|

ABD,
Nükleer Enerji ve Çifte Standart
Mehmet Durmuş (Master
öğrencisi)/07.03.2005 / Yeni Şafak
11 Eylül
saldırılarını, dış politikası açısından yeni bir açılım fırsatı olarak
gören ABD'nin, son zamanlarda en çok dile getirdiği söylem 'terör ve
kitle imha silahları' olmuştur. Atlantik'in diğer ucundaki ülkesini,
Afganistan, Irak ve İran'ın yıkıcı saldırılarından korumak için 'önleyici
savaş' (pre-emptive war) doktrinini savunmuştur. Buradan yola çıkarak
uluslararası sistemde hiçbir meşruiyeti olmadığı halde II. Körfez
Savaşı'nı başlatmış, uluslararası sistemi tamamen yok saymış ve her
zaman referans gösterdiği BM'yi bile dikkate almamıştır. Kısacası ABD,
11 Eylül saldırılarının, kendisine 'teröre karşı sınırsız mücadele'
hakkı verdiğini savunmaktadır. Pasifize etmek istediği ülkeleri 'haydut
ülkeler' (rough states) ya da 'şer ekseni' (axis of evil) grubuna dahil
edivermiştir. Hedefler belirlendikten sonra, önce Afganistan arkasından
da Irak etkisiz hale getirilmiştir. Afganistan ve Irak'tan sonra her ne
kadar, şimdilik olası gözükmese de yeni savaş alanı olarak ibreler
İran'ı göstermektedir.
İsrail neden görmezlikten geliniyor?
İran üzerine yapılması muhtemel bir saldırının da çıkış noktası yine
kitle imha silahlarının imhası bahanesi olacaktır. Fakat öncelikli hedef
neden İran? Sadece bu ülke mi kitle imha silahlarına sahip ya da sadece
bu ülkedeki silahların varlığı mı dünya barışı için tehdit oluşturmakta?
Bugün İran'ın nükleer silah teknolojisine sahip olma ihtimali -henüz
sahip olmadığı halde- dahi bir tehdit olarak algılanırken, uzun menzilli
ve nükleer başlıklı füzelere sahip olduğu kesinleşen İsrail neden
görmezden gelinmektedir? Bütün bu çifte standartlara göz yuman ABD'nin
de nükleer sicili pek de iyi değildir.
6 ve 9 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı nükleer
bomba sonucunda yüz binlerce insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep
olan bir ülkenin -ve hâlâ önemli sayıda nükleer silah başlıklarına
sahipken- diğer ülkelerdeki bu silahların varlığını meşru bir savaş
sebebi olarak görmesi acaba ne kadar etiktir? Eğer bu bir meşruiyet
kaynağı olarak kabul edilirse, aynı durum İran içinde geçerli olacaktır.
Çünkü İran da benzer bir mantıktan hareket ederek, İsrail'in nükleer
silahlarını, kendi ülkesi için bir tehlike olarak algılayacak ve
İsrail'e karşı önleyici saldırı da bulunabilme hakkına sahip olduğunu
düşünecektir. Amerika gibi İsrail de geçmişte 'önleyici savaş'
doktrinini tezini uygulamıştır. 1981 yılında Irak'ta barışçıl amaçlar
için inşa edilen Osirak Nükleer Santrali, İsrail savaş uçakları
tarafından imha edilmiştir. Fakat uluslararası sistem bu çifte standart
karşısında da sessiz kalmayı tercih etmiştir. Ortadoğu'da nükleer
silahlar bakımından tartışmasız üstünlük İsrail devletine aittir. Buna
karşın uluslararası arenanın, BM'nin ve Uluslararası Atom Enerji
Kurumu'nun (IAEA) İsrail'e karşı herhangi bir yaptırıma başvurmaması ise
uluslararası sistemde çifte standardın ne kadar yaygın olduğunun en
büyük kanıtıdır. Zaman zaman Güvenlik Konseyi'nin İsrail'e karşı almış
olduğu kınamaya yönelik cılız kararlar da, Amerikan'ın 'veto' engeline
takılmıştır. Hal böyle olunca Ortadoğu'ya demokrasi ve insan hakları
getirmeye çalışan ABD'nin, İsrail'e hiçbir müdahalede bulunmayıp
enerjisini Afganistan, Irak ve İran üzerine yoğunlaştırması ise ABD'nin
insan hakları söylemlerinin tamamen bir bahaneden ibaret olduğunu ve
asıl amacının bölgeyi ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet edecek şekilde
yeniden yapılandırma çabası olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Hatemi, nükleer gücü sadece barışçıl amaçlar için
