|

Ak
Parti “Dönülmez Ufka” Vardı Mı?
Cengiz Çandar / 22.03.2005 / Tercüman
Eski bir
siyaset adamı, bir bakan ve daha çarpıcı yönüyle eski bir diplomat olan
Kamran İnan, Ankara'dan konuşuyor: "Amerika benim gördüğüm kadarıyla
bizi gözden çıkardı" diyor ve ekliyor "Zaten vazgeçtiğini gayet net bir
şekilde söylüyor. Bu hükümet herkese göz kırpınca şaşı oldu. ABD bunu
anlamaz mı? Bizi Brütüs yerine koydu. Ama ileride başka bir hükümet
gelir; o hükümet ABD'nin tekrar güvenini kazanabilir"... (Vatan, 21 Mart
2005)
Amerika'da muhalefetteki Demokratlara yakın saygın bir düşünce üretim
merkezi (think-tank) olan Brookings Institution'ın Türkiye çalışmaları
direktörü Dr. Ömer Taşpınar, Washington'dan yazıyor: "Washington'da
Türkiye konusunda bir kriz havası yok. Nedeni basit; Türkiye, ABD'nin
dış politika gündeminde öncelikli bir sırada değil." Ve, şu
değerlendirme: "Elbette AKP hükümetinin neden anti-Amerikanizmi
dizginlemek için daha fazla çaba sarf etmediği sorusu soruluyor. Bu bir
tedirginlik konusu. Fakat Bush yönetimi küresel düzeyde artmış olan
anti-Amerikanizme belirli bir bağışıklık geliştirmiş durumda... O
nedenle ben Bush yönetiminin Türkiye'deki anti-Amerikanizm nedeniyle
uykusunun kaçtığını tahmin etmiyorum. O nedenle 'Washington'da AKP
konusunda geriye sayım başladı' gibi abartılı analiz ve manşet yaratmaya
yönelik haberleri çok fazla ciddiye almamakta yarar var." (Radikal, 21
Mart 2005)
Aynı gazetenin haftalık pazartesi söyleşisinde "Ak Parti makineleri stop
etti" değerlendirmesini yapan Ali Bayramoğlu, kendisiyle İstanbul'da
konuşan Neşe Düzel'in "Bu arada Amerika da sertleşiyor hatta nezaket
çizgisini aşan tavırlar sergiliyor. Amerika AKP'nin iktidardan
devrilmesini mi istiyor" sorusuna, "Sanmıyorum. Şu andaki girişimleri,
AKP'ye bir uyarı, istediğini yaptırmak için onu biraz hırpalamak ve
kendi çizgisine gelmeye davet etmek olabilir" karşılığını veriyor.
Bu arada, Ali Bayramoğlu, "Ak Parti AB ile ilişkilerde yönlendirici
olmaktan çıkınca bir boşluk oluşmaya başladı. Bu boşluğun içini küçük
adımlarla asker de dolduruyor. Özellikle, ABD, Türkiye'de orduyla ilişki
kurmaya başlıyor" gözlemini iletiyor.
Tam bu noktada, Kamran İnan'ın "Türkiye'nin en büyük hatası AB'ye
giriyorum diye ABD'yle ilişkisini bozmaya kalkışması. Oysa ABD'yle
ilişkiniz bozuldukça AB'nin kucağına düşüyorsunuz. Üstelik bangır bangır
'Sizi almayacağız' diyorlarken. Ne 15 yıl ne 50 sene sonra alacaklar'..."
demiş olduğunu da ekleyelim.
Aynı konu üzerinde üç farklı yaklaşım. Hangisi doğru? Tümünde, doğrunun
parçaları var ve tümünde de yanlışın parçacıkları...
