|

Yeni
Ortaçağ
Nihat Genç / 17.03.2005 / Akşam
Trabzon/Maçka'da
yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela Manastırı'na
yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor. Tarihçiler, kilise neden
bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden
saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni
tatmin etmiyor.
Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra binlerce yıl daha bu
manastırda yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak
için başka bir soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi
yönetiyordu, her yüzyıl başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti,
şuraya inecekti, buraya gelecekti, diye. İsa'nın nereye ne zaman ineceği
sorunu kilisenin her günki işiydi. İşte Sümela Manastırı milyonlarca
ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı yayın arabası gibi
milyonlarca çam ağacını izliyor, İsa'nın hangi çam ağacına ineceğini
buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı'nın buraya inşası,
buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.
Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun. Ancak kilisenin bin
yıllık iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl
hüküm sürmüş kilise iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini
dogmalar) çağı gibi adlarla tarif edilir.
Bir de şu soruyu soralım. Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik
kuran kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?
Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı
seferleri başlayana dek.
Peki bir soru daha! Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en
zalim hakimiyetini nasıl kurabildi?
Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet
düşüncesi/teorisi...
Kilisenin, kıyamet inancını benimsetmek için elinde büyük iletişim
güçleri vardı. Bunlar dini metinler, vaazlar, dini tasvir, resimler.
Ve yüzbinlerce propagandist vaazcı köy köy dolaşıp kıyameti anlatıyor.
Cehennem ve mahşer tasvirleri çok etkileyiciydi.
Düşünce özetle şuydu: 'Bu yaşadığımız dünya kötülüklerle doludur,
iblisler, cinler, karanlık, solucan, tuhaf yaratıklar, belalar,
mağaralar, kazıklar, ateşler, tabutlar, iskeletler...'
Bu tasvirlerle insanlığın beynini yıkıyor, aklını ruhunu teslim alıyor.
Mesela bu düşünceyle milyonlarca müridi olan Fransisken ve Dominiken
gibi tarikatlar, 'bu dünya geçicidir, yalandır, nefsten kesilelim,
dünyadan çekilelim, her gün dua ederek İsa'yı bekleyelim, İsa, bugün
yarın hemen inecek, Kıyamet bir saat sonra, belki şimdi, koptu kopacak,
hemen kiliseye kapanalım'. Yani bizim de tanıdık olduğumuz zühd/inziva/riyazet
hayatı...
Mesela, bugün rengarenk çiçeklerle dolu baharın kırlarını görünce, hemen
yatıp yuvarlanmak, gelir aklınıza. Ya da Sümela Manastırı'na çıkın, o
yüksekte ruhunuz bir uçurtma gibi ormanların üstünden kayıverir. Ama o
günlerde beyni kilisenin cinli/şeytanlı/kıyametli propagandasıyla
yıkanmış insanlar, bu orman ve çiçekli kırları gördüklerinde, akıllarına
şeytanlar, solucanlar, yani mahşer yeri gelirdi!..
Kilisenin ikinci silahı: Dışlamak/ aforoz etmekti. Bunu açalım.
Kilise insanlığa hepiniz günahkar doğdunuz çağrısı yapar. İnsanları
günahkar olduğuna inandırır. Sonra, sizi günahlarınızdan ancak kilise
vaftiz ederek arındırır, der.
Reddedilmesi imkansız çağrı budur. Çağrıya uymayıp kiliseye boyun
eğmeyenler, şeytanlık, kafirlikle suçlanır. Cezası dışlamak, ya da ölüm.
Boru değil, bu teolojik teori, binlerce yıl hakimiyet kurdu. İnsanlığın
beynini kıyametle yıkadı, sonra kıyamet tehdidiyle insanları kilise
çatısı altında topladı. Sonuç: Üretmeyen, düşünmeyen, sinmiş, zavallı,
paçavralar, çullar, çuvallar içinde sürünerek yaşayan milyonlarca
Hıristiyan. Kolera. Veba. Hatta üretmediği için açlıktan kırılan,
Mısır'dan buğday gelmezse, toplu ölümlerle tarihten silinen kasabalar.
Yüzyıllar süren mezhep savaşları.
Bugün dünyayı yönetmeye kalkışan Amerikan/İsrail ittifakı kilisenin bu
iki silahını kullanıyor. Yani batıda değişen bir şey yok. Birinci silahı,
kıyamet, nükleer, dünyayı yokederim tehditleri ve Bağdat bombalanırken
tüm Araplar'ın seyredeceği akşam dokuza ayarlanıp naklen yayın bomba
görüntüleri. İkinci silahları, işte benim gücüm bu, hepiniz bana katılın,
dışarıda kalanları yokederim.
Ozon delindi, karlar eridi, sular basacak gibi kıyamet senaryoları bilim
adamlarınca söylenir durur, ancak asıl kıyamet senaryosu, nükleer
silahlarda gizli.
Nükleer bomba atılabilir mi? Japonya'ya atom atılmıştı ama o günlerde bu
silahtan başkalarında yoktu. Bilim adamları atılabilir diyemiyor,
siyasiler de. Atarım diyen yok. Kimse atmaya cesaret edemez genel görüş.
