Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 316 | Nisan  2005

                   

 

 


ABD, Nükleer Enerji ve Çifte Standart

Mehmet Durmuş (Master öğrencisi)/07.03.2005 / Yeni Şafak

11 Eylül saldırılarını, dış politikası açısından yeni bir açılım fırsatı olarak gören ABD'nin, son zamanlarda en çok dile getirdiği söylem 'terör ve kitle imha silahları' olmuştur. Atlantik'in diğer ucundaki ülkesini, Afganistan, Irak ve İran'ın yıkıcı saldırılarından korumak için 'önleyici savaş' (pre-emptive war) doktrinini savunmuştur. Buradan yola çıkarak uluslararası sistemde hiçbir meşruiyeti olmadığı halde II. Körfez Savaşı'nı başlatmış, uluslararası sistemi tamamen yok saymış ve her zaman referans gösterdiği BM'yi bile dikkate almamıştır. Kısacası ABD, 11 Eylül saldırılarının, kendisine 'teröre karşı sınırsız mücadele' hakkı verdiğini savunmaktadır. Pasifize etmek istediği ülkeleri 'haydut ülkeler' (rough states) ya da 'şer ekseni' (axis of evil) grubuna dahil edivermiştir. Hedefler belirlendikten sonra, önce Afganistan arkasından da Irak etkisiz hale getirilmiştir. Afganistan ve Irak'tan sonra her ne kadar, şimdilik olası gözükmese de yeni savaş alanı olarak ibreler İran'ı göstermektedir.
İsrail neden görmezlikten geliniyor?
İran üzerine yapılması muhtemel bir saldırının da çıkış noktası yine kitle imha silahlarının imhası bahanesi olacaktır. Fakat öncelikli hedef neden İran? Sadece bu ülke mi kitle imha silahlarına sahip ya da sadece bu ülkedeki silahların varlığı mı dünya barışı için tehdit oluşturmakta? Bugün İran'ın nükleer silah teknolojisine sahip olma ihtimali -henüz sahip olmadığı halde- dahi bir tehdit olarak algılanırken, uzun menzilli ve nükleer başlıklı füzelere sahip olduğu kesinleşen İsrail neden görmezden gelinmektedir? Bütün bu çifte standartlara göz yuman ABD'nin de nükleer sicili pek de iyi değildir.
6 ve 9 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı nükleer bomba sonucunda yüz binlerce insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep olan bir ülkenin -ve hâlâ önemli sayıda nükleer silah başlıklarına sahipken- diğer ülkelerdeki bu silahların varlığını meşru bir savaş sebebi olarak görmesi acaba ne kadar etiktir? Eğer bu bir meşruiyet kaynağı olarak kabul edilirse, aynı durum İran içinde geçerli olacaktır. Çünkü İran da benzer bir mantıktan hareket ederek, İsrail'in nükleer silahlarını, kendi ülkesi için bir tehlike olarak algılayacak ve İsrail'e karşı önleyici saldırı da bulunabilme hakkına sahip olduğunu düşünecektir. Amerika gibi İsrail de geçmişte 'önleyici savaş' doktrinini tezini uygulamıştır. 1981 yılında Irak'ta barışçıl amaçlar için inşa edilen Osirak Nükleer Santrali, İsrail savaş uçakları tarafından imha edilmiştir. Fakat uluslararası sistem bu çifte standart karşısında da sessiz kalmayı tercih etmiştir. Ortadoğu'da nükleer silahlar bakımından tartışmasız üstünlük İsrail devletine aittir. Buna karşın uluslararası arenanın, BM'nin ve Uluslararası Atom Enerji Kurumu'nun (IAEA) İsrail'e karşı herhangi bir yaptırıma başvurmaması ise uluslararası sistemde çifte standardın ne kadar yaygın olduğunun en büyük kanıtıdır. Zaman zaman Güvenlik Konseyi'nin İsrail'e karşı almış olduğu kınamaya yönelik cılız kararlar da, Amerikan'ın 'veto' engeline takılmıştır. Hal böyle olunca Ortadoğu'ya demokrasi ve insan hakları getirmeye çalışan ABD'nin, İsrail'e hiçbir müdahalede bulunmayıp enerjisini Afganistan, Irak ve İran üzerine yoğunlaştırması ise ABD'nin insan hakları söylemlerinin tamamen bir bahaneden ibaret olduğunu ve asıl amacının bölgeyi ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırma çabası olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Hatemi, nükleer gücü sadece barışçıl amaçlar için kullanacaklarını defalarca söylemesine ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önlenme Anlaşması'na (NPT) dair ek protokolü imzalamasına rağmen hâlâ Amerika'yı ikna edememiştir. Bu protokol, IAEA yetkililerine, İran topraklarındaki nükleer santrallerde çok geniş inceleme ve denetim yapma imkanı vermektedir. Yani İran, bu hareketiyle "ben şeffaf bir devletim, buna inanmayan varsa gelsin denetlesin" demektedir. Bugün halihazırda ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa nükleer santrallere sahiptir ve nükleer silahlara sahip olma hakkı ise sadece bu beş ülkeye (Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri) mahsus bir ayrıcalıktır. Dünya Nükleer Kurumu'nun (WNA) verilerine göre ABD 103, Çin 15, İngiltere 23, Fransa 59, Rusya ise 31 adet çalışmakta olan nükleer santrale sahiptir. Bunun yanında, ABD merkezli Silahların Kontrolü Kurumu (ACA) raporuna göre ülkelerin sahip olduğu nükleer başlık sayısı şöyledir: ABD'nin 6 bin, Rusya'nın 5 bin, Çin'in 300, Fransa'nın 350, Britanya'nın ise 200'ün altında. Yine aynı kurumun raporuna göre İsrail de 75-200 arası nükleer savaş başlığına sahiptir. İlk beş ülke, diğer ülkelerin de 'caydırıcı güce', yani 'nükleer silah teknolojisine' sahip olmasını istememektedir. Nükleer silahlanma konusunda İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler üzerine muazzam bir baskı yapılırken, Rusya ve ABD'nin yeni nükleer silah araştır-malarına başlaması, hatta Rusya'nın yeni bir nükleer silah geliştirdiklerini açıklaması, yapılanlar ile söylenenler arasındaki tutarsızlığın kanıtıdır.

