|

AK
Parti Makineleri Stop Etti
Neşe Düzel Röportaj / 21.03.2005 /
Radikal
AK Parti
makineleri stop etti
AK Parti, AB ilişkisinde yönlendiriciliği bırakınca bir boşluk oluştu.
Bu boşluğu asker dolduruyor. ABD-ordu ilişkisi yeniden kuruluyor
'Bu demokratikleşmede PKK'yla nasıl baş edilir' diyerek AB'yi eleştiren
Büyükanıt'ın beyanatı çok siyasi. Asker beyanatları parti zayıfladığı
içindir
Erdoğan 'Protokolü imzalarsam, Kıbrıs'ı tanıdım diye görülecek. Ben de
hep taviz veren, hiçbir şey almayan iktidar konumuna düşeceğim' diyor
NEDEN? Ali Bayramoğlu
Türkiye'de her şey yolunda gidiyor gibi gözükürken, hükümet ani bir
politika ve söylem değişikliği yarattı. AB'ye çok mesafeli, polis dayağı
gibi antidemokratik uygulamalara destek veren, medyayı suçlayan bir dil
geliştirdi. 3 Ekim'de başlayacak olan AB ile müzakereler için yapılması
gereken hazırlıklara aldırış etmez oldu. Ülkede yükselmekte olan içe
kapanmacı, milliyetçi bir akımın parçası haline geldi. AKP'nin dış dünya
ile arasına mesafe koymasıyla birlikte askerin siyasetle ilgili
demeçleri de yeniden başladı. AKP'yi sadece AB politikalarından dolayı
destekleyenler de, iktidarın gücünü ve niyetini sorgulamaya başladı.
Türkiye belirsizlik ortamına girdi. Ordu, İslamcılık, laiklik üzerine
çalışmalar yapan Kültür Üniversitesi'nde Türk toplumsal yapısı ve
sosyolojiye giriş dersi veren Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak'ta, AKP'nin son
politikalarının Türk siyasi hayatına nasıl yansıyacağını araştıran
yazılar yazdı. Kendisiyle AKP'nin değişen tavrının nedenlerini ve
Türkiye'de neler olabileceğini konuştuk.
AKP ile ilgili yazdığınız son yazılarda, bu partinin izlediği
politikaların kendisi için başarılı bir sonuç getirmeyeceğini
düşündüğünüz anlaşılıyor. İktidar partisi kendisini destekleyen dış
desteği yok etmeye uğraşıyor gibi. Dış dünyanın desteği olmadan AKP
iktidarda kalabilir mi?
Son derece zor. Böyle bir durumda AK Parti'nin meşruiyetinin çok
zayıflayacağı, devlet içerisinde asli güç olarak kalmakta çok
zorlanacağı açık. AK Parti sonuçta İslami bagajı olan bir parti ve
seçimleri bu şekilde kazandı. Ama Avrupa Birliği'ni temel hat olarak
benimsedi ve kendi beklediğinin, olduğunun ötesinde bir meşruiyet
zeminine yerleşti. İslami kesimden olmayan demokratlar, kentliler,
TÜSİAD gibi toplumun ekonomik güçleri, merkez medya ona değişim ve AB
hattında ilerlediği için destek verdi. Şimdi AK Parti, gücünün sadece
kendisinden kaynaklandığı yanılgısına düşmüş olabilir. Gücü sadece
kendisinden kaynaklanmıyor.
AKP'nin gücü aslında nereden kaynaklanıyor?
Gücü, değişimci politikaların Türkiye'de yarattığı büyük uzlaşmadan
kaynaklanıyor. Nitekim son zamana kadar AK Parti'yi yaralayacak, onu
iktidarsız kılmaya çalışacak hamleler hep AB engeline takıldı. Toplumun
merkezi, entelektüeller, TÜSİAD ve merkez medya, AK Parti'ye destek
vererek, Türkiye'de demokrasi ve değişimin dışında bir zeminin
oluşmasına itiraz etti. Böylece Türkiye'de iç ve dış dinamiklerin üst
üste oturduğu bir toplumsal, siyasi uzlaşma ve güven atmosferi oluştu.
Ama şimdi AKP hükümeti AB ile arasına mesafe koyuyor, niye?
AK Parti makineleri stop etti. AB ile müzakereleri yürütecek baş
görüşmeciyi hâlâ seçmiyor. AB'den gelen standart eleştirilere, 'Kim
oluyor onlar' tepkisini veriyor. AK Parti sanki rol değiştirdi. Eskiden
bu müdahalelerin önemli olmadığını söylerken, AB ile ilişkilerdeki
mayınları temizleyen bir öncü işlevi yaparken, denge noktalarını
bulurken, bugün AB'ye karşı gibi davranıyor. Çünkü AK Parti, AB
konusunda endişelere sahip. Bundan sonraki dönemde AB politikaları
konusunda kafası son derece karışık bir parti AK Parti.