Türkiye'de temel bir yanılgı, ABD ve AB'yi "antagonist kutuplar" gibi
algılamak ve sanki AB'yi ABD'ye bir "rakip"miş gibi görmekten
kaynaklanıyor. ABD ve AB, elbette aynı şey değiller ve aralarında
farklar ve hatta birçok konuda "ihtilaflar" da -ki, bazıları
giderilemeyecek cinsten- mevcut. Ama, birbirleriyle kesişen "küresel
çıkarları", onları ayıran farklarından daha önemli. Nereden baksanız, "Transatlantik
ittifakı"nın ya da "Euro-Atlantik sistemi"nin iki temel sütunu ABD ile
AB.
İşi bu yönüyle görürseniz, varacağınız sonuç şudur: Eğer, ABD istemese
ve Türkiye'den yana ağırlığını koymasa, Türkiye'nin AB üyeliği, üstelik
önündeki böylesine bir Avrupalı direnci karşısında, bir "hayal" olmaktan
öteye gidemezdi. Hala da "çantada keklik" değil. Ama, Türkiye'nin "AB'ye
giriyorum diye ABD'yle ilişkisini bozmaya kalması", Kamran İnan'ın
söylediği anlamda, kendisini AB'nin "kucağına" düşürmüyor; tam tersine,
Türkiye'yi AB'den daha da uzaklaştırıyor.
Hükümet çevrelerinin bu "çoklu denklem"i kavradığını sanmıyorum.
Aynı şekilde, "Türkiye+AB=Demokrasi" denklemine karşılık "Türkiye-AB=Asker+ABD"
denkleminin de hiçbir gerçekliğe işaret etmediğini, bunun bir kısım Türk
entelektüelinde yerleşik temelsiz bir görüş olduğunu belirtmek gerekiyor.
Ortadoğu'da "rejim değişikliği" yoluyla "demokrasi yaygınlaştırma"
projesini, dış politikasının temel taşlarından biri yapan ABD'nin,
Türkiye'de demokrasiye karşı askeri rejimi destekleyebileceğini düşünmek,
bir "zihin oyunu" olabilir ama "günümüz gerçeği"ne tekabül etmez. "Soğuk
Savaş" biteli ve "iki kutuplu sistem" kalkalı 15 yılı geçiyor.
Tam da bu nedenle, ABD'nin şu sırada, "AKP'nin iktidardan devrilmesini
istemesi"nin bir anlamı yok. Ancak, Ömer Gürpınar'ın ifade ettiği gibi,
bu, Türkiye'nin "ABD'nin dış politika gündeminde öncelikli bir sırada
bulunmaması"ndan da kaynaklanıyor.
Gelgelelim, bunun böyle olmasından, "Washington'da AKP konusunda geri
sayım başlamadı" diye de bir sonuca da varılamaz. Adı üzerinde "geri
sayım" ya da "kum saati". Bu, zaman alır. "Batı sistemi"nin bir parçası
olarak görülmek istenen, öyle görülmek olduğu için AB nezdinde yoğun ABD
lobisine konu olan Türkiye'yi, Ak Parti iktidarı "Üçüncü Dünya ülkesi
Türkiye" rotasına çevirirse, -ki, göstergeler öyle- "geri sayım" da
başlar.
Kamran İnan, "Beyaz Saray'a bir parti genel başkanının girmesi çok az
görülmüştür., neredeyse örneği yoktur. (10 Aralık 2002'de AKP lideri
Erdoğan'ın Bush'la buluşması) Arkasından iki bakanımız gitti, Bush
onlarla da saatlerce konuştu..." sözleriyle çok "istisnai bir davranış"a
haklı olarak dikkat çekiyor.
Tayyip Erdoğan, sadece partisinin elde ettiği oylarla başbakanlığa
tırmanmadı. Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Ankara'da peşindeyken,
Washington'da Beyaz Saray'dan içeri alındığı için, bugün geldiği yere
geldi.
Gidişi de, tersten başlar. Önce, Beyaz Saray kapısından içeri alınmamaya
başlar; ardından sandık desteği erimeye. Bütün bunlar, zaman işidir.
Fakat, "mutlak" da değildir. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, -epey yol
almış olsalar da- bence hala "geri dönülmez bir ufka" varmış da değiller... |