1) ‘Din elden gidiyor’ sözleriyle
gündeme oturan DSP eski Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit, bu kez
“Türban karın doyurmaz” dedi. [Zaman, 12/02/2005]
Tövbe tövbe kıyamet mi yaklaşıyor ne?
Düne kadar ‘din elden gidiyor’ diye bir sözü onların mürteci diye
yaftaladıkları insanların ağzından duymaya alışmış kulaklarımız, şimdi
kimlerin ağzından duyuyor, yoksam yanlış mı işittik? Acaba “şeriat
isteriz” de demiş midir? Onu bilmem ama şuna eminim ki burada sözü geçen
din, benim dinim değil. Kabala, reiki, yoga, transandantal meditasyon
filan olabilir ama Kur’an’da tarif edilen ve son elçinin anlayıp
uyguladığı İslam olamaz herhalde. Çünkü o dinde “karın doyurmadığı”
belirtilen türban (başörtüsü) da var. İki sözü de aynı şahıs söylemişse
(ki söölemiş) ortada ya bir bilmemezlik ya da bir kasıt var. Kast-ı
mahsusa’sını bilemem ama ikinci sözde ne yalan söyleyeyim (niye sölim ki
size yalan borcum mu var) gerçeklik payı da yok değil hani. Zira
gerçekten “türban karın doyurmaz”. Çünkü hem yenilecek cinsten bir madde
değildir (yani tadı tuzu olmayıp besin değerine haiz değildir) hem de bu
ülkede bu nesneyi taktığınız, örttüğünüz takdirde yalan dünya başınıza
göçer, okulunuzdan, işinizden, aşınızdan olur, aç sefil bilem
kalırsınız.
2) Birçok ünlü isimle aşk yaşayan
müzisyen Teoman, çocuk sahibi olmak için taşıyıcı anne aradığını
açıkladı. [Sabah, 13/02/2005]
Mesele teo
man (not: latino-ingiluzcası din adamı diye okunsa da öyle
anlaşılmamalı) meselesi değil. Amma velakin mesele, din (teo) yani
hayata, dünyaya, evrene bakış meselesi. Herkesi ve her şeyi yaratan bir
Yaratıcı’nın var olup olmadığı ve O’nun insanın kendisi ve kendi
dışındaki dünyayla ilgili sözlerinin kaale alınıp alınmaması meselesi.
Yaratıcıyı ve onun sözlerini derkenar ediyor, umursamıyorsanız artık
sizi ne tutabilir? İnsanların koyduğu kurallar, kanunlar dediğinizi
duyar gibiyim. Fakat onların eşyanın tabiatına, insanın fıtratına uygun
olduğunu nereden bilecekseniz ve de o engelleri aşmak çoğu zaman
rahatlıkla mümkün olabilmiştir. Yaratıcıyı hayatınızdan çıkarır veya
O’nu vicdanın zindanına mahpus ederseniz, sizi heva ve heveslerinizin
(istek ve arzularınızın) esir almaması, hayatınızı çekip çevirmemesi
(ilahlaşma’ması) mümkün mü? O zaman aşk bile sahteleşir, cinsellik
boyutunun üstüne bir türlü çıkamaz. Ulvi ve derin anlamlar taşıyan bu
kelime, aşk yapmak (lovemaker) diye -kel alaka da olsa- cinsel ilişkiyi
ifade etmek için bi-le kullanılmaya başlar. O zaman çocuk sahibi
ola-bilmek için bile illa karşı cinsten bir eş bulup aile kurmayı
lüzumlu görmeyebilirsiniz. Erkekseniz sperm(döl)lerinizin
yerleştirileceği bir rahim (döl-yatağı) ararsınız, kadınsanız ya sadece
çocuk sahibi olabilmek için istediğiniz, seçtiğiniz bir erkekle birlikte
olursunuz ya da sperm bankasına gidip uygun özelliklere sahip
tanımadığınız bir adamın spermini kendi rahminize yerleştirtirsiniz.
Yine itiraz seslerinizin yükseldiğini duyar gibiyim. Yok bu işlemler
zina fiilinin kapsamına girmez mi (sizin AB yolunda zinanın suç olmaktan
çıkarıldığından haberiniz yok galiba), yok bu aile kurumunun altını
dinamitlemez mi, yok ahlaki (şimdilerde etik deni-yor) endişeler, yok bu
şekilde dünyaya gelen çocuk yalnız babanın olduğu bir ailede sağlıklı
büyür mü, yok memlekette sıcak bir yuva özlemi içinde olan öksüz yetim
bunca çocuk varken çocuk sahibi olabilmek için kiralık rahim aramak şart
mıdır, yok annelik yalnızca çocuk taşıyıcılığına indirgenebilir mi ve
daha akla gelen gelmeyen bir sürü soru. Size ne kardeşim, siz kim
oluyorsunuz? Keyf onun, para onun. İster kiralar, isterse satın alır.