Böyle bir parti Türkiye'nin AB projesini götürebilir mi ?
Koşullar
zorlarsa götürür. AK Parti AB için attığı adımları sindiremedi ve AB'nin
getirdiği politik ve sosyal yükleri kolay sırtlayamayacağının farkına
vardı ama lideri ve etrafındakiler muhtemelen şunu da biliyorlar. AB'nin
getirdiği yükler sayesinde AKP'nin meşruiyetini ayakta tutabiliyorlar.
Dengeyi sağlayamazlarsa sıkıntıya düşerler.
Ne gibi?
AK Parti AB ile ilişkilerde yönlendirici olmaktan çıkınca bir boşluk
oluşmaya başladı. Bu boşluğun içini küçük adımlarla asker de dolduruyor.
Özellikle ABD, Türkiye'de orduyla ilişki kurumaya başlıyor ki, ABD'den
gelen heyetlerin, gazetecilerin hepsi tekrar Genelkurmay karargâhını
ziyaret ediyor, askerle konuşuyor. ABD ile ordu arasındaki ilişkiler
yeniden kuruluyor. Bir de Yaşar Büyükanıt'ın konuşması gibi, siyaset
alanına bir askeri sorti yapıldığında da bazı sorular tabii meşru hale
geliyor. Demek ki birileri ipleri gevşetti, başkaları sahaya dalmaya
başladı.
Ordu uzun zamandır sizin deyiminizle bir 'beyanat disiplini'
gösteriyordu. İki başlı bir devlet görüntüsü vermekten kaçınıyordu. Ama
Org. Büyükanıt hükümetin politikalarını eleştiren bir konuşma yaptı.
Kara Kuvvetleri Komutanı hükümeti niye eleştirdi?
Kara Kuvvetleri Komutanı olan orgeneral, 2006'da yani birbuçuk yıl sonra
Genelkurmay Başkanı olacak. Bu general zaman zaman hükümetin
politikalarını eleştirmeye yatkın bir dile sahip oldu. Ama özellikle
geçen ağustosta ordu içinde tasfiyeler ve Genelkurmay Başkanı Hilmi
Özkök'ün sağladığı disiplin çok güçlü olarak çalıştı. Son dönemde Kara
Kuvvetleri Komutanı'nın tekrar konuşması, 'Irak'ta politikamız yok'
diyerek doğrudan dış politikayı ve hükümeti eleştirmesi, 'PKK güçleniyor.
Bu demokratikleşme yasalarıyla biz bunlarla nasıl baş edeceğiz' diyerek
demokratikleşme politikalarını ve dolayısıyla AB'yi eleştirmesi, çok
aşırı politik beyanatlar. Bu askeri beyanatlar hükümet zayıfladığı ve
boşluk bıraktığı için devreye giriyor. Ayrıca İstanbul'un işgalinde
İngilizlerin bastığı bir karakolla ilgili olarak 47 yıl önce vazgeçilen
şehitleri anma töreninin 'sinsi İngilizler' lafı ön plana çıkartılarak
tekrar düzenlenmesi ve bu törene Birinci Ordu Komutanı'nın katılması,
Çanakkale Zaferi'nin sanki yeniden keşfedilmiş bir şekilde kutlanması...
Bunlar sizce neyin işaretleri?
Bunların hepsi Türkiye'de bir milli egemenlik tartışmasının
başladığının işareti. Batı karşıtı, içe kapanmacı girişimler bunlar.
Batı'dan gelecek adımların Türkiye'yi bölecek adımlar olarak
algılanmasına yönelik girişimler.
Siz, hükümetin Kıbrıs yüzünden AB ile arasına mesafe koyduğunu
söylüyorsunuz. Hükümet, Kıbrıs konusunda çok cesur adımlar atarken şimdi
neden birden duraladı?
Tayyip Erdoğan Avrupa'ya küstü. 17 Aralık'tan sonra Avrupa'yı ayağa
kaldırarak Kıbrıs sorununun çözülmesi için mücadeleye devam etmesi
gerekirken, yapmadı. Erdoğan, 17 Aralık'ta Brüksel'de çıkan metinden
büyük hayal kırıklığına uğradı. Türklerin Annan Planı'nı
desteklemesinden sonra Kıbrıs'ın temel sorun olarak karşısına
çıkmayacağını varsayıyordu. 17 Aralık'taki metinde ise sadece Kıbrıs
vardı. Erdoğan endişesini sağda solda ifade ediyor.
Ne diyor?
