Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


Gülümsetirken Düşündürten
Kısa Haber -Yorumlar- I

arifkaya06@yahoo.com Arif Kaya

1) ‘Din elden gidiyor’ sözleriyle gündeme oturan DSP eski Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit, bu kez “Türban karın doyurmaz” dedi. [Zaman, 12/02/2005]

Tövbe tövbe kıyamet mi yaklaşıyor ne? Düne kadar ‘din elden gidiyor’ diye bir sözü onların mürteci diye yaftaladıkları insanların ağzından duymaya alışmış kulaklarımız, şimdi kimlerin ağzından duyuyor, yoksam yanlış mı işittik? Acaba “şeriat isteriz” de demiş midir? Onu bilmem ama şuna eminim ki burada sözü geçen din, benim dinim değil. Kabala, reiki, yoga, transandantal meditasyon filan olabilir ama Kur’an’da tarif edilen ve son elçinin anlayıp uyguladığı İslam olamaz herhalde. Çünkü o dinde “karın doyurmadığı” belirtilen türban (başörtüsü) da var. İki sözü de aynı şahıs söylemişse (ki söölemiş) ortada ya bir bilmemezlik ya da bir kasıt var. Kast-ı mahsusa’sını bilemem ama ikinci sözde ne yalan söyleyeyim (niye sölim ki size yalan borcum mu var) gerçeklik payı da yok değil hani. Zira gerçekten “türban karın doyurmaz”. Çünkü hem yenilecek cinsten bir madde değildir (yani tadı tuzu olmayıp besin değerine haiz değildir) hem de bu ülkede bu nesneyi taktığınız, örttüğünüz takdirde yalan dünya başınıza göçer, okulunuzdan, işinizden, aşınızdan olur, aç sefil bilem kalırsınız.

2) Birçok ünlü isimle aşk yaşayan müzisyen Teoman, çocuk sahibi olmak için taşıyıcı anne aradığını açıkladı. [Sabah, 13/02/2005]  

Mesele teo man (not: latino-ingiluzcası din adamı diye okunsa da öyle anlaşılmamalı) meselesi değil. Amma velakin mesele, din (teo) yani hayata, dünyaya, evrene bakış meselesi. Herkesi ve her şeyi yaratan bir Yaratıcı’nın var olup olmadığı ve O’nun insanın kendisi ve kendi dışındaki dünyayla ilgili sözlerinin kaale alınıp alınmaması meselesi. Yaratıcıyı ve onun sözlerini derkenar ediyor, umursamıyorsanız artık sizi ne tutabilir? İnsanların koyduğu kurallar, kanunlar dediğinizi duyar gibiyim. Fakat onların eşyanın tabiatına, insanın fıtratına uygun olduğunu nereden bilecekseniz ve de o engelleri aşmak çoğu zaman rahatlıkla mümkün olabilmiştir. Yaratıcıyı hayatınızdan çıkarır veya O’nu vicdanın zindanına mahpus ederseniz, sizi heva ve heveslerinizin (istek ve arzularınızın) esir almaması, hayatınızı çekip çevirmemesi (ilahlaşma’ması) mümkün mü? O zaman aşk bile sahteleşir, cinsellik boyutunun üstüne bir türlü çıkamaz. Ulvi ve derin anlamlar taşıyan bu kelime, aşk yapmak (lovemaker) diye -kel alaka da olsa- cinsel ilişkiyi ifade etmek için bi-le kullanılmaya başlar. O zaman çocuk sahibi ola-bilmek için bile illa karşı cinsten bir eş bulup aile kurmayı lüzumlu görmeyebilirsiniz. Erkekseniz sperm(döl)lerinizin yerleştirileceği bir rahim (döl-yatağı) ararsınız, kadınsanız ya sadece çocuk sahibi olabilmek için istediğiniz, seçtiğiniz bir erkekle birlikte olursunuz ya da sperm bankasına gidip uygun özelliklere sahip tanımadığınız bir adamın spermini kendi rahminize yerleştirtirsiniz. Yine itiraz seslerinizin yükseldiğini duyar gibiyim. Yok bu işlemler zina fiilinin kapsamına girmez mi (sizin AB yolunda zinanın suç olmaktan çıkarıldığından haberiniz yok galiba), yok bu aile kurumunun altını dinamitlemez mi, yok ahlaki (şimdilerde etik deni-yor) endişeler, yok bu şekilde dünyaya gelen çocuk yalnız babanın olduğu bir ailede sağlıklı büyür mü, yok memlekette sıcak bir yuva özlemi içinde olan öksüz yetim bunca çocuk varken çocuk sahibi olabilmek için kiralık rahim aramak şart mıdır, yok annelik yalnızca çocuk taşıyıcılığına indirgenebilir mi ve daha akla gelen gelmeyen bir sürü soru. Size ne kardeşim, siz kim oluyorsunuz? Keyf onun, para onun. İster kiralar, isterse satın alır. Keyfinin kahyası mısınız? Siz onu bunu bırakın da paradan haber verin. Serbest piyasa, kapitalizm, laiklik, demokrasi, insan hak ve hürriyetleri, humanizm, cart curt. Hem humanizm’e göre heman (pardon human diyecektim) teoman bunu yapabilir. Haberde yer alan fakat burada alıntılanmayan bir ayrıntıya göre menaceri İngiltere’de uygun adayı arıyormuş. Türkiye “küçük ABD” olma ya da AB yolunda ilerledikçe menacerinin veya bir başkasının bunun için uzak diyarlara, memleket dışına gitmesine gerek kalmayacak sanırım.

