yetme akılların tutkulu  sevdası...

Artık yeni neslin çoğu, emek vermeden kestirme yollardan bir yerlere gelmek, çok para kazanıp flaşların kendi yüzlerinde patlamasını istiyorlar. Ve bu kestirme  yolu kendilerini kralların yerine koyup ‘kralın soytarısını’ bulma peşinde olanlar vaad ediyor. Hem şöhret hem kapital ikisi bir arada... İşin ürkütücü yanı kralların çok olduğu bir dönemde soytarılarında çok olacağı... Acaba kadim krallar zamane kralları ve şöhret olma adına insanları soytarılaştıranları görselerdi ne düşünürlerdi... Kralların ve soytarıların da çağdaşlaştığını mı?    

İhtiras, intikam ve tutku... Şöhret dünyasının durduğu yer... Bu yere dikkatle  durup bakmak gereki-yor. Hani fareye demişler: Bak şurada büyük bir peynir parçası  duruyor gidip alsana. Fare; bir peynire bir de peynirin durduğu yere bakar, bu işte bir  gariplik var der; hem peynir büyük hem yol kısa...

Toplumu böyle şöhret sarhoşu haline getirenlerin ‘haydi gidip olsana’ –‘haydi  alkışlasana’ diye sürekli telkinde bulunanların bu kısa yoldan, bu büyük ödül (!) niye  diye düşünmeleri gerekiyor. Fakat sarhoş bir beyin ne kadar düşünebilir ki ?          

Oysa büyüklerimiz ne özlü bir sözle ifade etmiş-ler, ‘şöhret afettir’ diye. Bu afeti bir saadet diye gösterip, insan aklını sefih bırakanlar; elbette bir gün üçüncü sayfa haberi olarak gözlerimizin önünde satır satır dizilecekler... Hem de afetin  yüzlerinde çizgi çizgi okunduğu fotoğraflarıyla... Ama gelin görün ki o zamana kadar  şöhret gemisi çoktan demir alıp bizden bir şeyler alıp götürmesin.

Sakın ola şöhretin o şaşalı hülyası duygu ve düşün-celerinizi işgal etmesin. Ne  yerlisi ne mültecisi ve en önemlisi destekleyicisi olarak. Onlardan akan necaset sizin  temiz fıtrat suyunuzu bulandırmasın. En önemlisi kendinizden yana, kendinizden ve  sizden olanlarla taraf olunuz.

‘Eğer ben kendimden yana değilsem kim benden yana. Ve kendi nefsimden  yana olmakla ben neyim. Eğer şimdi değilse ne zaman’.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...