'Eğer ben Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Gümrük Birliği haklarından
yararlanmasına onay veren Ankara Protokolü'nü imzalarsam, bu,
Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması olarak kabul edilecek. O
zaman ben, sürekli taviz veren ve karşılığında hiçbir şey almayan bir
iktidar konumuna düşeceğim' diyor. Bir de tabii, Türkiye'de çok büyük
reformlar yapıldı ama bunların hiçbiri Erdoğan'ın geldiği çevrenin ve
onu destekleyen dar çekirdeğin üniversitede tesettür ve imam-hatipler
ile ilgili haklarını düzeltmedi. Dindar kesimlerde hakkımız gasp oldu
kanaati çok yaygınlaştı. Sürekli taviz veren, kendisine hiçbir şey
alamayan bir siyasi parti olma ve imajını kaybetme kaygısı sonucunda da
Erdoğan şu anda AB ile arasına mesafe koymaya çalışıyor.
Kıbrıs'ı tanımamak için, hükümet AB üyeliğinden vazgeçer mi?
Onu yapamazlar. Avrupa Birliği ile görüşmelerin başlayacağı 3 Ekim'e
bir şey kalmadı. Ekim'de Ankara Protokolü'nün Meclis'ten geçmesi,
imzalanması lazım. Erdoğan hükümeti Ankara Protokolü'nü imzalamak
zorunda kalacak. Riskler çok büyük çünkü.
Ne tür riskler var?
İmzalamazsa, Türkiye'de hızla ilerleyen milliyetçilik dalgası iyice
sistemleşir. Bu, AK Parti hükümetinin toplumsal meşruiyetini çok
zayıflatır. Arkasındaki büyük toplumsal, ekonomik, merkez destek çekilir.
Bu da askerin piyasaya tekrar çıkması demektir. Ayrıca ABD pragmatik bir
güçtür. Hükümet olmazsa askerle de işbirliği yapabilir. AKP toplama,
çıkarma işlemlerine açık hale gelir. Partiyi bölmeye, istikrarsızlık
üretmeye, Erdoğan'la Gül'ün arasını açmaya çalışırlar. Nitekim
aralarında sorun olduğu söylentileri şimdiden yayılmaya başladı.
Dolayısıyla Türkiye istikrarın olmadığı, bütün özgürlükler alanının
yeniden daraldığı, milliyetçiliğin yükseldiği bir tatsız döneme girer.
Şu anda o tatsız döneme girilmedi mi sizce?
Girildi ama beterin beteri var. AB çizgisi regülatör bir çizgidir.
AB çizgisinden uzaklaşmak demek, Türkiye'yi ve hükümeti ABD'nin her
türlü manevrasına açmak demektir. Ordunun doğrudan yine ABD'yle
konuşmasına daha kolay zemin hazırlamaktır. Ordunun iktidardaki gücünün
artmasıdır.
AKP, AB desteği bulunmadan, uluslararası hukuk ve demokrasi
haritasına sahip olmadan, devletin denetimini elinde tutabilecek mi?
Tutamaz. Böyle köklü ve radikal bir değişim döneminde değil AK Parti,
hiçbir siyasi parti evrensel sistemin meşruiyetini devreye sokmadan
hareket edemez. AK Parti ise hassas noktalarından ötürü artı böyle bir
şeyi hiç taşıyamaz. Türkiye'de İslamcı-laikçi kutuplaşması hâlâ tam
bitmedi. Bunun altına bombalar konur ve AKP o zaman rejim sorunlarıyla
karşı karşıya kalır.
Başbakan'ın sürekli medyayı eleştirmesini, medyayı ispiyonculukla
suçlamasını politik olarak nasıl açıklamak gerekiyor peki?
Aynı şey Erbakan döneminde de vardı. Basın kanaat oluşturan bir güç
olarak şu anda Türkiye' deki en etkili muhalefet. Hükümetler, ülkede
somut bir muhalefet olmadığı için yeldeğirmeniyle uğraşır gibi basınla
uğraşıyorlar. Basın sütten çıkmış ak kaşık değil ama polis copunda
olduğu gibi zaman zaman giriştiği muhalefet çok haklı ve sorular
sorduracak tipte. O zaman da basın, başbakanların gözünde, özellikle de
bu dönemde Erdoğan'ın gözünde kendisiyle eşit bir siyasi aktör olarak
duruyor ve bu siyasi aktörle Başbakan kavga ediyor. Bu sadece
Başbakan'ın değil, kamuoyu kanalları gelişmemiş olan Türk demokrasisinin
de bir sorunu.
İktidar partisinin etrafında oluşan ittifakın da esnediğini yazdınız.
Hangi ittifakın, nasıl esnediğini düşünü-yorsunuz?