3) ABD'de son 10 yılda yaklaşık 10 bin eş-cinselin ordudan ihraç edildiği belirtildi.
[•www.haberx.com, 26/02/2005]      

ABD’nin asker sayısının 1.4 milyon olduğu göz önüne alınırsa %0.7 gibi bir rakam oldukça yüksek sayılır (Zeynep Taha, Irak: Savaş nasıl özelleştirildi?, www.ntvmsnbc.com, 09/06/2004). Yine bir rivayete göre Pentagon, kimyasal silah çalışmaları kapsamın-da, 'afrodizyak' silahı üzerinde yürütülen bir çalışma ile düşman askerinin birbirlerine karşı cinsel olarak kontrolü kaybetmelerini, böylece düşman askerler arasında homoseksüelliğin salgın haline dönüşmesini amaçlamaktaymış. (İbrahim Karagül, Komplo teorisi, Yeni Şafak, 15/01/2005). İnsanın aklına, acaba ABD bu tuhaf silahı önce kendi ordusunda mı denedi diye geliyor? Ama o zaman bu masum(!) askerleri ne diye ordudan ihraç etti ki, üstelik “irticai faaliyetler”e de karışmamışlarken. Üstelik özgürlükler ülkesi olan (!) ve özgürlükleri zorla (felluce, ebu gureyb, guantanamo pahasına) da olsa dünyanın yedi iklim dört bucağına götürmekte kararlı olan bu ABD, niye cinsel tercih özgürlüğünü (!) kullanan bu askerlerini ordudan ihraç ediyor ki. Temel hak ve özgürlüklere sığar mı yani bu yaptığı?! İnsanın gönlünden şöyle bir kimyasal silah geçiyor mesela. Bu Pentagon, insanların gönüllerinden kin, hırs, hased, bencillik, çıkar duygularını söküp atacak, birbirlerine muhabbet ve merhametle yaklaşmalarını sağlayacak bir silah yapsa. Olmaz ama, olsa fena mı olur yani? (Laf aramızda böyle bir silah var ama kimyasal değil inanç cinsinden. ABD de zaten o inancı komünizmden sonra yeni düşman ilan edip çoktan “topyekün mücadele”ye başladı bile.)

4) 17 yıl sonra başını açtı (sürmanşet). İmam hatip lisesinden itibaren 17 yıl tesettürlü gezen gazeteci Fadime Özkan, “saçımı açmadan tam dört yıl düşündüm, pişman değilim” dedi. [Hürriyet, 27/02/2005]