Keyfinin kahyası mısınız? Siz onu bunu bırakın da paradan haber verin.
Serbest piyasa, kapitalizm, laiklik, demokrasi, insan hak ve
hürriyetleri, humanizm, cart curt. Hem humanizm’e göre heman (pardon
human diyecektim) teoman bunu yapabilir. Haberde yer alan fakat burada
alıntılanmayan bir ayrıntıya göre menaceri İngiltere’de uygun adayı
arıyormuş. Türkiye “küçük ABD” olma ya da AB yolunda ilerledikçe
menacerinin veya bir başkasının bunun için uzak diyarlara, memleket
dışına gitmesine gerek kalmayacak sanırım.
3) ABD'de son 10 yılda yaklaşık 10 bin eş-cinselin
ordudan ihraç edildiği belirtildi.
[•www.haberx.com, 26/02/2005]
ABD’nin
asker sayısının 1.4 milyon olduğu göz önüne alınırsa %0.7 gibi bir rakam
oldukça yüksek sayılır (Zeynep Taha, Irak: Savaş nasıl özelleştirildi?,
www.ntvmsnbc.com, 09/06/2004). Yine bir rivayete göre Pentagon, kimyasal
silah çalışmaları kapsamın-da, 'afrodizyak' silahı üzerinde yürütülen
bir çalışma ile düşman askerinin birbirlerine karşı cinsel olarak
kontrolü kaybetmelerini, böylece düşman askerler arasında
homoseksüelliğin salgın haline dönüşmesini amaçlamaktaymış. (İbrahim
Karagül, Komplo teorisi, Yeni Şafak, 15/01/2005). İnsanın aklına, acaba
ABD bu tuhaf silahı önce kendi ordusunda mı denedi diye geliyor? Ama o
zaman bu masum(!) askerleri ne diye ordudan ihraç etti ki, üstelik
“irticai faaliyetler”e de karışmamışlarken. Üstelik özgürlükler ülkesi
olan (!) ve özgürlükleri zorla (felluce, ebu gureyb, guantanamo
pahasına) da olsa dünyanın yedi iklim dört bucağına götürmekte kararlı
olan bu ABD, niye cinsel tercih özgürlüğünü (!) kullanan bu askerlerini
ordudan ihraç ediyor ki. Temel hak ve özgürlüklere sığar mı yani bu
yaptığı?! İnsanın gönlünden şöyle bir kimyasal silah geçiyor mesela. Bu
Pentagon, insanların gönüllerinden kin, hırs, hased, bencillik, çıkar
duygularını söküp atacak, birbirlerine muhabbet ve merhametle
yaklaşmalarını sağlayacak bir silah yapsa. Olmaz ama, olsa fena mı olur
yani? (Laf aramızda böyle bir silah var ama kimyasal değil inanç
cinsinden. ABD de zaten o inancı komünizmden sonra yeni düşman ilan edip
çoktan “topyekün mücadele”ye başladı bile.)
4) 17 yıl sonra başını açtı
(sürmanşet). İmam hatip lisesinden itibaren 17 yıl
tesettürlü gezen gazeteci Fadime Özkan, “saçımı açmadan tam dört yıl
düşündüm, pişman değilim” dedi. [Hürriyet, 27/02/2005]
“Yemenimde hare var / Yüreğimde yare var
/ Ne ben öldüm kurtuldum / Ne bu derde çare var.” şarkısının ilk
cümlesini aynı zamanda “ele verir talkını (telkini, öğüdü), kendi yutar
salkımı” kabi-linden dört yıl önce vazgeçtiği başörtüsü hakkında
hazırladığı kitabına isim olarak koyan Fadime hanım, herhalde derdine
çare olarak da dört yıl düşündükten sonra yemenisini (başörtüsünü)
atmakta bulmuş. Tabii bu kadar garabet bir durum birilerinin gözünden
kaçar mı? Hani ya deyim yerindeyse zil takıp oynayacak, bir yerlerine
kına yakacak bu “akredite” medya. Sanırsınızki 17 yıllık bir gecik-meyle
de olsa bir kadın dalaletten hidayete (!) ermiş, hak ve hakikate (!)