kullanacaklarını defalarca söylemesine ve Nükleer Silahların Yayılmasını
Önlenme Anlaşması'na (NPT) dair ek protokolü imzalamasına rağmen hâlâ
Amerika'yı ikna edememiştir. Bu protokol, IAEA yetkililerine, İran
topraklarındaki nükleer santrallerde çok geniş inceleme ve denetim yapma
imkanı vermektedir. Yani İran, bu hareketiyle "ben şeffaf bir devletim,
buna inanmayan varsa gelsin denetlesin" demektedir. Bugün halihazırda
ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa nükleer santrallere sahiptir ve
nükleer silahlara sahip olma hakkı ise sadece bu beş ülkeye (Güvenlik
Konseyi'nin daimi üyeleri) mahsus bir ayrıcalıktır. Dünya Nükleer
Kurumu'nun (WNA) verilerine göre ABD 103, Çin 15, İngiltere 23, Fransa
59, Rusya ise 31 adet çalışmakta olan nükleer santrale sahiptir. Bunun
yanında, ABD merkezli Silahların Kontrolü Kurumu (ACA) raporuna göre
ülkelerin sahip olduğu nükleer başlık sayısı şöyledir: ABD'nin 6 bin,
Rusya'nın 5 bin, Çin'in 300, Fransa'nın 350, Britanya'nın ise 200'ün
altında. Yine aynı kurumun raporuna göre İsrail de 75-200 arası nükleer
savaş başlığına sahiptir. İlk beş ülke, diğer ülkelerin de 'caydırıcı
güce', yani 'nükleer silah teknolojisine' sahip olmasını istememektedir.
Nükleer silahlanma konusunda İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler üzerine
muazzam bir baskı yapılırken, Rusya ve ABD'nin yeni nükleer silah
araştır-malarına başlaması, hatta Rusya'nın yeni bir nükleer silah
geliştirdiklerini açıklaması, yapılanlar ile söylenenler arasındaki
tutarsızlığın kanıtıdır.
Amerika'nın çifte standardı
ABD'nin nükleer silahsızlanmayı gerçekten ne için desteklediği
konusunda şüpheye düşmemek elde değil. Demokrasi ve dünya barışı için mi
yoksa kendi çıkarları için mi? İkinci seçenek tartışmasız daha ağır
basıyor. Önemli enerji kaynaklarına ve nükleer güce sahip İran İslam
Devleti'nin kısa ve uzun vadede Ortadoğu'daki Amerikan ve İsrail
çıkarlarına hizmet etmeyeceğine şüphe yoktur.
Mesela, İran nükleer silahlara sahip olmuş olsaydı, ABD ve İran
ilişkilerinde 'güç kullanımı' yerine, uzlaşma ve diyalogun hakim olduğu
'diplomasi' yöntemi tercih edilecekti, daha doğrusu edilmek zorunda
kalınacaktı. Çünkü savaş her iki tarafa da zarar vereceği için diplomasi
zorunlu olarak en uygun seçenek olacaktı. Mesela, Soğuk Savaş döneminde
de böyle olmuştur, ABD ve Sovyet Rusya arasındaki gerginliğin savaşa
dönüşmesini engelleyen en önemli etken, her iki tarafın da olası bir
saldırıya nükleer silahlarla karşılık verebilme kapasitesi olmuştur.
Sonuç olarak, nükleer silahlanma hiçbir şekilde destek-lenemez ya da
haklı gösterilemez. Fakat dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise;
ABD'nin ve diğer Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin nükleer silahlara
sahipken, nükleer silahsızlanma konusunda diğer ülkelere ahkam kesmesi
ve dünya barışından bahsetmesi kabul olunamaz. Sadece Kuzey Kore ve
İran'ın nükleer çalışmalarını engellemekle bu sorun halledilemez, bunun
yanısıra Hindistan, Pakistan ve özellikle İsrail gibi devletlere de
baskı uygulanması lazım. Sorumlulukta aslan payı ise önemli nükleer
savaş başlıklarına sahip olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere'ye
düşmektedir. Bu ülkeler de ellerindeki mevcut nükleer silahları imha
etmeyi ve bundan sonra nükleer silahlarla ilgili yeni projeler
yapmayacaklarını dair gerekli garantiyi verebilmelidirler. Ancak o zaman
nükleer silahsızlanma alanındaki çifte standart kalkmış olur ve bu
konuda gerek insanlık ve gerek dünya barışı için kayda değer bir
ilerleme bekleyebiliriz.
|