Amerika'nın çifte standardı
ABD'nin nükleer silahsızlanmayı gerçekten ne için desteklediği konusunda şüpheye düşmemek elde değil. Demokrasi ve dünya barışı için mi yoksa kendi çıkarları için mi? İkinci seçenek tartışmasız daha ağır basıyor. Önemli enerji kaynaklarına ve nükleer güce sahip İran İslam Devleti'nin kısa ve uzun vadede Ortadoğu'daki Amerikan ve İsrail çıkarlarına hizmet etmeyeceğine şüphe yoktur.
Mesela, İran nükleer silahlara sahip olmuş olsaydı, ABD ve İran ilişkilerinde 'güç kullanımı' yerine, uzlaşma ve diyalogun hakim olduğu 'diplomasi' yöntemi tercih edilecekti, daha doğrusu edilmek zorunda kalınacaktı. Çünkü savaş her iki tarafa da zarar vereceği için diplomasi zorunlu olarak en uygun seçenek olacaktı. Mesela, Soğuk Savaş döneminde de böyle olmuştur, ABD ve Sovyet Rusya arasındaki gerginliğin savaşa dönüşmesini engelleyen en önemli etken, her iki tarafın da olası bir saldırıya nükleer silahlarla karşılık verebilme kapasitesi olmuştur.
Sonuç olarak, nükleer silahlanma hiçbir şekilde destek-lenemez ya da haklı gösterilemez. Fakat dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise; ABD'nin ve diğer Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin nükleer silahlara sahipken, nükleer silahsızlanma konusunda diğer ülkelere ahkam kesmesi ve dünya barışından bahsetmesi kabul olunamaz. Sadece Kuzey Kore ve İran'ın nükleer çalışmalarını engellemekle bu sorun halledilemez, bunun yanısıra Hindistan, Pakistan ve özellikle İsrail gibi devletlere de baskı uygulanması lazım. Sorumlulukta aslan payı ise önemli nükleer savaş başlıklarına sahip olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere'ye düşmektedir. Bu ülkeler de ellerindeki mevcut nükleer silahları imha etmeyi ve bundan sonra nükleer silahlarla ilgili yeni projeler yapmayacaklarını dair gerekli garantiyi verebilmelidirler. Ancak o zaman nükleer silahsızlanma alanındaki çifte standart kalkmış olur ve bu konuda gerek insanlık ve gerek dünya barışı için kayda değer bir ilerleme bekleyebiliriz.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...