sonunda vasıl olmuş, çağdaş uygarlık düzeyine (!) ulaşmış. Haberi
tersinden okursak, imam hatipten değil de düz liseden itibaren 17 yıl
tesettürlü gezmeyen bir gazeteci, 17 yıl sonra başını kapatsa sanki
kaale alıp haber yapacaklar, üstelik de sürmanşet yayınlayıp söyleşi
yapacaklar. Bir köpek bir adamı ısırırsa haber olmaz, ama bir adam bir
köpeği ısırırsa bunun onlar için haber değeri vardır. Önceleri başı
açıkken sonra örtünen mebzul (bol) miktarda iken, önceleri örtülü iken
sonra başını açan ise nadirattan. Ama olsun “bin yıl da olsa süreceği”
ilan edilen (aslında “kıyamete kadar”dır o sözün doğrusu) 28 Şubat
sürecine katkıda bulunmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz onlar. Hadi
diyelim onlar batılın lehine, hakkın aleyhine davranmak için en küçük
bir fırsatı kaçırmazlar, fakat İslam’a uygun tesettürden vazgeçmeyi dört
yıl düşünüp de nedenini dört cümleyle açıklayamayan, açıklamaktan
kaçınan bu bayana ne demeli. Ya 17 yıl süren davranışı yanlıştı, ya da
17 yıl sonraki. Bu kadar muğlak, ürkek, savunmacı konuşmalarını ciddiye
alıp da bu yorumu uzatmaya değmez. “Pişman değilim” dese de, iş işten
geçtikten sonra “son pişmanlığın fayda vermediği”ni unutmamalı. Aşık
Şefkati, Hayal Kırıklığı şiirinde ne güzel demiş. “Başından örtüyü atıp
açmışsın / Olduğundan uzak-lara kaçmışsın / O sevdiğim iffetinden
geçmişsin / Ağlamasam gülecektim sevdiğim.”
5) İşte benim türban formülüm
(sürmanşet). 20 yaşında kendi isteğiyle örtünen
eski İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşi Reyhan Gürtuna,
cesur bir adım atarak toplumu geren türban sorununa çözüm yolları
geliştirdi. Türbanı atıp şapka giydi. [Hürriyet, 06-08/03/2005]
Nedense üç gün üstüste sürmanşetten verilen bu haber bana
şu çocukluğumuzda öğrendiğimiz kırmızı şapkalı kız ile kurt masalını
hatırlattı. Acaba eski refah partisi istanbul büyükşehir belediye
başkanının eşi olan bu hanımefendi, söyleşiden bir gece evvel rüyasında
İskilipli Atıf Hoca’yı mı, yoksa kel ali’yi mi (yoksa kılıç ali mi
olacaktı) görmüştür, söyleşinin yapıldığı mekan İstanbul mu, yoksa
Kastamonu mu idi, söyleşiden sonra toplumu gerim gerim geren, devleti
rahatsız eden bu sorunun çözümüne yönelik geliştirdiği formülü kamuoyuna
arzettiği, fazilet’li bir iş yaptığı için refah’a ya da saadet’e ermiş
midir? Sarığı atıp fesi, fesi atıp şap-kayı (ona serpuş dendiğini ben de
okul kitaplarından biliyorum merak etmeyin) giymenin muasır me-deniyet
seviyesine ulaşmayla ilintilendirildiği canım ülkemde, bu seferde
türbanı (başörtüsünü) atıp şapka giymek (ya da hiçbir şey giymemek)
çağdaş ve uygar olmayla özdeşleştirilir oldu. Söyleşideki fikirleri
şapka çıkarılacak cinsten olmayan bu hanımefendinin şapkasını önüne
koyup iyice bir düşünmesi lazım. Meselenin şekilden ziyade öze tealluk
ettiğini, bunun bir dünya görüşü(din)nün tercihi olduğunu, bunu
simgelediğini, kamusal alanda kimin düzenleyici, kural koyucu
(şar’i-şeriat vaaz edici) olacağının asıl meseleyi teşkil ettiğini,
kızılca kıyametin bu yüzden koptuğunu bilmesi gerekirdi. Korkarım bu
gidişle kendisini yakında ilkbahar-yaz şapka kreasyonlarını tanıtmak
üzere bir “tesettür defilesi !”nde, podyumda görebileceğiz. Masalımızda
olduğu gibi kırmızı şapkalı kızı ve büyükannesini kurt ham etse de bu
hikayenin sonu masaldakinden farklı olarak, gerçek hayatta-yalancı
dünyada ne yazık ki her zaman mutlu bitmeyebiliyor.
6) Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, yarın piyasaya
çıkacak Amerikan Time dergisine verdiği demeçte, 'Lütfen bu mesajı
götürün: Saddam Hüseyin değilim. İşbirliği istiyorum' diye konuştu.
[www.stargazete.com, 06/03/2005]
İnsanoğlu adı beşşar olsun olmasın ne
diye beşer olduğunu unutur, bir türlü anlamış değilim. Yine
anlayamadığım bir husus da ta Şam valisi Muaviye bin ebu Süfyan’dan beri
müslüman arapların yaşadığı bu coğrafyada baba-oğul, aile ya da sülale
saltanatı hala ve hala sürer, gider. Biz daha önce de bu zeva-tın
babasının sultasını uzun yıllar gördük, bizzat yaşamadıksa da. Hama’da
ve diğer şehirlerde onbinlerce müslümanı çoluk çocuk, kadın erkek, genç
yaşlı katledip müslümanlara karşı aslan kesilirken (sözün gelişi aslan
dedim), ABD’nin baskı ve tehditleri sonucu pılıyı pırtıyı toplayıp
alelacele Lübnan’dan ayrılarak kağıttan kaplan oldukları görüldü.