“Yemenimde hare var / Yüreğimde yare var / Ne ben öldüm kurtuldum / Ne bu derde çare var.” şarkısının ilk cümlesini aynı zamanda “ele verir talkını (telkini, öğüdü), kendi yutar salkımı” kabi-linden dört yıl önce vazgeçtiği başörtüsü hakkında hazırladığı kitabına isim olarak koyan Fadime hanım, herhalde derdine çare olarak da dört yıl düşündükten sonra yemenisini (başörtüsünü) atmakta bulmuş. Tabii bu kadar garabet bir durum birilerinin gözünden kaçar mı? Hani ya deyim yerindeyse zil takıp oynayacak, bir yerlerine kına yakacak bu “akredite” medya. Sanırsınızki 17 yıllık bir gecik-meyle de olsa bir kadın dalaletten hidayete (!) ermiş, hak ve hakikate (!) sonunda vasıl olmuş, çağdaş uygarlık düzeyine (!) ulaşmış. Haberi tersinden okursak, imam hatipten değil de düz liseden itibaren 17 yıl tesettürlü gezmeyen bir gazeteci, 17 yıl sonra başını kapatsa sanki kaale alıp haber yapacaklar, üstelik de sürmanşet yayınlayıp söyleşi yapacaklar. Bir köpek bir adamı ısırırsa haber olmaz, ama bir adam bir köpeği ısırırsa bunun onlar için haber değeri vardır. Önceleri başı açıkken sonra örtünen mebzul (bol) miktarda iken, önceleri örtülü iken sonra başını açan ise nadirattan. Ama olsun “bin yıl da olsa süreceği” ilan edilen (aslında “kıyamete kadar”dır o sözün doğrusu) 28 Şubat sürecine katkıda bulunmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz onlar. Hadi diyelim onlar batılın lehine, hakkın aleyhine davranmak için en küçük bir fırsatı kaçırmazlar, fakat İslam’a uygun tesettürden vazgeçmeyi dört yıl düşünüp de nedenini dört cümleyle açıklayamayan, açıklamaktan kaçınan bu bayana ne demeli. Ya 17 yıl süren davranışı yanlıştı, ya da 17 yıl sonraki. Bu kadar muğlak, ürkek, savunmacı konuşmalarını ciddiye alıp da bu yorumu uzatmaya değmez. “Pişman değilim” dese de, iş işten geçtikten sonra “son pişmanlığın fayda vermediği”ni unutmamalı. Aşık Şefkati, Hayal Kırıklığı şiirinde ne güzel demiş. “Başından örtüyü atıp açmışsın / Olduğundan uzak-lara kaçmışsın / O sevdiğim iffetinden geçmişsin / Ağlamasam gülecektim sevdiğim.”

5) İşte benim türban formülüm (sürmanşet). 20 yaşında kendi isteğiyle örtünen eski İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşi Reyhan Gürtuna, cesur bir adım atarak toplumu geren türban sorununa çözüm yolları geliştirdi. Türbanı atıp şapka giydi. [Hürriyet, 06-08/03/2005]

Nedense üç gün üstüste sürmanşetten verilen bu haber bana şu çocukluğumuzda öğrendiğimiz kırmızı şapkalı kız ile kurt masalını hatırlattı. Acaba eski refah partisi istanbul büyükşehir belediye başkanının eşi olan bu hanımefendi, söyleşiden bir gece evvel rüyasında İskilipli Atıf Hoca’yı mı, yoksa kel ali’yi mi (yoksa kılıç ali mi olacaktı) görmüştür, söyleşinin yapıldığı mekan İstanbul mu, yoksa Kastamonu mu idi, söyleşiden sonra toplumu gerim gerim geren, devleti rahatsız eden bu sorunun çözümüne yönelik geliştirdiği formülü kamuoyuna arzettiği, fazilet’li bir iş yaptığı için refah’a ya da saadet’e ermiş midir? Sarığı atıp fesi, fesi atıp şap-kayı (ona serpuş dendiğini ben de okul kitaplarından biliyorum merak etmeyin) giymenin muasır me-deniyet seviyesine ulaşmayla ilintilendirildiği canım ülkemde, bu seferde türbanı (başörtüsünü) atıp şapka giymek (ya da hiçbir şey giymemek) çağdaş ve uygar olmayla özdeşleştirilir oldu. Söyleşideki fikirleri şapka çıkarılacak cinsten olmayan bu hanımefendinin şapkasını önüne koyup iyice bir düşünmesi lazım. Meselenin şekilden ziyade öze tealluk ettiğini, bunun bir dünya görüşü(din)nün tercihi olduğunu, bunu simgelediğini, kamusal alanda kimin düzenleyici, kural koyucu (şar’i-şeriat vaaz edici) olacağının asıl meseleyi teşkil ettiğini, kızılca kıyametin bu yüzden koptuğunu bilmesi gerekirdi. Korkarım bu gidişle kendisini yakında ilkbahar-yaz şapka kreasyonlarını tanıtmak üzere bir “tesettür defilesi !”nde, podyumda görebileceğiz. Masalımızda olduğu gibi kırmızı şapkalı kızı ve büyükannesini kurt ham etse de bu hikayenin sonu masaldakinden farklı olarak, gerçek hayatta-yalancı dünyada ne yazık ki her zaman mutlu bitmeyebiliyor.

6) Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, yarın piyasaya çıkacak Amerikan Time dergisine verdiği demeçte, 'Lütfen bu mesajı götürün: Saddam Hüseyin değilim. İşbirliği istiyorum' diye konuştu. [www.stargazete.com, 06/03/2005]

İnsanoğlu adı beşşar olsun olmasın ne diye beşer olduğunu unutur, bir türlü anlamış değilim. Yine anlayamadığım bir husus da ta Şam valisi Muaviye bin ebu Süfyan’dan beri müslüman arapların yaşadığı bu coğrafyada baba-oğul, aile ya da sülale saltanatı hala ve hala sürer, gider. Biz daha önce de bu zeva-tın babasının sultasını uzun yıllar gördük, bizzat yaşamadıksa da. Hama’da ve diğer şehirlerde onbinlerce müslümanı çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı katledip müslümanlara karşı aslan kesilirken (sözün gelişi aslan dedim), ABD’nin baskı ve tehditleri sonucu pılıyı pırtıyı toplayıp alelacele Lübnan’dan ayrılarak kağıttan kaplan oldukları görüldü. Suriye’nin tek adamı olan babası zamanın-da Nusayrilerden oluşan bir küçük güruhun elinde, Baas partisi ve CIA benzeri istihbarat ve cinayet örgütü olan el-muhaberat’ın demir pençesinde yıllarca inim inim inletilen ve dünyaya geldiklerine pişman edilen bir halka, yeni acılar tattırmaya babasının kaldığı yerden devam ediyor oğul. Oğul olarak siz de kendinize (İslam’a göre) çeki düzen vermezseniz elin oğlu (junior buş) gelir size BOP veya GOP adı altında çeki düzen (nizam-ı alem) vermeye kalkar tabii. Allah’a ve müslüman halkınıza dayanmaz; izzeti, şerefi, gücü başka yerlerde ararsanız, zalimden eman dilemeye kalkışırsınız. İsminiz Saddam Hüseyin olmasa bile –ki olmadığını ifade ediyor, hoş ne farkeder ki- onun gibi kullanıldıktan sonra bir köşeye fırlatılan kukla durumuna düşmekten kurtulamazsınız. İşin daha da vahim ve acıklı tarafı bu dünyadaki rezil rüsvaylıktan öte, yarın tüm insanların tekrar Baas edilecekleri (diriltilecekleri) gün, Allah’ı Kahhar (kahredici) ve Muntakim (intikam alıcı) olarak karşınızda buluverirsiniz. Yuh olsun, yazıklar olsun kendilerini bu coğrafyada kafirlerin, zalimlerin çiftlik kahyaları durumuna düşürenlere.

7) Sahte rakıya dört kurban daha. Sahte rakıdaki metil alkolden zehirlenerek ölenlerin sayısı 22’ye yükseldi. [ntv, 09/03/2005]   

Hey gidi günler hey. Bir zamanlar Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırının ortasında kısrak sütü (kımız) içip çekik gözlü Çinlilere baskınlar verirken, şimdi Anadolu bozkırında aslan sütü namlı milli içki (!) rakının sahtesinden can verir olduk. Trafik kazalarından, soba ve şofben zehirlenmelerinden nice canlar zayi edilirken ve de bunlara alışmış, kanık-samışken (geçen yıl 898 milyon litre tüketilen alkollü içkilerden biri olan - Yeni Şafak, 05/03/2005) rakının sahtesinden ölüm de nereden çıktı şimdi? Kardeşim bu sahte rakı da hemencecik öldürüveriyor, azar azar, yavaş yavaş öldürmüyor gerçeği gibi. Bir riva-yete göre (deminki kaynak) sayıları 7 milyonu bulan (inanalım mı yahu, abartı olmasın, bu hesaba göre 70 milyonun her on kişisinden biri alkol bağımlısı mı yani) bu kişiler milli bütçeye yıllar içinde o kadar girdi sağlayacakken, iç piyasayı canlandıracakken, ekonomik göstergeleri daha da iyileştirecekken böyle apansız çekip gitmeleri reva mı? “Lingo lingo şişeler / Rakı da mı içtin sen bensiz / Çamura mı düştün hayırsız” diye çakırkeyf olurken bu acı da nereden düştü ocağımıza. Hayır o değil de bu bira, rakı, şarap gibi bilimum alkollü içkilerin trafik kazaları, cinayet, ırza tecavüz gibi adli vakalara yol açmasına, arttırmasına filan alışmışken, böyle apansız alıp götürmesi ürküttü bizi doğrusu. Cinsel ilişkilerdeki başıbozukluğa büyük bir darbe indiren AIDS gibi bu da paniğe sevketti akşamcıları güpegündüz. Ya bir de insanlar topluca “Ey iman edenler; şarap (alkollü içkiler), kumar, putlar, fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? Maide; 90,91“ diyen terbiye edicileri (Rabb) olan Allah’ın öğüdüne kulak verirlerse. Acep o zaman rivayet edildiği gibi Medine misali bizim sokaklarımızda da günlerce alkollü içki akar mıydı? Çarşambayı sel aldı almasına da Ankara’yı da sel alır mıydı acep? Ne dersiniz?

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...