Geçmişi hatırlayalım. Silahlı Kuvvetler'de, Kara Kuvvetleri Komutanı
ve Jandarma Komutanı gibi emekliye ayrılan kimi generaller, askerler
oldu. Bir buçuk yıl öncesine kadar Genelkurmay'la bu paşalar arasında
farklılıklar oluştu. Bu paşalar, basında kurdukları temaslar üzerinden
sert çıkışlar yapmaya kalktılar. Ülkede ciddi sorunlar çıkaracak
beyanatlardı bunlar. Ama Türkiye'deki toplumsal, ekonomik ve medyatik
merkez, ordunun içinden çıkan bu seslere karşı tavır aldı. Bu çok önemli
bir gelişmeydi. İlk kez güce yaklaşmak değil, o güce karşı olmak gibi
bir konuma geçti. Ordu içinde, siyaseti belirleme yönündeki tartışma
sivil toplum tarafından durduruldu ve meşruiyetini kaybetti. İttifak
dediğimiz işte budur. Bu ittifakta AK Partili olmayanlar, TÜSİAD, basın
ve hatta muhalefet bile vardı. Sivil ve reformcu olanın muhafaza
edilmesi, diğerlerinin ise bertaraf edilmesi üzerine bir ittifaktı bu.
Şimdi bu ittifak mı esniyor?
Evet, iki nedenle esniyor. Birincisi, AKP'li olmayan, ama onun
attığı adımları olumlu bulan kişiler bugün sorular sorar hale geldiler.
AB'den vazgeçmiş, milliyetçiliğe doğru hareket eden, eski devletçi dili
sahiplenen bir partiden insanlar uzaklaşır. Şimdi böyle bir eğilim var.
İkincisi, kamuoyu oluşturan işadamları ve basın gibi kurumlar da
hükümetle aralarına mesafe koyuyorlar.
AKP'nin üstünde oyunlar oynanacak bir parti haline geldiğini de yazdınız
geçenlerde. Nasıl oyunlar oynanacak ya da oynanıyor?
Oyun dediğimiz bir siyasi partinin parçalanmasıdır, içinden grupların
kopartılmasıdır. Erkan Mumcu'ya saygısızlık etmek istemem, böyle yapıp
yapmadığını bilemem ama istifası bu soruları sorduruyor. Ama parti güçlü
ve ne yaptığını biliyorsa kaşınacak yarası olmaz tabii. Şimdi AK
Parti'nin bir sürü yerinde yaralar oluşmaya başladı.
AKP parçalanabilir mi?
Parçalanabilir. Böyle bir risk var. Parçalanmasa bile devleti
yönetemez, hükümet edemez hale düşürürler. AK Parti'nin alternatifi de
yok. 28 Şubat günlerinde vardı. Bugün ne yapacaksınız? Seçim yapsanız
gene gelir. Dolayısıyla Türkiye'de demokrasinin tehlikeye düşmesi gibi
bir ihtimal var. Bu yüzden AB meselesi çok önemli. AB, demokrasiyi
koruyucu kalkan görevini görüyor. Toplumda ve siyasette ittifaklar
besleyen bir işlev yerine getiriyor. AB dış dinamik değildir. AB iç
dinamiğin bizatihi kendisidir. Hükümetin şu anda bunu bu şekilde
okuyabildiği kanaatinde değilim.
Amerika ile çatışmak, AB çizgisinden uzaklaşmak, genelde Batı'yla
aramıza mesafe koymak anlamına mı geliyor?
Türkiye'nin şu andaki psikolojisi bu. Siyasi iktidardan muhalefete,
basından askere, biz Batı'yla kavga eder hale geldik. Bu, sadece bir
zihniyet meselesi de değil. Bu ruh hali, farklı çıkarların ve hesapların
yol açtığı ittifaklara işaret ediyor. Şu anda İslami kesimin kimi
yazarlarının, Perinçek'lerin, askerlerin, laik Kemalistlerin Batı fobisi
üstüne oluşturdukları bir milliyetçilik ittifakına gidiliyor. İslamcı
bir yazarla laik Kemalist bir yazarın, emekli bir subayla İslami
kesimden emekli bir entelektüelin şimdi aynı dili kullanıyor olması
sağlıklı bir ittifak değil. Herkesin başka derdi var, bunlar sonra
çatışacaklar.
AKP, devletin içindeki Batı karşıtı güçlerle ittifak yaparak iktidar
olabilir mi peki?
AK Parti'nin bagajı, dokusu ve imajı açısından böyle bir şansı yok.
AKP milliyetçiliği ve devletçiliği içinde taşır ama temsil etmez. O
biraz sivilleşme ister. Milliyetçiliği ondan daha iyi temsil edecekler
var Türkiye'de.
Bu arada Amerika da sertleşiyor hatta nezaket çizgisini aşan tavırlar
sergiliyor. Amerika AKP'nin iktidardan devrilmesini mi istiyor?
Sanmıyorum. Şu andaki girişimleri, AKP'ye bir uyarı, istediğini
yaptırmak için onu biraz hırpalamak ve kendi çizgisine gelmeye davet
etmek olabilir.
|