Suriye’nin tek adamı olan babası zamanın-da Nusayrilerden oluşan bir
küçük güruhun elinde, Baas partisi ve CIA benzeri istihbarat ve cinayet
örgütü olan el-muhaberat’ın demir pençesinde yıllarca inim inim
inletilen ve dünyaya geldiklerine pişman edilen bir halka, yeni acılar
tattırmaya babasının kaldığı yerden devam ediyor oğul. Oğul olarak siz
de kendinize (İslam’a göre) çeki düzen vermezseniz elin oğlu (junior
buş) gelir size BOP veya GOP adı altında çeki düzen (nizam-ı alem)
vermeye kalkar tabii. Allah’a ve müslüman halkınıza dayanmaz; izzeti,
şerefi, gücü başka yerlerde ararsanız, zalimden eman dilemeye
kalkışırsınız. İsminiz Saddam Hüseyin olmasa bile –ki olmadığını ifade
ediyor, hoş ne farkeder ki- onun gibi kullanıldıktan sonra bir köşeye
fırlatılan kukla durumuna düşmekten kurtulamazsınız. İşin daha da vahim
ve acıklı tarafı bu dünyadaki rezil rüsvaylıktan öte, yarın tüm
insanların tekrar Baas edilecekleri (diriltilecekleri) gün, Allah’ı
Kahhar (kahredici) ve Muntakim (intikam alıcı) olarak karşınızda
buluverirsiniz. Yuh olsun, yazıklar olsun kendilerini bu coğrafyada
kafirlerin, zalimlerin çiftlik kahyaları durumuna düşürenlere.
7)
Sahte rakıya dört kurban daha. Sahte rakıdaki metil alkolden
zehirlenerek ölenlerin sayısı 22’ye yükseldi. [ntv, 09/03/2005]
Hey gidi günler hey. Bir zamanlar
Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırının ortasında kısrak sütü (kımız) içip
çekik gözlü Çinlilere baskınlar verirken, şimdi Anadolu bozkırında aslan
sütü namlı milli içki (!) rakının sahtesinden can verir olduk. Trafik
kazalarından, soba ve şofben zehirlenmelerinden nice canlar zayi
edilirken ve de bunlara alışmış, kanık-samışken (geçen yıl 898 milyon
litre tüketilen alkollü içkilerden biri olan - Yeni Şafak, 05/03/2005)
rakının sahtesinden ölüm de nereden çıktı şimdi? Kardeşim bu sahte rakı
da hemencecik öldürüveriyor, azar azar, yavaş yavaş öldürmüyor gerçeği
gibi. Bir riva-yete göre (deminki kaynak) sayıları 7 milyonu bulan
(inanalım mı yahu, abartı olmasın, bu hesaba göre 70 milyonun her on
kişisinden biri alkol bağımlısı mı yani) bu kişiler milli bütçeye yıllar
içinde o kadar girdi sağlayacakken, iç piyasayı canlandıracakken,
ekonomik göstergeleri daha da iyileştirecekken böyle apansız çekip
gitmeleri reva mı? “Lingo lingo şişeler / Rakı da mı içtin sen bensiz /
Çamura mı düştün hayırsız” diye çakırkeyf olurken bu acı da nereden
düştü ocağımıza. Hayır o değil de bu bira, rakı, şarap gibi bilimum
alkollü içkilerin trafik kazaları, cinayet, ırza tecavüz gibi adli
vakalara yol açmasına, arttırmasına filan alışmışken, böyle apansız alıp
götürmesi ürküttü bizi doğrusu. Cinsel ilişkilerdeki başıbozukluğa büyük
bir darbe indiren AIDS gibi bu da paniğe sevketti akşamcıları
güpegündüz. Ya bir de insanlar topluca “Ey iman edenler; şarap (alkollü
içkiler), kumar, putlar, fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık
bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Muhakkak şeytan, içki ve
kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak, sizi Allah’ı anmaktan ve
namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? Maide; 90,91“
diyen terbiye edicileri (Rabb) olan Allah’ın öğüdüne kulak verirlerse.
Acep o zaman rivayet edildiği gibi Medine misali bizim sokaklarımızda da
günlerce alkollü içki akar mıydı? Çarşambayı sel aldı almasına da
Ankara’yı da sel alır mıydı acep? Ne dersiniz?