Niçin atılamaz sorusu başka yazıya kalsın.
Ancak atılamaz ise ellerinde neden tutuyorlar. Caydırıcı, tehdit, şantaj
gibi laflar... Hadi milyonlarca insanı öldürdün, sonra. Başka neleri
tetikleyecek. Kontrol edilemez. Hadi ettin, yüz tane şehri haritadan
sildin. Sonra.
Bu tartışmalar dehşeti oluşturan kıyamet senaryolarına yol açıyor ve hem
ABD'nin hem de bilim adamlarının işine geliyor. Böylelikle nükleer güce
sahip olmakla değil, bizlerde uyandırdıkları dehşet, kıyamet, mahşer,
yokedildik, dünya uçtu gibi fikirlerle iktidar kuruyorlar. Dehşet
fikriyle bizi sindirmek ve çaresizce eteklerine sarılıp yalvarmamızı
istiyorlar.
Mesela ortaçağların dini dogmaları gibi şu düşünceye bütün insanlığı
inandırmış durumdalar: Ellerinde dünyayı yüzbin defa havaya uçuracak
nükleer bombalar var!
Ufak at civcivler yesin diyeceğimiz bu saçma sapan düşünceye bütün
insanların beyni ikna olmuşsa, artık, yepyeni bir karanlık çağın
esaretine girmişiz, demektir.
Tam tersine, tarih bize bilimsel bir gerçeklikle gösteriyor ki, dünyayı
yokederim, kıyamet, mahşer, cehennem, diyenlerin dünyada tozları dahi
kalmadı. Aksine, bu saçma sapan fikirlere inanmayıp direnenler işte
yaşadığımız bu dünyanın kırlarını bıraktılar.
Kilise de aynı kıyametten söz etti, ediyor. Ancak ortaçağ boyunca
kıyamet görmedik. Bu sefer nükleerin gücüyle aynı tehdidi savuruyorlar.
Ve senaryoları gittikçe dini metinlere, efsanelere, beyin yıkamaya,
masallara benzemeye başlıyor.
Nükleer bomba atılabilir mi/atılamaz mı düşüncesi, dünya havaya
uçurulabilir mi tartışmaları artık akla ziyan bir hal aldı, çünkü,
akıldan çıkıp Allah var mı yok mu, İsa inecek mi benzeri gerçekötesi
teolojik tartışmaların içine girdi.
Bu mantıkötesi, akılötesi, saçma sapan tehdit, şantajlarla bir büyük
İsrail/Amerika imparatorluğu kuracaklarını sanıyorlar!
Tam tersi, asıl kıyamet, bu saçma sapan senaryolara inanıp sinmiş,
çaresizce bekleşip ağlamış insanlarla oldu.
İşte insanlığın yüzkarası ortaçağ... Milyonlarca insanı işkenceden
zulümden geçiren büyük karanlık çağ... Bu ossuruk palavra iddialarla
kuruldu.
Peki, neden dünyayı yok ederim etmez mi sorusunu hep nükleer silahlara
soruyorsunuz? Çiçeklere sorulacak sorunuz yok mu? Tek bir çiçeğin nasıl
bir kudreti ve bilgisi var ki, onu görünce tüm tarihi ve kötülükleri ve
beynimizde oluşan tüm kaygıları birden unutabiliyoruz. Çiçekler bu gücü
kimden alıyor?
Bizler çiçekler gibi dünya yokedilemez fikrine inanıyoruz. Mesela bütün
insanlar karar verip dünyadaki çiçekleri yokedeceğim deyip, dağları
bayırları yolsalar, çiçekler bitmez, toprağın içindeki tohumlar?
İşte baharla birlikte şehirlerimize kırlarımızdan pespembe çiçekler taze
tebessümleri, kokularıyla çıkageldiler. Hoş geldiler. Duru, sakin
gülerek yüzümüzün içine-içine bakışıyorlar. Yüzlerinde kıyamet korkusu,
üzüntü yok. Aksine güven içinde her biri.
Çok neşeliler. Şu Buda'nın yüzü gibi. Hepimizi üzen sıkıntılar, kasvet,
ağrılar, telaşlar, hepsi için sadece ve tek bir tebessüm kafidir...
diyen Buda'nın tebessümü gibi.
Bahar mı geldi, yoksa ortaçağ mı? Tıpkı ortaçağ insanı gibi bakıyorsunuz
hayata. İşte bugün yemyeşil çiçeklerle örtünmeye başladı kırlar. Ama
hepimizin kafasında bir ortaçağ dogması hakim, çiçekleri değil, mahşeri,
dünya yok oldu, dehşet fikrini konuşuyor, beyninizi doldu-ruyorsunuz.
Nükleerlere inananlar Amerika tarafına... Bahara inananlar kırlara!...
Birileri ha bire bahara ve dünyaya inancımızı yok etmeye çalışıyor. Oysa
dünyamızın umurunda değil, milyonlarca asırdır kıyametten bu kirli
kıyafeti sevmedi, giymedi, giymeyecek...
|